30 Mayıs 2026 Cumartesi

Yönetim Üzerine Üç Soru (3) - Otoritenin Gizemi: Güvenlik, Bağımlılık ve Yönetsellik

“Yönetim Üzerine Üç Soru” yazı dizisinin önceki iki yazısında yönetimin kökenini ve meşruiyet sorusunu ele almıştık. Şimdi soru değişiyor: Yönetim fiilen nasıl işler, neden sürer ve bizi nasıl etkiler? Bu üçüncü ve son yazıda soruyu psikolojik ve yapısal bir düzlemde yeniden soruyoruz. Sennett’in otorite çözümlemesinden şirket paternalizmine, oradan Akbulut’un yönetsellik çerçevesine uzanan bu yazı, dizinin hem bir kapanışı hem de açık uçlu bir sorusu olmayı hedefliyor: Yönetilmek gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa yalnızca kaçınılmaz görünen bir alışkanlık mı?

Sennett, otoriteye duyulan ihtiyacın kaynağını insanın psikolojik yapısında arar. Güvenlik, istikrar ve yönlendirme gibi gereksinimler, bireyi başkalarının gücünde somut bir sağlamlık aramaya iter; bu arayış aynı zamanda otorite arayışıdır. Ancak otoritenin işleyişi, bu gereksinimin doğrudan karşılanmasından çok daha karmaşık bir süreçle gerçekleşir. Yöneticiler kendilerini gizleyerek otoriteyi gayrişahsileştirirler; böylece otorite ulaşılamaz ve yıkılamaz bir görünüm kazanır. Bu gizlenme yönetilenlerin otoriteye bağımlılığını pekiştirir, çünkü anlaşılamayan şeye karşı durmak da güçleşir. Sennett'in tespiti çarpıcıdır: tahakküm, toplumsal organizmanın çekmek zorunda olduğu bir hastalıktır. Yine de otorite yok edilemez; yapılabilecek olan, onun gizemli yanını görünür kılmak ve ondan duyulan korkuyu aşarak onu denetlenebilir kılmaktır.

Bu bağlamda şirket paternalizmi, otoritenin modern bir biçimi olarak öne çıkar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah devleti uygulamalarıyla güçlenen yürütme, siyasal iktidarların kişiselleştirilmesine zemin hazırlamıştır. Patronlar da aynı çizgide aile ile işi birbirine kaynaştırarak kendilerini otorite imgeleri olarak kabul ettirmeye çalışmışlardır. Babaca bir rol üstlenen patron, kendisine bağımlı olanların refahını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirir. Bu ilişki biçimi, yönetilenlerin özerkleşme olasılığını engelleyen örtük bir mekanizma işlevi görür.

Akbulut ise sorunu daha geniş bir çerçeveden ele alır. Toplumsal gerçeklik, iktisadi etkinlik olarak oluşur ve bu oluşumda üretim biçimi ile sınıf hareketleri belirleyicidir. Yönetsel olan, bu gerçekliği kurmaz; yalnızca onun yeniden üretilmesini sağlamak için biçimlendirme işlevi görür. Başka bir deyişle, yönetsellik toplumsal gerçekliğin oluşturucusu değil taşıyıcısıdır. Kamu yönetimi bu çerçevede piyasanın işleyişini ve rasyonalitesini sağlamaya yönelik işlevsel bir konumda yer alır. Yönetsel gerçeklik ise yönetsel olandan yola çıkılarak varılan sonuçların toplamıdır; dolayısıyla yönetsel olan, toplumsal gerçeklikten bağımsız değil, onun içinde ve ona bağımlı biçimde var olur.

Sennett ile Akbulut'u bir arada okuduğumuzda şu tablo ortaya çıkar: otorite hem bireysel düzeyde (güvenlik arayışı, bağımlılık) hem de yapısal düzeyde (toplumsal gerçekliğin biçimlendirilmesi) kendini yeniden üretir. Yönetilmek insanın gereksinimlerinden doğan bir zorunluluk olarak başlasa da yönetenin kendini gizleyerek özerk kıldığı ve yönetileni bağımlı hale getirdiği anda insanın varlıksal niteliğini olumsuzlayan bir edime dönüşür. Öte yandan yönetsel olan, özneye rağmen ve özneyi aşan toplumsal zorunluluklar kapsamında şekillendiğinden, yönetilmek insan olmanın değişmez bir zorunluluğu değildir. Bu, küçük ama önemli bir ayrımdır: zorunluluk ile kaçınılmazlık birbirinden farklı şeylerdir.

Kaynakça

Akbulut, Ö. Ö. (2003), Siyasal İktidarı Kullanma Aracı Olarak Başbakan, Amme İdaresi Dergisi, 36(1), s.49-82

Akbulut, Ö. Ö. (2007), Küreselleşme, Ulus-Devlet ve Kamu Yönetimi, TODAİE Yayınları, Ankara.

Akbulut, Ö. Ö. (2010), "Yönetsel Gerçeklik ve Yönetsel Olan", Kurthan Fişek için-Yönetim Üzerine, Ed. İ. Sayan, AÜ SBF Yayını, s.53-60.

Richard Sennett (2005), Otorite, (Çev. K. Durand), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

 

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Anlamın Sallantısında Kalmak: Edip Cansever'in Şiiriyle Kırk Yıl

Edip Cansever, 1928'de İstanbul'da doğdu ve 28 Mayıs 1986'da, yine bu şehirde öldü. Araya kırk yıl girmiş olması onun şiiriyle ilişkimizin bitmediğini, tam tersine bu mesafe şiirinin ne denli derin kazıldığını ortaya koyuyor. Türk şiirinin İkinci Yeni kuşağının içinde yer almış olmasına karşın Cansever, bu akımın ne tam bir temsilcisi ne de bir yan koludur. O, kendi başına bir damar. Orhan Veli'nin sadeliğini uğurlayıp Cemal Süreya'nın coşkusundan da biraz uzakta, düşünen, sorgulayan, bazen öfkeli ama çoğunlukla sarsılmış bir ses kurdu kendine.

Cansever'i önemli kılan ilk şey, şiire yüklediği felsefi sorumluluktur. Dize, onun elinde bir düşünce aracına dönüşür. Şiirde "anlam" aramak yerine "anlamın nasıl kurulamadığını" arar bu araçla. Bireyin iç dünyasındaki parçalanmayı, toplumun dayattığı yabancılaşmayı ve varoluşun ağırlığını, imgelere değil, imgelerin birbiriyle gerilim içinde bulunduğu bir yapıya yükler. On dokuz şiir kitabı yazmış biri olarak, her kitabın bir öncekini reddetmeden ilerlemesi ise ayrı bir dürüstlüktür. Cansever büyüdükçe şiiri de onunla birlikte büyümüştür. Lirik gençlikten dramatik olgunluğa uzanan yolculuk, Türk şiirinde ender görülen bir tutarlılık taşır.

Notların Kenarından Şiire Bakmak

İlk kitap İkindi Üstü, on dokuz yaşındaki bir şairin yalnızca zaman ve mekânla olan coşkulu ilişkisini sergiler. Şiirlerde Ankara, İzmir ve Marsilya, birer dekor olmaktan çıkarak şairin iç haritasının koordinatlarına dönüşür. Garip akımının berrak, sade havası bu kitaba sinmiş olsa da Cansever, kelimeyi gündelik olanın içinde bırakırken bile ona gizli bir ağırlık yükler. Kitabı sonradan reddetmesi anlaşılabilir: Bu, henüz kimliğini bulmakta olan bir sesin deneme alanıdır. Ama tam da bu yüzden değerlidir, şairin hem zamanının hem de özgün sesinin ilk nişanesi olarak.

Dirlik Düzenlik ile içe dönük ben'den dışa yönelen söz'e geçiş başlar. "Masa da masaymış ha" şiiri bu geçişin manifestosudur. Masanın üzerinde birikmiş, somutlaşmış, katılaşmış şeyler bir anda sallantıya girer. Masa sallantıdaysa, üzerindeki her şey de sallantıdadır — düşünceler, nesneler, ilişkiler, anlam. Cansever bu sallantıyı hiçbir zaman çözmez; onu hissettirmeyi yeterli bulur ve bu, şiirinin en dürüst yanıdır. "Maydanoz" şiirinde de bu gerginlik dışa vurur; sıradan bir bitkinin adı, birdenbire varolmanın bütün telaşını taşır.

Yerçekimli Karanfil ve Umutsuzlar Parkı ile şiiri çok seslilik kazanır. Bireysellik yoğundur ama artık topluma açılan çatlaklar belirmiştir. Umutsuzlar Parkı'nın sonu, bu gerilimin doruk noktasıdır: "İNSAN SANA GÜVENİYORUM SAYGILARIMLA" — büyük harflerle yazılmış bu dize, hem çığlık hem de ant içmedir. Öfkeyle başlar, sıradanlıkla devam eder ve umutla biter. Ama bu umut kolayca elde edilmiş değildir. Bir kitap boyunca çekilen acının ardından gelen güven, farklı bir ağırlık taşır.

Tragedyalar ile şiire tiyatro girer. Mücadele ve isyan dili, bireysel seslerden evrensel figürlere dönüşür. Cansever burada Antigone'yi, Robespierre'yi çağırırken kendi sesini bu figürlerin içinde eritir, ama asla tamamen kaybolmaz. "Her yalnızlık bir ihtilaldir" dizesi, bu iki kutup arasındaki gerilimi — bireysel yalnızlık ile kolektif devrim arzusu — tek bir satırda somutlaştırır.

Ben Ruhi Bey Nasılım ve Bezik Oynayan Kadınlar ise Cansever'in şiiri birer anlatıya dönüştürdüğü ustalık dönemidir. Ruhi Bey, İstanbul'un ara sokaklarında, insanlarla kurduğu ve kuramadığı ilişkilerin içinde kendi varlığını sorgular. "İnsan yaşarken özgürdür ve yaşarken bütün ölümlerini öldürerek ölebilir" — bu, bir şairin değil, yaşamın kendisinin cümlesidir. Bezik Oynayan Kadınlar'daki Manastırlı Hilmi Bey, Cemal ve Seniha ise burjuva ahlakının çürümüş katmanları altında kalan bireyleri temsil eder; psikolojik derinlikleri, şiiri neredeyse bir romana dönüştürür.

Son kitaplara doğru ilerledikçe varoluşsal sorular yumuşamaz, ama şair bu soruları taşımayı öğrenmiş gibidir. Eylülün Sesiyle'de, 1980 darbesinin gölgesinde bile yenilgi yoktur — tam tersine, Anadolu'ya duyulan güven ve direnç vardır. Öncesi De Kalır'ın son şiirleri, Tomris Uyar'a yazılmış aşk şiirleridir; sevgilinin hareketlerine ve yarattığı duygulara odaklanır, ortak anılara değil. Bu tercih bile Cansever'in şiiri hakkında çok şey söyler: Şiir, yaşananın değil, yaşananın içindeki titreşimin kaydıdır.

Bir Eleştirinin Kenarından

Edip Cansever üzerine yazılmış eleştirel metinlerin büyük çoğunluğu onu İkinci Yeni içinde konumlandırır ve bu konumlandırma kısmen doğrudur. Ama bu yaklaşım, şairi bir akımın içinde dondurmak gibi bir yan etkiye sahiptir. Oysa Cansever'in şiiri, akım tartışmalarının dışında, bağımsız bir yörüngede ilerlemiştir.

Cansever'in en özgün katkısı, şiiri bir lirik patlama olmaktan çıkararak bir zihinsel süreç haline getirmesidir. Şiiri okuduğunuzda yalnızca bir duyguyu almaz, o duygunun nasıl oluştuğunu da izlersiniz. Bir izlenim değil, bir düşünme edimi karşılar sizi. Bu yönüyle Cansever, Türk şiirinde nadir rastlanan bir entelektüel sabra sahiptir. Ama bu sabır zaman zaman bir bedel öder: Şiirlerinin bir kısmı, kavramsal ağırlığı altında nefes almakta zorlanır. Özellikle orta dönem bazı şiirlerinde kurgusal karmaşıklık, ses güzelliğinin önüne geçer; bu da okurla kurulan duyusal bağı zayıflatır.

Öte yandan Cansever'in dramatik yönelimi — Ruhi Bey, Bezik Oynayan Kadınlar, Çağrılmayan Yakup — Türk şiirinde yeni bir alan açmıştır. Şiirin anlatı ve tiyatroyla buluşması, salt edebi bir tercih değil, bir zorunluluktan doğmuştur. Bireysel ses artık tek başına yetmemektedir, çoğullaşmak zorundadır. Bu zorunluluk, bireyin toplumsal ilişkiler ağından bağımsız var olamayacağını kavrayan bir şairin bilinciyle şekillenir. Ve yabancılaşma, Cansever'in şiirinde yalnızca ruhsal bir sancı değil, tarihsel bir koşulun ifadesidir. Bu bağlamda Cansever, şiirin sınırlarını içeriden genişleten bir şairdir. Ne tamamen lirik, ne tamamen epik; ikisi arasında, her ikisini de besleyen bir geçiş noktasında durur.

Son olarak, Cansever'in siyasi şiiriyle varoluşsal şiiri arasındaki denge meselesi önemlidir. Şair, ikisini birbirinden asla koparmamıştır. Robespierre için yazdığında da Ruhi Bey'i anlattığında da, birey ile tarih arasındaki gerilim hep devrededir. Bu gerilimin altında, tarihin bireyi hem biçimlendirdiği hem de bireyin tarihi dönüştürebileceği — ama bu dönüşümün bedelsiz gelmediği — tespitine dayanan bir kavrayış yatar. Şiir bu noktada bir çözüm sunmaz, sunulamayacağını da bilir. Yine de bakar, adlandırır ve bu bakış ile adlandırma, başlı başına bir direniştir. Bu, Türk şiirinin daha az ilgilendiği bir bütünleştirme çabasıdır ve Cansever'i bu konuda özgün kılan şeydir.

Kırk Yıl Sonra Masanın Sallantısı

Cansever, 1986'da öldü. Masası hâlâ sallantıda.

Kırk yıl sonra onun şiirini okumanın anlamı şudur: Modern kentlerde yaşayan, toplumsal baskılarla bunalan, kendiyle barışamayan insan figürü, Cansever'in şiirinden bu yana değişmemiştir. Belki de hiç değişmeyecektir. Ve bu değişmemişlik, şiirinin ne denli doğruyu söylediğinin kanıtıdır.

"İnsan sana güveniyorum saygılarımla" diye bitiren bir şair, umudu küçümsememiştir — ama onu ucuza da satmamıştır. O güven, pek çok kitap boyunca öfkeyle, yalnızlıkla, anlamsızlıkla yüzleşmenin ardından gelen bir güvendir. Bugün bunu okumak, teslim olmadan direnmek için bir dil bulmak gibidir.

Edip Cansever'in ölümünün kırkıncı yılında, onun şiiriyle yapmamız gereken şey belki de budur: Masanın sallantısını kabul etmek, ama masadan kalkmamak.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Pekin'in Konukları

Soykırımcı Epstein Koalisyonu'nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaş, üçüncü ayını tamamlarken küresel güç dengelerini derinden sarstı. Bu hafta Pekin'in önce Trump, ardından da Putin’i ağırlaması, dengelerin nereye evrildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Her iki ziyaret de farklı öncelikler, farklı beklentiler ve farklı hesaplar taşısa da Çin'in ağırlığının artık inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ortaya koydu. Pekin hem rakibiyle masaya oturdu hem de stratejik ortağıyla ittifakını pekiştirdi ve bütün bunları İran cephesindeki yangının giderek daha karmaşık bir hal aldığı bir hafta içerisinde gerçekleştirdi.

Trump Pekin'de

13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Trump'ın Pekin ziyareti, 2017'den bu yana bir ABD başkanının Çin'e yaptığı ilk resmi ziyaret oldu.[1] Sekiz buçuk yıllık aranın ardından yeniden Tiananmen Meydanı'nda devlet töreniyle karşılanan Trump, yanında Boeing, Citigroup ve Qualcomm gibi dev Amerikan şirketlerinin CEO'larını getirdi. Bu tercihle Washington, büyük güç rekabetini bir kenara bırakıp ticari uzlaşmayı önceliklendirmeye hazır olduğunu gösterdi.

Çin’in lideri Şi Cinping ise 14 Mayıs'taki görüşmeye başlarken dünyanın "yüzyılda görülmeyen değişimler" içinde olduğuna dikkat çekti ve "Çin ve ABD, Tukidides Tuzağı'ndan büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?"[2] sorusunu sordu. Yükselen bir gücün mevcut küresel hegemonyayı tehdit etmeye başladığında savaş riskinin dramatik biçimde artması anlamına gelen “Tukidides Tuzağı” kavramını kullanan Şi’nin de amacının tehditten öte rekabetin belirli sınırlar içinde tutulduğu istikrar ilişkisi olduğu görüldü.

Görüşmelerin en kritik noktası beklendiği gibi Tayvan meselesiydi. Şi, ABD-Çin ilişkilerinin Tayvan meselesi "iyi yönetilirse büyük bir istikrara kavuşacağını" ama aksi halde "çatışma ve hatta savaş riskiyle" karşılaşılabileceğini açıkça vurguladı.[3] Bu uyarının arka planını Aralık 2025'te ABD'nin Tayvan'a açıkladığı 10 milyar dolarlık silah satışı kararı oluşturuyordu, ki söz konusu teslimatlar henüz gerçekleşmedi.

Fakat asıl çarpıcı olan Trump'ın pozisyonuydu. ABD'nin yerleşik "Tek Çin Politikası"ndan sapan Trump, Tayvan için savaşa girmeye sıcak bakmadığını açıkça ifade etti. Tayvan'ın coğrafi olarak çok uzak olmakla birlikte ABD'nin çip endüstrisini çaldığını ileri süren Trump, Tayvan'a verilen güvenlik güvencelerinin içini fiilen boşalttı. Çin tarafı ise yapay zeka, enerji ve özellikle nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyetini ABD'ye karşı açık bir stratejik koz olarak masaya getirdi. Böylece ortaya çıkan denklemde Trump, Tayvan'a yapılacak silah teslimatlarını ötelemek karşılığında Çin'den tarım ürünleri ve enerji alanında yeni satın alma anlaşmaları aldı.

Trump'ın Çin'den beklentisi yalnızca ticaret alanında değildi. Washington, Pekin'in İran ekonomisinin can damarı olduğunu bilerek Çin'i İran üzerinde baskı kurmaya davet etti. Ancak eski CIA Direktörü ve Savunma Bakanı Leon Panetta'nın da ortaya koyduğu gibi, İran Hürmüz Boğazı kartıyla adeta "ABD'nin başına silah dayamış" durumdayken Çin bu teklifi reddetti.[4] İstikrarı bozan taraf olarak ABD ve İsrail'i gören Çin, bölgede ABD tarafında konum almayacağını zımni biçimde ortaya koydu.

Tüm bu gerilimlere rağmen zirve, belirli bir çerçeveyle kapandı. İki lider, Trump iktidarının kalan üç yılında ABD-Çin ilişkilerini çatışmasız sürdürmeyi kararlaştırdı.[5] Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin tanımıyla bu yeni çerçeve, "işbirliğinin temel dayanak olduğu, rekabetin uygun sınırlar içinde yürütüldüğü, cepheleşme ve çatışma yerine barışa odaklanan bir istikrar ilişkisini" ifade ediyordu. Beyaz Saray açıklamasında ise İran konusunda da "belirli alanlarda ilerleme kaydedildiği" belirtildi. Washington’a göre Pekin en azından Tahran'ın nükleer silaha sahip olmaması ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması gerektiği konusunda kendileriyle aynı fikirdeydi.

Ancak Trump heyetinin Çin'de sergilediği diplomatik saygısızlık da dikkat çekiciydi. Heyetin üyeleri Çinli yetkililerin sunduğu hediyeleri çöpe attılar. Bu küçük “jest”, iki ülke arasındaki derin güvensizliğin sembolik bir yansımasıydı. Ve aynı zamanda ABD emperyalizminin hegemonyasının çöküşü bağlamında bu ziyaret, Washington’nun artan kırılganlıklarını yönetme çabasından başka bir şey değildi.

Putin Pekin'de

Trump'ın ziyaretinin üzerinden yalnızca altı gün geçmişti ki 20 Mayıs'ta Putin, Pekin'deki Büyük Halk Salonu'nda Şi Cinping ile kapsamlı görüşmelere oturdu. Ancak bu kez atmosfer bambaşkaydı. Trump'la yapılan zirvede görülen temkinli uzlaşı havası yerini açık bir stratejik dayanışmaya bırakmıştı. Trump heyetinin hediyeleri çöpe attığı kentte Putin, büyük bir itibar ve saygıyla ağırlandı.

Bu “yakınlık” tarihsel açıdan oldukça önemli. “Soğuk Savaş” döneminde Nixon ve Kissinger yönetimi, Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki derin krizleri fırsata çevirerek "Pingpong diplomasisi" eşliğinde Çin'i Sovyetlerden koparmayı başarmıştı. Bugün ise ABD stratejisi tam tersi bir etki yaratıyor. Washington’un Çin'i birincil düşman olarak konumlandırma ve Ukrayna Savaşı'nın ardından Rusya'ya uygulanan ağır yaptırımlarla Moskova'ya bütün Batı’nın kapılarını kapama politikası, iki büyük gücü birbirine karşı karşıya getirmek yerine kucaklaştırdı.[6] ABD, kendi eliyle Kissinger’in “başarısını” tersine çevirdi.

Bu kucaklaşmanın rakamsal boyutu da son derece büyük. Putin'in ziyaretiyle eş zamanlı olarak Harbin'de düzenlenen Çin-Rusya İki Taraflı Ticaret ve Yatırım Fuarı'nda ortaya çıkan tablo, yaptırım politikasının fiilen işlevsizleştiğini gözler önüne serdi. Batılı şirketlerin Rusya pazarından çekilmesiyle Çinli üreticiler bu boşluğu doldurmakta gecikmedi. İki ülke arasında son 25 yılda otuz kattan fazla artış kaydeden ticaret hacmi, 2025 yılı itibarıyla 240 milyar dolara ulaştı.[7] Daha da çarpıcı olan finansal tabloda ise iki ülke arasındaki ticari ödemelerin yüzde 99’u artık dolar ya da euro yerine ruble ve yuan ile gerçekleşiyor.

Bu finansal dönüşüm yalnızca ikili ticaretle sınırlı değil. Rusya, yuan cinsinden yeni devlet tahvilleri ihraç etme kararı alırken, Batı'nın SWIFT yaptırımlarına yanıt olarak geliştirilen Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) rekor işlem hacmine ulaştı. İran savaşı sürecinde petrol ticaretinde yuan kullanımının katlanarak artması da bu tabloya eklendiğinde, dolar hegemonyasındaki kalıcı bir çatlağın belirginleştiği ortaya çıkıyor.

Öte yandan İki ülkenin ilişkisindeki asimetriye de dikkat etmek gerekiyor. Rusya'nın toplam ticaretinin yüzde 40’ı Çin ile yapılırken, Çin'in ticaretinde Rusya'nın payı yalnızca yüzde 4,5 civarında. Üstelik Çin'in ABD ile olan ticaret hacmi Rusya ile olanın iki katı. Bu nedenle Pekin, Washington ile köprüleri tamamen yakmamaya özen gösteriyor. Bununla birlikte enerji cephesinde bu ilişki Çin açısından giderek daha kritik bir önem kazanıyor. Çin petrol ithalatının büyük kısmını ABD kontrolü altındaki deniz rotalarından (Malakka ve Hürmüz boğazları) gerçekleştiriyor. Rusya'dan karayolu ve boru hattı üzerinden gelecek enerji, olası bir deniz ablukasına karşı Pekin için stratejik bir güvence oluşturuyor. "Sibirya'nın Gücü 2" boru hattı projesi bu çerçevede değerlendirildiğinde salt ekonomik değil, jeopolitik bir anlam taşıyor. Ayrıca görüşmelerde yirmi civarında stratejik anlaşma imzalandı ve enerji, ticaret, sanayi, yüksek teknoloji ve küresel düzenin geleceği ele alındı.[8]

Diğer yandan Çin ile Rusya arasındaki ilişkinin geleneksel bir askeri ittifakı barındırmadığı da bir gerçek. Çin ve Rusya, ortak savunma taahhüdüne girmemekle birlikte birbirlerinin çatışmalarına doğrudan taraf olmuyorlar. Ancak her iki lider de uluslararası sistemdeki tek taraflılığa, ABD hegemonyasına ve dayatmalarına karşı çıkarak çok kutuplu bir dünya düzeni savunusunda birleşiyor. Bu da Çin ile Rusya’nın klasik anlamda bir ittifak değil, "eş güdümlü stratejik ortaklık" ya da başka bir deyişle ittifaksızlık temelinde örülen stratejik bir dayanışma içinde olduğunu gösteriyor.

İran Ateşi

Bu iki zirve gerçekleşirken İran cephesindeki tablo da yeni ve karmaşık bir görünüm kazandı. Özellikle Beyaz Saray içinde İran politikası konusunda derin bir kırılma yaşanıyor. Savunma ve Dışişleri Bakanları İran'a karşı askeri baskı yapılmasında ısrar ederken, Başkan Yardımcısı Vance ve müzakere ekibi ön anlaşma yoluyla diplomasiye bir şans verilmesini savunuyor. Gergin bir Beyaz Saray toplantısının ardından Trump, 19 Mayıs için planlanan saldırıyı erteledi. Bu ertelemenin perde arkasında yalnızca iç baskılar değil, Katar, Suudi Arabistan ve BAE'nin olası bir savaşta İran'ın enerji tesislerine saldırmasından duydukları büyük korku da yer alıyor.[9]

Bunlarla birlikte Trump ile Netanyahu arasında ciddi bir kriz patlak verdi. Netanyahu savaşın hemen yeniden başlaması için baskı uygularken, Trump müzakerelere 30 gün daha süre vermek istiyor. İkili arasındaki bir telefon görüşmesinin son derece gergin geçtiği de aktarılıyor.[10]

Amerikan basınında art arda çıkan haberler ise savaşın ABD cephesindeki bedelini gözler önüne seriyor. Mühimmat stokları ciddi ölçüde eridi, askeri yıpranma arttı, kamuoyu desteği yüzde 37 gibi çok düşük bir seviyeye geriledi.[11] Öte yandan İran'ın askeri kapasitesi beklenenden çok daha hızlı toparlanıyor. Altı haftalık ateşkes sürecinde İHA üretimini yeniden başlatan İran, vurulan füze sahalarını ve fırlatma rampalarını yıllar içinde değil muhtemelen birkaç ay içinde eski haline getirebilecek durumda.[12]

Müzakere cephesinde ise taraflar birbirine zıt pozisyonlardan ayrılmıyor. İran, nükleer dosyanın masaya yatırılabilmesi için beş ön koşul öne sürüyor: Tüm cephelerde savaşın bitmesi, yaptırımların tamamen kalkması, dondurulmuş varlıkların tamamının iadesi, savaş tazminatının ödenmesi ve İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin resmen tanınması. ABD'nin teklifiyse tam tersi: Tazminat yok, İran'ın zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bölümünün teslimi, yalnızca tek nükleer tesisin açık kalması, dondurulmuş varlıkların yalnızca yüzde 25’inin serbest bırakılması ve ateşkesin müzakerelere bağlanması.[13] Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen on dört maddelik revize teklif üzerindeki trafik sürse de iki tarafın da pozisyonlarından geri adım atmadığı görülüyor. Uranyum konusunda Putin'in bir ara formül olarak ileri sürdüğü, İran'ın uranyumunu Rusya'da depolayabileceği önerisi ise henüz somut bir zemin bulabilmiş değil.

İran bu süreçte yalnızca savunma konumunda değil, yeni stratejik kozlar da üretiyor. Hürmüz Boğazı'ndaki operasyonel alanını 500 kilometrelik devasa bir "hilal" şeklinde genişlettiğini açıklayan Tahran, boğaz geçişlerini kontrol etmek için de somut adımlar atıyor. Yalnızca kendisiyle işbirliği yapan gemilerin ücret karşılığında geçiş yapabileceği, "Güvenli Hürmüz" adıyla kripto para ödemelere dayanan dijital bir sigorta platformu kurmaya hazırlanan İran, bu projeden yıllık on milyar dolar gelir elde etmeyi hedefliyor.[14] Buna karşılık ABD'nin açıkladığı, donanma refakatine dayanan kırk milyar dolarlık alternatif sigorta planı, gemilere yönelik fiziki tehditler engellenemediği için çöküntüye uğramış ve prim oranları muazzam seviyelere sıçramış durumda.

İran'ın elindeki bir diğer koz ise çok daha az konuşulan ama potansiyel olarak son derece yıkıcı bir alan: Kara sularından geçen ve Google ile Meta gibi teknoloji devlerinin altyapısını oluşturan denizaltı internet kabloları. İran, bu hatlar üzerinden lisans ücreti talep etmeyi planlarken, olası bir savaşta söz konusu kabloların hedef alınması durumunda küresel çapta dijital bir felaketin yaşanabileceği uyarısı yapılıyor.

Körfez'de Bölünme

Savaşın bölgesel durumuna bakıldığında Körfez ülkelerinin birbirinden keskin biçimde ayrışan politikalar izlediği görülüyor. Suudi Arabistan, başlangıçta İran'a karşı savaşı destekleyip saldırılara katılsa da, İran'ın Körfez'deki enerji tesislerini vurma tehdidi ve Yemen'den gelebilecek saldırı riskinin büyüklüğünü hesapladıktan sonra geri adım attı. Hava sahasını ve topraklarındaki üsleri kullandırmayı reddeden Suudi Arabistan, Washington'ın bölgedeki en eski müttefiklerinden birinin artık "hayır" diyebildiğini gözler önüne serdi. 2019 Aramco saldırısından bu yana ABD koruma kalkanına olan güvenini yitiren Riyad, alternatif arayışa girerek Pakistan ile ortak bir savunma anlaşması imzaladı ve Pakistan bölgeye asker, savaş uçağı ve hava savunma sistemleri konuşlandırdı.

Birleşik Arap Emirlikleri ise çok daha farklı bir rota izliyor. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun savaşın ortasında gizlice BAE'nin Elayin kentine giderek Şeyh Muhammed bin Zayed ile görüştüğü ortaya çıktı.[15] İran sınırına yalnızca iki yüz elli kilometre uzaklıktaki bu kentte gerçekleştiği belirtilen ziyareti BAE yönetimi yalanlasa da Mossad ve Şin Bet başkanlarının BAE'ye defalarca gizli ziyaretler yaptığı, İsrail'in BAE'ye Demir Kubbe bataryaları ve radar sistemleri konuşlandırdığı gün yüzüne çıktı. Ayrıca iddialara göre ABD, BAE'den Hürmüz Boğazı'ndaki İran'a ait petrol rafinerisi bulunan Lavan Adası'nı ele geçirmesini talep etti.[16] İsrail, bu ilişkileri ifşa ederek Körfez ülkelerini İran'a karşı savaşa daha fazla çekmeyi hedefliyor.

Savaşın bir diğer cephesi Lübnan’da ise İsrail’in saldırıları sürüyor. Nisan'da duyurulan ateşkese rağmen İsrail, Lübnan'ın güneyinde sağlık çalışanlarını ve sivilleri de kapsayan ağır hava saldırılarında bulunuyor. Karadaki tablo ise İsrail ordusu için beklentilerin çok dışına çıktı. Hizbullah, "birleşik ateş tuzağı" adını verdiği çok katmanlı bir strateji uyguluyor. Hizbullah güçleri bir hedefi vurduktan sonra hemen bölgeye gelen kurtarma ve destek ekiplerini de vurarak İsrail'in lojistik altyapısını felç ediyor. Bu yöntemle İsrail'in Demir Kubbe bataryalarından biri de vuruldu. İsrail güçlerinin sınırın sekiz ila on kilometre içinde fiilen sıkıştığı ve geri çekilmeyi siyasi olarak kendi içlerinde bir yenilgi saydıkları için çıkmaza girdikleri belirtiliyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, İsrail saldırıları durup işgal sona ermeden doğrudan müzakereye girmeyeceklerini ve silah bırakmayı tartışmayacaklarını ilan etti.[17]

Savaşın görünmeyen boyutlarından biri de Irak'ta kendini gösterdi. İsrail'in Irak'ın batı çölünde İran'a yönelik operasyonları desteklemek için iki gizli askeri üs kurduğu ortaya çıktı. Bu üsler tesadüfen alanı gören bir çobanın askeri komutanlığa haber vermesiyle ifşa oldu. Söz konusu çobanın bunun ardından helikopterden açılan ateşle öldürüldüğü aktarılıyor. İsrail uçaklarının İran'ı vururken Irak hava savunma sistemleri ve radarlarının kasten kapatıldığı bilgisi, Irak'ın kâğıt üzerindeki egemenliğinin fiiliyattaki içeriğini gözler önüne seriyor. Bu gelişme Irak kamuoyunda ve siyasetinde ABD'ye ve hükümete karşı büyük bir öfkenin kaynağı haline gelmiş durumda.

Yeni Düzen

Trump ve Putin’in aynı hafta Pekin'e gitmesi, küresel güç dengelerinin önemli biçimde dönüştüğünün bir ilanı oldu. Washington’un yıllardır uygulamaya çalıştığı Çin'i çevreleme stratejisine rağmen bugün ABD başkanı Tiananmen’de devlet töreniyle karşılanıyor. Rusya ise Batı'nın kapattığı tüm kapıların ardından stratejik ortağıyla yirmi anlaşma imzalıyor. Nixon'ın Çin'i Sovyetlerden kopardığı strateji ise tam tersine işliyor. ABD, Ukrayna Savaşı üzerinden Rusya'yı ve ticaret savaşıyla Çin'i aynı anda karşısına alarak bu iki gücü kendi eliyle birleştiriyor. 240 milyar dolarlık ticaret hacmi ve ödemelerin yüzde 99’unun yerel para birimleriyle yapılması, Batı'nın yaptırım silahının köreldiğini ve dolarsızlaşmanın artık bir slogan değil somut bir gerçek olduğunu belgeliyor.

İran cephesinde ise tablo çok daha sancılı. Mühimmat stoku eriyen, kamuoyu desteği yüzde 37’ye gerileyen, Körfez'deki eski müttefiklerinin "hayır" diyebildiği bir ABD, askeri kapasitesini hızla yeniden kuran, Hürmüz'ü dijital sigortayla geçim kapısına dönüştürmeye hazırlanan ve denizaltı kablo kozunu masaya süren bir İran ile karşı karşıya. Trump ile Netanyahu arasındaki kriz derinleştikçe, Beyaz Saray içindeki bölünme büyüdükçe, "direniş ekonomisi" ayakta kaldıkça bu çıkmazın kısa sürede çözüleceğine inanmak giderek güçleşiyor.

Sonuç olarak Pekin'in bu hafta ağırladığı iki konuk, yeni dünya düzeninin iki ayrı yüzünü temsil ediyordu. Biri pazarlık gücünü yitirmiş ama savaşı tırmandırma tehdidinden vazgeçemeyen bir hegemon, diğeri ise ekonomik ve jeopolitik kazanımlarını derinleştiren bir stratejik ortak. Her ikisinin de aynı şehirde, arka arkaya karşılanmış olması ise bu yeni düzenin sessiz mimarının kim olduğuna dair en keskin cevabı halihazırda sunuyor.


[1] https://www.euronews.com/2026/05/14/trump-and-xi-start-high-stakes-bilateral-talks-in-beijing

[2] https://www.kanal6haber.com/abd-baskani-donald-trumpin-cin-ziyareti-nasil-gecti-iste-tum-bilinmesi-gerekenler

[3] https://www.euronews.com/2026/05/14/trump-and-xi-start-high-stakes-bilateral-talks-in-beijing

[4] https://ydh.com.tr/d/40099/trump-in-iran-savasi-stratejisi-sorgulaniyor

[5] https://www.kanal6haber.com/abd-baskani-donald-trumpin-cin-ziyareti-nasil-gecti-iste-tum-bilinmesi-gerekenler

[6] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-liderleri-pekinde-stratejik-ortakligi-gorustu/

[7] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-arasindaki-ticaret-hacmi-240-milyar-dolara-ulasti/

[8] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-liderleri-pekinde-stratejik-ortakligi-gorustu/

[9] https://ydh.com.tr/d/40099/trump-in-iran-savasi-stratejisi-sorgulaniyor

[10] https://www.i24news.tv/en/news/israel/diplomacy-defense/artc-netanyahu-s-hair-was-on-fire-after-tense-call-with-trump-as-us-sidelines-iran-strike-in-favor-of-deal-report

[11] https://ydh.com.tr/d/40085/trump-bu-savas-tan-pacasini-kurtarmaya-calisiyor

[12] https://harici.com.tr/cnn-iran-askeri-kapasitesini-beklenenden-daha-hizli-toparliyor/

[13] https://ydh.com.tr/d/40094/pakistan-arabuluculugunda-iran-abd-hattinda-kritik-diplomasi-trafigi

[14] https://ydh.com.tr/d/40087/iran-ve-umman-hurmuz-bogazi-gecis-ucretini-gorusuyor

[15] https://harici.com.tr/hamaney-iran-uranyumunun-yurt-disina-cikarilmasini-yasakladi/

[16] https://www.jpost.com/middle-east/article-896438

[17] https://www.ilkha.com/dunya/hizbullah-lideri-kasim-teslim-olmayacagiz-ve-savas-alanini-terk-etmeyecegiz-532462

18 Mayıs 2026 Pazartesi

(Çeviri) Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm - Mitchell Abidor

Çevirmenin Notu: Mitchell Abidor, Brooklyn'de yaşayan, özellikle Fransız devrimci tarihi, anarşizm ve sosyalizm konularında uzmanlaşmış Amerikalı bir yazar, çevirmen ve tarihçidir. Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ve Esperanto gibi dillerden 1000'den fazla çeviri yapan Abidor, Marxists Internet Archive'ın da önde gelen Fransızca çevirmenidir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://marxists.architexturez.net/history/turkey/kemalism/history.htm


Mustafa Kemal, 1919-1923 Kurtuluş Savaşı'nda İngiliz destekli Yunanlılara karşı Türk ordularını zafere taşıyarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü koruduğunda, Osmanlı sonrası Türkiye'de iktidarı devralmak için halk kahramanı konumundaydı. Ve iktidara geldiğinde, I. Dünya Savaşı sonrası dünyada eşi benzeri görülmemiş devrimci değişiklikler yaptı.

Kemalizm, faşizm ve Bolşevizm gibi, savaşın doğrudan bir sonucu olmakla birlikte kendine özgü bir nitelik taşır. Faşizm ve komünizm, İtalya ve SSCB vatandaşlarının günlük yaşamı üzerinde bariz etkiler yaratmış olsa da, öncelikle ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasi yapılarını değiştirmeyi amaçlamışlardı. Mustafa Kemal ise, Türk toplumunu kökten değiştirmek amacıyla, günlük yaşamın ayrıntılarını dönüştürmeye yöneltmiştir. Sınıf yapıları bozulmadan kaldı, ancak yaşam yeniden şekillendi.

Kemalizm’in resmi olarak altı ilkesi (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik) olsa da, pratikte üç ilke vardı: laiklik, modernizm ve milliyetçilik. Atatürk bu unsurları kendine özgü bir şekilde bir araya getirdi; bu unsurlar bazen birbirine karışırken, bazen de görünürde çelişki içinde olsalar da içsel olarak tutarlılıklarını korudular. Kemal'in dehası, bu unsurları devrimci bir doktrin halinde birleştirerek, Türk toplumunu neredeyse hayal edilemeyecek şekillerde değiştirmek için kullanabilmesinde yatıyordu.

Kemalizm’in ilk ayağı laiklikti ve iktidara gelir gelmez hemen meclis imamını görevden alarak, “Burada böyle şeylere [namazlara] ihtiyacımız yok. Camide kılabilirsiniz” dedi. Hükümetin tüm dini daireleri de kapatıldı ve son olarak halifelik kaldırıldı, hanedan üyeleri Türkiye’den sürüldü. Bütün bunları yaparak Atatürk, o günden bu yana Kemalizmin merkezinde yer alan bir kuralı oluşturdu: Türk siyasetinde dinin hiçbir rolü yoktur. Mustafa Kemal, Fransız laiklik kavramının hayranıydı (ve Fransız hükümetinden çok önce kamusal alanlarda başörtüsü yasağı getirdi) ve bu laiklik ilkelerini tavizsiz bir titizlikle uyguladı.

Tıpkı fesle yapılan savaşta olduğu gibi.

Başlangıçta Akdeniz denizcileri tarafından giyilen fes, Müslüman dindarlığının bir sembolü haline gelmişti. Bu nedenle Atatürk, memurlara Batı tarzı şapka takmalarını emrederek fesi yasakladı ve Türkiye'nin iç bölgelerine yaptığı bir yolculukta Panama şapkası takarak kendisi de büyük bir tartışma yarattı.

Fesin yasaklanmasının sembolik anlamı, tıpkı Fransa’da başörtüsünün yasaklanmasında olduğu gibi, herkes için açıktı: Din artık Türk yaşamının görünür bir parçası olmayacaktı ve dindar kesimin buna tepkisi çok şiddetli oldu. Mustafa Kemal taviz vermedi ve devrimci İstiklâl Mahkemeleri, yasağı uygulamak ve isyanları bastırmak için kırsal bölgelere yayıldı; hatta direnenleri idam etmeye kadar gitti.

Fesle mücadele, Kemalizm’in ikinci unsuru olan modernizme, ya da Mustafa Kemal’in deyimiyle “medeniyete” yol açtı. Fes, modası geçmiş ve gerici olan her şeyi temsil ediyordu. Panama şapkası ise o dönemin modasıydı ve Atatürk, Türkiye’yi kendi gözünde modern olan şeye hemen ve tamamen sürüklemeyi amaçlıyordu.

Gregoryen takvimin yerine cumhuriyetçi bir takvim geliştiren Büyük Fransız Devrimi’nin izlediği yolu tersine çeviren Mustafa Kemal, o takvimi zorunlu kıldı ve kullanılan dini temelli takvimleri kaldırarak Gregoryen takvimini dayattı. Sadece tarihler değişmekle kalmadı, zamanın ölçülüş şekli de tamamen değiştirildi; gün batımından itibaren sayılan saatler yerine 24 saatlik saat sistemi benimsendi. Mayıs 1928’de Arap rakam sistemi kaldırıldı ve yerine Hint rakam sistemi getirildi. Hatta popüler müzik bile Kemalist dalganın etkisine kapıldı: Türk müziği radyolardan yasaklandı ve hem radyoda hem de konservatuarlarda Batı müziği dayatıldı. Son olarak, 1934'te soyadı olmayan halka soyadları dayatıldı ve işte o zaman Mustafa Kemal, ailesinin diğer üyelerine bile ait olmayan, sadece kendisine ait bir soyisim olan Atatürk, yani "Türklerin Babası" oldu.

1928 yazında, “Ulusu cehaletten kurtarmanın tek yolu, ulusal dile uygun olmayan Arap harflerini terk etmektir” diyen bir karar alındı. 1 Kasım 1928'de, aksan işaretleri içeren ve Latin harflerini kullanan yeni Türk alfabesini belirleyen bir yasa kabul edildi ve bu yasa birkaç gün sonra yürürlüğe girdi. Yasa, Osmanlı alfabesiyle yazılmış kitapları yasaklamakla kalmadı, 1 Haziran 1929'dan itibaren tüm özel yazışmaların yeni alfabeyle yazılmasını da zorunlu kıldı. Atatürk bu önlemleri sadece tavsiye etmek ve desteklemekle kalmadı; ülkeyi dolaşarak yeni alfabenin kullanımını öğretti.

Türk yazısı artık Batı dünyasının büyük bir kısmıyla uyumlu hale getirilmişti, ancak bu süreçte birkaç ciddi, istenmeyen – ya da belki de kasıtlı – sonuç ortaya çıktı: Türkler artık kendi geçmişlerinden kopmuş, Osmanlı dönemine ait belgeleri okuyamaz hale gelmişti. Atatürk’ün erken dönem yazıları -en önemli eseri olan, hayatının ve Devrim’in seyrini anlattığı altı günlük konuşması Nutuk da dahil olmak üzere - bu sisin içinde kayboldu.

Bu reform, Kemalizm’in son unsuru olan milliyetçilikle doğrudan bağlantılıdır.

Osmanlı alfabesini kaldırmakla yetinmeyen Mustafa Kemal, Osmanlı Türkçesine karşı da mücadele etti. “Osmanlı Türkçesini ortadan kaldıracağız. Türkçe, Türk milleti kadar özgür ve bağımsız bir dil olacak.” Dilin ve ulusun kaderi bir ve aynıydı ve Türk ulusunu hak ettiği yere yükseltmek için, Türkçenin Arapça ve Farsça kaynaklı yapay eklemelerden arındırılması gerekiyordu. Komisyonlar ve kongreler dili inceledi, Arapça veya Farsça kökenli kelimeleri kaldırdı ve bunların yerine Türkçe kökenli yeni kelimeler koydu. Atatürk'ün yaptığı her şeyde olduğu gibi, reform da hemen ve titizlikle uygulandı. Tıpkı fesin, dinin Türk kamusal alanına yaptığı görsel bir istila olması gibi, müezzinler de ezanları artık Arapça yerine Türkçe okuyacaklardı. Atatürk bu şekilde sadece Türkçenin üstünlüğünü değil, aynı zamanda devletin din üzerindeki üstünlüğünü, bu karşı güce iradesini dayatma gücünü de tesis etti.

Dil reformu, milliyetçi programın daha az çekici bir unsuru olan Türklerin varsayılan üstünlüğünün de bir parçasıydı. Atatürk için Türkçe sadece bir dil değildi; Güneş Dil Teorisi’nde ortaya konduğu üzere, o “ilk dil”di. Efsaneye göre, eski Türkler güneşe bakıp “Aa” demişler ve insan dilinin tarihi böyle başlamıştı. Atatürk, kongrelere katılarak, evinde toplantılar düzenleyerek ve hatta tuhaf etimolojiler geliştirerek bu çabanın tamamına yakından dahil oldu: Amazon (Ama uzun – Ama çok uzun!) ve Niagara (Ne Yagora – Ne kargaşa!) kelimelerinin Türkçe köklerini bulduğu söylenir. Uzmanlar tarafından alay konusu edilen ve daha sonra terk edilen bu teori, yine de Atatürk için çok değerliydi ve devrimci girişimi için vazgeçilmez olduğunu düşünüyordu.

Bu dilsel ulusal üstünlük, Mustafa Kemal’in Türklere atfettiği ulusal üstünlüğün ayrılmaz bir parçasıydı. 19. yüzyılda Müslüman olan ve pek tanınmayan Polonyalı sürgün Mustafa Celaleddin’in, karşılaştırmalı filoloji yoluyla Türklerin Batı medeniyetindeki merkezi rolünü kanıtlayan teorileri daha da geliştirildi ve Türkler artık Batı medeniyetinin mucitleri ve kaynağı olarak görülmeye başlandı.

İşte bu son unsur, Mustafa Kemal’i ulusal bir aşağılık kompleksi yaşadığı yönündeki her türlü suçlamadan kurtarmaktadır. Evet, Batı'nın yaşam tarzı, giyim ve müziği Türklerininkinden daha iyiydi, ancak onun dilbilimsel ve tarihsel teorilerinin de gösterdiği gibi, Türkler bunları taklit ederek, Araplar, Persler ve İslam tarafından saptırılmamış olsalardı her zaman kendilerine ait olacak olan yaşam tarzlarını benimsemekten başka bir şey yapmıyorlardı. Atatürk için Türkiye, Batı ülkesi olduğunu bilmeyen bir Batı ülkesiydi. Kemalizm, Türkiye'yi olması gereken hale getirdi. Hâlâ da öyle.

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yönetim Üzerine Üç Soru (2) - Kim Yönetmeli? Filozof, Asabiyet ve Dayanışma

“Yönetim Üzerine Üç Soru” yazı dizisinin ilk yazısında yönetimin kökenini üretim ilişkilerinde, doğal özgürlüğün yitirilişinde ve ilahi düzende aramıştık. Ancak kökenden sonra gelen soru en az onun kadar yük taşır: Eğer yönetim kaçınılmazsa ya da en azından tarihsel bir gerçeklik olarak karşımızda duruyorsa, kim yönetmeli? Bu ikinci yazıda Platon’un bilgelik iddiasını, İbn Haldun’un asabiyet kuramını ve Kropotkin’in meşruiyeti bütünüyle reddeden dayanışma anlayışını bir arada okuyacağız.

Platon'a göre devletin yönetimi filozofa aittir. Bu tercih keyfi değildir; filozof yaratılışından gelen ruh üstünlüğüyle ve en yüksek bilgilere ulaşmayı mümkün kılan akıl gücüyle doğuştan ayrışmıştır. Dolayısıyla insanların böyle bir filozof tarafından yönetilmesi hem doğaldır hem de insan olmanın zorunlu bir gereğidir. Platon'da iktidarın meşruiyeti soy ya da servetle değil, bilgelikle belirlenir; yönetmenin siyasal içeriği yönetenin yaratılıştan gelen nitelikleriyle temellendirilebilir. Bu yaklaşım, yönetimi bir ayrıcalık olarak değil, felsefî bir yükümlülük olarak çerçeveler.

İbn Haldun ise yönetimin kaynağını bambaşka bir zeminde, insan topluluklarının varlığını sürdürme biçiminde bulur. İnsanlar geçim darlığı ve verimsiz coğrafyalar gibi zorunluluklar nedeniyle soy-sop bağı kurarak bir araya gelmiş, bu birliktelikten dayanışma ve savunma coşkusu doğmuştur. Topluluk içinde güçlü olan ve diğerlerine üstün gelen kişi, saldırıları ve haksızlıkları önleyecek bir başkana dönüşmüştür. Asabiyetin ulaşmayı hedeflediği son basamak olan devletle birlikte bu başkan, Tanrı hükümlerini kullar arasında yürütmeyi üstlenen kişi konumuna yükselir. Böylece İbn Haldun'da yönetilmek önce toplumsal bir işbölümünün dayatması olarak başlar ve zamanla ilahi bir zorunluluk olarak meşrulaşır. Platon'dan farkı şudur: meşruiyet, doğuştan gelen bir ruh üstünlüğünde değil, tarihsel süreç içinde oluşan güç ve dayanışma dinamiklerinde aranır.

Kropotkin ise bu meşrulaştırma girişimlerinin tamamına karşı çıkar. Din adamlarının, yasa koyucuların ve yöneticilerin yönetilmeyi "insan olmanın zorunluluğu" olarak sunduklarını, çocuk eğitimi yoluyla otoriteye boyun eğme alışkanlığını kuşaktan kuşağa aktardıklarını söyler. Oysa karıncalar, serçeler ve ilkel insanlar bencilce değil, dayanışma içinde hayatta kalabilmişlerdir. Hayal gücünün bastırılması yönetimin en temel araçlarından biridir; çünkü hayal gücü ne kadar gelişkinse başkasının acısını anlama kapasitesi o kadar genişler ve bu da otoriteye karşı durmayı mümkün kılar. Kropotkin'e göre toplumsal işbölümü yönetme-yönetilme ilişkisini dayatmaz; dayanışma, türün iyiliği için yeterli bir örgütlenme biçimidir. Yönetim insanın özgürce eylemesini engelleyerek onu sakatlar; bu yüzden Kropotkin yönetilmeye karşı dayanışmayı öne çıkarır.

Üç yaklaşım bir arada okunduğunda, "kim yönetmeli?" sorusunun aslında "yönetim meşru mudur?" sorusunu barındırdığı görülür. Platon bilgelikle, İbn Haldun tarihsel güçle meşrulaştırırken Kropotkin meşrulaştırmanın kendisini reddeder. Bu gerilim yalnızca antik ya da klasik bir sorun değildir; yönetimin hangi temeller üzerine kurulduğuna dair sorular bugün de aynı aciliyetle gündemdedir.

Meşruiyet sorusu yanıtsız kalsa bile yönetimin fiilen nasıl çalıştığını, bizi nasıl bağladığını ve neden sürdüğünü sormaktan vazgeçemeyiz; üçüncü yazı tam buradan başlıyor.

Kaynakça

Akbulut, Ö. Ö. (2002, Mart). Türkiye'de Planlama Kültürü Üzerine Bir Deneme. Amme İdaresi Dergisi, 35(1), s.29-54.

Akbulut, Ö. Ö. (2009). İktisadi Zorunluluk ve Politik Bir İnşa Olarak Mekan: Merkezin ve Yerelin Yerselliği. Toplum ve Hekim, 24(4-5), s.275-279.

Akbulut, Ö. Ö. (2012). Kapitalizmde Siyasetin Siyasal Halleri. Memleket Siyaset ve Yönetim, 7(17), s.178-199.

Akbulut, Ö. Ö. (2012). Yönetilmenin Dayanılmaz Ağırlığı. URAY Yerel Yönetimler Bülteni, s. 24-27.

İbn Haldun (1977), Mukaddime-İbretler Kitabı, Haberler Divanı, (Çev. Turan Dursun), Onur Yayınları, Ankara, (s.309-340).

Kropotkin, P. (2003), Anarşist Etik, (Çev. İ. Ergüden), Doruk Yayınları, İstanbul.

Platon (2008), Devlet, (Çev. S. Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, (s.484-508).

12 Mayıs 2026 Salı

(Çeviri) Balkan İttifakına Doğru - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Fransız Milletlerarası Tahkim Cemiyeti’nin 1902-1909 yılları arasındaki yayın organı Revue de la Paix’in Aralık 1908 tarihli sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/12/x01.htm

Balkan devletlerinin tarihini incelediğimizde, dış politikalarının tutarsızlığı ve çelişkili yapısı dikkatimizi çeker. Belki de, bu politikaların halkların hayati ve temel çıkarlarıyla o kadar uyumsuz ve ilgisiz olduğu için, hiç dış politikaları olmadığını söylemek daha doğru olur.

Dış ilişkilerinde gözlemlenebilen herhangi bir süreklilik varsa, bu genellikle sadece hareket özgürlüğünden vazgeçilmesinin bir sonucudur. Örneğin, Romanya'da durum böyledir. Üçlü İttifak'ın politikalarına bağlı kalarak ve özellikle Avusturya ile bir askeri anlaşma imzalayarak, Romanya kendi çıkarlarına ihanet etmek zorunda kaldı. Sözde itirazda bulunsa da, Avusturya ve Macaristan'ın – Berlin Antlaşması'nı ihlal ederek – Demir Kapılar'dan[1]geçen gemilere aşırı vergiler uygulayarak Tuna Nehri'nin üst kesimlerinde deniz taşımacılığı tekelini kurmasına katlanmak zorunda kaldı. Hepsi bu kadar da değil. Tarım üretimine elverişsiz ticaret anlaşmaları imzalamaya zorlandı. Dahası, Lahey Konferansı'nda uluslar arasında zorunlu tahkim aleyhinde oy kullanan Romanya delegelerinin sergilediği bağımsız politika eksikliğinin daha iç karartıcı bir kanıtı var mı?[2] Uluslararası ilişkilerde daha fazla adaletin sağlanmasına en çok ihtiyaç duyanlar, küçük devletler ve özellikle de Romanya idi. Üç ila dört milyon Romanyalının Avusturya, Macaristan ve Rusya egemenliği altında yaşadığı ve bu ülkelerdeki militarizmin zayıflamasının ezilenler için daha fazla özgürlük anlamına geldiği unutulmamalıdır.

Romanya'nın ulusal çıkarı zorunlu tahkime oy vermek olsa da, diplomatik yükümlülükleri onu Almanya ve Avusturya'ya bağladı ve bu ülkeler buna karşı çıktıkları için Romanya'yı da aleyhte oy vermeye zorladılar.

Diğer Balkan ülkeleri de aynı güçsüzlük ve düzensizlik izlenimini vermektedir. Görünüşe göre, bu ülkelerin tek amaçları ve tek kurtuluş yolları, başta Rusya ve Avusturya olmak üzere, Büyük Güçlerden birinin himayesine girmektir. Bu nedenle, Doğu'da son zamanlarda yaşanan olaylar sırasında şu acıklı manzaralara tanık olduk: Bulgaristan, Avusturya diplomasisinin kör bir aracı rolündeydi[3]; ayrıca Sırplar, gürültülü gösteriler ve özel diplomatik misyonlar yoluyla, Bosna-Hersek'in ilhakına karşı Rusya'nın yardımını yalvarıyorlardı – bu ilhak, uzun zaman önce Rusya tarafından Avusturya'ya vaat edilmiş ve gerçekleştirilmişti[4]; İstanbul’daki kalabalık, Büyük Güçlerin elçilikleri önünde sevinç gösterileri yapıyordu; ancak önerilen konferansın görevi, fiili durumu kayda geçirmek olacağı öğrenildiğinde bu kutlamalar pişmanlıkla karşılandı; Yunanlılar, Girit'in Yunanistan tarafından ilhak edildiğini ilan ederken Türklerle dayanışma duygularını ifade ettiler; ve son olarak, çevrelerindeki genel kargaşayla uyuşukluklarından biraz olsun uyanan Rumenler, Avusturya'nın kendileri üzerinde uyguladığı baskıcı vesayeti protesto etmeye başladılar ve bu durumdan kurtulmak için "İtalyan Kardeşlerine" güvenmeye başladılar.

Dahası, bu tüm Balkan halkları tarafından benimsenen bir taktik olmuştur. Sadece birbirlerinden destek almakla kalmadılar, aksine iç savaşlarında yabancılardan yardım istediler. Uzun zamandır karşılıklı ilişkilerinin temel özellikleri güvensizlik ve nefret olmuştur. İlişkileri, açık bir çatışma içinde olmadıkları zamanlarda bile her zaman gergindir; bugün Yunanistan ile Romanya arasında olduğu gibi, aralarındaki diplomatik ilişkiler sonsuza dek kopmuş durumdadır; daha önceki dönemlerde Bulgaristan ile Romanya arasında ve Bulgaristan ile Sırbistan arasında da durum böyleydi. Hükümdarlarının taht konuşmalarında birbirlerine verdikleri samimi güvenceler ya birer oyun ya da boş sözlerden ibarettir. Gerçekte, birbirlerini kıskanıyorlar ve verimsiz ve bencil mücadelelerde kendilerini tüketiyorlar, böylece kendi yıkımlarına yol açıyorlar. Tarihleri, barbar Doğu'nun kanlı gösterilerine benziyor; o zamanlar hükümdarlar, sadakatsiz eşlerini daha acımasızca cezalandırmak için, eşlerin boğulacağı çuvallara kedilerin konulmasını emrederlerdi. Bu korkunç düzenek deniz dibinden çıkarıldığında, kedilerin boğulurken birbirlerini parçalamayı başardıkları görülmüştür.
II

Bu tür politikaların sonuçları Balkan halkları için ancak felaket olabilir. Bir kredinin verilmesinden önceki gün veya başka bir vesileyle, hükümetleri ülkelerinin ilerlemesi hakkında övgü dolu raporlar yayınlarlar, ancak modern devletlere yetişmek için kat etmeleri gereken mesafeden asla söz etmezler. Balkan halklarının, inisiyatifleri korku ve yarının belirsizlikleri tarafından felç edilmemiş olsaydı ve kaynakları doyumsuz bir militarizm tarafından kurutulmamış olsaydı, ne kadar ilerleme kaydetmiş olabileceklerinden ise hiç bahsetmezler.

Uzun zaman önce, von der Goltz[5] Türkiye'yi günümüzün en militarist devleti olarak nitelendirmişti. Askerlik yapabilecek (Hıristiyanlar muaf tutulduğunda) 12 ila 15 milyonluk bir nüfusa sahip olan Türkiye'nin barış zamanındaki toplam asker sayısı 300.000'dir. Bulgaristan, ortalama 120 milyonluk bütçesinden ordusuna 30 milyon, yani dörtte birini harcıyor. Bu rakam, elbette, bazı yıllarda 50 milyona ulaşan, silahların modernizasyonu ve mühimmat ile teçhizat stokunun korumak için ayrılan özel kredileri içermiyor. Romanya, ordusuna yılda 40 ila 45 milyon harcıyor. 1883'ten 1906'ya kadar geçen 23 yıl içinde, özel krediler ve tahkimat maliyetleri hariç olmak üzere toplam 970 milyon frank harcamıştır. Tahkimatların ülkeye ne kadara mal olduğunu tahmin etmek için, Bükreş tahkimatlarının ulusal varlık bilançosunda 112 milyon olarak değerlendirildiğini bilmek yeterlidir. Yunanistan, savaş zamanında kömür ve mühimmat sıkıntısı çeken savaş gemileri inşa etmekle kendini tüketmektedir.

Bu politikaların bu halkların iç durumuna olan yıkıcı etkisini, mali durumlarının içler acısı halinden anlayabiliriz. Yabancı alacaklılarını temsil eden uluslararası denetim komisyonlarının Türkiye, Yunanistan (birkaç kez iflasını ilan etmiştir) ve kısmen Sırbistan ve Bulgaristan'da faaliyet gösterdiğini biliyoruz.

Bu komisyonlar, kendilerine ödenmesi gereken faizlerin düzenli olarak ödenmesini denetlemektedir. Bütçesinin üçte birini (240 milyon frankın 80 milyonu) kamu borcunun faizini ödemek için kullanan Romanya, iflastan ve uluslararası denetimden ancak halka aşırı vergiler yükleyerek; tütün, kibrit, sigara kağıdı, av tüfeği barutu, oyun kağıdı, tuz ve son olarak ilkokul öğrencileri için kitap ve ders kitaplarının üretimini ve satışını devlet tekeli haline getirerek; ve benzin, şeker, yağ, şarap, bira vb. tüm temel ihtiyaç maddelerine muazzam vergiler uygulayarak kurtulmuştur.

Bu ülkelerde okul, kullanılabilir yollar, kanallar ve hastanelerin olmaması şaşırtıcı mıdır? Cehalet, sefalet ve ölüm oranı şehirleri ve kırsal alanları kasıp kavuruyor.

Türkiye'nin içler acısı durumu herkes tarafından bilinmektedir. Herkes, coğrafi konumu nedeniyle dünyanın en güzel şehri olan imparatorluğun başkenti de dahil olmak üzere, şehirlerin iğrenç yönlerini duymuştur. Bağımsızlığının 30. yılını geride bırakan Bulgaristan’da hâlâ Balkan Dağları’nı aşan bir demiryolu hattı bulunmamaktadır. Kuzeyden güneye seyahat eden ve Sofya üzerinden büyük bir dolambaçlı yoldan gitmek istemeyenler, Mithat Paşa döneminde döşenen tek ulusal yol üzerinde katır sırtında ya da zorlukla çekilen arabalarla eski usulde Balkanlar’ı geçmek zorundadırlar.[6] Bu ülkeleri ziyaret ettiğinizde, birbirlerinden tamamen izole oldukları gerçeği dikkatinizi çeker. Bulgaristan ve Romanya, toplam sınırlarının yarısını paylaşmalarına rağmen, onları birbirine bağlayan tek bir demiryolu hattına bile sahip değiller. Dahası, Berlin Antlaşması Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye’den kendi topraklarında Paris-İstanbul ana hattının kollarını inşa etmelerini istemeseydi, belki de bugüne kadar Tuna Nehri ve Karadeniz’den başka hiçbir iletişim yoluna sahip olamayacaklardı.

Tüm bu ülkelerin kültürel geri kalmışlığı, yüksek okuma yazma bilmeyen nüfus oranlarıyla daha da belirgin hale gelmektedir. Bulgaristan’da yüzde 75 olan bu oran, Romanya’da inanılmaz ama yine de gerçek olan yüzde 86 ila 88’e kadar çıkmaktadır. Bu ülkede, 1904–05 yıllarında okul çağındaki 2.832.558 çocuktan sadece 706.508'i okula devam ederken, geri kalan 2.126.030'u hiçbir eğitim almamıştır.[7] Okula gidenler arasında da sadece önemsiz bir sayının ilkokulun beşinci sınıfını tamamladığını eklememize gerek var mı? Rumen halkının maddi ve manevi sefaleti söz konusu olduğunda, resmi istatistiklere göre bir Rumen köylü ailesinin bütçesinin 0,45 ile 0,5 frank arasında olduğunu[8], kırsal kesimde düşük statüdeki çocukların yüzde 48'inin yedi yaşından önce öldüğünü ve şehirlerde çocukların yüzde 25'inin gayrimeşru olarak doğduğunu söylemek yeterlidir.

Tüm Balkan ülkelerinin kuraklık ve sel felaketlerine maruz kaldığı ve kötü bir hasadın kıtlık ile ekonomik ve mali kriz anlamına geldiği bilinen bir gerçektir. Bulgaristan'ın Paris'teki temsilcisi, bir gazeteciyle konuşurken ve Türk-Bulgar çatışmasının[9] hızlı bir şekilde çözülmesini gerekli kılan tüm nedenleri sıralarken, önemli bir itirafta bulundu. O, ilk olarak yolların tıkanması ve savaş söylentileri nedeniyle Bulgar köylülerinin buğday satışlarındaki çöküşünden bahsetti. Yunanistan'da kuru üzüm ve zeytinyağı, Sırbistan'da ise kuru erik ve hayvancılık ürünlerinin satışlarının düşüklüğü de aynı öneme sahiptir. İstanbul’un fethi ve Bizans imparatorlarının ya da Kral Dušan'ın imparatorluğunun yeniden kurulması için görkemli jestler yapan, ancak daha sonra tam bir başarısızlık ve güçsüzlüğü kabul eden bu politika ne kadar felaket ve gülünç görünüyor![10]
III

Oysa Balkan devletleri, ortak bir hedef doğrultusunda güçlerini birleştirmiş olsalardı, siyasi ve ekonomik ilerleme için ne kadar müthiş bir güç oluşturabilirlerdi! Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın bir araya geleceği bir konfederasyon, ilk sonuç olarak, tüm bu halklara bugün sahip olmadıkları kendi varoluşlarına olan güveni verirdi. Çok daha az maliyetle, böyle bir konfederasyon, topraklarının savunmasını güvence altına alacak ve aralarında çok canlı bir ekonomik ve ticari faaliyeti teşvik ederek, üretici güçlerinin büyümesine yardımcı olacaktı. Avrupa'da, Balkan Yarımadası ve Küçük Asya kadar endüstriyel ve tarımsal gelişime elverişli doğal koşullara sahip başka bir bölge yoktur.

Karpatlar'ın[11] zengin petrol kaynakları , Sırbistan ve Küçük Asya'daki sayısız kömür madenleri, Rodop[12] , Pindus[13] ve Laurium[14] bölgelerindeki madenler ve mermer ocakları; ulusal bir sanayi ekonomisinin doğuşunu ve büyümesini mümkün kılacak her şey mevcuttur.

"Sicilya ovalarını bile geride bırakan" Tuna ovalarının, Trakya'nın, Makedonya'nın ve Teselya'nın toprağının şaşırtıcı verimliliği, bu bölgeyi Avrupa için gerçek bir tahıl ambarı haline getirmektedir. Tahılların yanı sıra, bu ülkeler tüm endüstriyel bitkilerin yetiştirilmesine elverişlidir; Romanya'da kolza ve keten, Güney Bulgaristan ve Küçük Asya'da gül, Güney Bulgaristan ve Makedonya'da pirinç, pamuk ve tütün, Yunanistan'da ise üzüm ve zeytin ağaçları. Dağların eteklerindeki yemyeşil otlaklar, sayısız büyük ve küçük hayvan sürüsünün yetiştirilmesini mümkün kılar. Tüm bu ülkeleri çevreleyen Tuna, Karadeniz, Akdeniz ve Hint Okyanusu[15], üç büyük kıta ile kolay ve sürekli iletişim kurulmasını sağlar.

Buna ek olarak, Balkan Yarımadası, Küçük Asya ve Arap Yarımadası ile birlikte, adeta bir düğüm oluşturarak Avrupa, Asya ve Afrika'yı birbirine bağlamaktadır. Bir zamanlar birçok medeniyetin beşiği olan, şimdi ise ıssız ve yoksullaşmış olan tüm bu ülkeler, barış ve özgürlük rejiminin sakinlerinin becerilerini iç siyasi ve ekonomik işlerini yürütmek için kullanmalarına izin verseydi, ne kadar farklı görünürlerdi. Ve tüm bunlar tamamen Balkan halklarına, onların çıkarlarını anlamalarına ve siyasi bilgeliklerinin derecesine bağlıdır.

Balkan konfederasyonu gibi bir ortaklıkta, herkes için yer ve özgürlük olurdu. Ancak bu durumda kendimize şunu sormalıyız: Bugüne kadar böyle bir fikrin hayata geçirilmesini şimdiye kadar ne engellemiş olabilir?

Balkan halklarının bu tutumunu, her şeyin yoluna girmesi için sadece açıklığa kavuşturulması gereken basit bir yanlış anlama olarak açıklamak çocukça olur. İnsanlığın hayatı, insani düşüncelerimize göre hareket etmeden devletleri ve halkları yok eden ya da birleştiren kaçınılmaz güçler tarafından belirlenir. Ancak Balkan yarımadasında bu güçlerin oyununu inceleyerek, bir Balkan konfederasyonunun yakın bir gelecekte mümkün olduğunu söylemenin haklı olduğuna inanıyoruz. Bir süre önce, böyle bir iyimserlik haklı değildi. O zamanki koşullar böyle bir fikrin gerçekleşmesi için elverişli değildi; bunu bir fantezi olarak değerlendirebilirdik. Bugün durum artık böyle değil. Bunun yarın gerçekleşeceğini söylemiyoruz, ancak bunun ideolojik bir dilek olmaktan çıkıp siyasi grupların ve partilerin sloganı haline geldiği zamanın geldiğini söylüyoruz. Bu önemli bir ilerlemedir. Bu, Balkan konfederasyonu fikrini şimdiye kadar askıya alan tarihsel nedenleri analiz ettikten sonra daha da netleşecektir.

IV

Balkanlardaki mücadelenin ilk ve en önemli kaynağı, ezilen halkların özgürlüklerini ve bağımsızlıklarını yeniden kazanma arzusuydu. Bunu başarmak için, sadece padişahların egemenliğine değil, aynı zamanda Yunan din adamlarının egemenliğine de karşı savaşmak zorundaydılar.

Türklerin İstanbul’u fethinden sonra, Makedonya'da Bulgar, Yunan ve diğer gruplar arasındaki kanlı çatışmaları anlamsız kılan önemli bir olay meydana geldi. O zamana kadar sadece ismen var olan Yunan Patrikhanesi'nin Doğu'daki tüm Ortodoks toprakları üzerindeki iktidarının genişlemesinden bahsediyoruz. On dokuzuncu yüzyılın başında, İstanbul’daki Fener’de, Patrik'in yanında bulunan, açgözlü ve yozlaşmış bir Bizans oligarşisiyle karşı karşıya kaldık. Eski Bizans aileleri ile Türk paşalarına verdikleri hizmetler sayesinde öne çıkan sonradan görmelerden oluşan bu açgözlü ve yozlaşmış oligarşi, Balkan yarımadasındaki tüm Hıristiyanlığın efendisi haline gelmişti. Gücünü Bukovina[16] , Transilvanya ve güney Rusya'ya kadar genişletmişti. Kiliseler ve manastırlar dahil her şey onun elindeydi. En küçük köydeki rahiplik görevinden piskoposluğa kadar her şey açık artırmaya çıkarılır ve en yüksek teklifi verene satılırdı. Ana yuvası Athos Dağı[17] olan bir sürü Yunan rahip, kasaba ve köyleri istila ederek mutsuz halkı katı bir rejime tabi kıldı. Dini ayinler Yunanca yapılıyordu; okullar varsa, eğitim de Yunanca veriliyordu. Sırp, Arnavut, Bulgar ve Rumen isimleri sözlükten silindi: Türkiye tek bir halkı, "Rum milleti"ni (Roma halkı)[18] ve onları temsil edecek tek bir gücü, yani Patrik ve Fener oligarşisini tanıyordu.

Balkan halklarının ulusal uyanışının neden ilk olarak Fenerli din adamlarına karşı acı bir mücadeleyle kendini gösterdiğini anlamak mümkündür. Güney Rusya, Transilvanya ve Bukovina'dan kovulan bu din adamları, daha sonra Sırbistan ve Romanya'dan da kovuldular. Ve bu ülkeler 1864'te Yunan manastırlarının elde etmeyi başardığı devasa mülklerine el koydular. Son olarak 1871'de Türk hükümeti Bulgar Kilisesi'nin özerkliğini tanımak zorunda kaldı. Sonuç olarak, Yunan din adamları Bulgarların büyük çoğunluğu üzerindeki etkisini yitirdi. Ancak Makedonya'da bu etkisini sürdürdü; burada Eksarhistler[19] ile Patrikler arasındaki mücadeleler devam ediyordu; yani, Patrik'in resmen ayrılıkçı olarak ilan ettiği Bulgar Kilisesi'ne mensup Bulgarlar ile Patrik'in otoritesini tanıyan ve ayinlerin ve öğretimin Yunanca yapıldığı kilise ve okullara devam eden Patrikler arasındaki mücadeleler.

Yunanistan’ın Patrik’e karşı tutumuna dikkat çekmek ilginçtir. Bir zamanlar, Yunanistan Krallığı, Türk hükümetinin elindeki alçak bir araç olan Fener’e karşı şiddetli bir mücadele vermek zorunda kalmıştı, çünkü Fener, yalnızca kendi çıkarlarını gözeterek, özgür bir Yunanistan’ın inşası ve gelişmesinin önüne engeller koyuyordu. Eski Yunanca'yı – kitleler için erişilmez olan – egemenliğinin bir aracı haline getiren Fener, yazılı dil olarak modern Yunanca'yı kullanmak isteyen Yunan vatanseverlerini zulme uğratmıştı. Fenerliler bu dili küçümseyerek "Zagora (Tesalya'da bir kasaba) bakkallarının dili" olarak tanımlamışlardı.

Bu düşmanlık uzun sürmedi. Kuzeye doğru genişleme arayışında olan ve yeni kurulan krallık, Patrikhanede bir müttefik ve Pan-Hellenizmin öncüsünü buldu.

Makedonya’daki Yunan propagandasının yanı sıra, Sırp propagandası da ortaya çıktı. Berlin Antlaşması’ndan sonra Bosna yönünde genişleme umudunu yitiren Sırbistan, Makedonya ve Eski Sırbistan üzerinden denize açılma yolu aramaya mecbur kaldı.[20] Bu nedenle Makedonya’nın Sırp toprağı olduğunu kanıtlama ihtiyacı doğdu.

Bulgarların mücadelesi de giderek aynı milliyetçi karakteri kazandı. Bu mücadele, Makedonya'daki Bulgar nüfusunun gerçek çıkarlarını hedeflemekten çoktan vazgeçmiş ve bu eyaleti Bulgaristan'a ilhak etmek için açık bir mücadeleye dönüşmüştü.

Türkiye'nin yakında parçalanacağı beklentisi, tüm bu halkların liderleri arasında, belirleyici bir yarışın arifesinde adayları için azami oyu kazanmaya çalışan seçmen temsilcilerinin zihniyetini ortaya çıkardı. Böylece Bulgarların, Yunanlıların, Rumenlerin veya Sırpların tek bir amacı vardı: Bölünme gerçekleştiğinde Makedonya'nın kendilerine verilmesi için nüfusun çoğunluğunun kendilerinden yana olduğunu kanıtlamak. Bu bölünmenin yakında gerçekleşeceği düşünülürken, kaybedecek zaman yoktu. Her Makedonu ikna, para veya hançer gibi her türlü yolla kendini Bulgar veya Yunan olarak ilan etmeye zorlamak hayati önem taşıyordu. Ve nihayet, dış dünyayı ikna etmek için tamamen uydurma istatistikler sunuldu.
V

Türkiye'deki rejim değişikliğinin durumu ne kadar değiştirebileceği görülebilir. Bu, herkesin aklını başına getirecektir. Uçuruma doğru bir yarıştan başka bir şey olmayan Makedonya'yı ilhak yarışı, önemini büyük ölçüde ilgisini yitirecek ve farklı milletler gerçekliği daha aklıselim bir şekilde değerlendireceklerdir.

Böyle bir dönüşümün bir günde gerçekleşemeyeceğini söylemek doğru olur. Çeşitli nefretler, kıskançlıklar ve kin duyguları bir süre daha halklar üzerinde felç edici bir etki yaratmaya devam edecek; ancak ibadet özgürlüğünün ilan edilmesiyle farklı dinler arasındaki çatışmaların keskinliği büyük ölçüde azaldığı gibi, bu gruplar arasındaki çatışmaların keskinliği de büyük ölçüde azalacaktır. Dini eşitliğin bir gerçeklik olduğu ülkelerde, partiler uzun zaman önce kendilerini dini bağlılıklarla özdeşleştirmeyi bırakmışlardır ve artık sadece ekonomik ve siyasi çıkarları gözetmektedirler. Aynı şekilde, yeni Türkiye de milletler arasında tam bir eşitlik sağlayarak, onları tek bir ortak millet halinde birleştirmeyi başaracak ve bu milletin bağrında, homojen milletler içinde var olan türden yeni mücadeleler ortaya çıkacaktır.

Buna doğru atılacak büyük bir adım, eğitim reformu olurdu. Eski Türkiye’de bu iş, dini topluluklara bırakılmıştı. Her millet, gönüllü bağışlar ve Balkan devletleri tarafından gizli ya da açık olarak sağlanan sübvansiyonlar yoluyla ilk, orta ve yükseköğretim okullarını finanse ediyordu. Aynı durum dinin finansmanı için de geçerliydi. Bu durumun, ulusal blokların ayrılıkçı politikalarını ne kadar teşvik ettiğini vurgulamaya gerek yok.

Şimdi gerekli reformun ayrıntılarına giremeyiz, ancak reformun amacı, her milliyetin dilinde eğitim verilmesini sağlarken, devlet veya belediyeler tarafından idare edilen ulusal okullar oluşturmak olmalıdır.

Türk hükümeti böyle bir reformu gerçekleştirebilecek durumda olmadığı sürece, mevcut ulusal blokları yok etmeye yönelik tüm girişimler boşuna şiddet olacaktır. Bu, Jön Türklerin her ne pahasına olursa olsun kaçınması gereken bir taktiktir. Ne yazık ki, onların tüm zayıf hükümetlerinin ortak noktası olan bu yoldan aşağıya doğru sürüklenmeye başladıklarını kabul etmek gerekir. Makedonya'da olduğu gibi İstanbul’daki parlamento seçimlerinde de, yapay çoğunluklar yaratmak için –burada Yunanlılara, orada Bulgarlara karşı– pek de övgüye değer olmayan yöntemler kullandıkları görülüyor. Dahası, kendimizi kandırmıyoruz: Türkiye’deki yeni rejim, varlığı sadece şu ya da bu siyasi grubun, özellikle de doğal olarak aşırı merkeziyetçilik ve otoriterliğe eğilimli Türk grupların iyi niyetine bağlı olsaydı, çok geçmeden tehlikeye girerdi. Bu durum, Hıristiyan demokrasinin, eski hataları sürdürerek Jön Türk milliyetçiliğinin oyununa tek başına katılmasını hiçbir şekilde haklı çıkarmaz.

İşte Türkiye’nin içsel evrimi, Balkan devletleri arasındaki Osmanlı mirası konusundaki çekişmelerin nedenlerinden birini – en önemlisini – ortadan kaldırarak, bu devletlerin konfederasyonuna giden yolu açmaktadır. Konfederasyon, tarihsel ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu fikri destekleyen propaganda, onlara yeni kaderlerini göstererek, Türkiye’deki milliyetçileri ve Türk milletini, karşılıklı ilişkilerinde daha güvenli ve daha hoşgörülü davranmaya alıştıracaktır.
VI

İlgili Büyük Güçlerin müdahalesi, Balkan halklarını Türkiye'nin ya da birbirlerinin aleyhine toprak genişlemesi olasılığını gözlerinin önüne sererek birbirlerine karşı kışkırtmış ve Doğu'daki ulusal mücadeleleri karmaşıklaştırmış ve şiddetlendirmiştir.

Bu bakımdan en zararlı rolü oynayan Rusya’dır. Son makalemizde[21] belirttiğimiz gibi, Avusturya’nın bu kışkırtıcı rolü üstlenmeye çalıştığı doğrudur. Ancak bunda başarılı olmuşsa, bu kısmen Rusya’nın desteği sayesindedir.

Rusya, güneye – Akdeniz’e – doğru durdurulamaz ilerleyişini sürdürmek için Türkiye’yi fethetmek zorunda kalacaktır. Burada, Rusya’nın Avusturya, Fransa veya İngiltere ile üzerinde anlaşmak istediği ya da anlaştığı, Osmanlı İmparatorluğu’nu bölüşmeye yönelik sayısız projeden bahsetmeyeceğim. Bu projeler, İstanbul’u ve boğazlarını paylaşmanın imkânsızlığı nedeniyle hayata geçirilemedi – Wellington’un dediği gibi, iki İstanbul olsaydı, Türkiye çoktan ortadan kalkmış olurdu. Ayrıca, doğrudan bir fetih savaşı başlatamayacak durumda olan Rusya, kendisini mümkün olan tek politika ile sınırlamak zorunda kaldı; bu da, Hıristiyanları korumayı amaçlayan Türkiye’ye sürekli müdahale etme politikasıydı. Umulan sonuç, Türkiye’nin zayıflaması ve parçalanması olacaktı.

Bu politika ışığında, öncelikle Türkiye’nin iç reformlarla kendini sağlamlaştırmasını engellemek – bu, Rusya’nın müdahale bahanesini ortadan kaldıracaktı – ve ikinci olarak, Rusya’nın nihai fethine giden bir aşama olarak kurulacak olan Balkan devletlerinin birleşerek güçlenmelerini engellemek hayati önem taşıyordu. Bu, Rusya’nın onları koruma hakkını ortadan kaldıracaktı.

Bugün, Mithat Paşa’nın mektuplarının oğlu tarafından yakın zamanda yayımlanmasının ardından, o zamanki Rusya’nın İstanbul büyükelçisi General Ignatiev’in[22] 1876 anayasa reformunu sabote etmek için kurduğu entrikaları biliyoruz. Kendisini Eski Türklerin müttefiki ve en coşkulu danışmanı ilan etti. Bunu gizlemedi. “Rusya, Türkiye’ye bir parlamento ve anayasa verilmesini kendisine yönelik bir hakaret ve meydan okuma olarak görüyor. Bir Türk anayasasının varlığı, bizim savaş ilan etmemiz için başlı başına yeterli bir sebeptir. Anayasal bir hükümeti olmayan tek Avrupa gücü olarak kalmayı asla kabul etmeyeceğiz,” dedi İngiliz büyükelçisi Sir Layard’a[23] , ki o da 30 Mayıs 1876 tarihli bir mektupla bu durumu hükümetine bildirdi.

Yirmi yıl sonra, Rusya dışında başkaları da Türkiye’deki Hıristiyan katliamlarına – Küçük Asya’daki Ermeni katliamlarına – karşı çıkmak ve reformları desteklemek istediğinde, Prens Lobanov[24] katliamların üzücü “olaylar” olduğunu ve ciddi reformlara, özellikle de Ermenistan’a özerklik verilmesine gelince, Rusya’nın bunlardan hiçbiri duymak istemediğini söyledi. St. Petersburg'daki İngiliz büyükelçisi Sir Frank Lascelles'e[25] şunları söyledi: "Küçük Asya'daki Rus-Türk sınırında ikinci bir Bulgaristan'ın kurulmasına izin vermeyeceğiz." Sonunda, bir yıl sonra, muhtemelen tarihin gördüğü en korkunç katliamlar olan 1896'daki İstanbul katliamları İngiltere'yi Türkiye'ye karşı silahlı müdahale önermeye ittiğinde, Rus bakan Şişvin, katliamlardan Sultan'ı sorumlu tutamayacağını ve "ona karşı her türlü baskı yönteminin Çar Hazretlerine iğrenç geldiğini" söyledi.

Ve bugün Rusya yeni rejime olumlu bakıyorsa, bunu isteksizce yapmaktadır; çünkü şu an için Doğu’daki toprak statükosunu korumanın tek yolunu, kârlı bir şekilde değiştirebileceği zamana kadar, bu rejimde görmektedir. Rus diplomasisinin her zaman bir Balkan konfederasyonuna kararlı bir şekilde karşı olduğu ise şüphelidir. Temsilcileri, bazı samimi anlarda bunu açıkça dile getirmişlerdir. Tatiştev[26], Du Passé de la Diplomatie Russe adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Sırbistan, Romanya ve Bulgaristan’dan oluşan üç devletli bir federasyonun kurulması, Boğazlara giden yolumuzu kesin olarak tıkayacak ve bizim için çok daha tehlikeli olacaktı. Bu, düşmanlarımızın elinde güçlü bir silah görevi görecekti.”

Aslında, tüm Rus politikası adeta bu korkuyla gölgelenmiştir. Halklar arasında herhangi bir uzlaşmayı önlemek için, aralarına nifak tohumları ekmiştir. Bulgaristan’daki etkisinin çok güçlü olduğu dönemde, iki kez Bulgaristan’ı savaşa sürüklemeye çalışmıştır; 1883’te Sırbistan’a karşı ve 1885’te Romanya’ya karşı. Her iki durumda da, mesele sınırların çizilmesiyle ilgili önemsiz bir konuydu (Sırbistan ile Bregovo’daki ve Romanya ile Arab-Tabia’daki sınırlar). İç olaylar ve – Romanya ile olan çatışmada – Doğu Rumeli’deki devrim[27] – bu anlaşmazlıkların kanlı bir hal almasını engelledi. Ancak birkaç ay sonra roller tersine döndü; Bulgaristan Rusya’dan koptu ve Sırbistan Bulgaristan’a yaklaştı. Ve Rusya’nın Avusturya ile işbirliği içinde Sırbistan’ı Bulgaristan’a karşı savaşa itti. Yakın tarihli makalemizde, 1885 Sırp-Bulgar savaşında bu iki gücün sorumluluğuna zaten değinmiştik.

İşte kanıtı. Rumeli'deki devrimden sonra toplanan İstanbul Konferansı'nda, Büyük Güçlerin temsilcileri – Türk başkentindeki büyükelçileri – bir ilkeler bildirgesi hazırladılar. Rusya’nın desteğiyle ve Avusturya’nın talebi üzerine, Sırbistan’ın askeri hazırlıklarına yönelik bir eleştiri olarak yorumlanabilecek her türlü ifade metinden çıkarıldı. Diğerlerinin yanı sıra şu cümle de metinden çıkarıldı: “Büyük Güçlerin oybirliğiyle arzu ettiği şey, tüm Balkan Yarımadası’nda barışın korunmasıdır.”

Bir başka gerçek: Savaşın arifesinde, Fransız hükümeti, düşmanlıkları önleyebilecek bir eylem önerdi: Sırp hükümetine, Sırbistan’ın saldırması durumunda “Avrupa’nın, Sultan’ın vassalı olan Bulgaristan Prensi’ne yardım etmesini engellemeyeceği”ni bildirmek üzere Belgrad’a toplu bir girişimde bulunmak. Bu öneriye yanıt olarak, Rusya Dışişleri Bakanı Bay Giers[28] , St. Petersburg’daki Fransız büyükelçisine şunları söyledi: "Her şeyden önce Avrupa, Prens Alexander'a[29] Sofya'ya dönmesini tavsiye etmelidir; bunun ardından, artık öfkelenmek için bir nedeni kalmayacak olan Kral Milan[30] sakinleşecektir."

Rusya’nın 1897 Türk-Yunan Savaşı ve Makedonya’daki milliyetler arası çatışma sırasındaki tutumu da aynı derecede tipikti. Daily Chronicle’ın[31] Atina muhabiri Bay Naumann tarafından aktarılan ve bütün basın tarafından ele alınan bir olay, Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Bay Nelidov’un[32] Yunanistan ile Türkiye arasında başlamış olan doğrudan müzakereleri baltalamayı amaçlayan müdahalesiydi. Rus diplomasisi açıkça savaşı teşvik ediyordu ve Novoe Vremya’nın[33] başını çektiği tüm resmi basın, “Atina demagojisinin” hak ettiği cezayı alacağı düşüncesiyle sevinç içindeydi. Bu gazete, 29 Mart 1897 tarihli sayısında şöyle yazmıştı: “Devrim ve anarşinin yenilgisi, ancak monarşiyi ve düzeni güçlendirebilir.”

Ayrıca, Makedonya meselelerine aşina olanlar, yerel çatışmalarda Rus konsoloslarının oynadığı aktif rolün farkındadır. Başlangıçta Bulgarlara sempati duyan konsoloslar, daha sonra açıkça Sırpların tarafını tuttular. Selanik'teki Rus konsolosu Yastrebov, özellikle misyonerlik faaliyetleriyle tanınıyordu.

VII

“Rusya, boyun eğdirilmiş halkları müttefiklerine bahşiş olarak dağıttığı küçük paralar gibi kullanır.” Bir Sırp tarihçinin bu sözleri, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i işgalinin tarihini hatırladığımızda açıkça haklı çıkmaktadır.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu iki eyalet 1876’da Türkiye’nin parçalanması durumunda Rusya tarafından Avusturya’ya vaat edilmişti ve uzun süre gizli kalan bu gerçek, ilk kez 1887’de (27 Nisan sayısında) Bismarck’ın yayın organı Norddeutsche Allgemeine Zeitung tarafından ortaya çıkarılmıştı. Birkaç gün sonra, Moscovskja Wiedomoski[34] (29 Nisan-11 Mayıs) gazetesi, Viyana’daki Rus büyükelçiliğinde sekreter olarak bu gizli anlaşmanın imzalanmasına şahit olan Bay Tatiştev’in bir makalesini yayımladı. O, şu itirafta bulunarak gerçekleri doğruladı: Yeminimi veya diplomatik sağduyumu ihlal etmeyeceğimi güvenle söyleyebilirim ki, bu antlaşma tam olarak uygulanmış olsaydı, Balkan yarımadası bugün bitmek bilmeyen anlaşmazlıklar, kanlı çatışmalar ve yabancı etkilerine boyun eğme gibi üzücü bir manzaraya sahne olmazdı; aksine, Rusya’nın halklar arasındaki etkisi geniş ve sağlam temeller üzerine kalıcı olarak yerleşmiş olurdu.

Okuyucu, bunun Rusya ile Avusturya arasında Türkiye'nin bir kısmının ya da tamamının paylaşılmasına bir gönderme olduğunu anlayacaktır.

Bosna-Hersek'in Sırbistan ve Karadağ'a verilmesini isteyen Martens ve Komarowski'ye karşı polemik yapan bir başka Rus yazar, Bay Skalkovsky[35] ise şöyle demiştir: "Bu bilge adamlar, Berlin Antlaşması'ndan bağımsız olarak, Rusya'nın sadece Avusturya-Macaristan'dan işgal altındaki eyaletlerin iadesini asla talep etmeyeceğini değil, aynı zamanda eski Sırbistan'ın işgaline de engel olmayacağını taahhüt ettiğini görmezden geliyorlar."

Doğu’nun diplomatik tarihine bu uzun bir sapma yaptık, çünkü bugün bir Balkan konfederasyonunun kurulmasının, geçmiştekiler kadar güçlü ve amansız düşmanlarla karşılaşmayacağını göstermek istedik. Uzak Doğu’daki[36] yenilgisinin ardından zayıflayan ve Kırım Savaşı’ndan sonra olduğu gibi bir iç muhasebe dönemine giren Rusya, en azından bir süre için Balkanlar’da saldırgan bir politika yürütme çabasından yoksundur. Hatta Avusturya'nın ilerleyişini durdurmak için Karadeniz çevresinde yeni bir gücün ortaya çıkmasını bile kabullenebilir. Aynı zamanda, devrimci hareketin gerilemesine rağmen, Balkan halklarına sempati duyan Rus kamuoyu eskisi kadar pasif değildir.

Avusturya'nın planlarına gelince, bunlar Balkan halklarının birleşik eylemi ile kolayca felç edilebilir. Hem ulusal gruplar arasında hem de sosyal demokrat güçler arasında, Habsburg İmparatorluğu'nun kendi içinde güçlü savunucular bulacaklardır.

VIII

Yüzyıldan fazla bir süre önce, Bay Vanderk, tüccarlardan bahsederken, Philosophe sans le Savoir (Bilmeden Felsefeci)[37] adlı eserinde şöyle demiştir: “Bizler, yeryüzünde, ulusları birbirine bağlayan ve ticaretin gerekliliği yoluyla onları barışa kavuşturan sayısız ipek iplikleriz.” Böylece, çağımızda uluslararası yakınlaşmanın başlıca yolunu işaret etmiştir. Ekonomik olarak geri kalmış olan Balkan ülkeleri, tahıl ve hammadde üreticileri olarak büyük sanayi ülkeleriyle birçok bağlantıya sahipken, kendi aralarında çok az bağlantıya sahiptir. Bu durum, şüphesiz ki onların uzlaşmasını büyük ölçüde geciktirmiştir. Bunun bir istisnası, Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ticarettir. Bulgaristan, sadece tarım ürünlerini ve hayvanlarını değil, aynı zamanda bazı sanayi ürünlerini de Türkiye ve özellikle de İstanbul pazarlarında satmaktadır. Ve biz, Türk-Bulgar çatışmasının barışçıl bir şekilde çözülmesini, işte buna, yani bir savaşın ardından yaşanacak ticari kriz korkusuna borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Ve tüm Balkan devletleri arasındaki ticari ilişkilerin güçlü ve kalıcı bir şekilde gelişmesi, onların siyasi ve kültürel yakınlaşması için en etkili aracı sağlayacaktır.

Balkan ittifakını engelleyen başlıca faktörleri sıraladığımıza inanıyoruz. Bunlar, artık gerçekleştirilmiş olan bir ulusal kimlik yaratma ihtiyacı; bu meşru mücadelelere aşılanan ve halihazırda gerileyen şovenizm; ve beklenmedik olayların etkisiz hale getirdiği Büyük Güçlerin entrikalarıydı. Bu ana faktörlerin yanı sıra, devlet başkanlarının kendilerini XIV. Louis rolünde gösterme hırsları, halkın doğrudan kontrolü olmadan faaliyetleri yetersiz kalan politikacıların ve partilerinin yetersizliği nispeten önemsizdir. Krallar ve hükümetler, zamanlarının gereklilikleri ve uluslarının iradesi karşısında boyun eğmek zorunda kalacaklardır. Bu durum, özellikle yeni dış koşullar, iktidar sahiplerinin genellikle ülkelerinin bağımsızlığını savunma bahanesiyle hanedan veya parti çıkarlarını korudukları karanlık komplolara artık bu kadar yer vermeyeceği için daha da geçerlidir.

Söylemeye gerek yok ki, bir Balkan konfederasyonu ancak bir savunma politikasına dayandırılabilir. Ana amacı, onu oluşturan halkların toprak bütünlüğünü ve siyasi bağımsızlığını savunmaktır. Türkiye’de Abdülhamit mutlakiyetçiliğinin hüküm sürdüğü dönemde, böyle bir siyasi yapılanmadan dışlanması gerekirdi. Onu kabul etmek, Sultan’a ve onun çevresine güç ve dokunulmazlık vermek anlamına gelirdi. Ve bugün bile Türkiye'nin büyük rolüne layık bir konuma gelmesi için, 1876 Anayasası'nın demokratik bir revizyonu gerekmektedir. Bu anayasa, kısıtlı oy hakkı ve yarısı[38] Sultan tarafından atanan parlamento ile halkın iradesini pek dikkate almamaktadır.

Bu makaleyi, Balkan ittifakını gerçekleştirmek için şimdiye kadar yapılan girişimlerden bahsetmeden bitirmek istemiyoruz. Tüm ülkelerde bu girişimin en sadık ve istikrarlı destekçileri olan sosyalistlerin çabalarının yanı sıra, bazı özel ve hükümet girişimlerine de değinmeliyiz. Bunların arasında ilk olarak eski Yunan bakan Trikoupis’in[39] 1887’de Bulgaristan’a yaptığı bir seyahat sırasında Stambolov’a[40] bir Balkan konfederasyonunun kurulması için birlikte çalışmayı önerdiğini belirtmeliyiz. Ancak bize, Bulgar diktatörünün bu konuşmayı Türk hükümetine bildirdiği ve bunun karşılığında Makedonya’da iki Bulgar piskoposunun atanmasını sağladığı söylenmektedir. 1897'de Bulgaristan ile Sırbistan arasında bir ittifak girişimi oldu. Sofya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Kral Alexander, Prens Ferdinand ile Vardar Nehri'ni sınır çizgisi olarak alarak Makedonya'nın bölünmesini görüştü.[41] Neyse ki bu projenin bir geleceği olmadı. Ancak 1906'da Sırp-Bulgar gümrük birliği projesinin başarısızlığını üzülerek belirtmeliyiz. Avusturya'nın buna karşı çıktığını biliyoruz.

Prens Battenberg'in ayrılmasından sonra Bulgarlar, Romanya Kralı'na Bulgar tahtını teklif ettiler. O ise bunu reddetti. Her halükârda, o dönemde Rusya'nın bir Romanya-Bulgaristan krallığının kurulmasına rıza göstermesi olası değildi.

Şimdiye kadar bu yönde ciddi bir özel girişim olmadı. Eski bakan Naçoviç'in[42] başkanlık ettiği bir Türk-Bulgar ittifakı komitesi, ancak Türk devriminden sonra Sofya'da kuruldu. Biliyoruz ki, kriz sırasında bu komite, çatışmayı yatıştırmak amacıyla Sofya'ya gelen Jön Türk delegeleriyle birlikte çalıştı.

Umalım ki bu tür girişimler sıklaşsın ve tüm Balkan ülkelerinde, bu kadar gerekli ve yararlı olan Balkan ittifakı için çalışacak komiteler kurulmuş olsun.


[1]  Demir Kapılar, Tuna Nehri’nin Karpat Dağları’nı yararak Karadeniz’e doğru ilerlediği, Sırbistan’dan Romanya’ya uzanan 60 millik muhteşem kanyonlar zincirine verilen addır. (ç.n.)

[2] Rus Çarı'nın müdahalesinin ardından, 1899 ve 1907 yıllarında Lahey'de silahsızlanma, uluslararası anlaşmazlıkların tahkimi ve kara savaşı kuralları konularını görüşmek üzere iki barış konferansı düzenlendi. Bunun sonucunda 1900 yılında kurulan Uluslararası Adalet Divanı ve 1907 Lahey Sözleşmesi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında büyük güçler tarafından tamamen göz ardı edildi. (ç.n.)

[3] Bosna-Hersek'i ilhak etmek üzere olan Avusturya'nın teşvikiyle Prens Ferdinand da Jön Türk devriminden yararlanarak bağımsızlık ilan etti. Avusturya böylece Sırbistan'ı boğmayı, Bulgaristan'ı kendi etki alanına çekmeyi ve Rusya'ya karşı bir zafer kazanmayı umuyordu.

[4] 1876'daki Reichenstadt Konvansiyonu'nda Rusya, o yılki Türkiye ile savaşta Sırbistan-Karadağ'ın galip gelmesi durumunda Bosna'nın bir kısmını Avusturya'ya vereceğine söz verdi.

[5] Colmar Friedrich von der Goltz (1843–1916), 1885'ten itibaren "Goltz Paşa" olarak Alman askeri doktrinine uygun şekilde Osmanlı ordusu ve subay kadrosunun modernizasyonunu üstlenen Alman subayı. (ç.n.)

[6] Ahmet Şefik Mithat Paşa, 1876 anayasa deneyiminin mimarı olarak ün kazanmadan önce, 1860'larda Tuna vilayetinde (günümüz Bulgaristan'ı da içeren) ilerici ve faydalı bir eyalet yöneticisiydi. (ç.n.)

[7] Bu rakamlar birbiriyle tutarlı olmadığı için burada bir baskı hatası var gibi görünüyor. (ç.n.)

[8] Metin, bunun haftalık, aylık mı yoksa yıllık mı olduğunu belirtmiyor. (ç.n.)

[9] Ekim 1908'de Bulgaristan, Osmanlı İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. Ardından Bulgaristan'ın Türkiye'ye ödeyeceği "adil tazminat"ın miktarı konusunda tartışmalar başladı. (ç.n.)

[10] Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan'ın büyük milliyetçilik akımları, hepsi de ortaçağdaki ihtişamlı dönemlere bakıyordu; sırasıyla, İstanbul’un kapılarında durdurulan Bulgar imparatorları; Çar Dušan Nemanja'nın (1331–1355) Sırp imparatorluğu; ve Bizans İmparatorluğu'nun kendisi.

[11] Viyana çevresinden büyük bir yay çizerek başlayan, ardından Çekoslovakya'yı yatay olarak geçen, Romanya'nın tüm kuzey-güney eksenini boydan boya kat ederek doğu Sırbistan'da son bulan bir dağ silsilesi. (ç.n.)

[12] Sofya bölgesinden güneydoğuya doğru Ege Denizi'ne uzanan bir dağ silsilesi. (ç.n.)

[13] Güney Arnavutluk sınırından Ege Denizi'ne kadar Yunanistan anakarasını boydan boya geçen ve Girit Adası'nda tekrar ortaya çıkan bir dağ silsilesi. (ç.n.)

[14] Atina'nın güneyinde, Ege Denizi'ne kıyısı olan Attika bölgesi. (ç.n.)

[15] Rakovsky, Balkanlar'ı ve Osmanlı İmparatorluğu'nu (Yakın Doğu dahil) jeopolitik bir bütün olarak görmektedir. (ç.n.)

[16] 1775'ten 1918'e kadar, bu eski Osmanlı eyaleti Avusturya İmparatorluğu'nun en doğudaki kraliyet toprağı ve etnik açıdan en karışık bölgelerinden biri haline geldi. Günümüzde Romanya ve Ukrayna arasında bölünmüştür. (ç.n.)

[17] Athos Dağı, Ege Denizi'ne bakan Selanik Yarımadası'nın en güneydoğu ucunda yer almaktadır. (ç.n.)

[18] Osmanlı İmparatorluğu dışındaki bölgeler dini topluluklar (milletler veya "uluslar") halinde örgütlenmişti. Ortodokslar, Ortodoksluğun Bizans-Roma İmparatorluğu'nun devlet dini olması nedeniyle Roumiaioi (Rum milleti) olarak biliniyordu. (ç.n.)

[19] 1870'te kurulan bağımsız Bulgar Eksarhlığı'na (Bulgar Kilisesi'ne) bağlı olan, ayinlerin ve eğitimin Bulgarca yapılmasını savunan Bulgarlar. (ç.n.)

[20] Bugün bu bölge, güney Sırbistan'daki Novi Pazar, Kosova ve Makedonya Cumhuriyeti'nin kuzeybatısını kapsamaktadır. Adı, eskiden Orta Çağ Sırb İmparatorluğu'nun bir parçası olmasından gelmektedir. (ç.n.)

[21] C. Rakovsky, La Question d’Orient et les Puissances (Doğu Sorunu ve Güçler), Revue de la Paix, Kasım 1908 [Yazarın notu].

[22] Kont Nikolai Pavloviç Ignatiev (1832–1908), pan-Slavist bir diplomat ve devlet adamıydı; 1864–77 yılları arasında İstanbul’daki Rus büyükelçisi olarak, 1875–78 Doğu Krizi sırasında Türkiye ve Avusturya-Macaristan’ın aleyhine Rus hedeflerini ilerletmek amacıyla pan-Slav isyanını teşvik etmişti. (ç.n.)

[23] Sir Austen Henry Layard (1817–1894), arkeolog, diplomat ve politikacıydı. (ç.n.)

[24] Prens Aleksei Borisoviç Lobanov-Rostovsky (1824–1896), Rus diplomat ve devlet adamıydı ve 1895–96 yıllarında dışişleri bakanlığı görevini yürüttü. (ç.n.)

[25] Sir Frank Cavendish Lascelles (1841–1920), Victoria ve Edward dönemlerinde görev yapmış kıdemli bir İngiliz diplomatıdır. (ç.n.)

[26] Sergei Spiridonoviç Tatishtev (1846–1906), Rus tarihçi ve diplomattı. Bkz. Iz proshlogo russkoi diplomatii. Istoriya, St Petersburg, 1890. (ç.n.)

[27] Berlin Antlaşması, özerk bir Bulgar devleti ile birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yarı özerk Doğu Rumeli (bugün kabaca Bulgaristan'ın güney yarısı) eyaletini oluşturdu. 1885'te eyaletteki bir devrim, Bulgaristan ile birleşmesine yol açtı. (ç.n.)

[28] Nikolai Karloviç Giers (1820–1895), III. Aleksandr'ın hükümdarlığı döneminde (1881-94) Rusya dışişleri bakanıydı. (ç.n.)

[29] Battenbergli Alexander (1857–1893), Bulgaristan Prensi (1879–86) idi. Rus hakimiyetine karşı çıkması, Rus yanlısı Bulgarlar tarafından kaçırılmasına ve sonunda tahttan çekilmesine yol açtı. (ç.n.)

[30] Milan Obrenoviç, 1868–89 yılları arasında Sırbistan Kralıydı. (ç.n.)

[31] The Daily Chronicle, 1872–1930 yılları arasında Londra’da yayımlandı. (ç.n.)

[32] Alexander Ivanoviç Nelidov (1835–1912), Prens Alexander'ın Rusya'nın kışkırtmasıyla kaçırıldığı dönemde Bulgaristan’daki Rus büyükelçisiydi. (ç.n.)

[33] New Times (St Petersburg, 1868–1917), Rusya'da en yüksek tirajlı sağcı bir günlük gazeteydi. (ç.n.)

[34] 1756'da kurulan Moscow Gazette, 1863–87 yılları arasında Rus pan-Slavist Mikhail Katkov (1818–1887) tarafından yönetildi. (ç.n.)

[35] Konstantin Apolonoviç Skalkovsky (1843–1906), mühendis, gazeteci ve tarihçiydi.

[36] 1904–05 Rus-Japon Savaşı, Uzak Doğu'da, esas olarak Çin'in aleyhine, etki alanları oluşturmak amacıyla yapıldı. Rusya'nın yenilgisi, doğrudan 1905 Birinci Rus Devrimi'ne yol açtı. (ç.n.)

[37] Le Philosophe sans le savoir (1766), Michel Jean Sedaine (1719–1797) tarafından yazılmış bir komedi eseridir. (ç.n.)

[38] Yarısı değil, üçte biri padişah tarafından atanıyordu. (ç.n.)

[39] Harilaos Trikoupis (1832–1897), on dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Yunan siyasi yaşamına damgasını vuran bir Yunan devlet adamı ve reformcuydu. Siyasi kariyeri boyunca, 1891’de Türk karşıtı bir Balkan birliği de dahil olmak üzere, çeşitli milliyetçi “Balkan birliği” planlarının savunucusuydu. (ç.n.)

[40] Stefan Stambolov (1854–1895), Bulgaristan'ı Rus "korumasından" kurtaran naip ve başbakan (1886–94) idi. (ç.n.)

[41] Vardar Nehri, bugünkü Makedonya Cumhuriyeti'ni ikiye böler, ardından Yunanistan'a geçer ve sonunda Selanik Körfezi'ne dökülür. (ç.n.)

[42] Grigor Naçoviç (1845–1920), önde gelen bir Bulgar muhafazakar siyasetçi, bakan ve diplomattı. (ç.n.)