17 Ağustos 2026 Pazartesi

(Çeviri) Lorca – Arzunun ve Başkaldırının Sözleri - Sinead Kennedy

Çevirmenin Notu: Dublin City Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Sinead Kennedy’nin 16 Eylül 2006 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://socialistworker.co.uk/reviews-and-culture/lorca-words-of-desire-and-words-of-defiance/

 

Bu yıl, İspanya’nın en iyi yazarı olarak kabul edilen Federico García Lorca’nın acımasızca öldürülüşünün 70. yıldönümü. Lorca, 38 yaşındayken faşist bir milis tarafından öldürüldü ve isimsiz bir mezara atıldı.

Lorca’nın General Franco’nun destekçilerinin elinde hayatını kaybetmesi şaşırtıcı değil. O, İspanya’nın faşist diktatörünün temsil ettiği her şeye meydan okuyordu.

Lorca eşcinseldi. Ünlü bir şair ve oyun yazarı olmasının yanı sıra, tanınmış bir sanatçı, piyanist ve besteciydi.

Sanatsal yeteneğini modernliğin, insan olmanın ne anlama geldiğini ve arzuyu keşfetmek için kullandı ve zenginlerin ve iktidarın sıradan insanlara uyguladığı adaletsizliklere karşı öfkeyle karşı çıktı.

Lorca, 1898’de güneydeki Granada ilinde doğdu. Hem Granada’daki hem de başkent Madrid’deki üniversitelerde okudu ve Madrid’de İspanyol avangard hareketinde aktif bir rol adı. 1929-30 yılları arasında New York’ta yaşadı. ABD’ye yaptığı yolculuk, kısmen, eşcinselliğini arkadaşlarından ve ailesinden gizleme çabalarının giderek başarısız hale gelmesiyle daha da kötüleşen depresyonundan kaçma çabasıydı.

Bir yazar olarak ünü arttıkça, hayatındaki çelişki de o kadar acı verici hale geldi: Bir yandan kamuoyunda başarılı bir yazar, diğer yandan ise yalnızca özel hayatında ortaya çıkabilen işkence gören bir benlik.

Bu döneme yazdığı ve Poet in New York adlı derleme olarak yayımlanan Lorca’nın şiirleri, kariyerinin en etkileyici ve politik eserleri arasında yer alır. New York’ta geçirdiği zamanı hayatının “en faydalı deneyimlerinden biri” olarak tanımladı. Kendine, sanatına ve hatta dünyaya dair bakış açısının değiştiği yer orasıydı.

Lorca, New York’ta pek çok yanlış gördü. Beyaz ve kentli medeniyeti kınadı, çünkü bu medeniyet, 20. yüzyılın manevi yoksulluğunun en dolaysız ve en güçlü imgesini temsil ediyordu. Parlak ışıklarıyla “uykusuz şehir”, acıların tükettiği bir dünyada modern insanın anlam arayışının sahnesi haline geldi.

New York

Lorca’nın eşsiz sesi ilk kez New York koleksiyonunda ortaya çıkmaya başladı. O, var olana bakan ve her zaman var olmayanı düşünen bir yazardı. Koşulların ötesine, bilinmeyenin uçurumuna bakarak bir açıklama arıyordu; etrafındaki bütün acıların ne sosyal ne de ahlaki bir açıklaması yokmuş gibi görünmesinden korkuyordu.

“Blind Panorama of New York” adlı şiirinde şöyle yazmıştı:

Her şeyi uyanık tutan gerçek acı
diğer sistemlerin masum gözlerinde
küçük, sonsuz bir yanıktır.

Lorca’ya anlamlı gelen tek ahlaki açıklama, insanların “öteki”ne karşı kayıtsızlığıydı ve eserleri, “öteki”ni görmezden gelmeyi reddetmesiyle karakterize edildi.

Lorca, kapitalist toplumu ve onun beraberinde getirdiği her şeyi – acıya karşı kayıtsızlığı, yabancılaşmayı, yoksulluğu ve ırkçılığı – kınadı. Özellikle kapitalizmin değerli ve insani olan her şeyi maddi olarak yozlaştırmasını hor görüyordu.

Lorca, New York’ta gördüğü siyah Amerikalıların maruz kaldığı aşağılanmaya öfkelenmiş ve bunu protesto etmek amacıyla şiirler yazmıştı.

Daha sonra, bir “siyah trajedi” yazmak istediğini, ancak “insanları ten rengine göre ayıracak kadar utanmaz ve acımasız bir dünyayı” tam olarak anlayana kadar bunu başaramadığını yazacaktı.

Özel hayatı kamusal alanla harmanlayarak, The King of Harlem’de siyah insanların derisinin altında coşan kanın “her yerde çatıların üzerinde akacak / sarışın kadınların klorofilini yakacak / lavaboların yanındaki yatakların dibinde inleyecek / ve tütün ile soluk sarıdan oluşan bir şafak ışığına dönüşecek” diye uyardı.

Lorca’nın 1930’da İspanya’ya dönüşü, Primo de Rivera’nın diktatörlüğünün çöküşü ve devrimci güçlerin İspanya Cumhuriyeti’ni kurmasıyla aynı zamana denk geldi. 1931’de, The Shack olarak bilinen üniversite öğrenci tiyatro topluluğunun yönetmenliğine atandı. Bu grup, Cumhuriyet’in eğitim bakanlığı tarafından finanse ediliyordu ve İspanya’nın en ücra kırsal bölgelerine tiyatroyu ulaştırmakla görevlendirilmişti.

Lorca, “kırsal üçlemesi” olarak bilinen Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi gibi en önemli tiyatro eserlerinden bazılarını yazmaya bu dönemde başladı.

New York’ta kaldığı süre boyunca Lorca, New York tiyatro dünyasına kendini tamamen kaptırmıştı.

New York’u, o dönemin İspanyol tiyatrosundan psikolojik olarak uzaklaşmak için bir fırsat olarak görüyordu. Ailesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “İnsan geleceğin tiyatrosunu düşünmelidir. İspanya’da şu anda var olan her şey ölmüştür. Tiyatro ya kökten değişecek ya da yok olacaktır. Başka bir çözüm yoktur.”

Lorca, New York’ta tiyatroda seyirciyle bağ kurmanın ve ona meydan okumanın güçlü bir yolunu keşfetti. Tiyatro, diye yazmıştı, “kitaptan çıkıp insanlaşan bir şiirdir.

Ve insanlaşırken konuşur, bağırır, ağlar ve umutsuzluğa kapılır. Tiyatro karakterleri sahnede şiirsel bir ceket giymiş olarak görünmelidir, ancak kemikleri ve kanları da parlamalıdır.”

Lorca’nın oyunları, şiirleri gibi, ideal olanı, “mükemmel güzelliğin fısıltısını” arıyordu. Eserleri aşktan değil, arzudan bahseder; bu arzuda her zaman varlıktan çok yokluk bulunur.

Örneğin, Yerma adlı oyunda karakterler birbirlerini özlerler, ancak kendi duygusal ifade yetersizliklerinin kurbanı olurlar – ailelerinin ve toplumun beklentileri tarafından kapana kısılmışlardır.

İspanya İç Savaşı 1936’da başladı ve bundan kısa bir süre sonra Lorca Granada’ya döndü. Neredeyse kesinleşen bir ölüme doğru gittiğinin farkında olmalıydı. Lorca, Sosyalist Parti’ye resmi olarak hiç katılmamış olsa da toplumsal ve siyasi bağlılığı her zaman açıktı; Franco ve destekçileri için ise tam anlamıyla bir komünistti.

Vurulması

Granada, Franco güçlerinin eline geçtiğinde buradan kolayca kaçabilirdi, ancak kız kardeşi ve kayınbiraderi, yani Granada’nın sosyalist belediye başkanıyla birlikte kalmayı tercih etti. Tutuklandı ve iki gün sonra vurularak öldürüldü.

O, demokrasi ya da solun destekçisi oldukları, sendika üyesi, öğretmen ya da gazeteci oldukları ya da Lorca gibi yazar oldukları gerekçesiyle Granada bölgesinde idam edilen tahmini 20.000-30.000 İspanyol’dan biriydi.

Lorca’nın eserleri, 1953 yılında ağır sansüre tabi tutulmuş bir biçimde yayınlanana kadar İspanya’da yasaklaydı. Ancak 1975’te Franco’nun ölümünden sonra eserleri ve ölümü açıkça tartışılabildi.

Bugün Lorca, Madrid’deki Plaza de Santa Ana’da bir heykel ile onurlandırılıyor ve bu heykel, İspanya’nın tartışmalı tarihini hatırlatan bir simge olarak duruyor. Filozof David Crocker, her gün solcuların heykelin boynuna kırmızı bir fular taktığını, daha sonra da sağcı birinin gelip onu çıkardığını yazmıştı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

(Çeviri) Lorca – Arzunun ve Başkaldırının Sözleri - Sinead Kennedy

Çevirmenin Notu:  Dublin City Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Sinead Kennedy’nin 16 Eylül 2006 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu ...