Çevirmenin Notu: Dublin City Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Sinead Kennedy’nin 16 Eylül 2006 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://socialistworker.co.uk/reviews-and-culture/lorca-words-of-desire-and-words-of-defiance/
Bu yıl, İspanya’nın en iyi yazarı
olarak kabul edilen Federico García Lorca’nın acımasızca öldürülüşünün 70.
yıldönümü. Lorca, 38 yaşındayken faşist bir milis tarafından öldürüldü ve
isimsiz bir mezara atıldı.
Lorca’nın General Franco’nun
destekçilerinin elinde hayatını kaybetmesi şaşırtıcı değil. O, İspanya’nın
faşist diktatörünün temsil ettiği her şeye meydan okuyordu.
Lorca eşcinseldi. Ünlü bir şair ve
oyun yazarı olmasının yanı sıra, tanınmış bir sanatçı, piyanist ve besteciydi.
Sanatsal yeteneğini modernliğin,
insan olmanın ne anlama geldiğini ve arzuyu keşfetmek için kullandı ve zenginlerin
ve iktidarın sıradan insanlara uyguladığı adaletsizliklere karşı öfkeyle karşı
çıktı.
Lorca, 1898’de güneydeki Granada
ilinde doğdu. Hem Granada’daki hem de başkent Madrid’deki üniversitelerde okudu
ve Madrid’de İspanyol avangard hareketinde aktif bir rol adı. 1929-30 yılları
arasında New York’ta yaşadı. ABD’ye yaptığı yolculuk, kısmen, eşcinselliğini
arkadaşlarından ve ailesinden gizleme çabalarının giderek başarısız hale
gelmesiyle daha da kötüleşen depresyonundan kaçma çabasıydı.
Bir yazar olarak ünü arttıkça,
hayatındaki çelişki de o kadar acı verici hale geldi: Bir yandan kamuoyunda
başarılı bir yazar, diğer yandan ise yalnızca özel hayatında ortaya çıkabilen
işkence gören bir benlik.
Bu döneme yazdığı ve Poet in New
York adlı derleme olarak yayımlanan Lorca’nın şiirleri, kariyerinin en
etkileyici ve politik eserleri arasında yer alır. New York’ta geçirdiği zamanı
hayatının “en faydalı deneyimlerinden biri” olarak tanımladı. Kendine, sanatına
ve hatta dünyaya dair bakış açısının değiştiği yer orasıydı.
Lorca, New York’ta pek çok yanlış
gördü. Beyaz ve kentli medeniyeti kınadı, çünkü bu medeniyet, 20. yüzyılın
manevi yoksulluğunun en dolaysız ve en güçlü imgesini temsil ediyordu. Parlak
ışıklarıyla “uykusuz şehir”, acıların tükettiği bir dünyada modern insanın
anlam arayışının sahnesi haline geldi.
New York
Lorca’nın eşsiz sesi ilk kez New
York koleksiyonunda ortaya çıkmaya başladı. O, var olana bakan ve her zaman var
olmayanı düşünen bir yazardı. Koşulların ötesine, bilinmeyenin uçurumuna
bakarak bir açıklama arıyordu; etrafındaki bütün acıların ne sosyal ne de
ahlaki bir açıklaması yokmuş gibi görünmesinden korkuyordu.
“Blind Panorama of New York” adlı
şiirinde şöyle yazmıştı:
Her şeyi uyanık tutan gerçek acı
diğer sistemlerin masum gözlerinde
küçük, sonsuz bir yanıktır.
Lorca’ya anlamlı gelen tek ahlaki
açıklama, insanların “öteki”ne karşı kayıtsızlığıydı ve eserleri, “öteki”ni
görmezden gelmeyi reddetmesiyle karakterize edildi.
Lorca, kapitalist toplumu ve onun
beraberinde getirdiği her şeyi – acıya karşı kayıtsızlığı, yabancılaşmayı,
yoksulluğu ve ırkçılığı – kınadı. Özellikle kapitalizmin değerli ve insani olan
her şeyi maddi olarak yozlaştırmasını hor görüyordu.
Lorca, New York’ta gördüğü siyah
Amerikalıların maruz kaldığı aşağılanmaya öfkelenmiş ve bunu protesto etmek amacıyla
şiirler yazmıştı.
Daha sonra, bir “siyah trajedi”
yazmak istediğini, ancak “insanları ten rengine göre ayıracak kadar utanmaz ve
acımasız bir dünyayı” tam olarak anlayana kadar bunu başaramadığını yazacaktı.
Özel hayatı kamusal alanla
harmanlayarak, The King of Harlem’de siyah insanların derisinin altında coşan
kanın “her yerde çatıların üzerinde akacak / sarışın kadınların klorofilini
yakacak / lavaboların yanındaki yatakların dibinde inleyecek / ve tütün ile
soluk sarıdan oluşan bir şafak ışığına dönüşecek” diye uyardı.
Lorca’nın 1930’da İspanya’ya
dönüşü, Primo de Rivera’nın diktatörlüğünün çöküşü ve devrimci güçlerin İspanya
Cumhuriyeti’ni kurmasıyla aynı zamana denk geldi. 1931’de, The Shack olarak
bilinen üniversite öğrenci tiyatro topluluğunun yönetmenliğine atandı. Bu grup,
Cumhuriyet’in eğitim bakanlığı tarafından finanse ediliyordu ve İspanya’nın en
ücra kırsal bölgelerine tiyatroyu ulaştırmakla görevlendirilmişti.
Lorca, “kırsal üçlemesi” olarak
bilinen Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi gibi en önemli tiyatro
eserlerinden bazılarını yazmaya bu dönemde başladı.
New York’ta kaldığı süre boyunca
Lorca, New York tiyatro dünyasına kendini tamamen kaptırmıştı.
New York’u, o dönemin İspanyol
tiyatrosundan psikolojik olarak uzaklaşmak için bir fırsat olarak görüyordu.
Ailesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “İnsan geleceğin tiyatrosunu
düşünmelidir. İspanya’da şu anda var olan her şey ölmüştür. Tiyatro ya kökten
değişecek ya da yok olacaktır. Başka bir çözüm yoktur.”
Lorca, New York’ta tiyatroda
seyirciyle bağ kurmanın ve ona meydan okumanın güçlü bir yolunu keşfetti.
Tiyatro, diye yazmıştı, “kitaptan çıkıp insanlaşan bir şiirdir.
Ve insanlaşırken konuşur, bağırır,
ağlar ve umutsuzluğa kapılır. Tiyatro karakterleri sahnede şiirsel bir ceket
giymiş olarak görünmelidir, ancak kemikleri ve kanları da parlamalıdır.”
Lorca’nın oyunları, şiirleri gibi,
ideal olanı, “mükemmel güzelliğin fısıltısını” arıyordu. Eserleri aşktan değil,
arzudan bahseder; bu arzuda her zaman varlıktan çok yokluk bulunur.
Örneğin, Yerma adlı oyunda
karakterler birbirlerini özlerler, ancak kendi duygusal ifade
yetersizliklerinin kurbanı olurlar – ailelerinin ve toplumun beklentileri
tarafından kapana kısılmışlardır.
İspanya İç Savaşı 1936’da başladı
ve bundan kısa bir süre sonra Lorca Granada’ya döndü. Neredeyse kesinleşen bir
ölüme doğru gittiğinin farkında olmalıydı. Lorca, Sosyalist Parti’ye resmi
olarak hiç katılmamış olsa da toplumsal ve siyasi bağlılığı her zaman açıktı;
Franco ve destekçileri için ise tam anlamıyla bir komünistti.
Vurulması
Granada, Franco güçlerinin eline
geçtiğinde buradan kolayca kaçabilirdi, ancak kız kardeşi ve kayınbiraderi,
yani Granada’nın sosyalist belediye başkanıyla birlikte kalmayı tercih etti.
Tutuklandı ve iki gün sonra vurularak öldürüldü.
O, demokrasi ya da solun destekçisi
oldukları, sendika üyesi, öğretmen ya da gazeteci oldukları ya da Lorca gibi
yazar oldukları gerekçesiyle Granada bölgesinde idam edilen tahmini
20.000-30.000 İspanyol’dan biriydi.
Lorca’nın eserleri, 1953 yılında
ağır sansüre tabi tutulmuş bir biçimde yayınlanana kadar İspanya’da yasaklaydı.
Ancak 1975’te Franco’nun ölümünden sonra eserleri ve ölümü açıkça
tartışılabildi.
Bugün Lorca, Madrid’deki Plaza de Santa Ana’da bir heykel ile onurlandırılıyor ve bu heykel, İspanya’nın tartışmalı tarihini hatırlatan bir simge olarak duruyor. Filozof David Crocker, her gün solcuların heykelin boynuna kırmızı bir fular taktığını, daha sonra da sağcı birinin gelip onu çıkardığını yazmıştı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder