Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk olarak Proletary gazetesinin 23 Temmuz (5 Ağustos) 1908 tarihli 33. sayısında yayımlanmıştır. Andrew Rothstein ve Bernard Isaacs tarafından düzenlenip çevrilmiş haline şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/jul/23.htm
Son zamanlarda çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerindeki devrimci
hareket o kadar güçlü bir şekilde kendini hissettirmiştir ki, uluslararası
proleter mücadelesinde yeni ve kıyaslanamayacak kadar yüksek bir aşamanın
oldukça net hatlarını görmekteyiz.
İran’da bir karşı devrim yaşandı — bu, Rusya’nın Birinci
Duma’sının feshi ile 1905 sonundaki Rus ayaklanmasının tuhaf bir birleşimidir.
Japonlar tarafından utanç verici bir şekilde yenilgiye uğrayan Rus çarının
orduları, karşı devrime coşkuyla hizmet ederek intikamlarını alıyorlar.
Kazakların Rusya’daki toplu katliamlar, cezalandırma seferleri, işkence ve
yağmalardaki “kahramanlıkları”, İran’daki devrimi bastırmadaki
“kahramanlıklarıyla” devam ediyor. Grevlerden ve iç savaştan korkan Kara Yüzler’in
başındaki toprak sahipleri ve kapitalistlerin başındaki Nikolay Romanov’un
öfkesini İranlı devrimcilere yöneltmesi anlaşılabilir bir durumdur. Rusya’nın
Hıristiyan askerlerinin uluslararası cellat rolüne sokulması ilk kez olmuyor.
İngiltere’nin bu olaydan ikiyüzlü bir şekilde elini eteğini çekmesi ve İranlı
gericiler ile mutlakiyetçilik destekçilerine karşı gösterişli bir dostane
tarafsızlık sergilemesi ise biraz farklı bir meseledir. Kendi ülkesindeki işçi
hareketinin büyümesinden öfkelenen ve Hindistan’da tırmanan devrimci
mücadeleden korkan İngiliz liberal burjuvazisi, sermayeye ve kapitalist sömürge
sistemine, yani bir köleleştirme ve yağma sistemine karşı kitlesel
mücadelenin yükselişi söz konusu olduğunda, son derece “medeni” Avrupalı
“siyasetçiler”in, yani anayasalcılığın yüksek okulundan geçmiş bu adamların,
sermayeye ve kapitalist sömürge sistemine, yani köleleştirme, yağma ve şiddet sistemine
karşı kitlesel mücadelenin yükselişi söz konusu olduğunda ne kadar vahşi
olabileceğini giderek daha sık, açıkça ve keskin bir şekilde ortaya koyuyor.
İranlı devrimcilerin durumu zordur; ülkeleri, bir yandan Hindistan’ın
efendileri, diğer yandan da karşı-devrimci Rus hükümeti tarafından aralarında
paylaşıma hazır hale getirilmek üzereydi. Ancak Tebriz’deki inatçı mücadele ve
görünüşte tamamen yenilgiye uğramış gibi görünen devrimcilerin savaş şansının
defalarca lehine dönmesi, Şah’ın başıbozuklarının[1]
—Rus Lyakhov’lar[2]
ve İngiliz diplomatların yardımı olsa bile— halktan en şiddetli direnişle
karşılaştıklarının kanıtıdır. Restorasyon girişimlerine silahlı direniş
gösterebilen, girişimde bulunanları yabancılardan yardım istemeye zorlayan bir
devrimci hareket —böyle bir hareket yok edilemez. Bu koşullar altında, İran
gericiliğinin en büyük zaferi bile, yeni bir halk isyanının sadece başlangıcı
olacaktır.
Türkiye’de, Jön Türklerin önderlik ettiği ordudaki devrimci
hareket zafer kazanmıştır. Doğru, bu sadece yarım bir zaferdir, hatta daha
azıdır; zira Türkiye’nin II. Nikolay’ı, şimdiye kadar ünlü Türk anayasasını
yeniden yürürlüğe koyma sözü vererek paçayı kurtarmayı başarmıştır. Ancak bir
devrimde bu tür yarım zaferler, eski rejimin bu tür zorla ve aceleyle verdiği
tavizler, halkın daha geniş kitlelerini içine alan, yeni ve çok daha
belirleyici, daha şiddetli iç savaş dalgalanmalarının en kesin garantisidir. Ve
iç savaş okulu, uluslar için asla boşa gitmez. Bu zorlu bir okuldur ve tam bir
eğitim süreci, kaçınılmaz olarak karşı devrimin zaferlerini, öfkeli
gericilerin dizginlenmemiş keyfiliğini, eski hükümetin isyancılara karşı vahşi
misillemelerini vb. içerir. Ancak, ulusların bu son derece acı verici okula
girmiş olmalarından sadece tedavi edilemez ukalalar ve bunak mumyalar
sızlanabilir. Çünkü bu okul, ezilen sınıflara iç savaşı nasıl yürüteceklerini
ve devrimi zafere nasıl ulaştıracaklarını öğretir. Ezilmiş, cahil ve bilgisiz
kölelerin her zaman içlerinde taşıdıkları nefreti, günümüz kölelerinin kitlelerinde
yoğunlaştırır ve bu nefret, köleliğin utancını fark eden kölelerin tarihe
geçecek en büyük başarılarına yol açar.
Son zamanlarda Hindistan’da, “uygar” İngiliz
kapitalistlerinin yerli köleleri, “efendileri” için bir endişe kaynağı olmuştur.
Hindistan’daki İngiliz yönetim sistemi adı altında işlenen şiddet ve yağma
eylemlerinin sonu gelmemektedir. Dünyanın hiçbir yerinde —elbette Rusya hariç—
halk arasında böylesine sefil bir kitlesel yoksulluk, böylesine kronik bir
açlık göremezsiniz. Özgür Britanya’nın en liberal ve radikal şahsiyetleri, John
Morley gibi adamlar —Rus ve Rus olmayan Kadetler için bir otorite, “ilerici”
gazeteciliğin bir yıldızı (gerçekte ise kapitalizmin bir uşağı)— Hindistan’ı
yönetmekle görevlendirildiklerinde adeta Cengiz Han’a dönüşürler ve sorumlu
oldukları halkı “sakinleştirmek” için her türlü yöntemi onaylayabilirler; hatta
siyasi protestocuları kırbaçlamaya kadar varabilirler! İngiliz Sosyal
Demokratlarının küçük haftalık dergisi Justice, Morley gibi bu liberal
ve “radikal” alçaklar tarafından Hindistan’da yasaklandı. Ve İngiliz
milletvekili ve Bağımsız İşçi Partisi lideri Keir Hardie, Hindistan’ı ziyaret
edip Hintlilere en temel demokratik taleplerden bahsetme cüretini
gösterdiğinde, tüm İngiliz burjuva basını bu “isyancı”ya karşı bir feryat
başlattı. Ve şimdi en etkili İngiliz gazeteleri, Hindistan’ın huzurunu bozan
“kışkırtıcılar” konusunda öfkeleniyor ve demokratik Hintli gazetecileri
bastırmak için tamamen Rus, Plehve tarzında verilen mahkeme kararlarını ve
idari önlemleri memnuniyetle karşılıyorlar. Ancak Hindistan’da halk,
yazarlarını ve siyasi liderlerini savunmaya başlıyor. İngiliz çakalları
tarafından Hintli demokrat Tilak’a verilen rezil hüküm — uzun süreli sürgüne
mahkûm edildi; geçen gün İngiliz Avam Kamarası’nda gündeme gelen soru, Hintli jüri
üyelerinin beraat kararı verdiklerini ve hükmün İngiliz jüri üyelerinin
oylarıyla kabul edildiğini ortaya çıkardı! — para babalarının
uşakları tarafından bir demokrata karşı yapılan bu intikam, Bombay’da
sokak gösterilerine ve greve yol açtı. Hindistan’da da proletarya, bilinçli bir
siyasi kitle mücadelesine çoktan ulaşmıştır — ve durum böyleyken,
Hindistan’daki Rus tarzı İngiliz rejimi kaçınılmaz olarak çökecektir!
Avrupalılar, Asya ülkelerini sömürgeci yağmalamalarıyla, bu ülkelerden biri
olan Japonya’yı o kadar güçlendirmeyi başardılar ki, Japonya büyük askeri
zaferler kazandı ve bu zaferler, ülkenin bağımsız ulusal gelişimini garanti
altına aldı. İngilizlerin Hindistan’a yönelik asırlık yağmalamasının ve tüm bu
“gelişmiş” Avrupalıların Fars ve Hint demokrasisine karşı günümüzdeki
mücadelesinin, Asya’daki milyonlarca, on milyonlarca proleterin, Japonlarınki
kadar zaferle sonuçlanacak bir mücadeleyi yürütmek üzere güçlenmesine yol
açacağından hiç şüphe yoktur. Sınıf bilincine sahip Avrupalı işçinin artık
Asya’da yoldaşları vardır ve bunların sayısı sıçramalarla artacaktır.
Çin’de de orta çağ düzenine karşı devrimci hareket, son
aylarda özellikle güçlü bir şekilde kendini hissettirmiştir. Doğru, şimdiki
hareket hakkında henüz kesin bir şey söylenemez — bu konuda çok az bilgi var ve
ülkenin çeşitli bölgelerindeki ayaklanmalarla ilgili haberler sel gibi akıyor.
Ancak, özellikle Rus-Japon savaşından bu yana Çin’de kıpırdayan “yeni ruh”un ve
“Avrupa akımlarının” güçlü bir şekilde büyüdüğüne dair hiçbir şüphe yoktur;
dolayısıyla, eski tarz Çin ayaklanmaları kaçınılmaz olarak bilinçli bir demokratik
harekete dönüşecektir. Sömürgeci yağmalamaya katılanların bir kısmının bu kez
büyük endişe duyduğu, Fransızların Hindiçin’deki davranışlarından
anlaşılmaktadır: Çin’deki “tarihi otoriteler”in devrimcileri bastırmalarına yardım
ettiler! Aynı şekilde, Çin’e sınır komşusu olan “kendi” Asya topraklarının
güvenliğinden de endişe duyuyorlardı.
Ancak Fransız burjuvazisi, yalnızca Asya’daki sömürgeleriyle
ilgili endişe duymuyor. Paris yakınlarındaki Villeneuve-Saint-Georges’daki
barikatlar, bu barikatları kuran grevcilerin vurulması (30 Temmuz Perşembe)—bu
olaylar, Avrupa’da sınıf mücadelesinin keskinleştiğinin yeni kanıtlarıdır.
Kapitalistler adına Fransa’yı yöneten Radikal Clemenceau, proletarya arasında
hâlâ kalan cumhuriyetçi-burjuva yanılsamalarının son kalıntılarını da
paramparça etmek için olağanüstü bir gayretle çalışıyor. “Radikal” bir
hükümetin emirleri doğrultusunda hareket eden birlikler tarafından işçilerin
vurulması, Clemenceau döneminde eskisinden neredeyse daha sık hale gelmiştir.
Fransız sosyalistler, Clemenceau’ya bu nedenle çoktan “Kızıl” lakabını takmışlardır;
ve şimdi, onun ajanları, jandarmaları ve generalleri yine işçilerin kanını
döktüğünde, sosyalistler bu aşırı ilerici burjuva cumhuriyetçinin bir işçi
heyetine bir zamanlar söylediği şu sloganı hatırlıyorlar: “Siz ve ben barikatın
farklı taraflarındayız.” Evet, Fransız proletaryası ile en aşırı burjuva
cumhuriyetçiler nihayet barikatın zıt taraflarında yerlerini aldılar. Fransız
işçi sınıfı, cumhuriyeti kazanmak ve savunmak için çok kan döktü; şimdi ise tam
anlamıyla yerleşmiş cumhuriyet düzeni temelinde, mülk sahibi sınıf ile emekçi
halk arasındaki belirleyici mücadele hızla doruk noktasına ulaşıyor. L’Humanité[3],
30 Temmuz olayları hakkında şöyle yazdı: “Bu sadece vahşet değildi, bir savaşın
parçasıydı.” Generaller ve polis, işçileri kışkırtmaya ve barışçıl, silahsız
bir gösteriyi katliama dönüştürmeye kararlıydı. Ancak silahsız grevcileri ve
göstericileri kuşatıp saldıran birlikler direnişle karşılaştı; bu eylem, hemen barikatların
kurulmasına ve tüm Fransa’yı sarsan olaylara yol açtı. L’Humanité’ye
göre bu barikatlar tahtalardan yapılmıştı ve gülünç derecede etkisizdi. Ama bu
önemli değil. Önemli olan, Üçüncü Cumhuriyet’in barikat kurma geleneğini
ortadan kaldırmış olması; oysa şimdi “Clemenceau bu geleneği yeniden
canlandırıyor” — ve o, iç savaş konusunda “1848 Haziran’ının katilleri ve
1871’deki Galliffet[4]”
kadar bu konuda açık sözlü.
Ve 30 Temmuz olaylarıyla bağlantılı olarak bu büyük tarihsel
olayları hatırlatan sadece sosyalist basın değil. Burjuva basını da işçilere
öfkeyle saldırıyor ve onları sanki bir sosyalist devrim başlatmak niyetindeymiş
gibi davranmakla suçluyor. Bir gazete, olay yerinde her iki tarafın ruh halini
gösteren küçük ama karakteristik bir olayı aktarıyor. İşçiler, grevcilere karşı
operasyonları yöneten General Virvaire’in önünden yaralı bir yoldaşlarını
taşırken, göstericilerden “Selam verin!” diye bağırışlar yükseldi. Ve
burjuva cumhuriyetinin generali, yaralı düşmanına selam verdi.
Proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin
keskinleşmesi, tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde gözlemlenmektedir. Bu eğilim
her yerde aynıdır, ancak tarihsel koşulların, siyasi sistemlerin ve işçi
hareketinin biçimlerinin farklılığına göre kendini farklı şekillerde gösterir.
Tam bir siyasi özgürlüğün hüküm sürdüğü ve proletaryanın yaşayan gelenekler
olarak nitelendirilebilecek devrimci ve sosyalist geleneklere sahip olmadığı
Amerika ve İngiltere’de, bu mücadelenin keskinleşmesi, tröstlere karşı yükselen
harekette, sosyalizmin olağanüstü büyümesinde ve mülk sahibi sınıfların buna
gösterdiği artan ilgide, ayrıca bazı durumlarda tamamen ekonomik nitelikte olan
ancak sistematik ve bağımsız bir proleter siyasi mücadeleye girmeye başlayan
işçi örgütlerinde kendini göstermektedir. Avusturya ve Almanya’da, kısmen de
İskandinav ülkelerinde, sınıf mücadelesinin bu keskinleşmesi seçim
kampanyalarında, parti ilişkilerinde, her tür ve eğilimden burjuvazinin ortak
düşmanları olan proletaryaya karşı daha sıkı bir ittifak kurmasında ve yargı ve
polis baskısının sertleşmesinde kendini göstermektedir. Yavaş ama emin
adımlarla, iki karşıt kamp güçlerini artırıyor, örgütlerini sağlamlaştırıyor ve
kamusal yaşamın her alanında giderek keskin bir şekilde birbirlerinden
uzaklaşıyor; sanki yaklaşan devrimci mücadelelere sessizce ve kararlılıkla
hazırlanıyorlarmış gibi. Latin ülkelerinde, İtalya’da ve özellikle Fransa’da,
sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, özellikle fırtınalı, şiddetli ve zaman zaman
açıkça devrimci patlamalarla kendini göstermektedir; bu patlamalarda, proletaryanın
kendisini ezenlere karşı birikmiş nefreti beklenmedik bir güçle ortaya çıkar ve
parlamento mücadelesinin “barışçıl” atmosferi, gerçek bir iç savaşa dönüşür.
Proletaryanın uluslararası devrimci hareketi, farklı
ülkelerde eşit ve aynı biçimlerde gelişmez ve gelişemez. Bütün faaliyet alanlarındaki
her fırsatın tam ve kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi, ancak çeşitli
ülkelerdeki işçilerin sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Her
ülke, ortak akıma kendine özgü değerli özelliklerini katar; ancak her bir
ülkede hareket, kendi tek taraflılığından ve tek tek sosyalist partilerin
teorik ve pratik eksikliklerinden muzdariptir. Genel olarak, uluslararası
sosyalizmin muazzam bir ilerleme kaydettiğini, düşmanla yaşanan bir dizi pratik
çatışma sürecinde milyonlarca kişilik proleter ordularının bir araya geldiğini
ve burjuvaziyle kararlı bir mücadelenin yaklaştığını açıkça görüyoruz; bu
mücadeleye işçi sınıfı, son büyük proleter ayaklanması olan Komün günlerinden çok
daha iyi hazırlanmıştır.
Ve uluslararası sosyalizmin bu genel ilerlemesi, Asya’daki
devrimci demokratik mücadelenin keskinleşmesiyle birlikte, Rus devrimini özel
ve özellikle zor bir konuma sokmaktadır. Rus devrimi hem Avrupa’da hem de
Asya’da büyük bir uluslararası müttefike sahiptir; ancak aynı zamanda ve tam
da bu nedenle, sadece ulusal, sadece Rus değil, aynı zamanda uluslararası
bir düşmana da sahiptir. Giderek güçlenen proleter mücadelesine karşı tepki,
tüm kapitalist ülkelerde kaçınılmazdır ve bu tepki, tüm dünyadaki burjuva
hükümetlerini hem Asya’da hem de özellikle Avrupa’da her türlü halk hareketine,
her türlü devrime karşı birleştiriyor. Partimizdeki oportünistler, Rus liberal aydınlarının
çoğunluğu gibi, hâlâ Rusya’da burjuvaziyi “kızdırmayacak” ya da kaçırmayacak,
“aşırı” bir tepkiye yol açmayacak ya da devrimci sınıfların iktidarı ele
geçirmesine yol açmayacak bir burjuva devrimi hayal ediyorlar. Boş umutlar! Ne
kadar sığ bir ütopya! Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerindeki patlayıcı malzemenin
miktarı o kadar hızlı artıyor ve yangın, daha dün derin bir uykuda olan çoğu
Asya ülkesine o kadar açık bir şekilde yayılıyor ki, uluslararası burjuva
tepkisinin yoğunlaşması ve her bir ulusal devrimin şiddetlenmesi kesinlikle
kaçınılmazdır.
Devrimimizin tarihsel görevleri, karşı-devrim güçleri tarafından yerine getirilmiyor ve getirilemez de. Rus burjuvazisi, kaçınılmaz olarak uluslararası anti-proleter ve anti-demokratik akıma giderek daha fazla çekilmektedir. Rus proletaryası, liberal müttefiklere güvenmemelidir. Devrimin tam zaferine ulaşmak için kendi bağımsız yolunu izlemeli, Rusya’daki tarım sorununun köylü kitleleri tarafından zorla çözülmesi gerekliliğine dayanmalı, Kara Yüzler’in toprak sahiplerinin ve otokrasisinin egemenliğinin yıkılmasına yardım etmeli, Rusya’da proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünü kurmayı kendine görev edinmeli ve mücadelesinin ve zaferlerinin uluslararası devrimci hareketten ayrılamaz olduğunu hatırlamalıdır. Karşı-devrimci burjuvazinin (hem Rusya’da hem de tüm dünyada karşı-devrimci olan) liberalizm hakkındaki yanılsamalara daha az yer verilmelidir. Uluslararası devrimci proletaryanın büyümesine daha fazla dikkat edilmelidir!
[1]
Dönemin İran Şahı Muhammed Ali Şah'ın, meclisi kapatmak ve halk direnişini
kırmak için sahaya sürdüğü, yağmacı, düzensiz ve acımasız kabile milisleri
(özellikle Şahseven aşireti kuvvetleri). (ç.n.)
[2]
V. P. Lyakhov: Çarlık ordusunda albay; 1908’de İran’daki ulusal-devrimci
hareketi bastıran Rus birliklerinin komutanı. (ç.n.)
[3]
L’Humanité: 1904 yılında Jean Jaurès tarafından Fransız Sosyalist Partisi’nin
yayın organı olarak kurulan bir günlük gazete. Aralık 1920 Kongresi’nde partide
yaşanan bölünmenin ve Fransız Komünist Partisi’nin kurulmasının ardından kısa
bir süre sonra gazete, komünistlerin merkezi yayın organı haline geldi. Gazete,
günümüzde de Paris’te yayımlanmaya devam etmektedir. (ç.n.)
[4]
Gaston Alexandre de Galliffet (1830–1909): 1871 Paris Komünü ayaklanmasını ordu
birliklerinin başında sert ve tavizsiz askeri yöntemlerle bastıran, binlerce
Komünarın yargısız infazından sorumlu olduğu için "Komün Celladı"
olarak anılan Fransız general ve eski Savaş Bakanı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder