9 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Zafer Günü - Josip Broz Tito

Yugoslavya halkları!

Askerler, astsubaylar ve subaylar! İşçiler, köylüler ve yurttaşlar!

Bugün, 9 Mayıs, faşistlerin Yugoslavya'ya saldırısından tam olarak kırk dokuz ay ve üç gün sonra, Avrupa'nın en büyük saldırgan gücü Almanya teslim oldu. 8 Mayıs saat 23.01'de, Alman Yüksek Komutanlığı Berlin'de teslimiyet belgesini imzaladı.

Halklarımızın kırk dokuz ay süren insanüstü çabaları ve can vermeleri sonucunda, başta Sovyetler Birliği, İngiltere ve Amerika olmak üzere Birleşmiş Milletler ile birlikte tam bir zafer elde edildi. Bir zamanlar korkunç ve görünüşte yenilmez olan güç paramparça edildi. Birleşmiş Milletlerin haklı davası, insanlığa sözde yeni düzeni, kölelik ve acı düzenini dayatmaya çalışan yıkıcı güçlerin üstesinden geldi. İnsanlık tarihinin en korkunç savaşı olan bu savaş, Avrupa'ya on milyonlarca insan kaybına mal oldu. Alman faşizmi, İtalyan faşizmi ve tüm Avrupa ülkelerinde ortaya çıkan kanlı yardakçıları, barışçıl sivilleri, Hitler'in Avrupa'daki “yeni düzeni”ni kabul etmeyi reddeden herkesi yok etti. Jasenovac ve Majdanek gibi yüzlerce korku ve ölüm kampı, tüm uluslara bir daha asla böyle bir trajedinin yaşanmasına izin vermemeleri gerektiğini, trajedinin sorumlusu olan faşizmin kökünden yok edilmesi için ellerinden gelen her şeyi yapmaları gerektiğini hatırlatan korkunç birer anıt olarak sonsuza dek kalacaktır.

Yugoslav Ordusu'nun askerleri, astsubayları ve subayları, partizanlar. Erkekler ve kadınlar!

1941'deki savaşın başlangıcından bugüne kadar, en korkunç koşullarda, düşmanın kıyaslanamayacak kadar üstün güçlerine karşı verdiğiniz mücadelede gösterdiğiniz kahramanlık ve fedakârlık, Avrupa'nın tüm köleleştirilmiş halklarına örnek oldu. Vatanınızı kanınızın son damlasına kadar savunma kararlılığıyla, haklı davanızın zaferine olan derin inancınızla, 1941'den itibaren Birleşmiş Milletler'in ortak düşmanına şiddetli ve acımasız darbeler indirdiniz. Ülkenize olan borcunuzu onurla ödediniz. Ölümsüz kahramanlıklarınız, halklarımızın ve gelecek nesillerin kalplerinde sonsuza dek yaşayacak. Sutjeska, Zelengora, Kozara ve Neretva gibi şanlı savaşların sahnesi, sizin ve şehit düşen yoldaşlarınızın kahramanlığının ebedi anıtları olarak kalacaktır. Bunlar gelecek nesillerine ilham verecek ve onlara vatanlarını nasıl seveceklerini ve onun uğruna nasıl öleceklerini öğretecektir. Bunlar, özgürlük ve bağımsızlık mücadelesindeki ulusal gururumuzun anıtları olacaklardır.

En şiddetli savaşların ateşinde şekillenen, sizlerden oluşan, böylesine şanlı zaferler kazanmış gerçek bir halk ordusu olan yeni Yugoslav Ordusu, insanüstü mücadelemizin kazanımlarının sarsılmaz savunucusu olmaya devam etmelidir ve edecektir. Yugoslavya halkları! Istria, Slovenya Kıyıları ve Karintiya'daki özgür kardeşlerimiz, kazandıkları özgürlüğü nasıl koruyacağınızı bildiğinizden emin olarak gözlerini size dikmiş durumda.

Yugoslavya halkları!

Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Makedonlar, Karadağlılar, Müslümanlar!

Uzun zamandır özlemle beklediğiniz o gün doğdu. Sevinç günü buraya da geldi. Sonunda halkımıza çok fazla acı çektiren ve çok sayıda kurban alan Avrupa'nın en büyük faşist gücü Almanya yenildi. Sizi köleleştirmeye çalışan güçler yenildi. Alman ve İtalyan faşistleri, sizi birbirinizi yok etmeye yönlendirmek için sizlere cazip tekliflerde bulundular. Ancak vatanlarına ve halklarına duydukları sevgiye bağlı kalan en iyi oğullarınız ve kızlarınız, bu şeytani düşmanın planını boşa çıkardılar. Karşılıklı anlaşmazlık ve düşmanlık yerine, bugün yeni ve daha mutlu bir Yugoslavya'da birleşmiş durumdasınız. Yolsuzluk ve adaletsizlikle çürümüş eski Yugoslavya'nın yerine, bugün eşit halkların Demokratik Federal Yugoslavya'sı var. Bu, şanlı Yugoslav Ordumuzun zaferinin sonucudur. Bu sizin sabrınızın, fedakarlığınızın ve haklı davanıza olan inancınızın sonucudur.

Barış ve özgürlüğün büyük günü ihtişamla parıldıyor. Yıkılmış topraklarımızı barış içinde yeniden inşa edeceğimiz yeni günler yakında. Şimdi kazanmamız gereken yeni ve büyük bir zafer var; yıkılmış ülkemizi yeniden inşa etmeli ve gerçek ulusal hükümetimizi güçlendirmeliyiz. Kardeşliğimizi ve birliğimizi daha da güçlendirmeliyiz ki, hiçbir güç bir daha onu yok edemesin. Bunu başarmak için ülkedeki tüm kesimlerin muazzam çabaları gerekecektir. Bu da oğullarınızın, kızlarınızın ve kardeşlerinizin savaş alanında gösterdiği gibi, tüm gayretlerini ve fedakârlıklarını sergilemeleri gerektiği anlamına gelir. Ancak azami çaba gösterilerek ülkenin yeniden inşası için gereken süre kısaltılabilir.

Birleşmiş Milletler’in ortak düşmana karşı kazandığı bu büyük Zafer Günü’nde, tüm Yugoslav halklarının düşünceleri şükranla şanlı ve yenilmez Kızıl Ordu’ya yöneliyor. Bu insanüstü mücadelede en büyük fedakârlıkları yapan Sovyetler Birliği’nin kahraman halklarına şükranla yöneliyor. Birleşmiş Milletler’in haklı davasının zaferi için büyük fedakârlıklar yapan büyük müttefiklerimiz İngiltere ve Amerika’ya ve ordularına yöneliyor. Düşüncelerimiz, faşist boyunduruk altında savaşan ve acı çeken tüm uluslara yöneliyor. Bu büyük Zafer Günü'nde, aynı düşmandan büyük acılar çeken ve bu muhteşem zafere kendi paylarınca katkıda bulunan Balkanlar'daki silah ve kan kardeşlerimize de düşüncelerimizi yöneltiyoruz.

9 Mayıs 1945 ortak bir zafer günüdür, tüm Birleşmiş Milletler'in paylaştığı bir bayramdır. Bu büyük günün, tüm Birleşmiş Milletler için ilham kaynağı ve kalıcı barış ile karşılıklı anlayışa yönelik samimi bir özlem günü olmasını istiyoruz. Savaş sırasında var olan uyum ve anlayışın, savaş alanındaki bu büyük zaferin ardından Birleşmiş Milletler arasında da hakim olması halinde Yugoslav halklarının büyük sevinç duyacağını söylediğimde, halklarımızın arzusunu dile getirdiğime inanıyorum.

Çetnikler[1], Ustaşiler[2], Domobranlar[3] veya diğer birliklerde olsun, kandırılmış ve işgalcinin hizmetinde silahlanmış olan herkese, derhal silahlarını bırakıp en yakın yetkililere teslim olmaları için çağrıda bulunuyorum. Aynı zamanda, yeni ve daha mutlu bir Yugoslavya'nın kurucuları olan halklarımızın, ülkeyi inşa etme çabalarında kimsenin kendilerini engellemesine asla izin vermeyeceklerini belirtmek isterim. Bu çalışmada onlara engel olmaya devam edenler, halkımız ve ordumuz tarafından acımasızca cezalandırılacaktır.

Tüm askeri birliklere, şimdiye kadar işgalci güçlerin hizmetinde bulunan veya Yugoslav Ordusu'nun çerçevesi dışında örgütlenmeye çalışan tüm silahlı oluşumları derhal silahsızlandırmaları emrini veriyorum. Tüm savaş malzemelerinin, ağır ve hafif teçhizatın, silah ve gıda depolarının, askeri ve diğer malların derhal Yugoslav Ordusu'na teslim edilmesini emrediyorum.

Yaşasın büyük müttefiklerimiz Sovyetler Birliği, Büyük Britanya ve Amerika!

Yaşasın Birleşmiş Milletler'in ortak düşmana karşı kazandığı en büyük ortak zafer!

Yaşasın Yenilmez Kızıl Ordu!

Yaşasın müttefiklerimiz Britanya ve Amerika'nın orduları ve Birleşmiş Milletler!

Yaşasın Yugoslav halklarının gururu, şanlı Yugoslav Ordusu!

Yaşasın Yugoslav halklarının kardeşliği ve birliği!

Vatanımızın kurtuluşu için şehit düşenlerin hatırasına şan olsun!

Faşizme ölüm, halka hürriyet!

Kaynak: https://marxists.architexturez.net/archive/tito/1945/05/09.htm


[1] Milliyetçi, monarşist ve Sırp Ortodoks yanlısı gerillalardır. Amaçları tüm Sırpları tek çatı altında toplayan "Büyük Sırbistan" devletini kurmaktı. (ç.n.)

[2] Milliyetçi ve faşist Hırvat Devrimci Hareketi'dir. Amaçları etnik olarak "saf" ve Katolik bir Hırvatistan Devleti kurmaktı. (ç.n.)

[3] İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı yıllarında Mihver Devletleri'ne bağlı olarak kurulan Hırvatistan Devleti'nin düzenli ordusu. (ç.n.)

6 Haziran 2026 Cumartesi

Ateşkes, İşgal ve Direniş Üçgeninde Lübnan

Soykırımcı ve işgalci İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları hız kesmeden devam ediyor. “Ateşkes” kararı alınmasına rağmen sivillere bombalar yağdıran soykırımcı İsrail, Hizbullah’ın direnişi karşısında tökezliyor.

Soykırım suçlusu İsrail Başbakanı Netanyahu, 17 Mayıs itibarıyla 45 gün daha uzatılan geçici “ateşkes” sürecine rağmen saldırıları artırma emrini verdi. Müzakere masasında ABD’nin “arabuluculuğuyla” süren görüşmeleri umursamadığını gösteren Netenyahu’ya karşı ne ABD’den ne de Avrupa’dan tek bir “kınama” bile gelmedi. Bu da bir bütün olarak “Batı”nın İsrail’in işgalini ve soykırımını desteklediğinin bir kanıtı.

“Ateşkeste” İşgal ve Soykırım

Bu destekten güç alan soykırımcı ve işgalci İsrail, Litani Nehri’nin kuzeyine geçerek işgalini fiilen genişletti. İsrail birlikleri Yahmur beldesi üzerinden Doğu Zavtar ve Şakif Ernun’a kadar ilerleyerek Nebatiye kent merkezinin yakınlarına ulaştı.[1] Bu işgal, BM’nin ve ABD’nin üzerinde anlaştığı “güney Litani” çerçevesinin bile artık geçersiz olduğunu gösteriyor.

Lübnan Sağlık Bakanlığı’nın yaptığı açıklamaya göre 2 Mart’tan bu yana 3 bin 558 kişi hayatını kaybetti ve 1 milyonu aşkın kişinin yerinden edildi.[2] “Ateşkes izleme mekanizması” ise bu gerçeklere rağmen suskunluğunu koruyor. Sağcı Ulusal Güvenlik Bakanı Itamar Ben-Gvir’in Beyrut’un Dahiye mahallesinin “yok edilmesi” çağrısında bulunmasıyla soykırımcı ve işgalci İsrail niyetini saklama gereğini bile duymuyor.[3]

İsrail’in soykırımına ve işgaline Lübnan Başbakanı Nevvaf Selam, “İsrail’in yaptığı sadece Lübnan’ın egemenliğinin ihlali değil, aynı zamanda tarihin silinmesidir” diyerek “sert” tepki gösterdi.[4] Bu sözler aslında Washington’ın belirlediği müzakere çerçevesinden çıkmayan ve İsrail’in ilerleyişine karşı tek bir kurşun sıkmayan “başbakan”ın “çaresizliğini” gösteriyor.

Bu “çaresizliğin” diğer ortağı ise Cumhurbaşkanı Joseph Aun. İşgale ve soykırıma karşı bir mücadele sergilemeyen Aun ve Selam, Washington’ın talebi doğrultusunda Lübnan yasalarını ihlal ederek İsrail’le doğrudan görüşmelere katılmaktan da çekinmiyorlar.[5] Bu ortamda yaptıkları görüşmeler, ikilinin işgale ve soykırıma karşı teslimiyeti meşrulaştırma çabalarının yanı sıra işbirlikçi olduklarını da gösteriyor.

Hizbullah ise görüşmeleri ve silahsızlandırma gündemini “intihar” olarak tanımlayarak Lübnan’ı koruyan ve işgalci güçleri çekilmeye zorlayan tek öznenin direniş olduğunu ve olacağını ilan ediyor.

Trump’ın “Tek Taraflı Ateşkesi”

2-3 Haziran’da Washington’da yapılan dördüncü yüksek düzeyli üçlü toplantının gerçekleşmesini “sağlayan” ise İran oldu.

Soykırımcı ve işgalci İsrail, Beyrut’un güney banliyölerinin tamamına tahliye emri çıkararak büyük bir bombardıman dalgasına hazırlanıyordu. Ancak İran’ın Washington’la görüşmeleri sonlandırma ve İsrail’i yeniden vurma tehdidi, ABD’yi bu saldırıyı durdurmak zorunda bıraktı.[6]

Bunun üzerine Trump, 2 Haziran’da Lübnan’da “tek taraflı ateşkes” ilan ettiğini duyurdu. Fakat bu ilan ne bir anlaşmanın ne de gerçek bir “ateşkesin” karşılığıydı. Trump bu ilanla İran’la yürütülen nükleer müzakereleri korumak için soykırımcı ve işgalci İsrail’e geçici bir “yavaşla” işareti verdi. Dolayısıyla Trump’ın “tek taraflı ateşkes” ilanı bir barış çabası olmaktan öte direniş karşısındaki “çaresizliğinin” bir görüntüsü oldu.[7]

“Şartlı Ateşkes”

4 Haziran’da ise ABD Dışişleri Bakanlığı, İsrail ile Lübnan arasında “geniş kapsamlı ateşkes” konusunda mutabakata varıldığını duyurdu. Fakat ateşkes şu şartlara bağlandı: Hizbullah saldırılarını tamamen durdurarak tüm unsurlarını Litani Nehri’nin güneyinden çekecek ve Lübnan ordusunun belirli bölgelerde “tek yetkili güç” olarak kontrolü devralacağı "pilot bölgeler" oluşturulacak.[8]

Fakat bu “şartlı ateşkes”, Hizbullah’ın hem silahlarından hem de konuşlandığı topraklardan çekilmesini öngörürken soykırımcı ve işgalci İsrail’in işgal ettiği topraklarda kalmasına tek bir kelime bile etmiyor. Buna rağmen Lübnan hükümetinin anlaşmayı imzalaması, Washington “barış” olarak nitelemesi ve Lübnan Cumhurbaşkanı Aun’un “son fırsat" olarak tanımlaması gafletin boyutunu gösteriyor.[9]

Bütün bu “ateşkes” ilanlarına rağmen soykırımcı ve işgalci İsrail’in saldırıları devam ediyor. Lübnan’ın güneyindeki el-Huş kasabasında düzenlenen bombardımanda en az altı sivil hayatını kaybederken Beyrut’un güneyindeki Halde otoyolunda bir araç İHA ile vuruldu.[10] Ve bütün bu saldırılara karşın BM Genel Sekreteri “ateşkesi memnuniyetle karşıladı.”[11]

 “Çöktü” Denilen Direniş

4 Haziran’daki “şartlı ateşkese” Hizbullah “İsrail, Lübnan topraklarından çekilene kadar savaşmaya devam edeceğiz” diyerek yanıt verdi ve direnişini devam ettirdi.

2024’te kurucu kadrolarının büyük bölümünü hedef alan suikastlardan sonra bitti denilen Hizbullah, bir yanda ABD güdümündeki Lübnan hükümetinin baskısına, öte yanda soykırımcı ve işgalci İsrail’in sahadan ve havadan saldırılarına karşı mücadelesini sürdürüyor.

Hizbullah’ın mücadelesi, Lübnan’ı soykırımcı ve işgalci İsrail’in yayılma planlarıyla uyumlu bir yapıya dönüştürmeyi, direnişin kapasitesini iç siyaset yoluyla tasfiye etmeyi ve bunu Washington’ın “arabuluculuğu” maskesiyle meşrulaştırmayı hedefleyen planı altüst ediyor.

Altüst edilen bu plan, bölgesel ya da yerel bir siyasi anlaşmazlıktan öte emperyalizmin Orta Doğu’daki enerji kaynaklarına ve pazarlarına yönelik hegemonya savaşımının bir parçası. Dolayısıyla bu planın sekteye uğradığı her an, bölge halklarının kendilerine dayatılan soykırıma ve sömürüye karşı direnişi büyütmeleri için bir nefes sağlıyor.


[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/ateskes-altinda-isgal-israil-lubnan-iclerine-ilerledi-2507961

[2] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/netanyahu-dan-lubnan-aciklamasi-anlasma-tamamlanmadi-2509825

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/dunya/ben-gvir-den-netanyahu-ya-beyrut-cagrisi-dahiye-yi-yerle-bir-etmeliyiz-2508090

[4] https://haber.sol.org.tr/haber/muzakere-katliam-isgal-direnis-lubnanda-ne-oluyor-410103

[5] https://harici.com.tr/hizbullahtan-lubnan-hukumetine-dogrudan-muzakere-uyarisi/

[6] https://www.ydh.com.tr/d/40559/uclu-mutabakatin-hedefi-guney-lubnan-da-hizbullah-siz-bolge

[7] https://www.youtube.com/watch?v=lHB7UktwuKM

[8] https://www.bbc.com/news/articles/c5y01pdqvkgo

[9] https://www.evrenselhaber.com/lubnandan-son-firsat-aciklamasi-israilden-ateskes-sonrasi-isgal-aciklamasi/

[10] https://turkish.aawsat.com/arap-d%C3%BCnyasi/5280016-i%CC%87srailin-g%C3%BCney-l%C3%BCbnandaki-sald%C4%B1r%C4%B1lar%C4%B1nda-6-ki%C5%9Fi-hayat%C4%B1n%C4%B1-kaybetti

[11] https://www.haberler.com/amp/bm-den-israil-lubnan-ateskesine-destek-ve-cekilme-cagrisi-19912735-haberi/

2 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye’nin Yeni Kadını - Beatrice Hill Ogilvie

Çevirmenin Notu: Beatrice Hill Ogilvie’nin[1]bu makalesi ilk olarak University of California Press tarafından basılan Current History dergisinin Ağustos 1924’teki sayısında yayımlanmıştır. Makaleye şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.jstor.org/stable/pdf/45329838.pdf

“Hayır hayır! Yemin ederim o şafağa, geceye ve onun topladığı şeylere, ve dolunay şeklini aldığı zaman aya ki, siz halden hale geçeceksiniz.” (İnşikâk Suresi, 16-19. Ayet)

Özellikle de cumhuriyet döneminde ortaya çıkan yeni tip feminist liderler ve reformcular olmak üzere, günümüzdeki Türk kadınlarının durumu konusunda Türkler arasında görüş ayrılıkları olsa da, Türkiye'de kadınların ilerleme kaydettiği bir dönemin başladığı inkâr edilemez ve önemli bir gerçektir.

Kamuoyundaki görüşler, Türkiye'de işlerin hangi yöne doğru gittiğini göstermektedir. Bir grup kadın, evlilik ve boşanma kanunlarının revize edilmesi ve çok eşliliğin kaldırılması için Büyük Millet Meclisi'ne dilekçe vermiş ve bu durum hem kınama hem de onaylanmayla karşılanmıştır. Bu hayati kanunların revizyonu için hazırladıkları dilekçe, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve yardımcılarının elindedir ve kararın önümüzdeki birkaç ay içinde verilmesi beklenmektedir. Gericiler bu cesur adım karşısında dehşete kapılmış durumda, ancak en düşmanca tavır sergileyenler bile böyle bir talebi dinlemek zorunda, çünkü cumhuriyetin kulağı herkese açık; en azından Türk demokrasisinin bu öncüleri bu ideale ulaşmak için mücadele ediyorlar.

Ancak, bu ilerici kadınlar daha modern evlilik ve boşanma yasaları elde etmek için cesurca çalışsalar da, Türk kadınlarının çoğunluğu hâlâ Muhammed'in ilk emrinden bu yana gelişen geleneklerin esaretindedir: " Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler." (Ahzâb Suresi, 59. Ayet).

Muhammed'in eseri olan Kur’an'ı bilen herkes, onun çok eşliliği onayladığını ve boşanma yetkisini erkeğin eline verdiğini bilir. Kendi zamanının standartlarına göre değerlendirildiğinde, Peygamber meşru eş sayısını dörtle sınırladığında radikal biriydi. O dönemin araştırmacıları, çok eşliliğin o kadar yaygın olduğunu, eğer Peygamber çok eşliliği kaldırmaya cesaret etseydi, takipçilerinin onu terk edeceğini söylüyorlar. Peygamber'in bu kısıtlayıcı emri, ancak zamanla ortadan kaldırabilecek kadar kökleşmiş kötü bir sistemle gerekli olan bir uzlaşmaydı.

Geleneklere göre, Peygamberin kendisi vaaz ettiklerini uygulamamıştır. Meşru eşlerinin sayısına ilişkin tahminler dokuz ile on beş arasında değişmektedir. Bir bütün olarak ele alındığında ve tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde, Muhammed'in kadınların konumunu yükseltmek istediğine dair bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Evlilik ve boşanma ile ilgili hükümleriyle ünlü Nisâ Suresi 34. Ayet’te şöyle demiştir: "Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar." Muhtemelen o dönemin kadınları için bu, nazik bir değerlendirmeydi. Yine aynı surede Peygamber şöyle emreder: "Sizi doğuran rahimlere saygı gösterin."[2] Ve yine şöyle demiştir (5. Ayet): " Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin." Develerin bazen kadınlardan daha değerli olduğu bir dönemde bu açıklama, gerçek bir reformcunun cesaretini gerektiriyordu.

Kuran, boşanma ile ilgili hükümlerle doludur. Erkekler, o dönemde kadınlara karşı son derece düşünceli şekilde davranmaya, mehirlerini ödemeye ve "kanıtlanmış bir zina suçu işlemedikçe onları evlerinden kovmamaya ve ayrılmalarına izin vermemeye" teşvik ediliyordu. Ancak gelenekler, neredeyse her türlü önemsiz nedeni bir erkeğin karısını boşaması için yeterli bir gerekçe haline getirmiştir. Ve bu erkeğe boşanma yetkisini vermiştir. Erkek, iki şahidin huzurunda sadece "Seni boşuyorum" diyerek karısından kurtulabilir. Ardından, isterse, onunla ikinci kez evlenebilir, aynı basit işlemle boşayabilir, üçüncü kez evlenebilir ve yine boşayabilir. Ancak dördüncü kez evlenmeden önce, karısının başka bir erkekle, sadece bir günlüğüne de olsa evlenmiş ve sonra boşanmış olması gerekir. Eğer koca isterse, iki tanığın huzurunda "Seni üç kez boşuyorum" diyerek üç aşamalı boşanma sürecine girebilir.


İstanbul Üniversitesi Rektörü İsmail Hakkı Bey ve bir grup kadın öğrenci.

"Peki kadın kocasını boşayabilir mi?" diye sordum, kadınların özgürleşmesi hareketinde tanınmış bir Türk kadın liderine. "Aynı kolaylıkla değil," diye cevap verdi. "1916'da, kadınların boşanma hakları ve nafaka ödemesi ile ilgili hükümler içeren bir evlilik sözleşmesi yapmalarına izin veren yeni bir aile kanunu kabul edildi, ancak çok az kadın bu kanundan yararlandı. Boşanma hakkı içeren bir sözleşmesi olanlar, evlendikten sonra iki yıl beklemek zorundaydı ve ancak ondan sonra ‘senden boşanıyorum’ diyebiliyordu. 1916'dan önce bir kadın mahkemeye gidip boşanmak için mücadele edebilirdi, ancak süreç o kadar zor ve utanç vericiydi ki, çok azı bunu denedi."

Bu 1916 yasası tıbbi muayeneyi zorunlu kılıyordu, ancak önyargılar ve kadın doktorların azlığı yasanın uygulanmasını sınırladı. Ayrıca, evliliğin gerçekleşmesinden üç hafta önce ilan edilmesi gerektiğini de hükmediyordu. Uygulanmasının önündeki engellere rağmen, yeni yasa kadınların özgürleşmesinde bir dönüm noktası oldu. İleri görüşlü erkek ve kadınları statükoya karşı çıkmaya teşvik etti. Ancak muhalefet giderek arttı ve 1920'de Ferid Paşa Hükümeti yasayı yürürlükten kaldırdı. O zamandan beri eski gelenekler yeniden güç kazanmak için mücadele etti, ancak bir kez doğan fikirler kolay kolay ölmez. Millet Meclisi, kış oturumu (1923-24) sırasında boşanma geleneğini tartıştı. Liberaller, 1916 tarihli yasayı iyileştirmek ve yeniden yürürlüğe koymak için mücadele ederlerken, muhafazakârlar ise yasayı katı bir şekilde değiştirmek istedi.

Halide Hanım (Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi). Kendisi, mevcut boşanma kanunlarının revizyonu ve çok eşliliğin kaldırılması için Ankara'daki Millet Meclisi'ne dilekçe veren grubun lideridir.

Kadın Liderler Reform Talep Ediyor

Bu arada Halide Hanım önderliğindeki yaklaşık 500 entelektüel kadın, daha da büyük reformlar talep etmek için sessizce örgütleniyordu. Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi Halide Hanım, İstanbul Amerikan Kız Koleji'nden (Yakın Doğu'daki eğitim faaliyetleriyle ünlü bir Amerikan kurumu) mezun olan ilk Türk kadın, ateşli bir vatansever ve Yeni Türkiye'nin en parlak ve ilerici kadınlarından biri olarak tanınır. Bu grup, İslam hukukunu inceledi; İsveç, İngiltere, Fransa, Çekoslovakya ve Amerika'daki evlilik ve boşanma kanunlarını dikkatlice okudu, Türkiye'deki sosyal ve siyasi zorlukları değerlendirdi ve bu fikirler potasından bir dilekçe hazırlayarak bunu Millet Meclisi’ne sundu. Bu dikkat çekici belge, Türk aile yaşamının iyileştirilmesi, evlilik için asgari yaşın belirlenmesi, evlilik formalitelerinin iyileştirilmesi, daha adil boşanma yasalarının çıkarılması ve çok eşliliğin kaldırılması gibi dört temel soruyu korkusuzca ele aldı.

Günümüz Türkiyesinde 9 yaşındaki bir kız ve 12 yaşındaki bir erkek evlenebiliyor. Bu kadınlar, kızlar için evlilik yaşının en az 15, erkekler için ise en az 19 olmasını öneriyorlar. Bu, çocukların hâlâ evlendiği iç kesimlerdeki yaygın gelenek ile evliliklerin artık nadiren yirmili yaşlardan önce gerçekleştiği şehirlerdeki gelenek arasında bir uzlaşmayı temsil ediyor. Halifelik olarak bilinen dini yapı, feshedilmeden önce (Mart 1924), bu öneriyi incelemiş ve kızlar için asgari yaşı 15 olarak kabul etmiş, ancak erkekler için asgari yaşı 18'e indirmiştir. Açıkçası, olgunluğun erken geldiği çölde ortaya çıkan bu çocuk evliliği uygulaması, günümüz Türkiyesinin iklim koşullarında bir anakronizmdir.

Evlilik biçimine gelince kadın liderler planlanan evliliklerin duyurulmasını, evliliklerin kayıt altına alınmasını ve sağlık raporlarının yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. Kadın doktorların sayısının artması nedeniyle sağlık muayenesinin uygulanmasının artık daha kolay olacağını savunuyorlar. İstanbul’daki Amerikan Hastanesi'nden Dr. Safiye Ali gibi kadınlar, kadınların bu bilime hâkim olabileceklerini kanıtlıyorlar. Bu yıl, bir başka parlak Türk kadın olan Bedriye Şükrü, Münih'te tıp fakültesine aday oldu ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden de birkaç kadın mezun oldu. İlk Öğretmen Okulu'nun kadınlara kapılarını ancak 1908'de açtığı düşünüldüğünde, Türk kadınlarının hızlı ilerlemesi hakkında bir fikir edinilebilir.

Ancak Türk kadınlarının statüsündeki evrimin en büyük kanıtı, çok eşliliğin kaldırılması talebinde yatmaktadır. Bu kadınların lideri, "Çok eşlilik korkunç bir şeydir," diye ifade etmişlerdir. "Aile hayatındaki istikrarın ve dolayısıyla ulusumuzun sağlığı ve ilerlemesinin baş düşmanı olduğu için ortadan kaldırılmalıdır."

Çok Eşliliğin Sorunları

Bu kadın liderin açıklamalarına göre, aydınlanmış topluluklarda çok eşlilik son birkaç yıldır azalmaktadır. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin bile sadece iki eşi vardı ve eğitimli Türklerin çoğunun da sadece bir eşi var. Kadınların tarlalarda çalıştığı iç kesimlerde, çok eşlilik büyük ölçüde ekonomik bir zorunluluktur; eş sayısı ne kadar fazla olursa, ekinlere bakacak el de o kadar fazla olur. Ancak artık genel olarak kabul ediliyor ki, çok eşliliğin var olduğu her yerde çatışma, kıskançlık ve adaletsizlik doğar ve çocukların fırsatları kısıtlanır.

Çok eşliliğin kaldırılmasının doğum oranını düşürebileceği kabul ediliyor, ancak bunun, çocuklara yönelik ihmalin azalmasıyla fazlasıyla telafi edileceği belirtiliyor. "Önemli olan kaç çocuğun doğduğu değil, kaçının hayatta kaldığıdır" dedi bu feminist lider. "Türkiye'nin nüfusunun azaldığı doğru, ancak sayımızı artırırken onların fırsatlarını da çoğaltmalıyız. Asıl mesele budur." "Çok eşliliğin kaldırılması, gayrimeşru çocukların sayısını artırmaz mı?" diye sordum. "Türkiye'de tüm çocuklar meşrudur; hepsi eşit miras alır," diye sakin bir şekilde cevapladı. "Peki ya Türkiye'deki kadın fazlalığı ne olacak? Onlara ne olacak?" "Bu sorun neredeyse evrensel, değil mi?" diye düşünceli bir şekilde cevapladı. "Kadınlarımız, diğer ülkelerdeki kadınların yaptığı gibi, ilgi alanlarına göre ve devlete hizmet edebilecekleri şekilde başka yollar arayarak bu sorunla yüzleşmek zorunda kalacaklar."

Çok eşliliğin kaldırılması, doğal olarak boşanmada daha fazla kısıtlama ve bu yetkinin daha eşit dağılımını gerektirir. Aksi takdirde, Türkiye'deki erkekler çok eşlilik yerine art arda evlilikler yapma eğiliminde olacaklardır. Bu art arda evlilikleri önlemek ve boşanma kontrolünü desteklemek amacıyla, reformcular evlilik sayısını üç ile sınırlamayı önermektedirler. Şimdiye kadar, boşanma hakkı pratikte neredeyse tamamen erkeklere aitti. Kadınlar, bu hakkı erkeklerin eline bırakmak ya da 1916 yasasında olduğu gibi kolay boşanma ayrıcalığını kadınlara geri vermek istemiyorlar. Bunun yerine, Müslüman hukukunun ruhuna uygun olarak boşanma nedenlerini belirleyecek özel bir mahkeme kurulmasını savunuyorlar. Boşanma talepleri, her iki cinsiyet tarafından da bu mahkemeye sunulabilecektir. Ancak, en liberal erkeklerin bile bu prosedürün getireceği kamuoyu ilgisine razı olup olmayacağı şüphelidir. Bu önlem kabul edilirse, uygulamanın önündeki büyük sorun kalır ki bu, kadınların sık sık kilit altında tutulduğu iç kesimdeki muhafazakâr köylerde neredeyse aşılmaz bir engeldir. Göçebeler arasında, garip bir anomali olarak, bu tür reformlara pek ihtiyaç yoktur. Burada kadınlar erkeklerle eşit düzeydedir, çok eşlilik neredeyse hiç görülmez ve boşanma bir utanç olarak kabul edilir.

Özgürlük ve Eşitliğe Doğru

Aile yaşamındaki bu geniş kapsamlı reform konuları, Türk kadınlarının zaman ve enerjisinin o kadar büyük bir kısmını kaplıyor ki, eşit oy hakkı meselesi ikinci planda kalıyor. Ancak olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, oy kullanma hakkı, halifeliğin kaldırılması kadar beklenmedik bir şekilde gelebilir. Kısa süre önce kadınlar için bir siyasi parti kurma izni talep edildi, ancak reddedildi. Daha sonra, yasada temsilcinin cinsiyeti belirtilmediğinden, kadın milletvekilleri şüphesiz Millet Meclisi'ne seçilecektir. Bazı vatansever kadınların şimdiden oy almış olması, siyasete giriş saatlerinin yaklaştığını göstermektedir.


Müfide Hanım, Türk İçişleri Bakanı Ferit Bey'in eşi.

Türkiye'de kadınlar mülkiyetin önemli bir kısmına sahiptir veya bunu kontrol etmektedir. Evlendikten sonra da mülkiyet haklarını elinde tutarlar; bu, kadınlara karşı cömert bir tutum sergilediğini övünen birçok ülkede kadınlara tanınmayan bir haktır. Bir kadın, kocası öldüğünde onun mülkünün sekizde birini miras alır ve tazminatsız boşanma diye bir şey yoktur. Son savaşların yıkımı, mülk ve emekli maaşlarını elinde bulunduran bir dizi dul bırakmıştır. Ancak vergi yükümlülükleri her iki cinsiyet için de eşit olup, adalet her ikisinin de oy kullanma sorumluluğunu paylaşmasını gerektirir.

Hem İstanbul’da hem de Ankara'da olayların hızlı gidişatını izleyenler, gelişmelerin hızına hayret ediyorlar. 1908 Jön Türk Devrimi öncesinde ilerleme yavaştı ve sonuçları belirsizdi. Avrupa giyim tarzının, yaklaşık elli yıl önce Avrupalı eşlerin etkisiyle Sultan'ın haremlerine girdiği söyleniyor. Ülkenin önde gelen kadınları, Paris tarzı elbiseler giyiyorlardı, ancak bunları feracenin, yani Türk paltosunun altında özenle saklıyorlardı. İlk devrimden sonra, 1908'de İstanbul’da ilk kez peçesiz yüzler görüldü. İlk kez, daha ilerici bazı kadınlar, kapalı bir arabada, başlarını peçeyle sıkıca örtüp arkalarında sürüklenmek yerine, kocalarıyla aynı arabada seyahat etmeye cesaret ettiler. Birkaç yıl öncesine kadar tüm Türk kadınları, eğlencelerini çoğunlukla birbirleriyle gerçekleştiriyorlardı. Sonra "sinema"nın cazibesi ortaya çıktı ve daha cesur olan bazıları, kocalarıyla birlikte dışarı çıkmaya cesaret ettiler. Bugün, sinemalarda sürekli bir fes sırası görülse de, başları düzgünce örtülü Türk kadınların oranı giderek artmaktadır. Erkeklerin nargile içip kart ve satranç oynadığı İstanbul'un kahvehanelerinde hâlâ bir Türk kadını bulmak mümkün değil, ancak Avrupa tarzı kafelerde artık az da olsa Türk kadınları görülmektedir.

Bugün Ankara'da, Mustafa Kemal Paşa'nın yetenekli ve ilerici eşi Latife Hanım'ın başını çektiği Büyük Millet Meclisi milletvekillerinin şık ve modern eşleri, Avrupa tarzı giyiniyor, kocalarıyla sinemaya gidiyor ve "ev partileri" düzenliyorlar.


İstanbul Amerikan Kız Koleji’nin bahçesinde Boğaz ve Asya kıyılarının bir bakış sunan ormanlık bir manzara.

İlerleme süreci devam ediyor. Bu yılın ocak ayında bir sabah, bütün İstanbul tramvaylardaki harem bölümünün kaldırıldığını fark etti. Muhafazakârlar şaşkınlık ve protesto çığlıkları attılar. Hâlâ kadınların peçeli, örtülü ve yabancı erkeklerle doğrudan temastan korunduğu günleri düşünen bu insanlar için, vagonun içini ikiye ayıran perdeden koruması olmadan İstanbul sokaklarında dolaşan Türk kadınlarını hayal etmek imkânsızdı. Kuşkusuz, aynı eski ataerkil kesimden bazıları, atlı tramvaylarda haremi oluşturan ahşap bölmenin kırmızı keçeden yapılmış sallanan bir perdeyle değiştirildiği on iki yıl önce de benzer bir itiraz korosuna öncülük etmişlerdi.

İstanbul Üniversitesi'nde Fen Bilimleri Lisans derecesi için okuyan Türk kız öğrenciler, bir profesör ve erkek öğrencilerle birlikte.

Türk geleneklerini inceleyen ve Türk kadınlarını her yönden çevreleyen geleneklerin kalın duvarının farkında olan bazı araştırmacılar, bu duvarın özellikle muhafazakar köy ve küçük kasaba yaşamında aşılmaz olmaya devam edeceğini iddia ediyorlar; ancak onlar bile nihai sonucun iletişim ve eğitim olanaklarındaki gelişmelere bağlı olacağı konusunda hemfikirler. Sinema alışkanlığının yaygınlaşması, Türk kadınlarını evlerinin kalelerinden giderek daha fazla dışarı çekecek büyük bir güç olarak gösteriliyor.

Kadınların değişen statüsü, hiçbir yerde camilerde olduğu kadar belirgin değildir. Paravanlı bölümler hâlâ oradadır, ancak kendilerini çarşaf ve peçeye sarıp "peçelerini aşağıya indiren" kadınlar, genellikle ana kattaki göze çarpmayan bir köşede namaz kılmayı tercih ediyorlar. Ancak hiçbiri, Ayasofya gibi bir caminin kasvetli ihtişamını kırmızı fesleriyle aydınlatan merkezdeki erkek kalabalığına katılmaya cesaret edemiyor. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin son halka açık görünüşünde, eski düzenin sekiz kadını, Halife ortaçağ tören kıyafetleriyle tüm ihtişamıyla geldiğinde, görünüşlerini tamamen engelleyen büyük bir taş sütunun arkasında mırıldanarak dua ettiklerini ve Kuran'ın okunuşunu ciddi bir şekilde dinlediklerini gördüm.

Türk kadınları, ilgi alanları ve faaliyetleri sürekli genişlediğinden, kesinlikle "statüden statüye taşınıyorlar". Yavaş yavaş iş dünyasında, mesleklerde ve dolaylı olarak siyasette de bir faktör haline geliyorlar. Özellikle bankalarda, postanelerde ve elçiliklerde pozisyonlar için rekabet ediyorlar ve bu pozisyonları başarıyla sürdürüyorlar. Para kazanmayı önemsemeyen diğerleri ise, turistlere gönüllü rehberlik yaparak Türkiye'deki ilerleme davasına hizmet ediyorlar. Bu sosyal hizmetin önde gelen isimlerinden birisi de Millet Meclisi milletvekili Ali Cenani'nin kızı Sabiha Cenani'dir. İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve yetkin bir dilbilimci olarak, doğru bilgileri yaymak için gerekli donanıma sahiptir.

Doğal olarak, kariyer peşinde koşmaya cesaret edenler daha eğitimli kızlardır. Dr. Mary Mills Patrick’in rehberliğindeki İstanbul Amerikan Kız Koleji, büyük bir özgürleştirici etkiye sahiptir. 1890’dan beri bu ileri görüşlü kadın ve yetenekli ekibi, Türkiye’deki yeni kadına bilgi, cesaret ve vizyon kazandırmak için sabırla çalışmaktadır. Onların çabaları, devletin ilerlemesi için hizmetlerini gönüllü olarak sunan Sabiha Cenani gibi kızlar ve gerektiğinde İstanbul sokaklarında reformları savunmaktan çekinmeyen Halide Hanım gibi çalışan kadınlar tarafından ödüllendiriliyor. Haremin sınırlarından kamusal alana uzanan yol, kamu işlerine katılım yolunda çok uzak ve uzun bir adımdır.


İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde bir tarım dersi.

Ancak kadınlar daha da büyük bir zafer kazandılar. İstanbul Üniversitesi'ne girdiler ve artık erkeklerle eşit şartlarda diploma için yarışıyorlar. Bu karma eğitim kurumunda bilim, edebiyat ve hukuk bölümlerinde kadın öğrenciler var. 1924 akademik yılında, bu konunun inceliklerini öğrenmek için dört yılını harcayan üç kadın hukuk öğrencisi vardı. "Mesleğinizi icra etmek için planlarınız nedir?" diye sordum, bu üç kişiden biri olan ve bir milletvekilinin kızı olan Süreyya Ağaoğlu’na. "Önce izin almalıyız, sonra başlayacağız," diye cevapladı, Türkiye'nin yeni kadınının korkusuz ve kendinden emin sesiyle. Bu öncü kadınların lehine olan büyük bir faktör var. Türkiye'de bu kadınlara büyük bir saygıyla bakan yeni bir erkek nesli var. Bu gerçek, üniversitedeki kadın öğrencilerin ders aralarında erkeklerle birlikte dolaşarak eşitlik ve dostluk bağlamında ortak ilgi alanlarını tartışmalarını izlerken beni çok etkiledi.

Türkiye Cumhuriyeti İçin Bir Meydan Okuma

Karma eğitim tek başına, kadınların 1908 devriminden bu yana ne kadar ilerlediklerini göstermektedir. Hukuk, tıp, edebiyat ve fen bilimleri alanlarında diplomalarıyla donanmış bu mezunlar, yakında Türkiye Cumhuriyeti'nde kadınlara sunulan fırsatlardan yararlanmaya hazır olacaklardır. Bu kadınlar, eşitlikle ilgili belirsiz teorileri gerçeğe dönüştürmek için cesurca mücadele eden yeni Türk Hükümeti için bir meydan okumadır. Bu kadınların, geleneklerin ve yasaların dayattığı davranış ve faaliyet kısıtlamalarıyla yetinmeyecekleri aşikardır. Erkeklerle omuz omuza okuyup çalışırlarsa, kısa süre içinde eşit sosyal ayrıcalıklardan ve haklardan yararlanacaklardır. Ancak bu yolda da engellerin ortadan kaldırılması için zamana ihtiyaç vardır.


Sabiha Cenani (Türk Büyük Millet Meclisi milletvekili Ali Cenani'nin kızı), İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve İstanbul Gönüllü Rehberler Derneği'nin lideri.

Son savaşlar, karşılıklı anlayışın önündeki engelleri zaten zayıflatmıştır. Kadınlar, Kızılay’ın [Türk Kızılhaçı] ihtiyaçlarına tüm enerjilerini adadılar ve hastanelerde yaralıları tedavi ettiler. İç kesimlerde, ulaşım imkânları yetersiz olduğunda, kadınlar orduların peşinden malzeme taşıdılar. Evde ise erkeklerin bıraktığı günlük yaşamdaki boşluğu doldurdular. Kritik bir savaşı kazanmaya yaptıkları katkı bu kadar büyükken, savaş meydanındaki lider ve yeni cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Paşa'nın onların ilerlemesini savunması şaşırtıcı mıdır?


İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde tıp öğrencisi olan Saime Mahmut.

Doğru, eski rejim altında yetişmiş ve Türkiye'nin yeni kadınını kınayan bazı Türkler var. Bir hükümet yetkilisi bana, "Cumhuriyet kadınları bozuyor," dedi. "Peygamber kadınların konumunu belirlemiştir ve kadınlar bu konuma bağlı kalmalıdır. Bu feministler dinimiz için bir utanç kaynağıdır ve yaşam sistemimize uymazlar." Bu, "eski Türk"ün tutumudur; yerleşik gerici zihniyetin tutumudur. Ancak Türk erkekleri arasında yeni bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. "Cumhuriyet, modern ihtiyaçlarımıza daha uygun bir tip olan yeni bir Türk kadını yaratıyor," dedi bana Büyük Millet Meclisi'nden bir milletvekili.


İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan ilk üç kadın (soldan sağa): Melahat Şaban, Süreyya Ağaoğlu (Millet Meclisi milletvekili Ahmed Ağaoğlu Bey'in kızı) ve Bedia Ali.

Eğer cumhuriyet ayakta kalırsa, Türkiye'deki yeni erkekler yavaş yavaş yeni kadına yol açacaklardır. Eğer kadınlar çok eşliliğin kaldırılmasını veya boşanmanın düzenlenmesini istiyorlarsa, sonunda bu reformları elde edeceklerdir. Eğer erkeklerle eşit şartlarda mesleki veya siyasi arenaya girmek istiyorlarsa, nihayetinde bu arzularını da gerçekleştireceklerdir. Eğitim imkânlarının iyileştirilmesi, Türkiye'nin acil bir ihtiyacıdır. Cumhuriyetçi ideallerin yeşerebilmesi için cehalet ormanı temizlenmelidir. Kadınların gücü ulusun damarlarına ne kadar çabuk yayılırsa, bu hedefe de o kadar çabuk ulaşılacaktır.


[1] Bayan Ogilvie, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecini yakından takip etmiştir. 1923 yılının Kasım ayında Türkiye'ye gitti ve 1924 yılının mart ayına kadar orada kalarak, İstanbul ve Ankara'daki yeni koşulları inceledi. Mustafa Kemal Paşa ve Halide Hanım ile yakın temas kurarak önde gelen yetkililer ve tanınmış eğitimcilerle görüşme gibi olağanüstü fırsatlardan yararlandı. Hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de kalıcı olarak ikamet ettiği Avrupa'da Türkiye hakkında birçok makale yayımladı.

[2] Nisâ Suresi 1. Ayetine yapılan bu atıf yanlıştır. Ayette aslında şöyle yazmaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının.” (ç.n.)