Çevirmenin Notu: Beatrice Hill Ogilvie’nin[1]bu makalesi ilk olarak University of California Press tarafından basılan Current History dergisinin Ağustos 1924’teki sayısında yayımlanmıştır. Makaleye şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.jstor.org/stable/pdf/45329838.pdf
“Hayır hayır!
Yemin ederim o şafağa, geceye ve onun topladığı
şeylere, ve dolunay şeklini aldığı zaman aya ki, siz
halden hale geçeceksiniz.” (İnşikâk Suresi, 16-19. Ayet)
Özellikle de
cumhuriyet döneminde ortaya çıkan yeni tip feminist liderler ve reformcular olmak
üzere, günümüzdeki Türk kadınlarının durumu konusunda Türkler arasında görüş
ayrılıkları olsa da, Türkiye'de kadınların ilerleme kaydettiği bir dönemin
başladığı inkâr edilemez ve önemli bir gerçektir.
Kamuoyundaki
görüşler, Türkiye'de işlerin hangi yöne doğru gittiğini göstermektedir. Bir
grup kadın, evlilik ve boşanma kanunlarının revize edilmesi ve çok eşliliğin
kaldırılması için Büyük Millet Meclisi'ne dilekçe vermiş ve bu durum hem kınama
hem de onaylanmayla karşılanmıştır. Bu hayati kanunların revizyonu için
hazırladıkları dilekçe, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve yardımcılarının
elindedir ve kararın önümüzdeki birkaç ay içinde verilmesi beklenmektedir.
Gericiler bu cesur adım karşısında dehşete kapılmış durumda, ancak en düşmanca
tavır sergileyenler bile böyle bir talebi dinlemek zorunda, çünkü cumhuriyetin
kulağı herkese açık; en azından Türk demokrasisinin bu öncüleri bu ideale ulaşmak
için mücadele ediyorlar.
Ancak, bu
ilerici kadınlar daha modern evlilik ve boşanma yasaları elde etmek için
cesurca çalışsalar da, Türk kadınlarının çoğunluğu hâlâ Muhammed'in ilk
emrinden bu yana gelişen geleneklerin esaretindedir: " Eşlerine, kızlarına
ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler."
(Ahzâb Suresi, 59. Ayet).
Muhammed'in
eseri olan Kur’an'ı bilen herkes, onun çok eşliliği onayladığını ve boşanma
yetkisini erkeğin eline verdiğini bilir. Kendi zamanının standartlarına göre
değerlendirildiğinde, Peygamber meşru eş sayısını dörtle sınırladığında radikal
biriydi. O dönemin araştırmacıları, çok eşliliğin o kadar yaygın olduğunu, eğer
Peygamber çok eşliliği kaldırmaya cesaret etseydi, takipçilerinin onu terk
edeceğini söylüyorlar. Peygamber'in bu kısıtlayıcı emri, ancak zamanla ortadan
kaldırabilecek kadar kökleşmiş kötü bir sistemle gerekli olan bir uzlaşmaydı.
Geleneklere
göre, Peygamberin kendisi vaaz ettiklerini uygulamamıştır. Meşru eşlerinin
sayısına ilişkin tahminler dokuz ile on beş arasında değişmektedir. Bir bütün
olarak ele alındığında ve tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde,
Muhammed'in kadınların konumunu yükseltmek istediğine dair bol miktarda kanıt
bulunmaktadır. Evlilik ve boşanma ile ilgili hükümleriyle ünlü Nisâ Suresi 34.
Ayet’te şöyle demiştir: "Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik
ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler
kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar." Muhtemelen o dönemin kadınları
için bu, nazik bir değerlendirmeydi. Yine aynı surede Peygamber şöyle emreder:
"Sizi doğuran rahimlere saygı gösterin."[2] Ve
yine şöyle demiştir (5. Ayet): " Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı
mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve
onlara güzel söz söyleyin." Develerin bazen kadınlardan daha değerli
olduğu bir dönemde bu açıklama, gerçek bir reformcunun cesaretini
gerektiriyordu.
Kuran,
boşanma ile ilgili hükümlerle doludur. Erkekler, o dönemde kadınlara karşı son
derece düşünceli şekilde davranmaya, mehirlerini ödemeye ve "kanıtlanmış
bir zina suçu işlemedikçe onları evlerinden kovmamaya ve ayrılmalarına izin
vermemeye" teşvik ediliyordu. Ancak gelenekler, neredeyse her türlü
önemsiz nedeni bir erkeğin karısını boşaması için yeterli bir gerekçe haline
getirmiştir. Ve bu erkeğe boşanma yetkisini vermiştir. Erkek, iki şahidin
huzurunda sadece "Seni boşuyorum" diyerek karısından kurtulabilir.
Ardından, isterse, onunla ikinci kez evlenebilir, aynı basit işlemle
boşayabilir, üçüncü kez evlenebilir ve yine boşayabilir. Ancak dördüncü kez
evlenmeden önce, karısının başka bir erkekle, sadece bir günlüğüne de olsa
evlenmiş ve sonra boşanmış olması gerekir. Eğer koca isterse, iki tanığın
huzurunda "Seni üç kez boşuyorum" diyerek üç aşamalı boşanma sürecine
girebilir.
"Peki
kadın kocasını boşayabilir mi?" diye sordum, kadınların özgürleşmesi
hareketinde tanınmış bir Türk kadın liderine. "Aynı kolaylıkla
değil," diye cevap verdi. "1916'da, kadınların boşanma hakları ve
nafaka ödemesi ile ilgili hükümler içeren bir evlilik sözleşmesi yapmalarına
izin veren yeni bir aile kanunu kabul edildi, ancak çok az kadın bu kanundan
yararlandı. Boşanma hakkı içeren bir sözleşmesi olanlar, evlendikten sonra iki
yıl beklemek zorundaydı ve ancak ondan sonra ‘senden boşanıyorum’
diyebiliyordu. 1916'dan önce bir kadın mahkemeye gidip boşanmak için mücadele
edebilirdi, ancak süreç o kadar zor ve utanç vericiydi ki, çok azı bunu
denedi."
Bu 1916
yasası tıbbi muayeneyi zorunlu kılıyordu, ancak önyargılar ve kadın doktorların
azlığı yasanın uygulanmasını sınırladı. Ayrıca, evliliğin gerçekleşmesinden üç
hafta önce ilan edilmesi gerektiğini de hükmediyordu. Uygulanmasının önündeki
engellere rağmen, yeni yasa kadınların özgürleşmesinde bir dönüm noktası oldu.
İleri görüşlü erkek ve kadınları statükoya karşı çıkmaya teşvik etti. Ancak
muhalefet giderek arttı ve 1920'de Ferid Paşa Hükümeti yasayı yürürlükten
kaldırdı. O zamandan beri eski gelenekler yeniden güç kazanmak için mücadele
etti, ancak bir kez doğan fikirler kolay kolay ölmez. Millet Meclisi, kış
oturumu (1923-24) sırasında boşanma geleneğini tartıştı. Liberaller, 1916
tarihli yasayı iyileştirmek ve yeniden yürürlüğe koymak için mücadele ederlerken,
muhafazakârlar ise yasayı katı bir şekilde değiştirmek istedi.
Halide Hanım (Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi). Kendisi, mevcut boşanma kanunlarının revizyonu ve çok eşliliğin kaldırılması için Ankara'daki Millet Meclisi'ne dilekçe veren grubun lideridir.
Kadın Liderler Reform Talep Ediyor
Bu arada
Halide Hanım önderliğindeki yaklaşık 500 entelektüel kadın, daha da büyük
reformlar talep etmek için sessizce örgütleniyordu. Türk devlet adamı Dr. Adnan
Bey'in eşi Halide Hanım, İstanbul Amerikan Kız Koleji'nden (Yakın Doğu'daki
eğitim faaliyetleriyle ünlü bir Amerikan kurumu) mezun olan ilk Türk kadın,
ateşli bir vatansever ve Yeni Türkiye'nin en parlak ve ilerici kadınlarından
biri olarak tanınır. Bu grup, İslam hukukunu inceledi; İsveç, İngiltere,
Fransa, Çekoslovakya ve Amerika'daki evlilik ve boşanma kanunlarını dikkatlice
okudu, Türkiye'deki sosyal ve siyasi zorlukları değerlendirdi ve bu fikirler
potasından bir dilekçe hazırlayarak bunu Millet Meclisi’ne sundu. Bu dikkat
çekici belge, Türk aile yaşamının iyileştirilmesi, evlilik için asgari yaşın
belirlenmesi, evlilik formalitelerinin iyileştirilmesi, daha adil boşanma
yasalarının çıkarılması ve çok eşliliğin kaldırılması gibi dört temel soruyu korkusuzca
ele aldı.
Günümüz
Türkiyesinde 9 yaşındaki bir kız ve 12 yaşındaki bir erkek evlenebiliyor. Bu
kadınlar, kızlar için evlilik yaşının en az 15, erkekler için ise en az 19
olmasını öneriyorlar. Bu, çocukların hâlâ evlendiği iç kesimlerdeki yaygın
gelenek ile evliliklerin artık nadiren yirmili yaşlardan önce gerçekleştiği
şehirlerdeki gelenek arasında bir uzlaşmayı temsil ediyor. Halifelik olarak
bilinen dini yapı, feshedilmeden önce (Mart 1924), bu öneriyi incelemiş ve
kızlar için asgari yaşı 15 olarak kabul etmiş, ancak erkekler için asgari yaşı
18'e indirmiştir. Açıkçası, olgunluğun erken geldiği çölde ortaya çıkan bu
çocuk evliliği uygulaması, günümüz Türkiyesinin iklim koşullarında bir
anakronizmdir.
Evlilik
biçimine gelince kadın liderler planlanan evliliklerin duyurulmasını,
evliliklerin kayıt altına alınmasını ve sağlık raporlarının yeniden düzenlenmesini
talep ediyorlar. Kadın doktorların sayısının artması nedeniyle sağlık muayenesinin
uygulanmasının artık daha kolay olacağını savunuyorlar. İstanbul’daki Amerikan
Hastanesi'nden Dr. Safiye Ali gibi kadınlar, kadınların bu bilime hâkim
olabileceklerini kanıtlıyorlar. Bu yıl, bir başka parlak Türk kadın olan Bedriye
Şükrü, Münih'te tıp fakültesine aday oldu ve İstanbul Üniversitesi Tıp
Fakültesi'nden de birkaç kadın mezun oldu. İlk Öğretmen Okulu'nun kadınlara
kapılarını ancak 1908'de açtığı düşünüldüğünde, Türk kadınlarının hızlı
ilerlemesi hakkında bir fikir edinilebilir.
Ancak Türk
kadınlarının statüsündeki evrimin en büyük kanıtı, çok eşliliğin kaldırılması
talebinde yatmaktadır. Bu kadınların lideri, "Çok eşlilik korkunç bir
şeydir," diye ifade etmişlerdir. "Aile hayatındaki istikrarın ve
dolayısıyla ulusumuzun sağlığı ve ilerlemesinin baş düşmanı olduğu için ortadan
kaldırılmalıdır."
Çok
Eşliliğin Sorunları
Bu kadın
liderin açıklamalarına göre, aydınlanmış topluluklarda çok eşlilik son birkaç
yıldır azalmaktadır. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin bile sadece
iki eşi vardı ve eğitimli Türklerin çoğunun da sadece bir eşi var. Kadınların
tarlalarda çalıştığı iç kesimlerde, çok eşlilik büyük ölçüde ekonomik bir
zorunluluktur; eş sayısı ne kadar fazla olursa, ekinlere bakacak el de o kadar
fazla olur. Ancak artık genel olarak kabul ediliyor ki, çok eşliliğin var olduğu
her yerde çatışma, kıskançlık ve adaletsizlik doğar ve çocukların fırsatları
kısıtlanır.
Çok eşliliğin
kaldırılmasının doğum oranını düşürebileceği kabul ediliyor, ancak bunun,
çocuklara yönelik ihmalin azalmasıyla fazlasıyla telafi edileceği belirtiliyor.
"Önemli olan kaç çocuğun doğduğu değil, kaçının hayatta kaldığıdır"
dedi bu feminist lider. "Türkiye'nin nüfusunun azaldığı doğru, ancak
sayımızı artırırken onların fırsatlarını da çoğaltmalıyız. Asıl mesele
budur." "Çok eşliliğin kaldırılması, gayrimeşru çocukların sayısını
artırmaz mı?" diye sordum. "Türkiye'de tüm çocuklar meşrudur; hepsi
eşit miras alır," diye sakin bir şekilde cevapladı. "Peki ya
Türkiye'deki kadın fazlalığı ne olacak? Onlara ne olacak?" "Bu sorun
neredeyse evrensel, değil mi?" diye düşünceli bir şekilde cevapladı.
"Kadınlarımız, diğer ülkelerdeki kadınların yaptığı gibi, ilgi alanlarına
göre ve devlete hizmet edebilecekleri şekilde başka yollar arayarak bu sorunla
yüzleşmek zorunda kalacaklar."
Çok eşliliğin
kaldırılması, doğal olarak boşanmada daha fazla kısıtlama ve bu yetkinin daha
eşit dağılımını gerektirir. Aksi takdirde, Türkiye'deki erkekler çok eşlilik
yerine art arda evlilikler yapma eğiliminde olacaklardır. Bu art arda
evlilikleri önlemek ve boşanma kontrolünü desteklemek amacıyla, reformcular
evlilik sayısını üç ile sınırlamayı önermektedirler. Şimdiye kadar, boşanma
hakkı pratikte neredeyse tamamen erkeklere aitti. Kadınlar, bu hakkı erkeklerin
eline bırakmak ya da 1916 yasasında olduğu gibi kolay boşanma ayrıcalığını
kadınlara geri vermek istemiyorlar. Bunun yerine, Müslüman hukukunun ruhuna
uygun olarak boşanma nedenlerini belirleyecek özel bir mahkeme kurulmasını
savunuyorlar. Boşanma talepleri, her iki cinsiyet tarafından da bu mahkemeye
sunulabilecektir. Ancak, en liberal erkeklerin bile bu prosedürün getireceği
kamuoyu ilgisine razı olup olmayacağı şüphelidir. Bu önlem kabul edilirse,
uygulamanın önündeki büyük sorun kalır ki bu, kadınların sık sık kilit altında
tutulduğu iç kesimdeki muhafazakâr köylerde neredeyse aşılmaz bir engeldir.
Göçebeler arasında, garip bir anomali olarak, bu tür reformlara pek ihtiyaç
yoktur. Burada kadınlar erkeklerle eşit düzeydedir, çok eşlilik neredeyse hiç
görülmez ve boşanma bir utanç olarak kabul edilir.
Özgürlük ve
Eşitliğe Doğru
Aile
yaşamındaki bu geniş kapsamlı reform konuları, Türk kadınlarının zaman ve
enerjisinin o kadar büyük bir kısmını kaplıyor ki, eşit oy hakkı meselesi
ikinci planda kalıyor. Ancak olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, oy kullanma
hakkı, halifeliğin kaldırılması kadar beklenmedik bir şekilde gelebilir. Kısa
süre önce kadınlar için bir siyasi parti kurma izni talep edildi, ancak
reddedildi. Daha sonra, yasada temsilcinin cinsiyeti belirtilmediğinden, kadın
milletvekilleri şüphesiz Millet Meclisi'ne seçilecektir. Bazı vatansever
kadınların şimdiden oy almış olması, siyasete giriş saatlerinin yaklaştığını
göstermektedir.
Türkiye'de
kadınlar mülkiyetin önemli bir kısmına sahiptir veya bunu kontrol etmektedir.
Evlendikten sonra da mülkiyet haklarını elinde tutarlar; bu, kadınlara karşı
cömert bir tutum sergilediğini övünen birçok ülkede kadınlara tanınmayan bir
haktır. Bir kadın, kocası öldüğünde onun mülkünün sekizde birini miras alır ve
tazminatsız boşanma diye bir şey yoktur. Son savaşların yıkımı, mülk ve emekli
maaşlarını elinde bulunduran bir dizi dul bırakmıştır. Ancak vergi
yükümlülükleri her iki cinsiyet için de eşit olup, adalet her ikisinin de oy
kullanma sorumluluğunu paylaşmasını gerektirir.
Hem İstanbul’da
hem de Ankara'da olayların hızlı gidişatını izleyenler, gelişmelerin hızına
hayret ediyorlar. 1908 Jön Türk Devrimi öncesinde ilerleme yavaştı ve sonuçları
belirsizdi. Avrupa giyim tarzının, yaklaşık elli yıl önce Avrupalı eşlerin
etkisiyle Sultan'ın haremlerine girdiği söyleniyor. Ülkenin önde gelen kadınları,
Paris tarzı elbiseler giyiyorlardı, ancak bunları feracenin, yani Türk paltosunun
altında özenle saklıyorlardı. İlk devrimden sonra, 1908'de İstanbul’da ilk kez
peçesiz yüzler görüldü. İlk kez, daha ilerici bazı kadınlar, kapalı bir
arabada, başlarını peçeyle sıkıca örtüp arkalarında sürüklenmek yerine,
kocalarıyla aynı arabada seyahat etmeye cesaret ettiler. Birkaç yıl öncesine
kadar tüm Türk kadınları, eğlencelerini çoğunlukla birbirleriyle gerçekleştiriyorlardı.
Sonra "sinema"nın cazibesi ortaya çıktı ve daha cesur olan bazıları,
kocalarıyla birlikte dışarı çıkmaya cesaret ettiler. Bugün, sinemalarda sürekli
bir fes sırası görülse de, başları düzgünce örtülü Türk kadınların oranı
giderek artmaktadır. Erkeklerin nargile içip kart ve satranç oynadığı
İstanbul'un kahvehanelerinde hâlâ bir Türk kadını bulmak mümkün değil, ancak
Avrupa tarzı kafelerde artık az da olsa Türk kadınları görülmektedir.
Bugün Ankara'da,
Mustafa Kemal Paşa'nın yetenekli ve ilerici eşi Latife Hanım'ın başını çektiği
Büyük Millet Meclisi milletvekillerinin şık ve modern eşleri, Avrupa tarzı giyiniyor,
kocalarıyla sinemaya gidiyor ve "ev partileri" düzenliyorlar.
İlerleme
süreci devam ediyor. Bu yılın ocak ayında bir sabah, bütün İstanbul tramvaylardaki
harem bölümünün kaldırıldığını fark etti. Muhafazakârlar şaşkınlık ve protesto
çığlıkları attılar. Hâlâ kadınların peçeli, örtülü ve yabancı erkeklerle
doğrudan temastan korunduğu günleri düşünen bu insanlar için, vagonun içini
ikiye ayıran perdeden koruması olmadan İstanbul sokaklarında dolaşan Türk
kadınlarını hayal etmek imkânsızdı. Kuşkusuz, aynı eski ataerkil kesimden
bazıları, atlı tramvaylarda haremi oluşturan ahşap bölmenin kırmızı keçeden
yapılmış sallanan bir perdeyle değiştirildiği on iki yıl önce de benzer bir
itiraz korosuna öncülük etmişlerdi.
Türk
geleneklerini inceleyen ve Türk kadınlarını her yönden çevreleyen geleneklerin
kalın duvarının farkında olan bazı araştırmacılar, bu duvarın özellikle
muhafazakar köy ve küçük kasaba yaşamında aşılmaz olmaya devam edeceğini iddia
ediyorlar; ancak onlar bile nihai sonucun iletişim ve eğitim olanaklarındaki
gelişmelere bağlı olacağı konusunda hemfikirler. Sinema alışkanlığının
yaygınlaşması, Türk kadınlarını evlerinin kalelerinden giderek daha fazla
dışarı çekecek büyük bir güç olarak gösteriliyor.
Kadınların
değişen statüsü, hiçbir yerde camilerde olduğu kadar belirgin değildir. Paravanlı
bölümler hâlâ oradadır, ancak kendilerini çarşaf ve peçeye sarıp
"peçelerini aşağıya indiren" kadınlar, genellikle ana kattaki göze
çarpmayan bir köşede namaz kılmayı tercih ediyorlar. Ancak hiçbiri, Ayasofya
gibi bir caminin kasvetli ihtişamını kırmızı fesleriyle aydınlatan merkezdeki
erkek kalabalığına katılmaya cesaret edemiyor. Kısa süre önce tahttan indirilen
Halife'nin son halka açık görünüşünde, eski düzenin sekiz kadını, Halife
ortaçağ tören kıyafetleriyle tüm ihtişamıyla geldiğinde, görünüşlerini tamamen engelleyen
büyük bir taş sütunun arkasında mırıldanarak dua ettiklerini ve Kuran'ın okunuşunu
ciddi bir şekilde dinlediklerini gördüm.
Türk
kadınları, ilgi alanları ve faaliyetleri sürekli genişlediğinden, kesinlikle "statüden
statüye taşınıyorlar". Yavaş yavaş iş dünyasında, mesleklerde ve dolaylı
olarak siyasette de bir faktör haline geliyorlar. Özellikle bankalarda,
postanelerde ve elçiliklerde pozisyonlar için rekabet ediyorlar ve bu
pozisyonları başarıyla sürdürüyorlar. Para kazanmayı önemsemeyen diğerleri ise,
turistlere gönüllü rehberlik yaparak Türkiye'deki ilerleme davasına hizmet
ediyorlar. Bu sosyal hizmetin önde gelen isimlerinden birisi de Millet Meclisi milletvekili
Ali Cenani'nin kızı Sabiha Cenani'dir. İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve
yetkin bir dilbilimci olarak, doğru bilgileri yaymak için gerekli donanıma
sahiptir.
Doğal olarak,
kariyer peşinde koşmaya cesaret edenler daha eğitimli kızlardır. Dr. Mary Mills
Patrick’in rehberliğindeki İstanbul Amerikan Kız Koleji, büyük bir
özgürleştirici etkiye sahiptir. 1890’dan beri bu ileri görüşlü kadın ve
yetenekli ekibi, Türkiye’deki yeni kadına bilgi, cesaret ve vizyon kazandırmak
için sabırla çalışmaktadır. Onların çabaları, devletin ilerlemesi için
hizmetlerini gönüllü olarak sunan Sabiha Cenani gibi kızlar ve gerektiğinde
İstanbul sokaklarında reformları savunmaktan çekinmeyen Halide Hanım gibi çalışan
kadınlar tarafından ödüllendiriliyor. Haremin sınırlarından kamusal alana uzanan
yol, kamu işlerine katılım yolunda çok uzak ve uzun bir adımdır.
Ancak
kadınlar daha da büyük bir zafer kazandılar. İstanbul Üniversitesi'ne girdiler
ve artık erkeklerle eşit şartlarda diploma için yarışıyorlar. Bu karma eğitim
kurumunda bilim, edebiyat ve hukuk bölümlerinde kadın öğrenciler var. 1924
akademik yılında, bu konunun inceliklerini öğrenmek için dört yılını harcayan
üç kadın hukuk öğrencisi vardı. "Mesleğinizi icra etmek için planlarınız
nedir?" diye sordum, bu üç kişiden biri olan ve bir milletvekilinin kızı
olan Süreyya Ağaoğlu’na. "Önce izin almalıyız, sonra başlayacağız,"
diye cevapladı, Türkiye'nin yeni kadınının korkusuz ve kendinden emin sesiyle.
Bu öncü kadınların lehine olan büyük bir faktör var. Türkiye'de bu kadınlara büyük
bir saygıyla bakan yeni bir erkek nesli var. Bu gerçek, üniversitedeki kadın
öğrencilerin ders aralarında erkeklerle birlikte dolaşarak eşitlik ve dostluk
bağlamında ortak ilgi alanlarını tartışmalarını izlerken beni çok etkiledi.
Türkiye
Cumhuriyeti İçin Bir Meydan Okuma
Karma eğitim
tek başına, kadınların 1908 devriminden bu yana ne kadar ilerlediklerini
göstermektedir. Hukuk, tıp, edebiyat ve fen bilimleri alanlarında diplomalarıyla
donanmış bu mezunlar, yakında Türkiye Cumhuriyeti'nde kadınlara sunulan
fırsatlardan yararlanmaya hazır olacaklardır. Bu kadınlar, eşitlikle ilgili
belirsiz teorileri gerçeğe dönüştürmek için cesurca mücadele eden yeni Türk
Hükümeti için bir meydan okumadır. Bu kadınların, geleneklerin ve yasaların
dayattığı davranış ve faaliyet kısıtlamalarıyla yetinmeyecekleri aşikardır.
Erkeklerle omuz omuza okuyup çalışırlarsa, kısa süre içinde eşit sosyal
ayrıcalıklardan ve haklardan yararlanacaklardır. Ancak bu yolda da engellerin
ortadan kaldırılması için zamana ihtiyaç vardır.
Son savaşlar,
karşılıklı anlayışın önündeki engelleri zaten zayıflatmıştır. Kadınlar,
Kızılay’ın [Türk Kızılhaçı] ihtiyaçlarına tüm enerjilerini adadılar ve
hastanelerde yaralıları tedavi ettiler. İç kesimlerde, ulaşım imkânları
yetersiz olduğunda, kadınlar orduların peşinden malzeme taşıdılar. Evde ise
erkeklerin bıraktığı günlük yaşamdaki boşluğu doldurdular. Kritik bir savaşı
kazanmaya yaptıkları katkı bu kadar büyükken, savaş meydanındaki lider ve yeni
cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Paşa'nın onların ilerlemesini savunması
şaşırtıcı mıdır?
Doğru, eski
rejim altında yetişmiş ve Türkiye'nin yeni kadınını kınayan bazı Türkler var.
Bir hükümet yetkilisi bana, "Cumhuriyet kadınları bozuyor," dedi.
"Peygamber kadınların konumunu belirlemiştir ve kadınlar bu konuma bağlı
kalmalıdır. Bu feministler dinimiz için bir utanç kaynağıdır ve yaşam sistemimize
uymazlar." Bu, "eski Türk"ün tutumudur; yerleşik gerici
zihniyetin tutumudur. Ancak Türk erkekleri arasında yeni bir bakış açısı ortaya
çıkmaktadır. "Cumhuriyet, modern ihtiyaçlarımıza daha uygun bir tip olan
yeni bir Türk kadını yaratıyor," dedi bana Büyük Millet Meclisi'nden bir milletvekili.
Eğer cumhuriyet ayakta kalırsa, Türkiye'deki yeni erkekler yavaş yavaş yeni kadına yol açacaklardır. Eğer kadınlar çok eşliliğin kaldırılmasını veya boşanmanın düzenlenmesini istiyorlarsa, sonunda bu reformları elde edeceklerdir. Eğer erkeklerle eşit şartlarda mesleki veya siyasi arenaya girmek istiyorlarsa, nihayetinde bu arzularını da gerçekleştireceklerdir. Eğitim imkânlarının iyileştirilmesi, Türkiye'nin acil bir ihtiyacıdır. Cumhuriyetçi ideallerin yeşerebilmesi için cehalet ormanı temizlenmelidir. Kadınların gücü ulusun damarlarına ne kadar çabuk yayılırsa, bu hedefe de o kadar çabuk ulaşılacaktır.
[1]
Bayan Ogilvie, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecini yakından takip
etmiştir. 1923 yılının Kasım ayında Türkiye'ye gitti ve 1924 yılının mart ayına
kadar orada kalarak, İstanbul ve Ankara'daki yeni koşulları inceledi. Mustafa
Kemal Paşa ve Halide Hanım ile yakın temas kurarak önde gelen yetkililer ve
tanınmış eğitimcilerle görüşme gibi olağanüstü fırsatlardan yararlandı. Hem
Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de kalıcı olarak ikamet ettiği Avrupa'da
Türkiye hakkında birçok makale yayımladı.
[2]
Nisâ Suresi 1. Ayetine yapılan bu atıf yanlıştır. Ayette aslında şöyle
yazmaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini
yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten
sakının.” (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder