16 Eylül 2020 Çarşamba

AKP/Erdoğan’ın “Pazardaki” Hesapları

(El Yazmaları, 17 Eylül 2020)

AKP/Erdoğan’ın tescilli kalemşörlerinden İbrahim Karagül, son yıllardaki yazılarında Türkiye’nin zincirlerini kırdığını, Osmanlı’nın eski coğrafyasına geri döndüğünü, “Batı”nın da bunu engellemede başarısız olduğu için “kızgın” olduğunu durmadan anlatır. Karagül’ün bu anlatısı “dışarısıyla” sınırlı kalmaz, “içerideki” kimi unsurların “kızgın” Batı ile işbirliği yaparak Erdoğan/Türkiye’nin önlenemez yükselişini beyhude bir şekilde engellemeye çalıştığını ifade ederek devam eder.

Karagül’de ifadesini bulan bu anlatının onunla sınırlı kalmadığı, milliyetçi- muhafazakâr kesimin hatırı sayılır bir kitlesine hâkim olduğu malum. Bunda Erdoğan’ın bu anlatıyı sahiplenerek son yıllardaki söylemlerinin merkezine oturtmasının payı büyük. Fakat bu anlatının sadece söylemde kalmadığını, pratiğe de yön verdiğini görüyoruz uzun bir zamandır.

Bölgesel Güç Olma Hevesi 

Milliyetçi-muhafazakâr havsalaya neredeyse yüz yıldır hâkim olan bu anlatının, pratiğe yön verebilecek hale gelmesini sağlayan nedenlerin başında ele geçirilen iktidar gücü gelmekle birlikte kapitalizmin dünya çapında yaşadığı yapısal krizin derinleşmesi ve buna bağlı olarak da küresel güçlerin hegemonya krizinin payı da büyük.

2008’de başlayan ekonomik kriz, ilerleyen yıllarda kapitalizmin krizinin ne kadar derin olduğunu göstermekle kalmamış, ABD emperyalizminin imparatorluk rüyalarına da son vermişti. Bu sonla birlikte ABD emperyalizmi hegemonya kriziyle de yüzleşmiş ve kimi bölgelerde “bölgesel güç” olma heveslilerine “alan” açmak zorunda kalmıştı.

AKP iktidarıyla birlikte, özellikle kamu mallarının talan edilmesiyle, sermaye birikimini hızlandıran Türkiye burjuvazisi, AKP/Erdoğan iktidarının sağladığı ideolojik cephanelikle Osmanlı coğrafyasına “yumuşak güç” ile girmeye çalışmıştı. Fakat diğer “bölgesel güç” olma heveslilerinin de hamleleriyle bu hesaplar “pazara” uymamış, Türkiye burjuvazisi hedeflediklerinden çok azına kavuşabilmişti. Bunlar da Suriye coğrafyasıyla sınırlıydı.

Hamleci Çizgi 

Suriye’de elde edilen kazanımlar, Türkiye burjuvazisini ve AKP/Erdoğan iktidarını tatmin etmese de, sonraki basamaklara zıplamak için önemli bir sıçrama tahtası işlevi olarak görülmekteydi. Nitekim kapitalizmin var olan krizinin daha da derinleşmesi sonucunda “sıçrama tahtasının” kullanılmasına geçildi. Özellikle Irak ve Libya’da yapılan askeri hamleler de buradan sağlanan cihatçı çeteler, silah vb. “kazanımlarla” gerçekleştirildi.

Irak ve Libya’da yapılan askeri hamlelerin yanı sıra Beyrut patlaması sonrasında bakanların Lübnan’a koşturması, İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki antlaşmanın ardından iktidarın Filistin sevdasının alevlenmesiyle İsrail’le ilişki kuran Arap ülkelerinin birbiri ardına kınanması da AKP/Erdoğan’ın “yumuşak” gücü de devreye soktuğunu gösteriyor. Bunun son örneği başka bir coğrafyada, Afrika’daki Mali’de görüldü. İktidar darbecilere desteğini açıklarken, Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu darbeciler tarafından ağırlanırken mutluluğunu gizleyememekteydi.

Böylece AKP/Erdoğan iktidarının kaotik coğrafyalarda oluşan boşluktan gerek askeri gerekse diplomatik ve ideolojik yollardan faydalanmakta hiçbir beis görmediğini, hatta bu tip hamlelere özel olarak yoğunlaşarak hamleci bir çizgi izlediğini görüyoruz.

Fırsatlar 

Hatta bu çizginin sadece kaotik coğrafyalarla sınırlı olmadığını, iktidarın az ya da orta gerilimli coğrafyalara da bu çizgiyi taşınmaya çalıştığını görüyoruz. Doğu Akdeniz’deki gelişmeler bunlardan bir tanesi.

Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmalarıyla başlayan gerilimin kıta sahanlığı meselesine ve oradan da Yunan gemisinin vurulması “isteğine” sıçraması, AKP/Erdoğan’ın hamleci çizgilerini uygulayabilmek için gerilimi hızlıca yükseltmeye çalıştıklarının bir göstergesi. Gerilimi hızlıca yükseltmenin altında ise “gözü karalık”, “irrasyonelliğin” yanında çatlaklardan yeni “fırsatlar” yaratma iştahı da bulunmakta.

AKP/Erdoğan’ın kapitalizmin krizinin küresel güçler arasında yarattığı kimi çatlaklara oynamaya çalıştığı da görülüyor. Özellikle ABD ve Almanya arasında Rusya ve Çin’e karşı izlenecek politikalarda yaşanan kimi çatlaklar, AKP/Erdoğan’ın Trump’ın ipine sıkıca sarılıp AB içindeki sinir uçlarına dokunarak kendisine alan açma fırsatı sunmakta. Trump’ın “sert adamlarla” iş yapma tutkusunu sıklıkla vurgulaması da Erdoğan’ın sadece gönlünü okşamıyor, daha atak davranmasına cesaret veriyor.

Sınırlılıklar 

AKP/Erdoğan iktidarının ülke dışındaki hamleci çizgisi, her ne kadar çatlaklardan ve kaotik durumlardan kaynaklı kimi noktalarda sonuç alıcı olsa da önemli sınırlılıkları barındırıyor.

Doğu Akdeniz’deki gerilimde Mısır ve Yunanistan gibi bölge ülkelerinin bir araya gelmesi ve Oruç Reis gemisinin tekrardan limana çekilmesinde görüldüğü üzere, AKP/Erdoğan’ın sert güçle yapabileceklerinin çok sınırlı olduğunu ve olası bir karşı hamlede geri adım atmak zorunda kaldığını gösteriyor.

Diğer yandan AKP/Erdoğan’ın hamleleri sıkıştığında Merkel, Putin ve Trump’tan aracılık istemesi, yaptığı/yapacağı hamlelerdeki “bağımlılığın” da yüksekliğine işaret ediyor.

Bunlarla birlikte Türkiye ekonomisinin dibe doğru hızla ilerlemesi ve bunun bedelinin işçi ve emekçilere ödettirilmeye çalışılmasına karşı uç veren tepkiler, AKP/Erdoğan’ın beka söylemiyle toplumdan rıza alabilme olasılığını ve yeni hamleler yapabilmesini sınırlıyor.

Sonuç olarak AKP/Erdoğan’ın “tarihsel” koşullardan kaynaklı tekrardan hız verdiği hamleler, birtakım kazançlar sağlasa da önemli kayıpların yaşanabileceği olasılığını da gösteriyor. AKP/Erdoğan’ın hamlelerini, sermayesini daha da büyütmek için desteğini sunmaktan çekinmeyen Türkiye burjuvazisinin de olası kayıpları işçi ve emekçilere ödetmeyi planladığı açık. Ve bunu becerebildiği takdirde restore edilmiş bir iktidarın benzer atak hamleleri de kapıda.

7 Eylül 2020 Pazartesi

AKP/Erdoğan’ın “Evdeki” Hesapları

(El Yazmaları, 8 Eylül 2020)

Ayasofya Müzesi’nin camiye çevrilmesiyle başlayan “müjdeler” silsilesi, Kariye Müzesi’nin de camiye çevrilmesi ve Karadeniz’de doğalgaz rezervinin bulunduğu ilanıyla devam ediyor. Bu “müjdeler” silsilesine Libya’dan Doğu Akdeniz’e Yunanistan’dan Irak’a uzanan savaş naraları da eşlik etmekte. Bu müjdelerin ve savaş naralarının, AKP/Erdoğan iktidarının var olan kitleyi konsolide etme, kazançları koruma amaçlarının yanı sıra ülke içindeki “ortakları” ile “karşıtlarını” kendi “çemberinin” içine almaya ya da olabildiğince nötralize etmeye yönelik kimi özel hamleleri de içerdiği görülüyor.

İslam ve Millilik  

Müjdeler silsilesine hâkim olan “İslami” ton ve milli çıkar vurgusu AKP/Erdoğan iktidarının çekirdeğinin renginin “İslami” olmaya devam edeceğini gösterirken, çekirdeğinin etrafını İslami tonda bir “millilik” rengiyle bezemeye kararlı olduğuna işaret ediyor.

7 Haziran’da uç verip 15 Temmuz’da açığa çıkan bu biçim, uzun bir süredir AKP/Erdoğan iktidarının ayakta kalmasını sağlamak gibi önemli bir “işlevselliğe” sahip. Fakat bu “işlevsellik”, AKP/Erdoğan iktidarının ayakta kalmasını sağlamakla birlikte, içerdiği “millilik” unsurunun rengini “ortakların” vermesinden dolayı “dışsal” bir niteliğe de sahip idi.

Bunların yanı sıra Orta Doğu’da Siyasal İslam’ın aldığı yenilgi, Cemaatin darbe girişimi vb. yol açtığı “ideolojik” yıkım, kapitalizmin yapısal krizi ve buna bağlı olarak derinleşen hegemonya krizinin kısmen de olsa “ulus” devletlere kapı açması, “milliliğin” renginin “İslami” tona galebe çalması olasılığını aşikâr etti. Bu da Erdoğan’ın söylemlerine uzun bir süredir yansımakta.

Çıkış “Olasılıkları”  

Erdoğan’ın, özellikle savaş naralarında kendisine yer bulan, bu “millilik” söyleminin İslami bir tonla “sentezlenmesinden” çok, onun tarafından şekillendirilmeye çalışıldığı görülüyor. Nitekim Diyanet İşleri Başkanı’nın elinden kılıcın dilinden cihadın düşmemesi bunun basit bir göstergesi. Ayasofya ve Kariye’nin tekrar “gâvurlar”dan alınması ve Doğu Akdeniz’den Libya’ya dört bir yanda “Batı” ile savaşa girildiğini ilan edilmesi de bir başka göstergesi.

Böylece Erdoğan “beka” meselesini “ulus” devletin meselesi olmaktan “İslam’ın” meselesi olmaya çevirmeye çalışarak, cephe hattını 2010’ların başında olduğu gibi eski Osmanlı coğrafyasına taşımayı hedeflediği görülüyor. Suriye, Irak, Libya ve Lübnan’daki kimi unsurların desteği de AKP/Erdoğan’a “başarılı” oldukları hissiyatı ve buralardan güç devşirme imkânını tanıyor.

Erdoğan ilk olarak, içerideki sıkışıklığı ve iktidar-muhalefetin “pat” durumunu dışarıda kazanacağı mevzilerle aşmayı hedefliyor. Bu mevziler aynı zamanda krizde olan Türk sermayesinin kanını bitlendirecek pazar ve hammadde olanaklarına da sahip olduğundan oldukça önemli.

Diğer yandan ise Erdoğan “ortaklarına” olan bağımlılığını azaltmaya çalışmakta. Son seçimlerin de gösterdiği üzere, Karadeniz ve İç Anadolu’daki tefeci-bezirgân kökenli küçük-orta sermayenin önemli bir kısmının AKP’den MHP’ye geçtiği görülmüştü. Bu geçişin, devlet kadrolarının ve ihalelerinin bir kısmının “verilmesiyle” ekonomik olarak; polislerin, bekçilerin, uzman çavuşların uyguladıkları zılgıtla ortaya koyduğu üzere şiddet olarak “ortakların” ne kadar güçlendiği ortaya koymakla birlikte “önemli” bir zemine oturduğuna da işaret ediyor. Bundan ayrı olarak MHP’ye yönelmiş kitlenin bir bölümünün İyi Parti’ye geçmesiyle Akşener’in bu zeminde güç kazanması, iktidarın kaşlarını çatmasına neden oluyor. Akşener’e gösterilen “yoğun” ilgi bunun göstergesi.

Tarikatlar?  

Fakat bu zemin, “karşıtları” sindirmek için oldukça kullanışlı olsa da, tecavüz, işkence vb. açık şiddet biçimlerini pervasızca uygulamasından kaynaklı halkın büyük bir çoğunluğunda “direniş” duygusunu uyandırıyor, üstelik “sindirme” konusunda işlevsel olma niteliğini içermediği de açığa çıkmış vaziyette. Bununla birlikte bu “zeminin” yereldeki “tarikatların” ekonomideki, örgütlenmedeki ve devletteki alanlarının bir kısmını alması, tarikatların kamuya açık bir biçimde harekete geçmesine neden oldu. Böylece Erdoğan, tarikatların oluşturduğu “hareketlilikle” hem “ortaklarının” güçlerini sınırlayabileceğini hem de 30 Ağustos “Zafer” Bayramı’ndaki tutumun da gösterdiği üzere, Kemalist rejimin yerine kendi rejimini kurumsallaştırma çabalarına devam edebileceğini düşünüyor.

Fakat FETÖ “tecrübesi”, İstanbul Sözleşmesi’nin iptali söylemine karşı kadınların direnişi ve mücadelesi vb. tarikatlarla gidilebilecek “menzilin” pek uzun olamayacağını ortaya koyuyor.

AKP/Erdoğan’ın “evdeki” bu hesapları, elde edilen kimi küçük kazanımlardan ve içerdiği potansiyelden dolayı, sıkışmışlığı açmak için “deva” olma olasılığını barındırıyor. Ama kadın hareketinin büyüterek sürdürdüğü mücadelenin de gösterdiği üzere, halkçı güçlerin göstereceği direnç ve mücadele, AKP/Erdoğan iktidarının hesaplarının önündeki en büyük engel olma potansiyelini barındırıyor.

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...