31 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türk Devrimi - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 1 Ağustos 1908 tarihindeki 37. sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/08/01.htm

Rusya ve İran'ın ardından, şimdi de Türkiye devrimci harekete katılıyor. Ancak Türk Devrimi'ni karakterize eden şey, en azından görünüşte, aniden gelişmesi ve hızlıca başarıya ulaşmasıdır. İki hafta içinde isyancı ordu Makedonya'nın hâkimi haline geldi. Dehşete kapılan Sultan, anayasayı kabul etmek, daha doğrusu 1876 Anayasası’nı yeniden yürürlüğe koymak zorunda kaldı. Böylece Avrupa’daki son otokrasi de devrildi. İlk Türk anayasasının ilan edildiği sırada İstanbul’daki Rus Büyükelçisi General Ignatief’in “Rusya’nın Avrupa’da anayasasız tek ülke olarak kalmasına izin vermeyeceğiz” şeklindeki açıklaması artık geçerliliğini yitirmiştir. En azından teorik olarak tüm Avrupa anayasal bir yapıya sahiptir.

Ancak Türkiye’deki değişikliklerin daha genel bir önemi varsa, bu da meşhur “Doğu Sorunu” ile ilgilidir.

Bu sorunun çözümüne ve dolayısıyla savaşın en büyük nedenlerinden birinin ortadan kaldırılmasının başlangıcında mıyız?

Kuşkusuz, Doğu’daki Türkiye halklarının dışında bu sorunun tam olarak çözülmesinde çıkarı olan bir kesim varsa, o da proletaryadır. Bugün Türkiye, tüm ülkelerin kapitalist ve emperyalist komploları için açık bir alandır. Hepsi, imparatorluğun çöküşünü bekleyip topraklarının bir kısmını ele geçirmeyi umarken, şu anda da imparatorluğun içerisinde daha fazla nüfuz, mali imtiyaz ve ayrıcalık elde etmeye çalışıyorlar. “Hasta adam”ın mallarını ölmeden önce bölüşülmesinin büyük bir başarıyla gerçekleştirildiği söylenmelidir.

Sadece kendi çıkarlarını gözeten bir sultan ve despot, cahil ve yozlaşmış bir bürokrasi sayesinde, her ülkeden gelen akbabalar, yani muzaffer kapitalizmin ajanları, bu uçsuz bucaksız İmparatorluğun her köşesine yuvalarını kurmayı başardılar. Her tarafta, milliyetçi propagandacılar, Bulgarlar, Rumenler, Sırplar, Yunanlılar vb. gibi alelade bir kalabalık, ateş, kılıç ve para yoluyla etki alanlarını genişletmeye çalışıyorlar.

Tüm bunların bedelini, herkes tarafından terk edilmiş, umutsuzlukla mücadele eden ve Sultan’ın zulmüne, diğer ülkelerdeki vatandaşlarının entrikalarına ve sözde koruyucu güçlerin doyumsuz iştahına karşı güçsüz kalan Türk halkı ödemektedir.

Tüm bu zararlı faktörlerin etkisini ortadan kaldırarak veya azaltarak Türkiye halklarına inisiyatif veren bir devrim, tek başına Doğu Sorunu’nu çözecektir.

Sadece yeniden doğmuş, demokratik ve güçlü bir Türkiye, Gladstone’un meşhur “Elinizi çekin” [1] sözünü başarıyla tekrarlayabilir ve ardından çürüme halinin yakın ve uzak komşularında uyardığı tüm iştahları kesebilir.

Bu değişimin barış ve işçi sınıfının davası için getireceği sonuçlar ölçülemez. Genel olarak şunu söylemek gerekir ki – ve işte Doğu ve Uzak Doğu halklarının uyanışının büyük tarihsel önemi burada yatmaktadır – kapitalist İmparatorluğun saldırgan ve açgözlü emperyalizminin geri püskürtülmesi, aşırı üretim ve kapitalist anarşinin zorluklarına ulusal emeğin başka bir örgütlenmesinde çözüm bulunması gerekliliğini kesin olarak ortaya koyacaktır.

Sömürgeci emniyet sübabı artık mevcut olmadığına göre, ister istemez gerçek anlamda toplumsal adalete dayalı bir çözüm bulunmalıdır.

Ancak bu genel ve geniş kapsamlı sonucun dışında, Türk Devrimi, hayatları Türkiye ile iç içe geçmiş olan tüm Balkan ve Batı gruplarının dış politikası açısından daha acil ve daha pratik sonuçlar doğuracaktır. Bu, genel bir gerilim azalması ve belki de bir miktar silahsızlanma için zemin oluşturacaktır.

Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk Devrimi'ni coşkuyla karşılamalıdır.

Peki, önemli sonuçları olmayan bir devrim mi yoksa bir askeri darbe mi yaşıyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi başından beri raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği görülüyor.

Bu kadar çok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi barışa kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüğü gerçekleştirmek olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan da budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan arzu edilenden çok uzaktır. Anayasa, Sultan’ın otokratik iktidarını neredeyse olduğu gibi koruyor.

Öte yandan, İmparatorluğun içinde bulunduğu çürüme durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Bu da otokratik bir Sultan yerine, en az onun kadar otokratik bir oligarşinin oluşmasına neden olacaktır. Oysa dillerin, geleneklerin ve farklı illerindeki ekonomik ve toplumsal koşulların çeşitliliği nedeniyle Türkiye, böyle bir rejime en az uygun olan ülkedir. Ve Jön Türkler tam olarak bu tuzağı görmek istemiyorlar. İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve “özerklik ya da parçalanma” – yani federasyon ya da bölünme – şeklindeki eski sloganın bugün her zamankinden daha doğru olduğu şeklindeki bu tarihsel gerçeği anlamak istemiyorlar.

Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye halkları, 1876 Anayasası’nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin zulmüne, otuz iki yıl önce olduğundan daha az boyun eğeceklerdir. Türk Devrimi’nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye hevesli davranarak durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizim düşüncemize göre hareket için ölümcül olacaktır. Türk Devrimi’nin başarılı olmasının tek bir yolu vardır: O da, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin Türkiye’nin tüm halklarını gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmektir.

Peki, Jön Türk Partisi bu birliği gerçekleştirebilir mi?

Gerçekten de Jön Türk hareketinin toplumsal karakteri nedir? Türk işçileri ve köylüleri hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazi pek bir öneme sahip değildir. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini bir askeri ve memuriyet kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.

Dolayısıyla, Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre ordu ve bürokrasidir. Bu iki unsur, devrimin hızlı ama kısa ömürlü bir başarıya ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan’ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön Türk’ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi bölebilir ve tehlikeye atabilir.

Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryada sağlam bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörüye ve ahlâki cesarete sahip olacaklar mı?

Aynı zamanda, ciddi reformlar vaadiyle Müslüman kitleleri de yanlarına çekebilirler. Bunun için yeterli kapasiteye sahip olup olmadıklarını gelecek bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekle mi kalacağı, yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.



[1] “Elinizi çekin!”, Britanyalı Liberal Partili olan ve Birleşik Krallık’ta Başbakanlık yapan William Ewart Gladstone ile özdeşleşmiş siyasi bir slogandır. (ç.n.)

28 Mart 2026 Cumartesi

Ali Laricani: İran'ın Kant ve Descartes'la Kurduğu Felsefi Cephe

Ali Laricani'nin adı, Hamaney’in Epstein koalisyonu tarafından (ABD-İsrail) öldürülmesinin ardından bütün dünyada duyulmaya başladı. Meclis başkanlığı yapan ve nükleer müzakerelerin baş aktörü olan Laricani’nin ününün yayılmasında Hamaney’in öldürülmesinin ardından İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olmasının ve kendisi de öldürülene kadar gösterdiği duruşun payı büyük. Bütün bunlarla birlikte gündeme gelen ama görece perde arkasında kalan bir yönü de mevcut. O da Laricani’nin Tahran Üniversitesi'nde felsefe öğretim üyesi olarak ders veren, Immanuel Kant üzerine en az üç kitap yazmış, René Descartes'ın metodolojisini devlet aklına uyarlamış özgün bir düşünür olması.

Siyasi bir figürün aynı zamanda bir entelektüel olması, özellikle içinde yaşadığımız dönemde, pek alışılmadık bir durum. Bu yazıda Laricani'yi yalnızca İran’ın bir yöneticisi olarak değil, aynı zamanda bir entelektüel olarak anlamaya çalışacağız.

Laricani’nin düşüncelerine geçmeden önce önemli bir hususu belirtmemiz gerekiyor. Laricani’nin kitaplarını ve makalelerini Farsça yazmış olması ve bunların başka bir dile çevrilmemiş olması nedeniyle edindiğimiz bilgiler ikincil kaynaklardan gelmektedir.[1] Bunun Laricani’nin düşüncesini anlamaya çalışırken yaşadığımız önemli bir handikap olduğunu ifade etmek isteriz.

Kum'dan Tahran'a

1958'de Irak'ın Necef şehrinde doğan Ali Ardeşir Laricani, Şii ilim dünyasının tam merkezinde büyümüştür.

Babası Ayetullah Mirza Haşim Amolî, yalnızca önde gelen bir din adamı değil, aynı zamanda Rıza Şah'ın laikleştirme politikalarına direnen bir figürdü.

Sadece babası değil ailesinin tamamı da Laricani'nin siyasi ve düşünsel macerası açısından da belirleyici bir etkendir. Kardeşler arasında en dikkat çekici olanı ağabeyi Muhammed Cevad Berkeley mezunudur. Ağabeyi zamanla Ayetullah Hamaney'in dışişleri danışmanı ve etkili bir muhafazakâr teorisyen haline gelecektir. Kardeşi Sadeq ise 2009-2019 yılları arasında İran yargısının başında bulunmuş, ardından Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin başkanlığını üstlenmiştir. En küçük kardeş Bakır, eski sağlık bakan yardımcılığı görevini yapmıştır. Bunlara ek olarak Ali Laricani, İran İslam Devrimi’nin önemli düşünürlerinden Murtaza Mutahhari'nin kızıyla evlidir. Kısacası Laricani ailesi, İran İslam Cumhuriyeti'nin yalnızca bürokratik değil, ideolojik çekirdeğiyle de doğrudan akrabalık ilişkisi içindedir.

Ali Laricani'nin akademik çizgisi alışılmadık bir yol izlemiştir. Şerif Teknoloji Üniversitesi'nden matematik ve bilgisayar bilimleri alanında lisans diploması alan Laricani, daha sonra Tahran Üniversitesi'nde Batı felsefesi üzerine doktora yapmıştır. Bir hafız olarak teknik bilimlerle çalışmış, oradan Kant'ın sentetik a priori yargılarına yönelmiş ve sonrasında da devlet yönetimine geçmiştir. Ailesi de göz önüne alındığında aslında bu yolculuğun rastlantısal değil, son derece tutarlı bir arayışın ürünü olduğu görülmektedir.

Molla Sadra'dan İbn Arabî'ye

Laricani'nin felsefi bilinci, modern dönemde İran İslam düşüncesini şekillendiren üç büyük ismin etkisinde oluşmuştur: Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, Şeyh Murtaza Mutahhari ve İmam Humeyni. Ayrıca bu üçlü, çok daha derin bir felsefi mirasın, Molla Sadra ve İbn Arabî çizgisinin de devamıdır.

Laricani’nin etkilendiği bu düşünce çizgisinde felsefe ile irfan kesişir ve akıl ile keşif iç içe geçer. Bilgi ise varlığın birliği ve dereceleri üzerine inşa edilir. Molla Sadra'nın kurduğu “aşkın hikmet” (hikmet-i müteâliye) çerçevesiyle akıl ile nakil, felsefe ile din arasındaki klasik ayrımı aşmayı hedeflemiştir. Bu yaklaşım cevheri hareket fikrine, yani varlığın dereceli oluşuna ve varlığın tek ama mertebeli bir hakikat olduğuna dayanır. İnsan bilgi ve eylemle gerçekleşir ve varlığın mertebelerinde yükselerek olgunlaşır.

Laricani için Tabatabaî'nin “el-Mizan” tefsiri de bu anlayışın somut örneğiydi. Bu yaklaşımda vahiy akıldan kopuk okunmaz, ama akıl da deney sınırlarına indirgenemez. İkisi aynı bilgi ufkunda birleşir. Mutahhari’ye göre de akıl yalnızca analiz aracı değil; varlığın mertebelerini kavrama, zahir ile batını, duyum ile aklı, bilgi ile huzuru ayırt etme yetisidir. Ve bu felsefi birikim, Laricani’yi Kant’a götürmektedir.

Kant ile Karşılaşma

Edindiği felsefi birikim Laricani'nin yaptığı Kant çalışmalarının yüzeysel bir akademik merakın ürünü olmadığını göstermektedir. Tahran Üniversitesi’ndeki özgeçmişine göre Kant üzerine üç telif eseri vardır: Kant Felsefesinde Matematiksel Yöntem, Kant Felsefesinde Metafizik ve Pozitif Bilimler ve Kant Felsefesinde Sezgi ve Sentetik A Priori Yargılar. Bunlara Descartes'ın Yöntem Üzerine Konuşma’sı hakkında bir çalışma da eşlik eder.

Laricani'nin Kant yorumunun özgünlüğü, bilim felsefesiyle ilişkisinde gizlidir. Sentetik a priori yargılar meselesinde Laricani şunu sormaktadır:

“Eğer matematiksel ve bilimsel bilginin temelleri deneyim öncesi bilişsel sezgiye dayanıyorsa, dini bilginin sezgisel temeli basitçe irrasyonel ya da “aşağı” olarak nasıl reddedilebilir?”

Bu soru son derece keskindir. Kant'ın matematiksel bilgiye ilişkin argümanını —ki bunun temeli “sentetik a priori”, yani hem zorunlu doğru hem de deneye dayanmayan yargılardır— dini bilginin meşruiyetini savunmak için kullanan Laricani, Aydınlanma'nın en sert silahını tersine çevirmektedir.

Ödev ve Devlet

Laricani'nin Kant yorumunun siyasi boyutu en çarpıcı yönüdür. Kant'ın felsefesindeki “ödev” kavramı —kategorik imperatif— bireysel etik alanında sınırlama değil, aklın özgürlüğünün ifadesidir. Laricani bu kavramı kolektif siyaset alanına taşır ve İslam Cumhuriyeti'nin varlığını bir kategorik imperatife dönüştürür: Devlet yalnızca pragmatik bir zorunluluk değil, ahlâki bir ödevdir; koşullara değil, ilkelere bağlıdır.

Bu yorum, İran'ın nükleer programından Orta Doğu’daki etkisine kadar pek çok meseleyi basit çıkar pazarlıklarının ötesine taşıyarak “ödev” alanına yerleştirir. Batılı müzakereciler İran'ın tutumunu inatçılık olarak yorumlarken, Laricani'nin çerçevesinden bakıldığında bu tutum tutarlı bir kategorik ahlâkın gereğidir. Bir “uzlaşma” mümkün değildir; çünkü konu “çıkar” değil, “ödev”dir.

Laricani'nin Kant'tan aldığı başka bir ders de sınır bilincidir. Kant'a göre aklın etkin olabilmesi için sınırlarını bilmesi gerekir; sınır tanımayan güç zorbalığa dönüşür. Laricani'de bu bilinç, liderliği mutlak hakikat iddiasından uzaklaştırır ve ona koşullara bağlı bilginin alçakgönüllülüğünü kazandırır. Siyasi bilgi matematik kesinliği taşımaz; imkânlar içinde yürütülen bir değerlendirmedir.

Fenomen ve Numen

Laricani'nin en özgün hamlesi, Kant'ın epistemolojik ayrımını —fenomen/numen, yani görünüş/kendinde şey— doğrudan uluslararası ilişkilere uygulamasıdır. Kant'a göre bilgimiz kendi zihinsel yapılarımızla sınırlıdır; “kendinde şeyi” asla gerçekten bilemeyiz. Laricani bu tezi şu sonuca taşır: Batı'nın “evrensel değerler” olarak sunduğu şeyler yalnızca Batı bilincinin “fenomenleridir”, başkaları için ne zorunlu ne de bağlayıcıdır.

Bu çerçeve, Laricani'ye uluslararası hukuk ve küresel kurumlar karşısında güçlü bir argüman sunar. Birleşmiş Milletler ya da Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların egemen olduğu küresel hukuk düzeni, nesnel ya da evrensel bir adaleti temsil etmez; Atlantik dünyasının tarihinden, önyargılarından ve güç yapılarından süzülerek ortaya çıkmış belirli bir kurallar bütünüdür. Uluslararası hukuku mutlak bir gerçeklik yerine fenomen olarak çerçeveleyerek Laricani, İran devletine küresel normlara seçici biçimde uyma konusunda felsefi bir gerekçe sunar.

Batılı güçler uluslararası hukuku referans göstererek İran'ın eylemlerini kınadığında, Laricani bunu yabancı bir “zihinsel kategorinin” dayatılması olarak görür. İran İslam Cumhuriyeti'nin içsel mantığı, tarihsel kırgınlıkları ve devrimci kimliği —yani “numenal gerçekliği”— Batı'nın hukuki çerçevesinin ölçemeyeceği bir düzlemde var olur. Bu yaklaşım, tartışmayı “hukuk ihlali” meselesinden “algıların çatışması” meselesine taşır; Batı'nın evrensellik iddiasını felsefî zeminde çökertir.

Descartes'ı Devletin Hizmetine Sokmak

Laricani, Kant'a ek olarak Descartes'ı da çalışmıştır; Descartes hakkında Zihnin Yönlendirilmesi Kurallarının Eleştirisi ve İncelenmesi adlı bir çalışma kaleme almıştır. Ancak burada ilginç olan, yalnızca Descartes'ı incelemesi değil, onun yöntemini devlet felsefesine uyarlamasıdır.

Descartes'ın “radikal şüphe” yöntemi bireysel epistemolojinin temelini atar:

Yanlış olma ihtimali bulunan tüm inançları sistematik biçimde elden geçir, şüphe edilemez bir kesinliğe ulaş ve “düşünüyorum, öyleyse varım.”

Laricani bu bireyci epistemoloji stratejisini kolektif, ulusal bir stratejiye dönüştürür. Devlet de şüphe etmelidir: Yabancı modellere, Batı değerlerine, başkalarının anlattığı tarihe, bağlayıcı olduğu ilan edilen uluslararası normlara. Şüpheyi bıçak gibi kullan; taklitçiliği kes, bağımlılığı kes. O zaman devlet kendisinin netliğine ulaşır.

Bu çerçevede gerçek egemenlik, dışa bağımlılıklardan —entelektüel, ekonomik, askerî— kopuşla başlar. Laricani'nin yerli teknoloji ve ulusal sanayi politikalarına verdiği destekte bu Kartezyen mantığın izleri görülür: “Öteki”ne bağımlı olmak, onun tahayyülünün bir ürünü olmak ve oyunun bir piyonu olmak riskini taşır. Aynı biçimde Kartezyen yöntemin dört adımı —kesin olmayan hiçbir şeyi kabul etmeme; sorunları parçalama; düşünceleri düzene sokma; kapsamlı inceleme— Laricani'nin stratejik sabrına da yansır.

 “Nihilizm” ve Meşru Direniş

Laricani'nin Batı medeniyetine yönelik değerlendirmesinin özünü salt siyasi bir çekişmeden öte felsefi bir teşhis oluşturmaktadır. Ona göre Batı, “kutsal olanı” ya da “numenal olanı” terk ederek saf faydacılığı benimsediğinde etik pusulasını kaybetmiştir. Ortaya çıkan “kötücüllük,” gücün kendini sofistike ama nihayetinde boş söylemlerle haklı çıkardığı bir durumdur: Erdem görüntüsü sunarken aslında gerçek bir ilkesizliği, “nihilizmi” barındırır.

Bu nihilizm teşhisi, Laricani'ye Batı diplomasisinin “çifte standartlarını” açıklamanın tutarlı bir çerçevesini sunar. Eğer nesnel bir ahlâki yasa yoksa “adalet” yalnızca o anki en güçlü aktörün söylediğidir. Laricani'ye göre Batı, “hukukun üstünlüğü” söyleminden “kurallara dayalı düzen”e geçişte bile bu çürümeyi açıkça sergilemiştir: Kant'ın kategorik imperatifi koşullu imperatiflere dönüşmüştür; “çıkarına hizmet ediyorsa böyle davran.”

Bu teşhisin doğal sonucu, İran İslam Cumhuriyeti'ni bu nihilizmin karşıtı olarak konumlandırmaktır. Devrimi salt bir teolojik hareket olarak değil, Batı modernitesinin krizine karşı en mantıklı ve “saygın” tepki olarak gören Laricani, yönetim ideolojisine Humeynici mistikle aynı olmayan ama onunla bütünleşebilen bir rasyonalist çerçeve kazandırır. Humeyni'nin söylemi çoğu zaman aşkın ve mutlakken, Laricani'ninki yapısal ve sistematiktir.

“Militan Entelektüel”

Laricani'nin profiline bakıldığında, Batı'daki modern entelektüelin krizi olarak tanımlanabilecek durumla keskin bir karşıtlık göze çarpar. Çağdaş Batı entelektüeli, söylemin sonuçlarından yapısal olarak yalıtılmıştır; düşünce eylemden ve varoluştan kopuktur.

Laricani ise canlı bir geleneğin içinde yer alan “militan entelektüel” tipini temsil eder. Onun felsefeyle ilişkisi hiçbir zaman tamamen akademik kalmamıştır; düşünce, egemenlik, direniş ve eylemlerinden ayrılamaz. Hakeza İslam felsefesindeki bilgi ve eylem birliği —ilim ve amel— de bireyi hareket etmeye, bilgiye somut bir biçim vermeye davet eder. Siyaset bu perspektiften çıkar yönetimi değil; dünya görüşünün, insan tasavvurunun ve bilgi anlayışının başka araçlarla sürdürülmesidir.

Laricani'nin kariyer çizgisi de bu bütünlüğün cisimleşmesidir: İran Radyo Televizyon Kurumu başkanlığı, Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, on iki yıl süren İran Meclisi başkanlığı ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreterliği. Bu görevlerle birlikte nükleer görüşmelerinden Orta Doğu’daki savaşlara kadar uzanan tarihsel kırılmaların tam merkezinde bulundu. Dolayısıyla Laricani'nin bu siyasi görevlerini en üst düzeyde ve sürekli olarak gerçekleştirmesini felsefi arka planını bilmeden anlamak pek mümkün değildir.

Yeni İslami Rasyonalizm mi?

Laricani'nin uzun vadeli anlamı, belki de şu soruda yatmaktadır: İran İslam Cumhuriyeti'nin ideolojik repertuvarına yeni bir dil eklemekte midir?

Laricani düşüncesinin sentezi, İran İslam Devrimi’ni gerçekleştiren kuşağın “Büyük Şeytan” retoriğinden farklı bir iletişim tarzı üretir. Humeynici mistik düşünce, Batı'yı ruhani bir kategorilemeyle reddederken; Laricani, Batı'yı rasyonalist bir kategorilemeyle reddeder: “Nihilizm,” “öznel,” “fenomenal.” Yani Batı’nın diliyle, Batı'ya karşı.

Bu sentez sayesinde İran liderliği, yoğun diplomatik ve ekonomik baskı altında bile bir tür ahlâki tutarlılık hissini koruyabilir. Kendi mücadelelerini, daha yüksek ve akla dayalı bir yasaya bağlılığın zorunluluğu olarak tanımlayabilirler. Bu durum içeride olası bir çözülmeye karşı da bir güvence işlevi görür: Tek bir liderin karizmatik önderliğine ya da konjonktürel koşullara bağlı kılmadan halk nezdinde kalıcı ve tutarlı bir temel sağlar.

Laricani'nin bu katkısı, İran İslam Devrimi’nin küreselleşmiş bir dünyada entelektüel olarak savunulabilir olması gerektiği ısrarında yatmaktadır. İslam Cumhuriyeti'nin hayatta kalabilmesi için yalnızca devrimci neslin coşkusuna değil; modern bilimi, uluslararası hukuku ve küresel ekonomiyi analiz edip çözümleyebilecek sofistike bir içsel mantığa da ihtiyacı vardır. Laricani bu mantığı inşa etmeye çalışmıştır.

Çıkarılabilecek Dersler

Laricani'nin düşüncesi, elbette sol açıdan ciddi metodolojik sorular doğurmaktadır; hem içeriği hem de yapısı itibarıyla.

İçerik açısından Laricani'nin düşüncesinin sınıfsal niteliği açıktır: Batı hegemonyasına karşı direnişin dili, toprak bütünlüğünü ve devlet egemenliğini öne çıkaran bir burjuva-ulusalcı zemine oturur. Batı emperyalizmine yönelik eleştiri net ve keskindir; ancak bu eleştiri sistemi aşmayı değil, içinde farklı bir konumlanma kurmayı hedefler. Toplumsal sınıfları, üretim ilişkilerini ve sermayenin mantığını devre dışı bırakan bir anti-emperyalizm, sonunda sistemi yeniden üretme riskini taşır. Nitekim İran'ın “direniş ekonomisi” söylemi, söylem düzeyinde Batı kapitalizmini reddederken pratik düzeyde mülkiyet ilişkilerini ve sınıf antagonizmalarını büyük ölçüde yeniden üretmektedir.

Bununla birlikte Laricani'den alınabilecek ciddi metodolojik dersler de mevcuttur. Birincisi, hegemonya kavramına ilişkin sezgisidir: Laricani'nin Kant ve Descartes okuması, iktidarın yalnızca silah ve sermayeyle değil, aynı zamanda kavramsal çerçeveler ve epistemolojik varsayımlar aracılığıyla işlediğini somut biçimde gösterir. Gramsci'nin hegemonya analizine benzer bir sezgiyle Laricani, Batı'nın “evrensel” iddialarını tarihsel ve öznel inşalar olarak teşhir eder. Bundan çıkarılacak ders şudur: Özgürlük mücadelesi kaçınılmaz biçimde bir ideoloji eleştirisi ve kavramsal yeniden inşa sürecini de kapsar.

İkincisi, entelektüel üretimi siyasi pratikle buluşturma meselesidir. Laricani, teorinin eylemden kopuk kaldığında giderek araçsal bir dekorasyon haline geldiğini yaşamıyla kanıtlamıştır. Bu, tarihsel materyalizmin daima vurguladığı bir noktadır: Bilgi biçimlerinin nesnel bir sınıfsal konumla ilişkisi vardır ve bu ilişkiyi görmeden yalnızca kavramsal eleştiri üretmek, ideolojiyi eleştirmeden ideoloji içinde dolaşmak olur.

Üçüncüsü ise siyasi mücadelenin entelektüel temeli meselesidir. Laricani'nin Descartes'tan aldığı “radikal şüphe” ilkesi —aceleci kanaatlerden kaçınma, koşulları parçalayarak kavrama, kapsamlı bir değerlendirme yürütme— devrimci siyasetin zaman zaman ihmal ettiği pratik bir disiplini çağrıştırır. Nesnel koşulları iradecilikle değil metodolojik bir titizlikle analiz etme zorunluluğu, Lenin'in “somut durumun somut analizi” ilkesiyle örtüşür. Laricani'nin felsefesi burjuva bir hedefe hizmet etse de kullandığı entelektüel araçların yapısı, bu bakımdan tümüyle yabancı değildir.

Sonuç olarak Laricani'nin düşünceleri, bir burjuva-devrimci devletin kendi egemenliğini felsefi düzeyde yeniden üretme çabasıdır. Onu yalnızca bir “İran devletinin” temsilcisi olarak okumak yetersizdir; ama onu sınıfların üzerinde duran bir düşünür olarak okumak da yanıltıcıdır. Asıl değeri, hegemonyanın epistemolojik boyutunu teşhis etme biçiminde yatmaktadır. Bu teşhisi ciddiye almak, onu ürettiği siyasi projeyle özdeşleştirmeden, sosyalist siyasete metodolojik bir katkı sunar.

Kaynakça

Mahmoud Hadhoud, “Larijani and Kant: Reason and Intuition”, Substack, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://mahmoudhadhoud.substack.com/p/larijani-and-kant-reason-and-intuition

Douglas Youvan, “Entelektüel Direniş ve Rasyonel Devlet”, Gürgun Karaman Blog, Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://karamangurgun.blogspot.com/2026/03/

“Ali Larijani: The Martyr Philosopher”, Al-Akhbar English, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://en.al-akhbar.com/

“The Strategic Legacy of Ali Larijani and Its Impact on Iran's Resistance Doctrine”, İlkha, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ilkha.com/...ali-larijani-519317

“Laricani: Aşkın Hikmet ile Eleştirel Akıl Arasında”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/37038/

“İntikam Peşinde Koşan Bir Filozof”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/36688/

"Ali Larijani on Descartes and State Reason", X (Twitter), 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://x.com/i/status/2034670461481615805

"Ali Larijani", Muslim Skeptic, 19 Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://muslimskeptic.com/2026/03/19/ali-larijani/



[1] Bkz. Kaynakça.

24 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'deki Referandum - Daniel De Leon

Çevirenin Notu: Bu yazı Daily People gazetesinin 29 Nisan 1909 tarihli 303. sayısında yayımlandı. 1877’de kurulan Amerika Sosyalist İşçi Partisi’nin yayın organı olan gazete, 1891-2011 yılları arasında yayın hayatını sürdürmüştür.

Yazar Daniel De Leon ise 1852-1914 yılları arasında yaşamış bir gazeteci, politikacı, Marksist teorisyen ve sendika örgütleyicisidir. Devrimci endüstriyel sendikacılık fikrinin öncüsü olarak kabul edilir ve 1890'dan ölümüne kadar Amerika Sosyalist İşçi Partisi'nin önde gelen figürüydü. De Leon, Dünya Endüstriyel İşçileri Sendikası'nın kurucularından biriydi ve fikirleri Avustralya, Birleşik Krallık, Kanada gibi İngilizce konuşulan dünyadaki sosyalist işçi partilerinin kurulmasına katkıda bulundu.

Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/deleon/pdf/1909/apr29_1909.pdf

 

Burada, Amerika'da, Kongre'de çoğunluğu elinde bulunduran parti bir karar aldığında, kararın reddedilmesini önlemek için yeniden görüşme önergesiyle bir "düğüm atılır" ve hemen ardından bu önergenin masaya yatırılması önergesi verilir. Masaya yatırma önergesi, bu tür önergelerde alışılageldiği gibi hızla kabul edildiğinde, konu kapanır. Modern Türkiye'de, sultanın tahttan indirilmesi durumlarında aynı amaca ulaşmak için mecliste yapılan uygulamanın, Şeyhülislam'ın bu yönde bir fetva vermesi ve bunun mecliste önergeyle onaylanmasıyla düğümün aynı şekilde atılması ve konunun kapanması şeklinde olduğu görülmektedir. Bu uygulama, sultan üzerinde etkili bir şekilde yürürlüğe kondu.

Abdulhamid’in görevden alınması ve Anayasa’nın kesin bir şekilde yeniden yürürlüğe konmasıyla, 13 Nisan'daki[1] saray isyanından bu yana meydana gelen heyecan verici olaylara kuşbakışı bir bakış, tek bir önemli gerçeği ve dersi ortaya koymaktadır; bu gerçek ve ders, kargaşanın tüm tozu dumanına rağmen açıkça söylenmelidir: REFERANDUM İÇİN YASAMA KARARI GEREKMEZ: REFERANDUM ZATEN GERÇEKLEŞMİŞTİR: İSTEYEN HER ÜLKE REFERANDUM YAPABİLİR. Türkiye bunu istedi ve referandumu hızlı ve hassas bir şekilde uyguladı.

Para ve din adamları tarafından kışkırtılan İstanbul’daki yaklaşık 7.000 Müslüman asker, subaylarından koparak çavuşların önderliğinde meclisi kuşattı, Jön Türk hükümetinin istifasını talep etti, eline geçirdiklerini katletti ve Anayasa'nın yerini aldığı iğrenç rejimi fiilen geri getirdi. Bu olaylar meydana getiren askerlerin söylemleri şüphesiz ki Yıldız Köşkü'nden esinlenmişti ve meclisin sadece kuklalardan oluştuğu, asıl hükümdarın İttihat ve Terakki Komitesi olduğu ve bu örgütün sadece bir otokrasiyi devirip yerine daha kötüsünü koyduğu yönündeydi. New York'taki iki Türk gazetesinin editörleri de bu görüşleri dile getirmiş ve görüşleri kapitalist basının sütunlarında defalarca yankı bulup tekrarlanmıştı. "Kuklalara" durumun ne olduğu tam olarak anlatıldıktan tam iki hafta sonra, yine o "kukla" meclisin emriyle yapılan 101 top atışıyla Abdülhamid'in sonunu ve yeni bir dönemin başlangıcını ilan etti; İstanbul ve neredeyse tüm Türkiye artık tam kontrol altındaydı.

Ne olmuştu? Bir mucize mi? Mucizelerin çağı çoktan geride kaldı. Olan şey -eğer düzgün işliyorsa, otomatik olarak işleyen bir şey olan- referandumun sesini duyurmasıydı.

Meclisin üyeleri, "doğmayan" ama "büyüyen" Topsy’ler[2] gibi değillerdir. Onlar, ne istediklerini açıkça bilen ve bu nedenle bunu elde etmek için örgütlenmiş seçmenlerin iradesinden doğarlar. Eğer üyeler, ebeveynlerinin meşru çocuklarıysa, meclisteki eylemleriyle mecliste yer almayanların iradesini yansıtmaktan başka bir şey yapmazlar ve bunlar her zaman hazır ve örgütlü durumdadırlar. Böyle bir örgütlenmenin desteğine sahip üyelerle oynamak, testereyle oynamak gibidir - Türkiye'deki Abdülhamid'in yaptığı budur ve bizim kendi Abdülhamid'lerimiz de eninde sonunda bunu anlayacaktır.

"Her Şey Referandum Hakkında", Türkiye'de son iki haftada yaşananların toplu başlığı olmalıdır.



[1] 31 Mart Vakası-ç.n.

[2] Harriet Beecher Stowe'un "Tom Amca'nın Kulübesi" (Uncle Tom's Cabin) romanındaki Topsy karakterine "Seni kim yarattı?" diye sorulduğunda, "Hiç kimse, sanırım ben sadece büyüdüm" cevabını verir. Yazar meclisin üyelerinin bürokrasi gibi planlanmadan, denetlenmeden veya kendi kendine hızla büyüyen bir kesim olmadığını söylemek istemektedir.

21 Mart 2026 Cumartesi

ABD Kara Harekâtı Yapacak mı?

Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta başlattığı savaşın üçüncü haftasına girilirken sahadaki tablo, hava harekâtının tek başına belirleyici sonuç üretemediğini açıkça ortaya koyuyor. Hürmüz Boğazı kapalı, petrol fiyatları hızla yükseliyor, bölgedeki ABD üsleri füze ve İHA saldırılarına maruz kalıyor. Bu koşullarda Pentagon'ın kara harekâtı seçeneklerini masaya yatırdığı ve Hark Adası'nın işgal planının gündeme geliyor. Peki bu gerçekçi bir hamle mi, yoksa diplomasiyi ikame etmeye çalışan siyasi bir yıldırma taktiği mi?

Hürmüz'den Hark'a

ABD'li uzmanlar, İran'ın deniz gücünün bir bölümünün ve hava kuvvetlerinin büyük bölümünün tahrip edilmesine karşın asıl tehdit unsurlarına, yani sürat tekneleri, mobil füze bataryaları ve İHA'lara, henüz dokunulamadığını vurguluyorlar.[1] Keza İran'ın su altı füzeleri, torpidoları ve denizaltıları ile Hürmüz’ü geçmeye çalışan gemileri vurması da bunu gösteriyor. Bu saldırılar altında Basra Körfezi’nin içerisinde olan Hark adasına çıkarma yapılabilmesi oldukça zor. Çıkarma başarılı olduğu takdirde ise ABD birliklerinin olası yoğun saldırılar altında barınabilmesi pek mümkün değil.

Orta Doğu'daki tabloya bakıldığında ise durum ABD için daha da kötüleşiyor. İran'ın bölgesel gücü, hava saldırılarıyla ciddi biçimde aşınmış olsa da hâlâ ayakta. Lübnan'daki Hizbullah bağlantılı güçlerin kuzeyden İsrail'e roket yağdırması, Irak'taki direniş gruplarının bölgedeki ABD üslerine İHA saldırılarına devam etmesi, Devrim Muhafızları’nın bölgedeki her ABD askerinin izini sürmesi kara savaşının İran’la sınırlı kalmayacağını ortaya koyuyor.

İçerideki Çatlaklar

Kara harekâtına karşı olanların sesleri ABD içerisinde yükseliyor. Trump tarafından Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Başkanlığı’na atanan Joe Kent’in görevden ayrılırken kaleme aldığı istifa mektubunda İsrail lobisini ve Amerikan medyasını "dezenformasyon kampanyasıyla Trump'ı savaşa manipüle etmekle" suçlaması ve "İran'dan gelen acil bir tehdit yok"[2] demesi büyük etki yaratmış durumda. Sağcı yorumcu Tucker Carlson’un İsrail karşıtı yorumları gerekçesiyle Adalet Bakanlığı'nın "yabancı ajan" soruşturması başlatmakla tehdit ettiğini duyurması[3] da çatlakları artırıyor. Cumhuriyetçi cephedeki çatlaklar büyüdükçe Trump "askeri çabaları azaltmayı değerlendirdiğini" söylemek durumunda kalıyor.

Öte yandan ABD’nin somut askeri gücünde de sorunlar artıyor. Gerald R. Ford uçak gemisi yangın ve personel açığıyla boğuşurken mühimmat stokları eriyor, Ukrayna'ya gönderilmesi gereken hava savunma füzeleri de İran cephesine kaydırılıyor.

NATO, İsrail ve Küresel Güç Mücadelesi

Uluslararası düzlemdeki gelişmeler de kara harekâtının gerçekleşme olasılığını düşürüyor.

Fransa, Macron'un uçak gemisi Charles de Gaulle'ü Akdeniz'e göndermesine karşın Hürmüz'e gemi gönderme talebini reddetti. İspanya üslerini ABD'ye kullandırtmıyor. Avustralya ve Japonya bölgeye gemi göndermeyeceklerini açıkladı. NATO Lahey Zirvesi'nde Rusya-Ukrayna ve silahlanma baskısının yanında Orta Doğu krizi de gündemdeydi; ancak üyeler ikiye bölünmüş durumda. Trump, müttefiklerden ısrarla Hürmüz'e savaş gemisi göndermelerini isterken NATO'yu da "yardım etmezseniz çok kötü bir gelecekle karşılaşırsınız" diye açıkça tehdit ediyor.

Bu tabloda tek kararlı ses Netanyahu'dan yükseliyor: "Havadan devrim yapamazsınız. Kara unsuru şart." Netanyahu'nun bu baskısı, İsrail'in İran'ı toprak bütünlüğünden koparma hedefini çıplak biçimde ortaya koyuyor.

Çin ve Rusya ise Orta Doğu krizinin ardından Arktik ticaret güzergahlarını güçlendirme planlarını konuşurken Asya ülkeleri Rus petrolünü kapmak için adeta yarışıyor. Katar'daki LNG tesislerinin vurulmasıyla Avrupa'da gaz fiyatları yüzde 35 fırladı. Küresel enerji düzeni dönüşüyor; kazanan şimdilik Çin ve Rusya.

Sonuç olarak Hark adası planı gerçek bir harekât niyetinden çok, müzakere masasında İran'ı köşeye sıkıştırmak için kullanılacak bir koz gibi duruyor. Fakat bu hesabın çarşıya uyması pek mümkün değil. İran kara çatışmasına hazır olduğunu ilan ederken NATO bölünmüş durumda, askerî harekât için mühimmat kıt ve ABD içindeki muhalefet büyüyor.

Bütün bunlarla birlikte köşeye sıkışmış ve Orta Doğu halklarının canını hiçe sayan Epstein Koalisyonu’nun yapacağı caniliğin de maalesef sınırı yok.


[1] https://harici.com.tr/amerikali-emekli-albay-davis-zaman-abdden-ziyade-iranin-lehine-isliyor/

[2] https://x.com/cradleturkiye/status/2033909061213642977

[3] https://www.indyturk.com/node/774311/d%C3%BCnya/tucker-carlson-mesajlar%C4%B1m%C4%B1-okuyorlar 

17 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'de Devrim ve Karşı-Devrim - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1909’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 15 Mayıs 1909 tarihindeki 76. sayısında yayımlanan yazı Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1909/05/15.htm

Türkiye'deki karşı-devrimin patlaması, (en azından şimdilik) olumlu bir şekilde yenilgiye uğratılmış olsa da, Doğu'daki olayları yakından takip edenler için büyük bir sürpriz olmadı. Türk Devrimi'nin ertesi günü, bu gazetede gerici bir karşı saldırı konusundaki endişelerimizi dile getirmiştik. Ne yazık ki, sonrasında yaşananlar endişelerimizi fazlasıyla haklı çıkardı, ancak bu son olayların bir kez daha güncel hale getirdiği dokuz ay önceki makalemizin sonucunu yeniden yayınlama özgürlüğünü kendimize tanıyoruz.

Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk devrimini coşkuyla karşılamalıdır.

Ama burada bir devrim mi yoksa önemli sonuçları olmayan bir askeri darbe mi görüyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi'nin başlangıcından itibaren raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği anlaşılıyor.

Birçok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi huzura kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüklerin sağlanması olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında, Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan yetersizdir. Sultan'ın otokratik gücünü neredeyse olduğu gibi bırakmaktadır.

Öte yandan, imparatorluğun içinde bulunduğu çürüme durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Otokratik bir sultan yerine, en az onun kadar otokratik bir oligarşi olacak. Oysa Türkiye, farklı illerindeki dil, gelenek ve ekonomik ve sosyal koşullarının çeşitliliğiyle böyle bir rejime en az uygun bir ülkedir. Ve Jön Türklerin görmek istemediği de tam olarak bu tuzaktır. İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve eski "özerklik ya da ayrılma" sloganının, yani federasyon ya da bölünme sloganının bugün her zamankinden daha doğru olduğu tarihsel gerçeğini anlamak istemiyorlar.

Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye halkları, 1876 Anayasası'nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin zulmüne, otuz iki yıl öncesine göre daha da az boyun eğeceklerdir. Türk Devrimi'nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye istekli olarak durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizce hareket için ölümcül olacaktır. Türk devriminin başarılı olmasının tek bir yolu vardır: Türkiye'deki tüm halkları, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin, gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmek.

Peki, Jön Türkler bu birliği gerçekleştirebilir mi?

Gerçekten de Jön Türk hareketinin sosyal karakteri nedir? Türk işçileri ve köylüler hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazinin pek bir önemli yoktur. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini askeri ve bürokrasi kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazisi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.

Bu nedenle Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre, ordu ve bürokrasidir. Bu iki unsur, kısa süreli de olsa devrimin hızlı bir başarıya ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan'ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön Türk'ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi dağıtır ve tehlikeye atabilir.

Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryadan sağlam bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörü ve ahlaki cesarete sahip olacaklar mı?

Aynı zamanda, ciddi reformlar vaat ederek Müslüman kitleleri de yanlarına çekebilirler. Gelecek, bunun mümkün olup olmadığını bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekten ibaret mi olacağı, yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.

Jön Türklerin dokuz aylık deneyimi, onların giriştikleri büyük göreve yeterince hazırlıklı olmadıklarını göstermektedir.

Onların son derece zor bir görevle karşı karşıya olduklarını ve Türkiye'de hüküm süren özel koşulların bunu daha da karmaşık hale getirdiğini söylemek doğru olur.

Diğer burjuva devrimlerinde olduğu gibi, halkın gözünde zaten itibarını yitirmiş eski rejime karşı mücadele etmekle kalmayıp, kadınların köleliğine dayanan bir aile düzeni ve Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri ve teokratik örgütlenmesinden kaynaklanan Türk halkının önyargılarıyla da mücadele etmek zorundaydılar.

Gücünü Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki düşmanlıktan alan Türk askeri, bürokratik ve dinî oligarşisi, sürekli olarak Müslümanları Hıristiyanlara karşı kışkırtarak, onları ayıran farklılıkları ustaca derinleştirip muhafaza etti. Müslümanların silah taşıma hakkına sahip olması ve egemen ırk oldukları hissini güçlendiren ayrıcalıkları, geçen hafta Anadolu’nun şehirlerini kan gölüne çeviren Hıristiyanlara yönelik korkunç katliamların kaynağıydı.

İnsan kişiliğine ve dolayısıyla kadına saygı ile hoşgörüye dayanan anayasal rejim, egemen Müslüman ırkın önyargılarıyla çatışıyordu.

Müslüman kitlelerin çoğunluğu için bu üstünlük, zaman zaman Hıristiyanları cezasız bir şekilde katletme ve yağmalama özgürlüğüyle kendini gösteriyordu ve günlük yaşamlarında da daha iyi durumda değillerdi. Ancak kendimizi zihnen Türk kitlelerinin yerine koyarsak, eski rejimdeki görünürdeki ayrıcalıklarının yerine yeni rejimin onlara ne getirdiğini sormalıyız.

Bu rejimi desteklemek ve softaların ve hocaların fanatik vaazlarına kapılmamak için ne kadar güçlü bir çıkarları olabilirdi?

Bu durum, Müslüman kitlelerin gözünde yeni rejimin eskisine göre üstünlüğünü gösterecek, hem sosyal hem de ekonomik alanda kapsamlı ve ciddi reformların uygulanmasının önemini tam olarak vurgulamaktadır.

Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kalkınması için üç tür reform gerekmektedir. Makalemizin sınırlılığı nedeniyle ayrıntılara giremeyeceğimiz için, bunları sadece başlık olarak verebileceğiz. Bu reformlar şunlardır: Toprak reformları, idari reformlar ve işçi reformları; siyasi reformlardan bahsetmiyoruz bile.

Jön Türkler bu büyük sorunlar karşısında nasıl bir tutum sergilediler?

Yetersiz demek bile hafif kalır: İçler acısıydı. Onlar için bu sorunlar yokmuş gibi davranıyorlardı ya da yaptıkları her şey eski durumu daha da kötüleştiriyordu.

Toprak reformuna dokunmadılar. İdari reformlar tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Maliye reformu için görevlendirilen Laurent ve gümrük reformu için çağrılan Crawford, birkaç ay çalıştıktan sonra, Jön Türk hükümetinin ataleti ve önerilerinin reddedilmesi nedeniyle hiçbir şey başaramadıklarını açıkladılar. Jön Türkler, hoşnutsuzların sayısını artırmaktan korktukları için, Hıristiyan ve Müslüman nüfusun sırtından geçinen binlerce paraziti kovmak istemiyorlardı.

Okuyucuya Türkiye'deki bürokratik asalaklığın boyutunu göstermek için, Laurent'ın topladığı bazı rakamları verelim.

Türkiye'de 210.000 asker için 46.000 subay bulunmaktadır. Özellikle donanmada 6.000 denizci için 1.000'den fazla subay bulunmaktadır!

Bu koşullar altında Türk bütçesinin, faydalı bir reform için en ufak bir meblağ bile ayırmadan muazzam açıklar vermesi şaşırtıcı değildir. 1909-10 yıllarında, yapılan tüm tasarruflara rağmen, bu açık 3.540.000 Türk lirasına, toplamda ise yaklaşık 80 milyon liraya ulaştı. Toplam 28.815.000 Türk lirası tutarındaki harcamaların 8 milyonu, yani üçte biri Savaş Bakanlığı tarafından tüketilmiştir. Eğitim, ticaret, tarım vb. bakanlıkların harcamaları ise gülünç miktarlarda kalmıştır. Üstelik yeni hükümet, Türk donanmasını yeniden kurmak için 25 milyon Türk lirası, yani 375 milyon frank tutarında bir proje hazırlamıştır.

Böylece yeni Türkiye, kitlelerin gözünde, yeni vergiler ve yeni harçlarla ülkeyi tehdit eden pahalı bir hükümete sahip olarak görünüyor. Bu iktidara popülerlik kazandıracak bir durum değil. Özellikle işçi sınıfı söz konusu olduğunda, hükümet en büyük nankörlüğü göstermiştir. Avusturya'ya 60 milyon frank tazminat ödemesini dayatabilmesi, yalnızca işçilerin, özellikle de hamallar birliğinin desteği sayesinde mümkün olmuş olmasına rağmen, hükümet, işçilerin kaybettikleri ücretlerinin bu kısmını bile tazmin etmeyi reddetmiştir. Dahası, yeni hükümetin ilk iş kanunu, geniş bir işçi kesiminin örgütlenme hakkını elinden alarak işçi sınıfına karşı yöneltilmiş bir kanundu. Bu kanunun metni, Ekim ayı içinde Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından bir genelge ile kamuoyuna duyuruldu.

"Resmi dairelerin çalışanları ve Kamu Borcu (ve bunun bir parçası olan Vergi) idaresinde çalışanların grev yapamayacağı ilke olarak belirlenmiştir. Benzer şekilde, demiryolları, limanlar, rıhtımlar, tramvaylar, su, gaz ve elektrik aydınlatması gibi kamu hizmetlerinde çalışanlar ve işçiler de, İmparatorluk hükümetinin çalışanları gibi, kamu yararına aykırı grev yapamazlar."

Böylece Jön Türkler, Türkiye'yi uluslararası sermaye için bir cennet haline getirmek istediler.

Jön Türklerin mücadele etmek zorunda kaldıkları, ancak çözemedikleri ikinci bir sorun da milliyetler sorunuydu.

Demokrat Hıristiyan unsurların desteğini gerici Türk Partisi'ne[1] karşı aramak yerine, onları sistematik olarak hükümetten dışladılar. 1876 Anayasası'nda zaten öngörülen bir hakkı parlamentonun özel izni olmadan uygulayabilecek olmalarına rağmen, Hıristiyanları orduya kaydetme cesaretini bile gösteremediler.

Jön Türklerin dış politikası da iç politikaları kadar başarısız oldu. Aşırı milliyetçi duygularla dolu olan bu politika, yeni Türk rejiminin zorluklarını teşvik etmek için bir bahane arayan Balkan ülkeleri şovenistlerinin, örneğin Bulgaristan'ın, işine yaradı.

Burada, basına, halka açık toplantılara ve siyasi gruplara yönelik bir dizi rahatsız edici önlemden bahsetmiyorum. Bu önlemler, Jön Türkler arasında bile iki partinin oluşmasına neden oldu: "İttihat ve Terakki" ve "Ahrar Fırkası", ki bu durum gerici parti tarafından çok iyi istismar edildi.

Bugün Jön Türkler, Türkiye'ye diktatörlük yoluyla yeni bir rejim dayatmaya çalışan bir azınlıktan ibarettir. Ancak böyle bir girişim için fiziksel cesaret yeterli değildir, sadece büyük halk hareketlerinin sağlayabileceği manevi cesaret de olmalıdır. Jön Türkler, Müslüman ve Hıristiyan kitleleri kendilerine bağlayacak bir yol bulamadıkları sürece, girişimleri kesin bir yenilgiye mahkûm olacaktır.


[1] Osmanlı Ahrar Fırkası kastediliyor. (ç.n.).

13 Mart 2026 Cuma

Mücteba’nın Seçimi

28 Şubat 2026'da Epstein Koalisyonu’nun başlattığı hava saldırısında İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in hayatını kaybetmesinin ardından yeni lider merakla bekleniyordu. On gün süren yoğun müzakerelerin sonucunda 8 Mart'ta toplanan Uzmanlar Meclisi, Ali Hamaney'in ikinci oğlu Mücteba Hamaney'i ülkenin üçüncü dini lideri olarak seçti. Savaşın ortasında ve yas içindeyken yapılan seçim, sıradan bir halefiyet meselesinin ötesinde bir anlam taşıyor.

“Görünmez”

Mücteba Hamaney, 8 Eylül 1969'da Meşhed'de doğdu ve İran İslam Devrimi’nin öncü kadrolarıyla iç içe büyüdü. Lise eğitimini Tahran'daki -Cevad Zarif ve Ali Ekber Velayeti gibi isimlerin mezun olduğu- Alevi Okulu'nda tamamladı. İran-Irak Savaşı'nın son yıllarında cepheye gitti. O savaşta omuz omuza çarpıştığı pek çok isim, ilerleyen yıllarda İran'ın güvenlik ve istihbarat servislerinin kilit mevkilerini doldurdu. Devrim Muhafızları ile kurduğu köklü bağlar da bu dönemin ürünü.

1999'da dini eğitime devam etmek için Kum'a yerleşti ve yüksek dini eğitim seviyesini tamamlayarak içtihad derecesine ulaştı. 1997'den bu yana ise dini lider Hamaney’in yakın danışmanı ve ofisinin fiili yöneticisi olduğu biliniyor. WikiLeaks belgelerinde "cübbelerin ardındaki güç" olarak tanımlanmış; Washington da 2019'da onu yaptırım listesine almıştı.

Mücteba, onlarca yıl kasıtlı bir şekilde düşük bir profil sergiledi. Kamuya açık konuşma yapmadı, röportaj vermedi, cuma hutbesi okumadı. Pek az fotoğrafı ve videosu yayınlandı. Bu "görünmezliğin" güçsüzlükten öte bilinçli bir konumlanmanın ürünü olduğu görülüyor. Nitekim 2005 ve 2009’da Ahmedinejad'ın lehine seçim süreçlerine müdahil olduğu iddiaları ve 2009’daki Yeşil Hareket protestolarının şiddetle bastırılmasında Besic (paramiliter güçler) üzerindeki nüfuzunu kullandığına dair suçlamalar perde arkasındaki gücüne işaret ediyor.

Savaşa Devam

Trump, Mücteba'nın seçileceğine dair iddiaların yayılmaya başladığı günlerde bu ihtimalin "kabul edilemez" olduğunu, böyle birinin "çok uzun süre hayatta kalamayacağını" açıklamıştı. Seçim kararının bu tehdide rağmen ve "ezici çoğunlukla" alınması ise İran devlet aygıtının dış baskıya boyun eğmediğinin bir ilanı.

Mücteba'nın ilk mesajı da bu kararlılığın somut çerçevesini ortaya koydu. Devlet televizyonu aracılığıyla okunan açıklamasında yeni lider şu temel noktaları sıraladı: Hürmüz Boğazı'nın kapalı kalacağı, ABD'nin bölgedeki tüm askeri üslerinin hedef alınmaya devam edileceği, düşmandan tazminat talep edileceği ve reddedilirse mallarına el konulacağı ya da imha edileceği, savaşın sürmesi halinde yeni cephelerin açılacağı.

Mücteba’nın mesajı Epstein Koalisyonu’nun hesabının tutmadığını da gösteriyor. ABD'nin rejimin üst kadrosunu tasfiye edip oluşacak liderlik boşluğunu iç çöküşe dönüştürerek "düşük maliyetli rejim değiştirme" hesabı, Devrim Muhafızları'nın Mücteba’ya bağlılık bildirisi ve devlet kurumlarının yeni lider etrafında konsolidasyonu ile çöktü. Bu çöküşle birlikte savaşı bir miras olarak devralan Mücteba, müzakereye değil direnişe odaklanan bir politikayı sürdürecektir. Bu da Hürmüz Boğazı'nın kapalı tutulmasının devam edeceği, küresel enerji arzındaki krizin ciddi boyutlara ulaşacağı ve bölgedeki emperyalist üsler ile emperyalizmin destekçilerinin ciddi saldırılara uğrayacağı anlamına geliyor.

İç Meseleler

1979 Devrimi, Şah hanedanına son verme iddiasıyla yola çıkmıştı. İslam Cumhuriyeti'nin kurucu ilkeleri liderliğin soya değil, dini yetkinliğe ve kanıtlanmış liderliğe dayanması gerektiğini öngörmekteydi. Mücteba'nın seçilmesiyle birlikte liderliğin aile içinde el değiştirmesi, "sistemin hanedanlaşması" eleştirilerine zemin hazırladı. Savaş hali bu eleştirileri geçici olarak bastırmış durumda, ama savaş bittiği takdirde eleştiriler bu yönde yoğunlaşarak tekrar gündeme gelebilir.

Diğer yandan Mücteba’nın İran yönetiminin en muhafazakâr figürlerinden biri olarak tanımlanması ve reformist kesimlere yönelik karşıtlığı, siyasi meşruiyeti konusunda sıkıntılar yaratacaktır. Devrim Muhafızları ile kurduğu organik bağlar da liderliğinin “rıza”dan çok “zor”a odaklanacağına işaret ediyor.

Öte yandan Mücteba'nın ilk açıklamasındaki birlik çağrısı ise “rıza”ya da odaklanacağını gösteriyor. Bu “rızanın” altında halkın günlük yaşamını felç etmeye ve böylece rejime karşı tepkilerini artırmaya yönelik emperyalist saldırıların payı büyük. Mücteba’nın birlik çağrısı, saldırılardan önce de yaşamsal taleplerle sokağa çıkan İran halkının tepkisini Epstein Koalisyonu’na yönelterek zaman kazanma anlamı da taşıyor. Kazandığı zamanda da yas ve “şehitlik” üzerinden “duygusal” zemin yaratmaya yönelmesi de bir ihtimal. Ama savaş uzadıkça ekonomik yıkım, siyasal ve dini baskılar tepkileri kendisine döndürebilir.

Sonuç olarak Mücteba’nın seçilmesi, İran'da rejim sürekliliğini pekiştirme, dış cepheye savaşa devam etme ve içeride muhafazakâr bloğu tahkim etme amacını taşıyor. Epstein Koalisyonu’nun açtığı savaş devam ettikçe de rejimin bu amaçlara ulaşma ihtimali giderek artacaktır.

10 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Anayasal Türkiye - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: Balkan ülkelerinde sosyalist örgütlenmelerde bulunan Rakovsky, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın öncesinde İkinci Enternasyonal’in yönetimine girmiştir. Savaş yıllarında Zimmerwald konferansına katılan Rakovsky, Ekim Devrimi’nin sonrasında Lenin tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti geçici başbakanlığına atanmıştır. SSCB’nin Londra ve Paris büyükelçiliğini de yapan Rakovsky, 1941’de Stalin’in emriyle öldürülmüştür.

Rakovsky’nin 1908’de yazdığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/xx/x01.htm

 

Avrupa'daki mutlakiyetçiliğin ve teokrasinin son kalesi düştü: Türkiye de anayasal bir devlet haline geldi.

Olayların nasıl geliştiği biliniyor. Temmuz ortasına doğru telgraflar, Türk subayı Niyazi Efendi’ni yüz kadar asker ve sivil ile birlikte Manastır dağlarına çıktığına dair tuhaf bir haberi dünyanın dört bir yanına yaydı. Dağın krallarının ve çetelerinin gücü, Sultan'ın hayali gücüyle yan yana var olan bu ülkede, bu çıkış, baş aktörünün niteliği ve milliyeti dışında olağandışı bir şey değildi. İnsan, Jön Türklerin Bulgar, Yunan ve diğer devrimciler gibi yetkililere karşı bir gerilla savaşı başlatacaklarını mı, yoksa önemsiz, münferit bir olaya mı tanık olduğunu merak ediyordu. Olaylar kısa sürede bize bir isyandan daha fazlasına tanık olunduğunu gösterdi: Türkiye tam anlamıyla bir devrim yaşıyordu. Niyazi Efendi’nin eylemi, şimdiye kadar bilinmeyen, tesadüfi bir olayın erken tetiklediği bir komployu su yüzüne çıkardı.

Niyazi Efendi’nin kahramanlığından sonra, devrimin en önemli olayı, hareketin bastırılması için İstanbul’dan gönderilen Mareşal Osman Paşa'nın Niyazi tarafından yakalanmasıydı. Aynı gece, 24 Temmuz'da, Makedonya Genel Komiseri Hilmi Paşa'dan bu vilayetin ordusunun isyancılara katıldığı haberini alan Sultan, 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etmekte acele etti.

Bu andan itibaren devrimci Jön Türk hareketi yasal ve hükümetin bir parçası haline geldi. Sansürün kaldırılmasını, genel af ilan edilmesini ve ayrıca Sultan'ın niyetinin samimiyetinin garantisi olarak, daha liberal bir eğilimi temsil ettiği düşünülen Kamil Paşa'nın, Sadrazam Said Paşa'nın yerine geçmesini sağladı. Hükümette ve üst düzey yönetimde de benzer değişiklikler oldu. Bu olaylar sırasında iktidardaki entrikacıların tutumu çok acınasıydı. Sultanın birinci sekreteri ve en etkili şahsiyet olan İzzet Bey, Melhame Paşa, Münir Paşa, büyükelçiler ve yurtdışındaki casusluk örgütlerinin liderleri, bir anda en saf anayasacı oldular, ancak aynı zamanda bir karşı devrim başlatmaya da çalıştılar – Edirne askerlerinin sadakat isyanı bunun kanıtıdır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Sultan’ın kendisi de her zaman Anayasa'nın hayranı olduğunu ve kötü niyetli kişilerin entrikaları nedeniyle Anayasa'nın savunucularını tutuklayıp hapse attığını aceleyle açıklamıştır.

Gazeteler neredeyse her gün Sultan'ın anayasa coşkusunun kanıtlarını bizlere sunuyor. Jön Türkleri memnun etme hevesiyle, "İttihat ve Terakki" Komitesi'nin onursal başkanlığına kendini bile önerdi ve özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin ilanını anmak için bir madalya basılmasını emretti.

Bu ani din değiştirme, kimseyi kandıramayacak kadar bariz bir hesaplamanın sonucu olmadığı gibi, Jön Türklerin gücünün kanıtı da değildir; daha çok Sultan'ın psikolojik çöküntüsünü ortaya koymaktadır.

Ağabeyinin ölümüne neden olan kalıtsal akıl hastalığından muzdarip, aşırı çalışma ve mesane rahatsızlığı nedeniyle zayıf düşen Abdülhamid, giderek daha fazla takıntılara kapılmaktadır. Türk basınının otuz iki yıldır özenle bahsetmekten kaçındığı bir konu, yani devlet adamlarının öldürülmesi, onun aklını kurcalamaktadır. Yabancı devlet adamlarının tüm suikastlarının Türk halkına kaza veya hastalık olarak anlatıldığını biliyoruz. Bu nedenle, ordusu ve destekçileri tarafından tamamen terk edildiğini gören Sultan Abdülhamid'in, kötü niyetli klişelerle Jön Türklerin güvenini kazanmaya çalışırken, anayasadaki tavizlerin belirli sınırları aşmasını engellemeye çalışması anlaşılabilir bir durumdur. Böylece, anayasayı ciddiyetle yeniden yürürlüğe koyan son Hatt-ı Hümâyun'da Abdülhamid, sadece Sadrazam ve Şeyhülislam'ı (Müslümanların dini lideri) değil, aynı zamanda savaş ve denizcilik bakanlarını da doğrudan atama hakkını elinde tuttu. Bunun yol açtığı topyekûn protestolar, Said Paşa'nın düşüşüne neden oldu.

Türk devriminin bilançosunu tamamlamak için, milletvekili seçimlerinin Kasım ayında yapılacağını da eklemeliyiz. 1876 Anayasasına göre, Parlamento iki meclisten oluşacak: üyeleri Sultan tarafından atanacak olan Senato ve dolaylı oyla seçilecek Temsilciler Meclisi.

İstanbul’daki olayların yarattığı memnuniyet, en azından görünüşte, geneldi. Ancak en dikkat çekici sonuç, Makedonya'daki çetelerin silahsızlandırılmasıydı. Üç ordunun başaramadığı şey, Anayasa'nın yeniden yürürlüğe girmesiyle yirmi dört saat içinde başarıldı. Bulgar, Yunan ve Sırp çetelerinin, birbirlerini yok ettikleri dağları gönüllü olarak terk edip, çeşitli kalabalıkların tezahüratları eşliğinde "kardeşlik dansı"nı birlikte yapmak üzere kasabalara inmeleri, şüphesiz özgürlüğün barışçıl etkisinin harika bir kanıtıydı.

Türk devrimi, aynı zafer yürüyüşüne devam ederse, Balkanlar'da ve genel olarak tüm Avrupa'da barış için en azından aynı derecede olumlu sonuçlar doğuracaktır. Şimdiye kadar çok yakın bir geçmişte görülen açgözlülük, herkes Türkiye'nin ortadan kaybolmak bir yana, büyüyeceğini ve ilerleyeceğini gördüğünde yatışacaktır. Şimdiye kadar en militarist devletlerden biri olan Türkiye için, anayasal rejim, mali ve siyasi açıdan olduğu kadar ekonomik ve sosyal açıdan da en olumlu sonuçları doğuracaktır. Hakim olan anarşi, yolsuzluğun gücü, yabancıların mahkemelerin yargı yetkisinden muaf tutulması ve bu sayede tüm kozmopolit dolandırıcıların neredeyse yargılanmaktan muaf tutulması nedeniyle, normal bir sanayi veya ekonomik faaliyet imkansızdı. Oysa iki kıtaya yayılmış[1], dört bir yanı denizle çevrili, zengin su yollarıyla geçilen, bol miktarda madenlere sahip, her iklime uygun ürünlerin yetiştirilebileceği verimli tarlalara sahip Türkiye, güçlü bir sanayinin gelişmesi için en elverişli koşulları sunmaktadır. Tek eksiği, liberal ve dürüst bir rejimdir.

Bu rejim, Jön Türklerin zaferiyle nihayet kurulacak mı? Bu soruyu cevaplamak için önce Türk liberal hareketinin kökenlerini ve hareketin gelişmek zorunda olduğu siyasi koşulları incelemeliyiz.

Türkiye'nin Batı'nın siyasi yapılarını benimsemeye çalışması ilk kez olmuyor: mevcut Anayasa 1876'da kabul edilmiştir. Ancak gerçekte Türkiye'deki reform hareketi çok daha eski bir döneme, hayatına mal olan bir girişimle ilk kez Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmeye çalışan III. Selim'in dönemine dayanmaktadır. O zamandan beri, birden fazla reformcu Boğaz kıyılarına Batı kurumlarını yerleştirmeye çalışmıştır. Bazı devlet adamları, bu reformcu coşkuyu Türklerin gerilemesinin nedenlerinden biri olarak bile kınamıştır. Örneğin diğerlerinin yanı sıra Metternich, yaşlı Türkler tarafından sık sık alıntılanan "Türkler Türk kalmalıdır" sözünü söyleyenlerden biridir.

Bu reformlar hiçbir zaman ciddi bir şekilde uygulanmadı, ancak yine de Türkiye'deki Hıristiyan nüfusun toparlanması bu reformlara borçludur. Başlıca reformlar, Sultan Abdülhamid[2] tarafından getirilen ve Tanzimat olarak bilinen reformlardı. İlki, bu sultanın tahta çıkmasıyla, yani 1839'da, diğerleri ise Kırım Savaşı'ndan sonra yürürlüğe girdi. Bu reformlar iki kanunnamede yer almaktadır: Gülhâne Hatt-ı Şerîfi ve Hatt-ı Hümâyun.

Tüm bu reformların amacı, Türkiye'yi medeni ve kamusal haklar açısından modern devletlerle aynı seviyeye getirmekti. Tanzimat öncesinde Türkiye'de güçler ayrılığı yoktu ve dolayısıyla vatandaşların can, mal ve namuslarının güvencesi de yoktu. İdari makamlar, istedikleri gibi idam cezası ve mal müsaderesi uyguluyorlardı. Türkler de Hıristiyanlar da bu durumdan muzdaripti, ancak Hıristiyanlar, fethedilmiş bir halk olarak maruz kaldıkları her türlü aşağılanmanın yanı sıra, dinlerini özgürce yaşama konusunda da kısıtlanıyorlardı.

1856 reformu, tüm Osmanlı tebaasının ayrım gözetmeksizin medeni eşitliğini ilan etti; 1839 reformu ise düzenli bir vergi toplama sistemi getirerek zorunlu askerlik hizmetine bir sınır koydu, ancak bu sadece Müslümanlar için geçerliydi. Ancak tüm bu reformlar, Sultan'ın mutlak iktidarını hiç etkilemedi ve halkı her türlü kamusal yaşamdan dışladı. Ordudan muaf tutulan Hıristiyanlar, 1856 reformunda eşitlik hakları tanınmış olmasına rağmen, pratikte tüm sivil görevlerden de dışlandılar.

Türkiye'de ilk büyük siyasi reform ancak 1876'da gerçekleşti: parlamenter anayasanın veya Kânûn-i Esâsî'nin ilan edilmesi.

Fransız diplomat Kont Charles de Mouy, Şubat 1900 tarihli Revue des Deux-Mondes dergisinde bu ilanla ilgili tipik bir olayı şöyle anlatmıştır:

O dönemde, Avrupa Türkiye'sindeki vilayetlere (Bulgaristan, Makedonya ve Bosna) idari özerklik vermek amacıyla uluslararası bir konferans düzenlenmişti. 23 Aralık 1876 tarihli oturumda, çeşitli güçlerin delegeleri tartışmalara başlamak üzereyken silah sesleri duyuldu. Konferansın başkanı, Türk delege Safvet Paşa ayağa kalktı ve ciddiyetle şöyle dedi:

"Bu silah sesleri, Sultan'ın imparatorluğuna verdiği Anayasa'nın ilanını simgeliyor. Bu eylem, altı yüz yıldır süren yönetim biçimini değiştiriyor ve Osmanlı halkları için yeni bir refah dönemini başlatıyor."

M. de Mouy, tam yetkili delegelerin – bir olay bekledikleri için şaşırmamış olsalar da – onları şaşırtmak ve gündemlerini bozmak amacıyla yapılan bu teatral harekete çok kızmış olarak buz gibi bir sessizlik içinde kaldıklarını ekledi... Ardından, tebrik etmeden ve hiçbir şey olmamış gibi günün gündemine geçtiler.

Sonraki olaylar, onların güvensizliğini haklı çıkardı.

Tahta çıkmadan önce, kendisiyle müzakereye gelen Mithat Paşa'dan daha fazla anayasalcılık sergileyen Abdülhamid, ilk uygun fırsatı değerlendirerek Anayasa'yı askıya aldı.

Bu eski komedinin tekrarını mı izliyoruz? Şüphesiz Sultan, Anayasa'yı ikinci kez askıya almaktan ve savunucularını zayıflık gösterirlerse hapse atmaktan çekinmeyecektir.

Abdülhamid, aslında tarihin en despot hükümdarlarından biridir. İşte Fransız büyükelçisinin 15 Ekim 1881 tarihli Le Livre Jaune dergisinde yayımlanan resmi bir belgede yazdıkları şöyledir:

"Bâb- Âli artık yok: Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun şu anda var olduğu rejimin temel özelliği, ana karakteridir. Abdülhamid'den önce sultanın gücü mutlak idi, ancak bu güç, hükümette, idarede ve dış politikada aktif rol oynayan bakanlar aracılığıyla kullanılıyordu. Artık durum böyle değil. Bakanlar, hükümdarın emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getirmeleri beklenen basit ayakçılardır."

Yirmi yedi yıl boyunca bu sınırsız gücü kullanan Abdülhamid, kendi iradesinden üstün bir iradeye zorlukla tahammül edebilir. Bu nedenle, yeni rejimin başlıca muhalifi olmaya devam etmektedir ve şu anki güvencelerinin 1876'dakilerden daha fazla bir değeri yoktur.

1876 Anayasası'nın baş mimarının Mithat Paşa olduğunu, Şubat 1877'de iktidardan uzaklaştırıldığını, Anadolu’ya sürgün edildiğini ve daha sonra Sultan Abdülaziz'i tahttan indirmekle suçlanarak hapse atıldığını biliyoruz. Mithat Paşa hapishanede öldü, büyük olasılıkla zehirlendi.

Jön Türklerin ilk başarısızlığı, sadece sayıca az olmalarından değil, her şeyden önce yanlış siyasi anlayışlarından kaynaklanıyordu. Mithat Paşa ve arkadaşlarının hükümet sisteminde Hıristiyanlara tanıdıkları alan, onları Osmanlı İmparatorluğu'na bağlamak için oldukça yetersizdi. O dönemin Jön Türkleri, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında var olan ırksal düşmanlığın etkisine fazla kapıldılar.

Bugün de Türk devrimine yönelik en büyük tehlike, gerçek ve sadece dini değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir boyutu da olan bu düşmanlıktır. Şehirlerde burjuvazi çoğunlukla Katolik’tir, Türkler ise memur ve askerdir. Buna, kadınların mutlak köleliğine dayanan Türk ailesinin özel yapısını da ekleyince, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki mücadelelerin acımasızlığını ve birbirlerine duydukları nefreti ve hor görmeyi anlayabiliriz. Yüzyıllarca süren tartışmasız egemenlik, Türkler arasında Hıristiyanlara, "gavur"lara, aşağı ırk ve kölelere karşı üstünlük duygusunu güçlendirmiştir. Bu, Türk egemen sınıflarının psikolojisidir ve din adamları da bunu en cahil alt sınıflara yaymaktadır. Sadece Müslümanların askerlik hizmetine tabi olması, ırkçı önyargılarını güçlendirmiştir.

Bu düşmanlık, bir bakıma sosyolojik bir eğilimle de doğrulanmaktadır: Türkler ve Hıristiyanlar arasındaki doğum oranı farkı. Hıristiyanların doğum oranı yılda binde 41,7 iken (Bulgaristan'ın resmi nüfus sayımı rakamları), Türklerin doğum oranı sadece 23,5'tir. Bu, fatihlerin ve fethedilenlerin farklı sosyal evrimlerinin bir sonucudur.

Bu gerçeğin kabul edilmesi, Türk devriminin amacının sadece bir siyasi sistemin kurulmasından daha fazlası olması gerektiğini göstermektedir. Amacı, bir halkı modern medeniyet ve kültür düzeyine yükseltmek olmalıdır. Aslında, Türkiye'deki Hıristiyan kesimin Türk kesiminden çok daha fazla modern siyasi yaşama uygun olduğunu ve bu nedenle reformcu partinin, Hıristiyan kesimle açık bir ittifak kurarak programını gerçekleştirmek için gerekli gücü bulacağını inkâr etmek çocukça olur.

Müslüman kültürü ve özellikle Müslüman aile yapısı ile siyasi ve sivil özgürlük ve eşitlik rejimi arasındaki göreceli uyumsuzluk genel olarak kabul görmemektedir. Birçok Türk bunu inkâr etmektedir ve olaylar da onları haklı çıkarmaktadır. Aslında, astrologları ve "Şeyhülislam"ı da dahil olmak üzere tüm Türkiye'nin anayasal rejime "koşulsuz" desteklerini ilan etme hevesi, başka bir açıklaması olmasaydı, bizim ifademizle çelişiyor gibi görünürdü. Jön Türk propagandasının ana vatanının Makedonya olduğunu ve hareketin patlamasının İngiliz-Rus reform projesiyle aynı zamana denk geldiğini belirtmek, hareketin liberal olmaktan çok milliyetçi kökenlerini anlamak için yeterlidir. Herkes, Türkiye'yi bir başka parçalanmadan kurtarmak için Anayasa'ya sarılmıştır. Bu, herkesin Hıristiyanları uzlaştırmak ve Türk halkına yeni rejime güven vermek için yapılması gereken tavizleri dikkate aldığı anlamına gelmez. Her halükârda, devrimden önce de bu konuda zaten farklı görüşler vardı. Meşveret çevresindeki çevreler çok milliyetçi eğilimler göstermektedir. Bu grubun siyasi ideali, 1876 Anayasası'nda öngörüldüğü gibi, parlamentonun desteklediği güçlü bir merkezi iktidardır. Sultan'ın yeğeni Sabahaddin çevresinde toplanan ve birkaç ay önce Ermeni devrimcileriyle saldırgan bir ittifak kuran diğer grup, imparatorluğun kurtuluşunu Türkiye'de yaşayan halkların bir federasyonunda aramaktadır.

Bu grubun demokratik programının, özgürlüğün genel ve samimi bir şekilde uygulanmasını garanti edebilecek tek program olduğu yadsınamaz.

Bu durum, sadece Ermeni devrimcilerin programını değil, Makedon devrimcilerin programını da uygun düşmektedir.  Bu devrimcilerin beyanları, Selanik ve Manastır'daki önemli gösterileri, Makedon federalistleri ile Bulgaristan ile birleşmeyi savunan Makedon partizanlar arasında sık sık yaşanan kanlı çatışmalar gibi başka kanıtlar olmasaydı, niyetlerinin samimiyeti konusunda bizi ikna etmeye yetmezdi. Sofya Makedonya Komitesi'nin eski başkanı Sarofos'un suikastı, bu kardeş kavgasındaki olaylardan sadece biriydi. Türkiye'deki son olayların ardından, Sofya Komitesi ve dolayısıyla gayriresmi Bulgar çevreleriyle bağlantıları olan Makedonya örgütleri, mevcut başkanları Pintcheff aracılığıyla, Jön Türklerin reform çalışmalarının önünde engel olmak istemediklerini açıkladılar. Türkiye'de özgürlükçü bir rejimin kurulması, tüm halklar için o kadar hayati bir gereklilik ki, kimse buna karşı çıkmayı açıkça kabul etmeye cesaret edemiyor. Bununla birlikte, Balkan ülkelerinin hükümetleri ile Rusya, Almanya ve Avusturya'nın diplomatları, mevcut değişiklikler hakkında olumlu açıklamalar yaparken, reform hareketinin başarısızlığını büyük bir memnuniyetle karşılayacaklardır. Reformun başarısı, onların toprak veya ekonomik genişleme politikalarının önünde engeller çıkaracaktır.

Jön Türklerin, demokratik Hıristiyan unsurlarla giderek daha yakın işbirliği içinde olmaları sayesinde, yurt dışından gelen tüm entrikaların ve iç direnişin yenilgiye uğratılacağı umulmaktadır. Jön Türkler, Hıristiyanların yardımı olmadan, yani Türkler ve Hıristiyanlar arasında mutlak eşitlik rejimi olmadan Türkiye'yi güçlendirme işinin imkânsız olduğunu anlamalıdır. Hıristiyanlar ise, Türklerin modern yaşam koşulları yaratmasına dürüstçe ve ayrılıkçılık düşüncesi olmadan yardım etmenin kendi çıkarlarına en uygun olduğunu anlamalıdır; aksi takdirde, Türk imparatorluğunun halkları için katliamlar, sefalet ve zulüm rejimine geri dönülecektir.


[1] Türkiye (Avrupa ve Asya'da) 2.775.000 kilometrekarelik bir alana ve 25 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avrupa'da şu yerleri kapsar: Arnavutluk, Makedonya, Epirus ve Tesalya (kısmen Trakya, Edirne vilayeti). Asya'da ise Anadolu, Türk Ermenistanı, Arabistan, Suriye, Kürdistan, Mezopotamya. Afrika'da ise Trablus. İsmen Türk olan eyaletleri saymıyoruz: Doğu Rumeli 1885'ten beri Bulgaristan ile birleşmiş ve Mısır fiilen İngiltere'nin himayesi altına girmiştir.

[2] Yazar Abdülmecid ile Abdülhamid’i karıştırıyor. (ç.n.)

7 Mart 2026 Cumartesi

Tüm Savaşları Bitirebilecek Savaş

28 Şubat Cumartesi günü Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) İran'a geniş çaplı hava saldırılarıyla başlayan savaş sürüyor. Nükleer müzakerelerin sürdüğü bir dönemde, hiçbir resmi savaş ilanı yapılmadan ve Kongre kararı alınmadan yeni bir katliama imza atan Epstein Koalisyonu, İran’ın “sürpriz” direnişi karşısında çuvallıyor.

Savaşın Bir Haftası

Epstein Koalisyonu bir haftalık süreçte İran'a 1000'den fazla saldırı düzenledi. Bu saldırılarda İran Kızılay Cemiyeti’nin açıklamasına göre 5 Mart itibariyle 1.332 İranlı hayatını kaybetti.[1] Ölenlerin 165’inin Minab Okulu’nun kız öğrencileri olduğunu belirtip (saygıyla anıyorum) Epstein Koalisyonu’nun soykırımcı yönünü ifade etmek gerekiyor.

İran’ın misilleme saldırılarının hedefi ise İsrail kentleri ve bölgedeki ABD üsleri oldu. Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Kuveyt, Bahreyn, Ürdün ve Suudi Arabistan'daki ABD üslerine füze ve insansız hava aracı (İHA) gönderen İran, Hürmüz Boğazı’nı geçişe kapatarak petrol tankerlerini vurmaya başladı.

Bununla birlikte Hürmüz Boğazı'nda İran firkateyninin batırılması, İsrail’in Lübnan'a saldırması, Irak ve Azerbaycan topraklarına İHA'ların düşmesiyle savaş hızlıca bölgeselleşti. Dolayısıyla savaşı İran’ın sınırlarına yığmak isteyen Epstein Koalisyonu’nun hesaplarının aksine çatışmalar Orta Doğu düzleminde devam ediyor. Bu durum da savaşın etkilerinin askeri ve ekonomik boyutunun küresel düzeye sıçramasına neden oluyor.

Avrupa ve ABD’ye Darbe

Rusya ve Çin’in “doğrudan” dahil olmaması nedeniyle savaşın askeri düzeyi küresel boyutta olmasa da ekonomik düzeyi küresel boyutta etkilerini gösteriyor.

Petrol arzında yaşanan kesintilerle birlikte Brent türü ham petrolün varil fiyatı yüzde 30 artarak 92 dolar düzeyini aştı.[2] Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasıyla birlikte doğalgaz ve petrol sevkiyatının durması da Batı’da enerji krizine neden oldu. Avrupa şimdiden yeraltı doğalgaz depolarının yüzde 70’ini harcadı.

Avrupa’nın enerji krizi yaşamasına karşılık İran ile Çin, Çin gemilerinin Hürmüz Boğazından serbest geçişini sağlayacak mutabakatı imzalayarak safları sıklaştırıyor.[3]

Safların sıklaşması ise Çin'in küresel yükselişini dizginlemek, Orta Doğu'daki enerji kaynaklarını ve ticaret yollarını denetim altında tutmak isteyen ABD emperyalizminin planlarına bir başka önemli darbenin vurulması demek.

Epstein Koalisyonu Kaybediyor

İsrail ile kurduğu Epstein Koalisyonu’nun İran’ı kolayca ele geçirebileceğini düşünen Trump yönetimi, molla rejiminin zalimliğine rağmen yurdunun emperyalistler tarafından talan edilmesine razı olmayan İran halkının direnişine çarpmış durumda.

Trump çaresizlik içerisinde "İran Devrim Muhafızlarına, orduya ve polise silahlarını bırakması çağrısı yapıyorum, yoksa hepsi öldürülecek" derken, Beyaz Saray Sözcüsü "İran hava sahasının tam ve eksiksiz kontrolünü" ele geçirme yolunda ilerlediklerini söyleyerek koalisyonun "olağanüstü başarılı" bir operasyon gerçekleştirdiğini ilan ediyor. “Olağanüstü başarılı” operasyonların sonucu ise İran’ın füze saldırılarını engellemek değil, yüzlerce sivilin katledilmesi, yerle bir edilen altyapı, hedef alarak vurulan hastaneler ile İran halkına teslimiyeti dayatmak.

Koalisyon katliamlara doymamış olacaklar ki Pentagon, savaşta kullanılan silahların yerine yenilerini koymak için yaklaşık 50 milyar dolarlık ek bütçe hazırlarken[4], Tomahawk füzelerinin üreticisi Raytheon yıllık üretimi bin füzeye çıkarmak için Pentagon ile yeni bir anlaşma imzalıyor[5]. Savunmasız halkın katledilmesiyle birlikte silah sermayesine verilen bu destek, Epstein Koalisyonu’nun İran halkı nezdinde kendisine boyun eğmeyen halklara katliam dayatacağını açıkça gösteriyor.

Avrupa'nın İkilemi

Trump’ın vassallık dayatmasına karşın Münih'te "stratejik özerklik" çağrısı yapan Avrupa, kendi çıkarlarının peşinde kıvrım kıvrım kıvranıyor. Fransa Cumhurbaşkanı Macron, amiral gemisi Charles de Gaulle'ün Akdeniz'e hareket etmesi emrini verirken, Hollanda da Fransa'yı desteklemek için savaş gemisi gönderme kararı aldı. Buna karşın İspanya üslerini ABD'ye kullandırmayı reddetti, Almanya ise savaşa katılmayacağını duyurdu.

Bu tablo, Avrupa'nın Washington'dan tam anlamıyla kopmaya henüz hazır olmadığını, ama körü körüne itaat etmek de istemediğini gösteriyor. Avrupa burjuvazisinin bu çelişkili tutumu, kendi çıkarları ile ABD hegemonyası arasındaki derin gerilimi yansıtıyor.

Direniş

İngiliz yazar H.G. Wells, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nın başlarında (1914) kaleme aldığı "Tüm Savaşları Bitirecek Savaş" adlı eserinde militarizmi eleştirip barışı savunmuştu. O savaş savaşları bitirmek bir yana emperyalizmin başka savaşlarına da yol açmıştı. Fakat ABD emperyalizmi ve soykırımcı İsrail devleti tarafından bölge halklarına dayatılan bu savaşa karşı İran halkının gösterdiği cesaret, bütün dünya halklarının ayağa kalkmasına yol açtığı takdirde, bütün savaşları bitirebilme potansiyeline sahip. Zaman bu cesarete ve direnişe destek verme zamanıdır.


[1] https://haber.sol.org.tr/haber/abd-israil-saldirilarinda-sekizinci-gun-iranda-yerlesim-yerleri-hedefte-407220

[2] https://www.bloomberght.com/emtia/brent-petrol

[3] https://www.msn.com/en-in/news/insight/iran-grants-china-exclusive-hormuz-passage/gm-GM1F1BB765?gemSnapshotKey=GM1F1BB765-snapshot-0&uxmode=ruby

[4] https://www.reuters.com/business/aerospace-defense/defense-executives-plan-meet-white-house-strikes-iran-diminish-stockpiles-2026-03-04/

[5] https://www.19fortyfive.com/2026/03/the-u-s-militarys-great-tomahawk-missile-shortage-looks-inevitable-thanks-to-the-iran-war/

(Çeviri) Balkan İttifakına Doğru - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu:  1908’de yazılan ve Fransız Milletlerarası Tahkim Cemiyeti’nin 1902-1909 yılları arasındaki yayın organı Revue de la Paix’in...