3 Ekim 2026 Cumartesi

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı resmen sona erdi.[1] Hiçbir zaman var olmadığı ortaya çıkan kitle imha silahları gerekçesiyle 2003’te başlayan ABD işgali, zirve noktasında 170 bin asker ve 505 üsle Irak’ı fiilen bir Amerikan garnizonuna çevirmişti.[2] İşgalle birlikte Irak devleti çökmüş, bunun sonucunda önce bir iç savaş çıkmış, ardından 2014’te IŞİD ortaya çıkmıştı. Üstelik ABD’nin şimdi “zafer” diye sunduğu IŞİD’in yenilgisi, aslında kendi yarattığı bir enkazdan doğan tehdidin ortadan kalkmasından ibaretti. Washington’ın bugün “mücadele ediyoruz” dediği İran etkisinin Irak’ta bu denli güçlenmesi de dolaylı olarak aynı işgalin bir sonucudur.

İşgalin Bilançosu

Çekiliş kutlanırken geride bırakılanların da hatırlanması gerekiyor. Ebu Gureyb hapishanesinde ABD askerleri ve istihbarat mensuplarının tutuklulara uyguladığı işkence (cinsel taciz, elektrik verme vb.) Menadil el-Cemadi’nin ölümüyle sonuçlanmış ve bu ölüm nedeniyle on bir asker mahkûm edilirken hiçbir üst düzey yetkili yargılanmamıştı. 2005’te Haditha’da ABD askerleri kadın, çocuk ve yaşlılar dahil 24 sivili öldürmüş, sekiz askerin yargılanmasına rağmen hepsi beraat etmişti. Mahmudiye’de 2006’da 101. Hava İndirme Tümeni askerleri on dört yaşındaki Abir Kasım el-Cenabi’ye tecavüz edip onu ailesiyle birlikte katletmiş, cesetleri yakmaya çalışmıştı. Blackwater’ın Bağdat’ta silahsız on dört sivili öldürdüğü Nisur Meydanı katliamının faillerinin cezaları ise mahkûm edildikten bir süre sonra indirilmişti. New Yorker dergisinin ulaştığı verilere göre Irak ve Afganistan’da 781 savaş suçu iddiasının yüzde 65’i “suç oluşmadığı” gerekçesiyle kapatılmış, suç sayılan 151 vakada 572 failden yalnızca 127’si mahkûm edilmişti. Iraq Body Count’a göre 2003’ten bu yana belgelenen sivil ölümler 200 bini aşıyor. 2004’te Felluce’de kullanılan beyaz fosforu önce inkâr edip sonradan “düşman savaşçılara karşı yanıcı silah” diye savunan aynı Pentagon, yıllar sonra bu silahı kullandığını iddia ettiği Esad yönetiminin uluslararası mahkemede yargılanmasını talep edecekti. Üstelik işgalin kendisi, BM Güvenlik Konseyi onayı olmadan yapıldığı için dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından “uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirilmişti.[3] Bu bilanço hatırlanmadan, çekilişi yalnızca bir “jeopolitik denge” meselesi olarak okumak eksik kalır.

ABD’nin bu çekilişi bir lütuf olarak sunması, son birkaç yılın gerçekliğiyle de örtüşmüyor. Irak’taki İran yanlısı milis güçlerinin yıllardır ABD üslerini - özellikle Enbar’daki Ayn el-Esed’i - onlarca kez vurması[4] ve Suriye’de Palmira yakınlarında iki Amerikan askerinin ölmesi Washington’ın bölgedeki kayıplarını azaltma isteğini hızlandıran son gelişmeler oldu.[5] 2024’te Bağdat’la varılan çekilme takvimi, soykırımcı Epstein koalisyonunun 2026’da İran’a açtığı savaşın sonuçları nedeniyle iyice öne alındı.[6] Trump’ın çekilişi “kötü bir kararın tarihe karışması” sözleriyle kutlaması, aslında yıllardır süren direniş mücadelesinin sonucunu kendi başarısı gibi sunma çabasından başka bir şey değildir.

Zafer

Çekilişin ardından ortaya çıkan üç ayrı “zafer” anlatısı, meselenin kendisini ele veriyor. Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, bu günü resmî tatil ilan edip “Egemenlik Günü” olarak andı ve kutlamayı kurumların gücü ve “dengeli ortaklıklar” söylemiyle çerçeveledi.[7] İran Devrim Muhafızları ise çekilişi doğrudan “tarihî bir zafer” ve “Batı Asya’da yabancı egemenliğin sonuna doğru bir adım” olarak nitelendirdi.[8] Kudüs Gücü komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani de 2 Ekim’de bir adım daha ileri giderek, ABD’nin geniş kaynaklarına rağmen “Irak halkının direnişi ve Direniş Cephesi’nin kahramanları sayesinde” kovulduğunu, ABD varlığının “diğer alanlardaki kalıntılarının da” temizlenmesi gerektiğini söyledi.[9] Kataib Hizbullah gibi milisler ise çok daha açık konuşarak “işgalci güçlerin direnişin İHA ve füzeleri altında aşağılanarak kovulmasını” kutladı.[10] Üç anlatı da kendi kazanımını öne çıkarıyor, ancak sahadaki gerçeklik, yıllarca süren silahlı direnişin ABD’yi başka hiçbir yerde görülmemiş bir hızla bölgeden çekilmeye zorladığını ortaya koyuyor.

Nitekim çekilişin başlangıçta öngörülen bir koşulu da zaferin kime ait olduğunu gösteriyor. Bu koşula göre Irak’taki milis grupların 30 Eylül’e kadar silah bırakması gerekiyordu.[11] Ancak Kataib Hizbullah ve Hareketü’n-Nüceba gibi en güçlü gruplar, “tam egemenlik” -yani yabancı güçlerin tamamen çekilmesi- sağlanmadan silah bırakmayacaklarını açıkça ilan ettiler.[12] Bunun üzerine hükûmet, silahsızlanma takvimini Haziran 2027’ye erteledi ve taraflar arasında 90 günlük karşılıklı bir “dondurma” anlaşması yürürlüğe girdi.[13] Üstelik Asaib Ehl el-Hak’tan ayrılan bir grup, İran’ın “belirgin” desteğiyle yeni bir silahlı oluşum bile kurdu.[14] Bu da Bağdat’ın silah tekelini devlette toplama hedefinin kâğıt üzerinde kaldığını gösteriyor. El-Zeydi’nin ABD’nin tamamen çekilmesinde ısrarcı olması da gösteriyor ki, milislerin “silahımız ABD işgaline karşıdır” gerekçesini ellerinden alıp onları siyaseten köşeye sıkıştırmaktan vazgeçmeyecektir. Dolayısıyla Bağdat da bu “zafer” anlatısını iç iktidar mücadelesinde bir araç olarak kullanıyor.

Sonuç olarak, işgalci ABD’nin Irak’tan çekilişi meselenin kapandığı anlamına gelmiyor. Örneğin Washington ile Bağdat’ın, askerler çekilir çekilmez 2008 tarihli Stratejik Çerçeve Anlaşması’na, yani bağlayıcı olmasa da ABD’nin güvenlik desteğini öngören bu metne geri dönmesi, çekilişin ABD’nin etkisini bitirmediğini, yalnızca biçimini değiştirdiğini gösteriyor.[15] ABD’nin İran’ın denizden kuşatılması için askerî güçlerini göndermesi, Yemen’de Suudilere verilen desteğin sürdürülmesi ve soykırımcı ve işgalci İsrail’in savaşı büyütme çabaları, ABD emperyalizminin çekilmek bir yana, başka biçimlerde ama daha güçlü biçimde bölgedeki savaşa dahil olacağına işaret ediyor.


28 Eylül 2026 Pazartesi

(Çeviri) İtalyan-Türk Savaşı’nın Sonu - Vladimir İlyiç Lenin

Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk olarak Pravda gazetesinin 28 Eylül 1912 tarihli 129. sayısında yayımlanmıştır. Stepan Apresyan tarafından çevrilmiş haline şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1912/sep/28.htm

Telgraf haberlerine göre, İtalya ve Türkiye temsilcileri barışın ön şartlarını imzaladılar.

İtalya, Afrika’daki Türk topraklarını ele geçirmek amacıyla bir yıl önce başlattığı savaşı “kazandı”. Bundan böyle Trablus İtalya’ya ait olacak. “Medeni” bir yirminci yüzyıl ulusu tarafından yürütülen bu tipik sömürge savaşına bir göz atmakta fayda var.

Savaşı ne tetikledi? İtalyan emperyalizmi için yeni pazarlara ve yeni kazanımlara ihtiyaç duyan İtalyan para babalarının ve kapitalistlerinin açgözlülüğü.

Bu nasıl bir savaştı? “En son” silahların yardımıyla Araplara yönelik bir katliam, mükemmelleştirilmiş, medeni bir kan banyosuydu.

Araplar çaresizce direndiler. Savaşın başında İtalyan amiraller tedbirsizlik edip 1.200 deniz piyadesini karaya çıkardıklarında, Araplar onlara saldırdı ve yaklaşık 600 kişiyi öldürdü. “Misilleme” olarak yaklaşık 3.000 Arap katledildi, bütün aileler yağmalanıp öldürüldü; kadınlar ve çocuklar soğukkanlılıkla katledildi. İtalyanlar medeni, anayasal bir ulustur.

Yaklaşık 1.000 Arap asıldı.

İtalyanların kayıpları 20.000’i aştı; bunların 17.429’u yaralı, 600’ü kayıp ve 1.405’i ölü.

Savaş, İtalyanlara 800 milyon liretin, yani 320 milyon rublenin, üzerinde bir maliyete mal oldu. Sonuçta korkunç bir işsizlik ve sanayide durgunluk baş gösterdi.

Araplar yaklaşık 14.800 can kaybetti. “Barış”a rağmen savaş aslında devam edecek; zira Afrika’nın kalbinde, kıyıdan uzak bölgelerde yaşayan Arap kabileleri boyun eğmeyi reddedecek. Ve uzun bir süre boyunca süngü, kurşun, darağacı, ateş ve tecavüz yoluyla “medenileştirilecekler”.

İtalya, elbette, diğer kapitalist ülkelerden ne daha iyi ne de daha kötüdür. Hepsi de aynı şekilde, yeni kâr kaynakları arayışında hiçbir katliamdan çekinmeyen burjuvazi tarafından yönetilmektedir.


26 Eylül 2026 Cumartesi

Babülmendep’te Emperyalizm ve Direnişin Tarihi

Ensarullah hareketinin bu ay Meyyun Adası’nı ele geçirip Babülmendep’in tamamına hâkim olması, boğazın tarihinde yeni bir sayfa açmakla birlikte aynı zamanda çok daha eski bir hikâyenin de son bölümü. Bu suların kimin denetiminde olacağı sorusu, tam 187 yıl önce de emperyalist güçleri bugünkü gibi meşgul ediyordu. O zamanki büyük emperyalist güç İngiltere’ydi ve İngiltere’nin bu soruya verdiği yanıt, bugün hâlâ Yemen’in siyasi haritasını biçimlendiren bir mirasa dönüştü.

Sömürgeden Bağımsızlığa

İngiltere, 1839’da sönmüş bir yanardağın kraterine kurulu küçük liman kasabası Aden’i, “korsanlığı önlemek” için işgal etti. Gerçek neden ise Hindistan’a giden deniz yolunu güvence altına almaktı. 1869’da Süveyş Kanalı açılınca Aden’in önemi katlanarak arttı, çünkü kent Londra ile Bombay arasında işleyen buharlı gemilerin kömür ikmali yaptığı, Britanya İmparatorluğu’nun en yoğun limanlarından birine dönüştü. İmparatorluk bu küçük kıyı şeridiyle yetinmedi ve zamanla çevredeki kabilelerle “koruma” antlaşmaları imzalayarak Aden Himaye Bölgesi’ni oluşturdu. Bu bölgeyi oluşturmanın diğer nedeni de Osmanlı’nın kuzeyden gelebilecek saldırılarına karşı bir tampon inşa etmekti.

1937’de Aden, Hindistan’dan ayrılarak doğrudan Londra’ya bağlı bir koloniye dönüştürüldü. Ama asıl kırılma 1956’da gerçekleşti. Süveyş Krizi’nde İngiltere’nin uğradığı hezimet, Londra’yı bölgedeki varlığını yeniden yapılandırmaya zorladı ve bunun sonucunda 1959’da Aden kolonisiyle çevresindeki himaye bölgelerini birleştiren Güney Arabistan Federasyonu kuruldu. Buradaki amaç, Cemal Abdülnasır’ın öncülüğünde yükselen Arap milliyetçiliği dalgasına karşı statükoyu korumaktı. Ne var ki bu yapay birlik, tam da önlemeye çalıştığı şeyi hızlandırdı.

14 Ekim 1963’te Ulusal Kurtuluş Cephesi’nin (NLF) İngiliz Yüksek Komiserliği’ne yönelik saldırılara başlaması dört yıl sürecek “Aden Olağanüstü Hali”nin fitilini ateşledi. Kendini Nasır’ın desteklediği rakibi İşgal Altındaki Güney Yemen'in Kurtuluş Cephesi’nden (FLOSY) ayıran NLF, işçi sendikalarının, Nasırcıların ve Marksistlerin bir araya geldiği, giderek radikalleşen bir cephe oldu. İki hareket bir yandan İngilizlere karşı savaşırken bir yandan da birbirleriyle mücadele ettiler ve kazanan 1967’de NLF oldu. Aynı yıl Altı Gün Savaşı’nın ardından Süveyş Kanalı’nın kapanması, Aden’in İngiltere için stratejik değerini bir gecede sıfırladı ve Londra, Washington’ın itirazlarına rağmen çekilme kararı aldı. Cenevre’de yapılan görüşmelerde İngiltere, on yıllardır “koruduğu” himaye bölgesini doğrudan NLF’ye devretti. 30 Kasım 1967’de Aden merkezli Güney Yemen bağımsız oldu ve 20. yüzyılın nadir örneklerinden biri olarak, bir gerilla hareketi, müzakere masasında taviz koparmak yerine sömürgeciyi doğrudan kovarak iktidara geldi.

Arap Dünyasının Tek Marksist Devleti

Bağımsızlığın ardından NLF içindeki Marksist kanat, 1969’da iktidarı ele geçirdi ve 1970’te Yemen Demokratik Halk Cumhuriyeti’ni (PDRY – Güney Yemen) kurdu. Bu cumhuriyet Sovyetler Birliği’yle müttefik olmakla birlikte resmî ideolojisi Marksizm-Leninizm olan tek Arap devleti idi. Toprak reformu yapan, kadın haklarında bölgeye öncülük eden ve planlı ekonomiye geçen Güney Yemen, aynı zamanda Suudi Arabistan’ın ve Batı’nın “Arap Yarımadası’nın Küba’sı” olarak gördüğü bir tehdit oldu. 1986’daki kanlı iç çatışmanın devleti zayıflatması ve 1990’da Sovyet bloğunun çözülüşüyle Güney Yemen, kuzeydeki Yemen Arap Cumhuriyeti’yle birleşerek bugünkü Yemen’i oluşturdu.

Ama birleşme, güney için bir ortaklıktan çok ilhaka dönüştü. Kuzeyli Ali Abdullah Salih devlet başkanı olurken, güneyin lideri Ali Salim el-Beyd yalnızca başkan yardımcılığıyla yetinmek zorunda kaldı. 1993 seçimlerinde güneyin partisi oy kaybedince gerilim tırmandı ve Suudilerin de desteğiyle el-Beyd 1994’te Güney Yemen’in tekrar ayrıldığını ilan etti. Kısa sürede bastırılan bu ayrılıkçı girişim, on binlerce güneyli askerin ve memurun erken emekliye sevk edilmesiyle sonuçlandı ve bu tasfiye, 2007’de kurulacak Güney Hareketi’nin ve bugünkü Güney Geçiş Konseyi’nin (STC) doğrudan öncüsü oldu.

Boğaz, İşgal ve Direniş

Aradan geçen 187 yılda değişen, boğazın önemi değil, onu denetlemek isteyen aktörlerin kimlikleri oldu. STC’nin 2025 sonunda BAE desteğiyle güneyin neredeyse tamamını ele geçirip Ocak 2026’da aynı hızla çökmesi, 1994’te bastırılan bağımsızlık damarının bir başka tekrarı oldu. Yalnızca bu kez Londra ve Riyad’ın yerini Abu Dabi aldı. Soykırımcı ve işgalci İsrail’in Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyıp Berbera’da üs arayışına girmesi ve Meyyun Adası’nda BAE eliyle inşa edildiği iddia edilen pistle boğazın tam ortasına yerleşmeye çalışması da 1839’da Britanya’yı Aden’e getiren hesabın bugünkü versiyonundan başka bir şey değil: Boğazı, karşı kıyılardan kıskaca alarak denetlemek. Ensarullah’ın bu ay adayı ele geçirmesi, tesadüfen de olsa, bu 187 yıllık imparatorluk mantığına verilmiş somut yanıtın bir başka tekrarı oldu.

Aden’in bu tarihi bizlere Babülmendep’in üzerindeki mücadelenin hiçbir zaman yalnızca Yemenlilerin kendi aralarındaki bir mesele olmadığını gösteriyor. Ve yine bu tarih bizlere bu boğazı denetlemek isteyen soykırımcı, işgalci ve emperyalist güçlerin er ya da geç halkların ve emekçilerin direnişiyle karşı karşıya kalarak yenildiklerini de gösteriyor.

22 Eylül 2026 Salı

(Çeviri) Doğanın İnsanlaşması: Pablo Neruda’nın Ölümünün 50. Yıl Dönümü - Jenny Farrell

Çevirmenin Notu: Jenny Farrell tarafından 4 Ekim 2023 tarihinde kaleme alınan bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://socialistvoice.ie/2023/10/nature-becoming-human-the-50th-anniversary-of-the-death-of-pablo-neruda/

Pablo Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü'nü aldığı konuşmasında, Jorge Videla yönetimindeki Şili hükümetinden kaçarak And Dağları üzerinden Arjantin'e geçişini anlatır.

Bu balta girmemiş kadim dünyada yapılan zorlu ve tehlikeli yolculuk, insanlığın kendi tarihi ve bugünü boyunca izlediği yolun bir alegorisi haline gelir; bu dünya, en büyük tehlikelere rağmen her zaman sıradan insanların dayanışmasıyla şekillenir. Rehberleri, Neruda’yı en değerli hazineleriymiş gibi korurlar. Bu ıssızlık içinde, onlara barınak ve yiyecek sunan insanlarla karşılaşırlar; hatta doğanın kendisi bile onların esenliğini gözetir. Doğa, tarih ve emekçi insanlar arasındaki bu içsel bağ, Neruda’nın şiirlerinin temel konusunu oluşturur.

Neruda, 12 Temmuz 1904’te Şili’nin orta kesimindeki Parral’da Ricardo Eliécer Neftalí Reyes Basoalto adıyla dünyaya geldi. Yeni inşa edilen demiryolunda balast [ray altı dolgu malzemesi-ç.n.] taşıyan bir trenin makinisti olan babası, onu bölgedeki yolculuklarına dahil eder ve böylece Neruda, demiryolu işçilerinin ağır fiziksel emeklerine bizzat tanıklık eder. Bu ilkel doğa deneyimi, Neruda’nın şiirini şekillendirir ve daha sonra Evrensel Şarkı’daki doğa şiirlerinin özünü belirler.

Ancak babası, Neftalí’nin edebiyata olan ilgisinden hoşnutsuzdu ve yaşanan gerginlikler sonucunda genç şair on altı yaşındayken adını Pablo Neruda olarak değiştirir. 1923’te ilk şiir kitabı Alacakaranlık Kitabı’nı yayımladı; bunu 1924’te Yirmi Aşk Şiiri ve Umutsuz Bir Şarkı izledi.

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Şili’de grevler, gösteriler ve polisle çatışmaların da eşlik ettiği işçi mücadeleleri önemli ölçüde arttı. 1911’de kurulan Komünist Parti, dinamik FOC (Şili İşçi Federasyonu) üzerine bir temel oluşturabildi ve bakır ve nitrat madenlerindeki uzun soluklu sendikal mücadele geleneği sayesinde Şili’deki komünist hareket, Latin Amerika’nın en aktif hareketlerinden biri haline geldi.

Ibáñez del Campo, 1927’de cumhurbaşkanlığı görevini devraldı. İçişleri bakanı olduğu dönemde Ibáñez, kitlesel tutuklamalara öncülük etmiş ve amacını ülkeyi “anarşistlerden ve komünistlerden” arındırmak olarak açıklamıştı. Neruda ise bu dönemde diplomatik bir kariyer yapma imkânlarını araştırır. 1927’de Myanmar’ın Yangon kentine atanır; ardından Kolombo, Singapur ve Cava’da görev yapar ve 1932’de ise evlenmiş olarak Şili’ye döner. Şili, yeni diktatör Carlos Dávila tarafından yönetilmektedir.

1933 yılında Neruda, Buenos Aires’e konsolos yardımcısı olarak atanır. Burada Federico García Lorca ile tanışır ve arkadaş olur. 1934'te, siyasi durumun ciddi şekilde kötüleştiği İspanya'ya konsolos olarak atanır. Neruda, Lorca'nın yanı sıra dönemin diğer önde gelen şairleriyle de tanışır: Alberti, Hernández, Guillén. Neruda, komünist olan ikinci eşi Delia del Carril ile tanışır ve giderek komünist bir çizgiye yaklaşır.

Temmuz 1936’daki Franco darbesinin ardından baskı dönemi başlar; Ağustos ayında Lorca öldürülür ve İspanya İç Savaşı patlak verir. Yürekte İspanya (1937) adlı eserinde Neruda, İspanya Cumhuriyeti’nin yanında olduğunu etkileyici ve net bir dille dile getirir:

Gelin görün kanı sokaklardaki,

Gelin görün

Kanı sokaklardaki,

Gelin görün kanı

Sokaklardaki.

1936'da Paris'te Louis Aragon ve Paul Éluard ile tanışır ve “Kültürün Savunulması için İkinci Uluslararası Yazarlar Kongresi”ni düzenler ve katılır. Ardından Neruda ve Delia Şili'ye döner ve Neruda, Yürekte İspanya adlı eserini tamamlar.

İspanya’da dökülen kan, Güney Amerika tarihindeki işkence görmüş halkların anılarını canlandırır; bellek, şairin tanıklık ettiği bir süreç olarak şiirin merkezi işlevi haline gelir. Bellek, on yıl sonra yeraltında tamamlanacak olan Evrensel Şarkı’nın kurucu ilkesi olur.

Evrensel Şarkı’nın teması tarihtir: Doğanın insanlaşması, Güney Amerika tarihi, kurtuluş hareketleri ve anti-emperyalist mücadele. İnkaların torunları olan Machu Picchu’nun emekçi halkından başlayarak, halk tarihsel sürecin başkahramanı olur.

1939’un başlarında, demokrat cumhurbaşkanı Aguirre Cerda, İspanyol mültecilerin göçünü kolaylaştırması için Neruda’yı görevlendirir. Neruda, yaklaşık iki bin İspanyol’un Şili’ye kaçışını sağlar.

Nazilerin SSCB’yi işgal etmesinin ardından Neruda, Sovyetler Birliği’ni aktif olarak destekler ve kuşatma altındaki insanların ortak deneyimlerini ve direnişlerini konu alan Stalingrad’a Şarkı’yı yazar.

Neruda, Peru’daki İnka kalıntıları olan Machu Picchu’yu ziyaret eder ve bu ziyaret onda kalıcı bir etki bırakır. 1945’te Komünist Parti’ye katılır ve 1946’da merkez sol cumhurbaşkanlığı adayı Videla’yı destekler; ancak Videla, bir yıl sonra ilerici güçlere zulmeder ve sendikaları acımasızca bastırır. Mücadele eden madencilerle karşılaşan Neruda, sanatın kitleler tarafından anlaşılması gerektiğinin farkına varır.

1948’de siyasi baskılar nedeniyle yaklaşık bir yıl boyunca yeraltına çekilmek zorunda kalır. Bu dönemde Evrensel Şarkı’yı  tamamlar. 1949’un Şubat ayı sonlarında And Dağları’nı aşarak Arjantin’e kaçar, ardından Avrupa’ya sığınır, birçok sosyalist ülkeyi gezer ve daha sonra üçüncü eşi olacak Matilde Urrutia ile bir ilişki kurar.

Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 20. Kongresi ve Çin Kültür Devrimi, Neruda’nın mevcut sosyalizmin her yönüne verdiği koşulsuz desteğin üzerine bir gölge düşürse de bir komünist olarak insancıl bir geleceğe olan sarsılmaz bağlılığını hiçbir zaman etkilemez. 1950’ler aynı zamanda Küba Devrimi’ne de sahne olur ve Neruda, Protesto Şarkısı adlı şiir derlemesiyle bu devrimi selamlar.

1969’dan itibaren Neruda, Eylül 1970’te seçimi kazanan Salvador Allende’nin seçim kampanyasında aktif olarak yer alır. 1971’de Neruda, Nobel Edebiyat Ödülü’nü alır. Kasım 1972’de ağır hasta olduğu halde Şili’ye döner. 11 Eylül 1973’te darbe haberini ve Başkan Allende’nin ölümünü öğrenir.

Pablo Neruda, 23 Eylül’de hayatını kaybeder. Cenazesi, halk ayaklanmasının ilk tezahürü olur:

Biri yüksek sesle “Yoldaş Pablo Neruda!” diye bağırmaya başladığında hepimiz “Burada!” diye cevap verdik . . . Sonra aniden, “Yoldaş Victor Jara!” diye bir haykırış duyuldu. Bir anda seslerimiz titredi: . . . “Burada!” . . . “Yoldaş Salvador Allende!” . . . “Burada!

Şubat 2023’te uluslararası bir adli tıp uzmanları ekibi, Neruda’nın cunta emriyle zehirlendiğini tespit etti.

 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Ensarullah’ın Kökleri ve İran’la İlişkisi

Babülmendep’i bu ay dünya gündeminin merkezine oturtan Ensarullah hareketi, Batı basınında çoğunlukla “İran destekli Husi militanları” olarak tanıtılıyor. Bu tanım pejoratif ve siyasi olmakla birlikte son derece eksiktir; hem bir teolojik kimliği hem de otuz yıllık bir siyasi-askeri tarihi, tek bir “İran’ın vekili” etiketinin arkasına gizler.

Zeydilik

Ensarullah (Allah’ın Yardımcıları) hareketi, Yemen’in kuzeyindeki Sa’da bölgesinde yüzyıllardır var olan Zeydi topluluğundan doğmuştur. Zeydilik, Şiiliğin İran’da devlet mezhebi olan On İki İmam (Caferi/İsna Aşeriyye) koluyla aynı kökten gelir, ama tarihin çok erken bir noktasında ondan ayrılır. Hz. Hüseyin’in torunu Zeyd bin Ali, 740 yılında Emevilere karşı ayaklandığında halkın bir kesimi onu beşinci imam olarak tanır. Oysa On İki İmamcılar bu unvanı Zeyd’in kardeşi Muhammed el-Bakır’a verirler. Bu ayrışmanın sonucunda iki gelenek arasında hem teolojik hem de siyasi düzeyde köklü farklılıklar oluşur. Zeydilikte imamet, On İki İmamcılıktaki gibi belirli bir soy zincirinin gaybete çekilmiş “gizli imamı”na değil, Ali soyundan gelen ve kılıçla ortaya çıkan herhangi bir adil kişiye açıktır. İmamların “ismet” (günahsızlık) sıfatı da On İki İmamcılıktaki kadar mutlak değildir. Fıkıh açısından da Zeydilik, tarihsel olarak Şiiliğin Sünni Hanefî ekolüne en yakın durmuş kolu sayılır ve bu yüzden bazı araştırmacılar Zeydiliği “Şiiliğin Sünniliğe en yakın hâli” olarak tanımlar.

Yine Husi hareketinin dayandığı Zeydi alt-ekolü, yani Cârûdiyye, Zeydilik içinde On İki İmamcılığa en yakın çizgiyi temsil eder ve bu da hareketin son otuz yılda İran’la kurduğu ideolojik yakınlaşmayı kolaylaştıran bir zemin sunmuştur. Nitekim Husi bayrağındaki “Allahu Ekber, Amerika’ya ölüm, İsrail’e ölüm, Yahudilere lanet, İslam’a zafer” sloganı, biçim olarak doğrudan İran İslam Devrimi’nin sokak sloganlarından devşirilmiştir. Kısacası Zeydi-On İki İmamcı ayrımı teolojide varlığını korurken, siyasi söylem düzeyinde iki gelenek arasındaki mesafe günden güne kapanmaktadır.

Kültürel Uyanıştan Silahlı Harekete

Ensarullah’ın kökleri, 1962’de devrilen ve on bir asırdır süren Zeydi imamet geleneğine dayanır. Bu gelenek 1962 sonrasında güç kaybedince Sa’da’daki Zeydi seyyid aileleri 1990’larda “Mü’min Gençlik” (Şebabü’l-Mü’min) adıyla bir kültürel uyanış hareketi başlatırlar. Amaçları kaybolmakta olan Zeydi kimliğini yeniden canlandırmaktır. Hareketi siyasi-askeri bir çizgiye taşıyan isim ise Bedreddin el-Husi’nin oğlu Hüseyin el-Husi olur. 2004’te devlet güçleriyle girdiği çatışmada öldürülmesi, hareketin adını (Husi) ve kimliğini kalıcı hale getirir. Onu izleyen 2004-2010 arasındaki altı Sa’da savaşı, Husileri marjinal bir dinî-kültürel çevreden bir gerilla örgütüne dönüştürür ve bugünkü lider Abdulmelik el-Husi de bu savaşlarda kardeşinin yerini alır.

Ensarullah’ın gerçek sıçraması, 2011 Arap Baharı’nın açtığı otorite boşluğunda denk geldi. Yıllarca savaştığı eski devlet başkanı Ali Abdullah Salih’le taktik bir ittifak kuran hareket, 2014’te başkent San’a’yı ele geçirdi. Pragmatik bir biçimde kurulan bu ittifak, 2017’de Salih’in taraf değiştirmeye kalkışıp Ensarullah tarafından öldürülmesiyle sona erdi. Suudi Arabistan’ın 2015’te başlattığı müdahale ve ardından gelen yıllarca süren abluka, beklenenin aksine hareketi çökertmek yerine güçlendirdi. Ensarullah hareketi, denetimleri altındaki liman ve gümrük gelirleriyle kendi bağımsız gelir tabanını kurdu ve bu da onu, tamamen dışarıdan beslenen klasik bir “vekil güç”ten ayıran en somut unsur oldu. Bugün Yemen nüfusunun büyük bölümü, ülkenin en yoğun nüfuslu bölgeleri dahil olmak üzere Ensarullah yönetimi altında yaşıyor.

İran’la İlişkiler

Ensarullah-İran ilişkisi üzerine üç farklı okuma bulunuyor: Suudi Arabistan ve Washington’ın savunduğu “Husiler İran’ın kuklasıdır” okuması; bunun tam tersi olan “ilişki aslında marjinaldir” okuması ve bu ikisinin arasında duran ve daha gerçekçi bir üçüncü okuma. Bu üçüncü okumaya göre Ensarullah hareketi Tahran’ın Yemen’e ilgi göstermesinden çok önce kendi iç dinamikleriyle doğdu, ama Suudi müdahalesi onu Tahran’ın kucağına itti. Bugün İran, Devrim Muhafızları eliyle Ensarullah’a füze parçaları, radar sistemleri ve İHA teknolojisi aktarıyor, komuta kademesine danışmanlık sağlıyor. 2020’de San’a’ya Devrim Muhafızları bağlantılı bir büyükelçi atanması da bu yakınlaşmanın sembolik bir göstergesiydi. Haziran 2025’teki on iki günlük İran-İsrail-ABD savaşında Ensarullah’ın Devrim Muhafızları ile birlikte Yafa’yı vurması, iki tarafın operasyonel düzeyde nasıl senkronize çalışabildiğini gösteren en somut örnek oldu.

Ama bu maddi bağımlılık, Hizbullah tipi bir vekillik ilişkisine denk düşmüyor. Ensarullah, kendi gelir kaynaklarına, kendi komuta zincirine ve en önemlisi kendi stratejik takvimine sahip. Bunun en çarpıcı kanıtı, 2025 sonunda İsrail’in Hudeyde’deki yakıt tesislerini vurmasının ardından yaşandı. Askeri ve mali olarak yıpranan hareket, “direniş ekseni” söylemini bir süreliğine geri plana çekip kendini “İran’ın uzantısı değil, Arap dayanışmasının bir parçası” olarak yeniden tanımladı. Ama Ocak 2026’da ABD’ye yönelik yeni bir saldırı ihtimali belirince, aylardır kamuoyundan uzak duran Abdulmelik el-Husi yeniden ortaya çıkıp Tahran’la dayanışmasını teyit etti. Bu iniş-çıkış, Ensarullah’ın İran’la ilişkisini sabit bir bağımlılık değil, kendi çıkarına göre ayarladığı değişken bir stratejik hesap olarak yönettiğini gösteriyor.

Ne Kukla ne de Bağımsız

Ensarullah’ı “İran’ın Yemen’deki kolu” olarak indirgeyen okuma, hem teolojik hem siyasi olarak yanlış bir tabloya hizmet ediyor. Zeydi kimliğinin kendine özgü tarihini yok sayıyor, otuz yıllık yerel bir direniş geleneğini tek bir dış aktöre bağlıyor ve böylece hareketin Yemen içindeki gerçek toplumsal tabanını görünmez kılıyor. Gerçek ise Ensarullah’ın kendi kökleri olan, kendi gelir kaynaklarını yaratmış, kendi takvimine göre hareket eden bir siyasi özne olduğu, ama aynı zamanda İran’ın bölgesel “direniş ekseni” stratejisiyle, ortak bir emperyalizm ve Siyonizm karşıtlığı zemininde buluşmuş bir müttefik olduğudur. Bu ayrım yalnızca akademik bir ince ayar değil, Yemen’deki mücadeleyi anlamanın ve onu sadece bir “vekil çatışması”na indirgemeden değerlendirmenin de önemli bir ön koşuludur.

15 Eylül 2026 Salı

(Çeviri) Dünya Siyasetinde Patlayıcı Malzeme - Vladimir İlyiç Lenin

Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk olarak Proletary gazetesinin 23 Temmuz (5 Ağustos) 1908 tarihli 33. sayısında yayımlanmıştır. Andrew Rothstein ve Bernard Isaacs tarafından düzenlenip çevrilmiş haline şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1908/jul/23.htm

 

Son zamanlarda çeşitli Avrupa ve Asya ülkelerindeki devrimci hareket o kadar güçlü bir şekilde kendini hissettirmiştir ki, uluslararası proleter mücadelesinde yeni ve kıyaslanamayacak kadar yüksek bir aşamanın oldukça net hatlarını görmekteyiz.

İran’da bir karşı devrim yaşandı — bu, Rusya’nın Birinci Duma’sının feshi ile 1905 sonundaki Rus ayaklanmasının tuhaf bir birleşimidir. Japonlar tarafından utanç verici bir şekilde yenilgiye uğrayan Rus çarının orduları, karşı devrime coşkuyla hizmet ederek intikamlarını alıyorlar. Kazakların Rusya’daki toplu katliamlar, cezalandırma seferleri, işkence ve yağmalardaki “kahramanlıkları”, İran’daki devrimi bastırmadaki “kahramanlıklarıyla” devam ediyor. Grevlerden ve iç savaştan korkan Kara Yüzler’in başındaki toprak sahipleri ve kapitalistlerin başındaki Nikolay Romanov’un öfkesini İranlı devrimcilere yöneltmesi anlaşılabilir bir durumdur. Rusya’nın Hıristiyan askerlerinin uluslararası cellat rolüne sokulması ilk kez olmuyor. İngiltere’nin bu olaydan ikiyüzlü bir şekilde elini eteğini çekmesi ve İranlı gericiler ile mutlakiyetçilik destekçilerine karşı gösterişli bir dostane tarafsızlık sergilemesi ise biraz farklı bir meseledir. Kendi ülkesindeki işçi hareketinin büyümesinden öfkelenen ve Hindistan’da tırmanan devrimci mücadeleden korkan İngiliz liberal burjuvazisi, sermayeye ve kapitalist sömürge sistemine, yani bir köleleştirme ve yağma sistemine karşı kitlesel mücadelenin yükselişi söz konusu olduğunda, son derece “medeni” Avrupalı “siyasetçiler”in, yani anayasalcılığın yüksek okulundan geçmiş bu adamların, sermayeye ve kapitalist sömürge sistemine, yani köleleştirme, yağma ve şiddet sistemine karşı kitlesel mücadelenin yükselişi söz konusu olduğunda ne kadar vahşi olabileceğini giderek daha sık, açıkça ve keskin bir şekilde ortaya koyuyor. İranlı devrimcilerin durumu zordur; ülkeleri, bir yandan Hindistan’ın efendileri, diğer yandan da karşı-devrimci Rus hükümeti tarafından aralarında paylaşıma hazır hale getirilmek üzereydi. Ancak Tebriz’deki inatçı mücadele ve görünüşte tamamen yenilgiye uğramış gibi görünen devrimcilerin savaş şansının defalarca lehine dönmesi, Şah’ın başıbozuklarının[1] —Rus Lyakhov’lar[2] ve İngiliz diplomatların yardımı olsa bile— halktan en şiddetli direnişle karşılaştıklarının kanıtıdır. Restorasyon girişimlerine silahlı direniş gösterebilen, girişimde bulunanları yabancılardan yardım istemeye zorlayan bir devrimci hareket —böyle bir hareket yok edilemez. Bu koşullar altında, İran gericiliğinin en büyük zaferi bile, yeni bir halk isyanının sadece başlangıcı olacaktır.

Türkiye’de, Jön Türklerin önderlik ettiği ordudaki devrimci hareket zafer kazanmıştır. Doğru, bu sadece yarım bir zaferdir, hatta daha azıdır; zira Türkiye’nin II. Nikolay’ı, şimdiye kadar ünlü Türk anayasasını yeniden yürürlüğe koyma sözü vererek paçayı kurtarmayı başarmıştır. Ancak bir devrimde bu tür yarım zaferler, eski rejimin bu tür zorla ve aceleyle verdiği tavizler, halkın daha geniş kitlelerini içine alan, yeni ve çok daha belirleyici, daha şiddetli iç savaş dalgalanmalarının en kesin garantisidir. Ve iç savaş okulu, uluslar için asla boşa gitmez. Bu zorlu bir okuldur ve tam bir eğitim süreci, kaçınılmaz olarak karşı devrimin zaferlerini, öfkeli gericilerin dizginlenmemiş keyfiliğini, eski hükümetin isyancılara karşı vahşi misillemelerini vb. içerir. Ancak, ulusların bu son derece acı verici okula girmiş olmalarından sadece tedavi edilemez ukalalar ve bunak mumyalar sızlanabilir. Çünkü bu okul, ezilen sınıflara iç savaşı nasıl yürüteceklerini ve devrimi zafere nasıl ulaştıracaklarını öğretir. Ezilmiş, cahil ve bilgisiz kölelerin her zaman içlerinde taşıdıkları nefreti, günümüz kölelerinin kitlelerinde yoğunlaştırır ve bu nefret, köleliğin utancını fark eden kölelerin tarihe geçecek en büyük başarılarına yol açar.

Son zamanlarda Hindistan’da, “uygar” İngiliz kapitalistlerinin yerli köleleri, “efendileri” için bir endişe kaynağı olmuştur. Hindistan’daki İngiliz yönetim sistemi adı altında işlenen şiddet ve yağma eylemlerinin sonu gelmemektedir. Dünyanın hiçbir yerinde —elbette Rusya hariç— halk arasında böylesine sefil bir kitlesel yoksulluk, böylesine kronik bir açlık göremezsiniz. Özgür Britanya’nın en liberal ve radikal şahsiyetleri, John Morley gibi adamlar —Rus ve Rus olmayan Kadetler için bir otorite, “ilerici” gazeteciliğin bir yıldızı (gerçekte ise kapitalizmin bir uşağı)— Hindistan’ı yönetmekle görevlendirildiklerinde adeta Cengiz Han’a dönüşürler ve sorumlu oldukları halkı “sakinleştirmek” için her türlü yöntemi onaylayabilirler; hatta siyasi protestocuları kırbaçlamaya kadar varabilirler! İngiliz Sosyal Demokratlarının küçük haftalık dergisi Justice, Morley gibi bu liberal ve “radikal” alçaklar tarafından Hindistan’da yasaklandı. Ve İngiliz milletvekili ve Bağımsız İşçi Partisi lideri Keir Hardie, Hindistan’ı ziyaret edip Hintlilere en temel demokratik taleplerden bahsetme cüretini gösterdiğinde, tüm İngiliz burjuva basını bu “isyancı”ya karşı bir feryat başlattı. Ve şimdi en etkili İngiliz gazeteleri, Hindistan’ın huzurunu bozan “kışkırtıcılar” konusunda öfkeleniyor ve demokratik Hintli gazetecileri bastırmak için tamamen Rus, Plehve tarzında verilen mahkeme kararlarını ve idari önlemleri memnuniyetle karşılıyorlar. Ancak Hindistan’da halk, yazarlarını ve siyasi liderlerini savunmaya başlıyor. İngiliz çakalları tarafından Hintli demokrat Tilak’a verilen rezil hüküm — uzun süreli sürgüne mahkûm edildi; geçen gün İngiliz Avam Kamarası’nda gündeme gelen soru, Hintli jüri üyelerinin beraat kararı verdiklerini ve hükmün İngiliz jüri üyelerinin oylarıyla kabul edildiğini ortaya çıkardı! — para babalarının uşakları tarafından bir demokrata karşı yapılan bu intikam, Bombay’da sokak gösterilerine ve greve yol açtı. Hindistan’da da proletarya, bilinçli bir siyasi kitle mücadelesine çoktan ulaşmıştır — ve durum böyleyken, Hindistan’daki Rus tarzı İngiliz rejimi kaçınılmaz olarak çökecektir! Avrupalılar, Asya ülkelerini sömürgeci yağmalamalarıyla, bu ülkelerden biri olan Japonya’yı o kadar güçlendirmeyi başardılar ki, Japonya büyük askeri zaferler kazandı ve bu zaferler, ülkenin bağımsız ulusal gelişimini garanti altına aldı. İngilizlerin Hindistan’a yönelik asırlık yağmalamasının ve tüm bu “gelişmiş” Avrupalıların Fars ve Hint demokrasisine karşı günümüzdeki mücadelesinin, Asya’daki milyonlarca, on milyonlarca proleterin, Japonlarınki kadar zaferle sonuçlanacak bir mücadeleyi yürütmek üzere güçlenmesine yol açacağından hiç şüphe yoktur. Sınıf bilincine sahip Avrupalı işçinin artık Asya’da yoldaşları vardır ve bunların sayısı sıçramalarla artacaktır.

Çin’de de orta çağ düzenine karşı devrimci hareket, son aylarda özellikle güçlü bir şekilde kendini hissettirmiştir. Doğru, şimdiki hareket hakkında henüz kesin bir şey söylenemez — bu konuda çok az bilgi var ve ülkenin çeşitli bölgelerindeki ayaklanmalarla ilgili haberler sel gibi akıyor. Ancak, özellikle Rus-Japon savaşından bu yana Çin’de kıpırdayan “yeni ruh”un ve “Avrupa akımlarının” güçlü bir şekilde büyüdüğüne dair hiçbir şüphe yoktur; dolayısıyla, eski tarz Çin ayaklanmaları kaçınılmaz olarak bilinçli bir demokratik harekete dönüşecektir. Sömürgeci yağmalamaya katılanların bir kısmının bu kez büyük endişe duyduğu, Fransızların Hindiçin’deki davranışlarından anlaşılmaktadır: Çin’deki “tarihi otoriteler”in devrimcileri bastırmalarına yardım ettiler! Aynı şekilde, Çin’e sınır komşusu olan “kendi” Asya topraklarının güvenliğinden de endişe duyuyorlardı.

Ancak Fransız burjuvazisi, yalnızca Asya’daki sömürgeleriyle ilgili endişe duymuyor. Paris yakınlarındaki Villeneuve-Saint-Georges’daki barikatlar, bu barikatları kuran grevcilerin vurulması (30 Temmuz Perşembe)—bu olaylar, Avrupa’da sınıf mücadelesinin keskinleştiğinin yeni kanıtlarıdır. Kapitalistler adına Fransa’yı yöneten Radikal Clemenceau, proletarya arasında hâlâ kalan cumhuriyetçi-burjuva yanılsamalarının son kalıntılarını da paramparça etmek için olağanüstü bir gayretle çalışıyor. “Radikal” bir hükümetin emirleri doğrultusunda hareket eden birlikler tarafından işçilerin vurulması, Clemenceau döneminde eskisinden neredeyse daha sık hale gelmiştir. Fransız sosyalistler, Clemenceau’ya bu nedenle çoktan “Kızıl” lakabını takmışlardır; ve şimdi, onun ajanları, jandarmaları ve generalleri yine işçilerin kanını döktüğünde, sosyalistler bu aşırı ilerici burjuva cumhuriyetçinin bir işçi heyetine bir zamanlar söylediği şu sloganı hatırlıyorlar: “Siz ve ben barikatın farklı taraflarındayız.” Evet, Fransız proletaryası ile en aşırı burjuva cumhuriyetçiler nihayet barikatın zıt taraflarında yerlerini aldılar. Fransız işçi sınıfı, cumhuriyeti kazanmak ve savunmak için çok kan döktü; şimdi ise tam anlamıyla yerleşmiş cumhuriyet düzeni temelinde, mülk sahibi sınıf ile emekçi halk arasındaki belirleyici mücadele hızla doruk noktasına ulaşıyor. L’Humanité[3], 30 Temmuz olayları hakkında şöyle yazdı: “Bu sadece vahşet değildi, bir savaşın parçasıydı.” Generaller ve polis, işçileri kışkırtmaya ve barışçıl, silahsız bir gösteriyi katliama dönüştürmeye kararlıydı. Ancak silahsız grevcileri ve göstericileri kuşatıp saldıran birlikler direnişle karşılaştı; bu eylem, hemen barikatların kurulmasına ve tüm Fransa’yı sarsan olaylara yol açtı. L’Humanité’ye göre bu barikatlar tahtalardan yapılmıştı ve gülünç derecede etkisizdi. Ama bu önemli değil. Önemli olan, Üçüncü Cumhuriyet’in barikat kurma geleneğini ortadan kaldırmış olması; oysa şimdi “Clemenceau bu geleneği yeniden canlandırıyor” — ve o, iç savaş konusunda “1848 Haziran’ının katilleri ve 1871’deki Galliffet[4]” kadar bu konuda açık sözlü.

Ve 30 Temmuz olaylarıyla bağlantılı olarak bu büyük tarihsel olayları hatırlatan sadece sosyalist basın değil. Burjuva basını da işçilere öfkeyle saldırıyor ve onları sanki bir sosyalist devrim başlatmak niyetindeymiş gibi davranmakla suçluyor. Bir gazete, olay yerinde her iki tarafın ruh halini gösteren küçük ama karakteristik bir olayı aktarıyor. İşçiler, grevcilere karşı operasyonları yöneten General Virvaire’in önünden yaralı bir yoldaşlarını taşırken, göstericilerden “Selam verin!” diye bağırışlar yükseldi. Ve burjuva cumhuriyetinin generali, yaralı düşmanına selam verdi.

Proletarya ile burjuvazi arasındaki mücadelenin keskinleşmesi, tüm gelişmiş kapitalist ülkelerde gözlemlenmektedir. Bu eğilim her yerde aynıdır, ancak tarihsel koşulların, siyasi sistemlerin ve işçi hareketinin biçimlerinin farklılığına göre kendini farklı şekillerde gösterir. Tam bir siyasi özgürlüğün hüküm sürdüğü ve proletaryanın yaşayan gelenekler olarak nitelendirilebilecek devrimci ve sosyalist geleneklere sahip olmadığı Amerika ve İngiltere’de, bu mücadelenin keskinleşmesi, tröstlere karşı yükselen harekette, sosyalizmin olağanüstü büyümesinde ve mülk sahibi sınıfların buna gösterdiği artan ilgide, ayrıca bazı durumlarda tamamen ekonomik nitelikte olan ancak sistematik ve bağımsız bir proleter siyasi mücadeleye girmeye başlayan işçi örgütlerinde kendini göstermektedir. Avusturya ve Almanya’da, kısmen de İskandinav ülkelerinde, sınıf mücadelesinin bu keskinleşmesi seçim kampanyalarında, parti ilişkilerinde, her tür ve eğilimden burjuvazinin ortak düşmanları olan proletaryaya karşı daha sıkı bir ittifak kurmasında ve yargı ve polis baskısının sertleşmesinde kendini göstermektedir. Yavaş ama emin adımlarla, iki karşıt kamp güçlerini artırıyor, örgütlerini sağlamlaştırıyor ve kamusal yaşamın her alanında giderek keskin bir şekilde birbirlerinden uzaklaşıyor; sanki yaklaşan devrimci mücadelelere sessizce ve kararlılıkla hazırlanıyorlarmış gibi. Latin ülkelerinde, İtalya’da ve özellikle Fransa’da, sınıf mücadelesinin keskinleşmesi, özellikle fırtınalı, şiddetli ve zaman zaman açıkça devrimci patlamalarla kendini göstermektedir; bu patlamalarda, proletaryanın kendisini ezenlere karşı birikmiş nefreti beklenmedik bir güçle ortaya çıkar ve parlamento mücadelesinin “barışçıl” atmosferi, gerçek bir iç savaşa dönüşür.

Proletaryanın uluslararası devrimci hareketi, farklı ülkelerde eşit ve aynı biçimlerde gelişmez ve gelişemez. Bütün faaliyet alanlarındaki her fırsatın tam ve kapsamlı bir şekilde değerlendirilmesi, ancak çeşitli ülkelerdeki işçilerin sınıf mücadelesinin bir sonucu olarak ortaya çıkar. Her ülke, ortak akıma kendine özgü değerli özelliklerini katar; ancak her bir ülkede hareket, kendi tek taraflılığından ve tek tek sosyalist partilerin teorik ve pratik eksikliklerinden muzdariptir. Genel olarak, uluslararası sosyalizmin muazzam bir ilerleme kaydettiğini, düşmanla yaşanan bir dizi pratik çatışma sürecinde milyonlarca kişilik proleter ordularının bir araya geldiğini ve burjuvaziyle kararlı bir mücadelenin yaklaştığını açıkça görüyoruz; bu mücadeleye işçi sınıfı, son büyük proleter ayaklanması olan Komün günlerinden çok daha iyi hazırlanmıştır.

Ve uluslararası sosyalizmin bu genel ilerlemesi, Asya’daki devrimci demokratik mücadelenin keskinleşmesiyle birlikte, Rus devrimini özel ve özellikle zor bir konuma sokmaktadır. Rus devrimi hem Avrupa’da hem de Asya’da büyük bir uluslararası müttefike sahiptir; ancak aynı zamanda ve tam da bu nedenle, sadece ulusal, sadece Rus değil, aynı zamanda uluslararası bir düşmana da sahiptir. Giderek güçlenen proleter mücadelesine karşı tepki, tüm kapitalist ülkelerde kaçınılmazdır ve bu tepki, tüm dünyadaki burjuva hükümetlerini hem Asya’da hem de özellikle Avrupa’da her türlü halk hareketine, her türlü devrime karşı birleştiriyor. Partimizdeki oportünistler, Rus liberal aydınlarının çoğunluğu gibi, hâlâ Rusya’da burjuvaziyi “kızdırmayacak” ya da kaçırmayacak, “aşırı” bir tepkiye yol açmayacak ya da devrimci sınıfların iktidarı ele geçirmesine yol açmayacak bir burjuva devrimi hayal ediyorlar. Boş umutlar! Ne kadar sığ bir ütopya! Dünyanın tüm gelişmiş ülkelerindeki patlayıcı malzemenin miktarı o kadar hızlı artıyor ve yangın, daha dün derin bir uykuda olan çoğu Asya ülkesine o kadar açık bir şekilde yayılıyor ki, uluslararası burjuva tepkisinin yoğunlaşması ve her bir ulusal devrimin şiddetlenmesi kesinlikle kaçınılmazdır.

Devrimimizin tarihsel görevleri, karşı-devrim güçleri tarafından yerine getirilmiyor ve getirilemez de. Rus burjuvazisi, kaçınılmaz olarak uluslararası anti-proleter ve anti-demokratik akıma giderek daha fazla çekilmektedir. Rus proletaryası, liberal müttefiklere güvenmemelidir. Devrimin tam zaferine ulaşmak için kendi bağımsız yolunu izlemeli, Rusya’daki tarım sorununun köylü kitleleri tarafından zorla çözülmesi gerekliliğine dayanmalı, Kara Yüzler’in toprak sahiplerinin ve otokrasisinin egemenliğinin yıkılmasına yardım etmeli, Rusya’da proletarya ve köylülüğün demokratik diktatörlüğünü kurmayı kendine görev edinmeli ve mücadelesinin ve zaferlerinin uluslararası devrimci hareketten ayrılamaz olduğunu hatırlamalıdır. Karşı-devrimci burjuvazinin (hem Rusya’da hem de tüm dünyada karşı-devrimci olan) liberalizm hakkındaki yanılsamalara daha az yer verilmelidir. Uluslararası devrimci proletaryanın büyümesine daha fazla dikkat edilmelidir!


[1] Dönemin İran Şahı Muhammed Ali Şah'ın, meclisi kapatmak ve halk direnişini kırmak için sahaya sürdüğü, yağmacı, düzensiz ve acımasız kabile milisleri (özellikle Şahseven aşireti kuvvetleri). (ç.n.)

[2] V. P. Lyakhov: Çarlık ordusunda albay; 1908’de İran’daki ulusal-devrimci hareketi bastıran Rus birliklerinin komutanı. (ç.n.)

[3] L’Humanité: 1904 yılında Jean Jaurès tarafından Fransız Sosyalist Partisi’nin yayın organı olarak kurulan bir günlük gazete. Aralık 1920 Kongresi’nde partide yaşanan bölünmenin ve Fransız Komünist Partisi’nin kurulmasının ardından kısa bir süre sonra gazete, komünistlerin merkezi yayın organı haline geldi. Gazete, günümüzde de Paris’te yayımlanmaya devam etmektedir. (ç.n.)

[4] Gaston Alexandre de Galliffet (1830–1909): 1871 Paris Komünü ayaklanmasını ordu birliklerinin başında sert ve tavizsiz askeri yöntemlerle bastıran, binlerce Komünarın yargısız infazından sorumlu olduğu için "Komün Celladı" olarak anılan Fransız general ve eski Savaş Bakanı.

12 Eylül 2026 Cumartesi

Ensarullah'ın Babülmendep Zaferi ve Bölgesel Yankıları

2022’de Birleşmiş Milletler’in arabuluculuğuyla sağlanan ateşkes dört yıl boyunca kâğıt üzerinde de olsa Yemen’i bölgesel savaşların dışında tutmuştu. Fakat Suudi Arabistan destekli güçlerin İran’dan gelen bir heyeti taşıyan uçağın inişini önlemek için San’a havalimanının pistini vurmasıyla ateşkes sona erdi. Ensarullah hareketinin bu saldırıya verdiği yanıtla Yemen günler içerisinde Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) Şubat ayından bu yana İran’a karşı sürdürdüğü savaşın bir cephesine dönüştü.

Ensarullah’ın Zaferi

San’a havalimanına düzenlenen saldırının ardından Ensarullah, Suudi Arabistan’ın Abha havalimanını vurarak karşılık verdi ve Kızıldeniz’le Babülmendep’te Suudi gemilerine yönelik bir abluka ilan etti. Ensarullah güçleri Aramco’nun kıyı tesislerini ve Suudi petrol sevkiyatını vurarak, İran’a karşı sürdürülen savaşın bedelini yalnızca Tahran’ın değil, bu savaşa destek veren bölge rejimlerinin de ödeyeceğini gösterdi.  

Buna karşılık Suudi destekli güçlerin “San’a’yı geri alma” iddiasıyla bir karşı saldırı başlatması ise hem savaşın boyutunu hem de seyrini değiştirdi. Saldırıya güçlü şekilde karşılık veren Ensarullah güçleri, Babülmendep’e doğru ilerlemeye başladı. Suudi Arabistan’ın başta el-Cevf’te bir cezaevi olmak üzere çeşitli sivil hedefleri hava bombardımanına tutması ilerlemeyi durduramadı ve Moha ile boğazın ortasındaki Meyyun Adası’nın ele geçirilmesiyle Ensarullah güçleri Babülmendep’in tamamı üzerinde denetim kurmayı başardı.

Bölgedeki Etkileri

Ensarullah güçlerinin kazandığı zafer, bölgedeki güç dengesini de etkiledi. Ağustos ayı başında imzalanan ve Suudi Arabistan’a yönelik bir saldırıyı Türkiye ve Pakistan’a yönelik bir saldırı sayacak olan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, Pakistan Savunma Bakanı’nın destek açıklamasıyla ilk kez fiilen gündeme geldi.  Fakat aynı zamanda bu açıklama Riyad’ın kendi başına Ensarullah’a karşı bir askeri üstünlük kuramadığının da bir itirafıdır. Öte yandan Suudi Veliaht Prensi’nin bizzat Trump’ı arayıp doğrudan askeri müdahale istemesi ise Riyad’ın bu anlaşmaya ya da bölgesel müttefiklerine güvenmek yerine yine Washington’ın gölgesine sığınmayı tercih ettiğini gösteriyor.

Ensarullah’ın Babülmendep boğazının kontrolünü ele alması, işgalci ve soykırımcı İsrail’in planlarına da darbe vurdu. Aralık 2025’te Somaliland’ı tanıyan ilk ülke olan İsrail, Aden Körfezi’nin tam karşı kıyısında bir dayanak edinmekle birlikte Haziran 2026’da bir istihbarat üssü açıp Berbera limanında tam teşekküllü bir askeri üs için görüşmeler yaparak Ensarullah güçlerini kuşatmayı ve yok etmeyi planlıyordu. Fakat Ensarullah’ın hem boğazın kontrolünü hem de boğazın tam ortasındaki Meyyun Adası’na Birleşik Arap Emirlikleri’nin İsrail savaş uçakları için inşa ettiği pisti ele geçirmesi, işgalci ve soykırımcı İsrail’in bölgeye dair planlarının suya düştüğünü ortaya koyuyor.

 “Ekonomi”

Ensarullah güçlerinin Babülmendep’in tamamı üzerinde denetim kurmasının bir diğer etkisi de “ekonomik”tir. İran’ın Hürmüz boğazını kapatmasıyla zaten daralan Suudi petrol ihracatı, artık güneyden de sıkıştırılıyor. Petrol fiyatlarının aylardır görülmemiş bir düzeye sıçraması ve petrol boru hatlarının hedef alınması, Riyad’ın ve destekçileri olan ABD ile İsrail’in açtıkları savaş için ödedikleri bedeli artırıyor. Fakat bu bedelin “ekonomik” boyutunun faturasını aynı zamanda bütün dünya da ödüyor.

Bu nedenle Ensarullah güçleri, boğazın kontrolünü ele geçirdikten sonra saldırıları durdurduklarını, daha fazla toprak taleplerinin olmadığını, “adil, onurlu bir barışın” kendi stratejik tercihlerinin olduğunu ve uluslararası seyrüseferin güvende kalacağını duyurarak dünyaya faturayı çıkaranın kendileri değil, ABD, İsrail ve Suudi Arabistan olduğuna işaret ediyor.

“Vekiller”

Ensarullah güçlerinin Yemen topraklarını ve egemenlik haklarını savunmak için verdiği mücadelenin İran’ın bölgesel denge arayışıyla kesişmesi ne bu mücadelenin meşruiyetini düşürür ne de salt bir “vekil çatışması”na indirger. Esasen burada “vekillik” ilişkisi petrol gelirini ve rejiminin bekasını Washington’ın askeri şemsiyesine borçlu bir hanedan ile soykırımcı ve işgalci İsrail arasındaki ilişkidir.

Ve emperyalizme karşı direniş bölgede yayıldıkça bu “vekillik ilişkileri” giderek yok olacaktır. Emperyalizme göbekten bağlı “vekillerin” yok olması da bölgedeki emekçilerin ve halkların özgürlüklerine kavuşabilmesi için gerekli olan ilk ve zorunlu hedeftir.

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...