27 Haziran 2026 Cumartesi

Kırk Yaş

Dünyaya gelişimden bu yana bugün itibariyle kırk yıl geçti. Kırk rakamı, bir şeyleri hesaplatmak istiyor insana. Kaç yıl nerede geçti, ne kazanıldı, ne yitirildi? Fakat bu hesabı pek yapmak istemiyorum bugün. Çünkü hesap yapmak için önce her şeyi birbirinden ayırt etmek gerekiyor. Oysa yaşanmış bir hayatın en güzel yanı, içindeki şeylerin birbirine geçmiş olması.

Kırk yıl içinde nelerin geçtiği, nelerin sürdüğü sorusu beni daha çok meşgul ediyor. Süren şeyler arasında en başta umut geliyor. Bu büyük laflarla anlatılabilecek bir umut değil, daha çok bir alışkanlık gibi bir şey. Her sabah dünyaya bakıp "yine de" diyebilmek. Kolaydan kazanılmış bir iyimserlik değil bu; tersine iyi bilinen hayal kırıklıklarından sonra, yine de bir şeylerin mümkün olduğuna inanmak. Bazen çok zorlanıyorum bununla. Bazen bırakmak daha kolay geliyor. Ama bir türlü bırakamıyorum.

Belki bu inat sadece benden değil; yanımda olanlardan da besleniyor. Çünkü bu kırk yılda öğrendiğim en sağlam şeylerden biri, umudun çoğul taşındığı. Tek başına tutunmak çok daha güç. Bir yanda duran, “dur biraz” diyen ya da hiç konuşmadan sadece orada olan biri olunca insan kendini daha taşınabilir buluyor.

Dostluğu hayatımın merkezine koyduğumun farkındayım. Bunu büyük sözlerle ifade etmek istemiyorum. Sadece şunu söyleyebilirim: Yıllar içinde yanımda olan insanlar tartışmalarımızda, ortak suskunluklarımızda, birbirimizin yazılarına baktığımız gecelerde — beni ne isem o yaptılar. Çok şey bildiğimden değil, iyi insanlarla birlikte olduğumdan dolayı bir şeyler öğrenebildim.

Sevgi de benzer bir şey. Dünyaya yönelik duyduğum sevgiden bahsediyorum çoğunlukla, insanlara, emekçilere, halklara, hakkını arayan herkese. Ama bu soyut bir sevgi değil, çok somut bir şey. Bir öfkeyle başlıyor — haksızlığa karşı — ve bir bağlılığa dönüşüyor. Bu bağlılık yorucu bazen, bedeli oluyor. Ama vazgeçilince insanın içinde bir boşluk kalıyor, bunu da biliyorum.

Kırk yaşında ne hissediyorum diye sorulsa, ne büyük bir coşku ne de derin bir hüzün derim. Daha çok, temkinli bir sıcaklık. Çok şey oldu, daha çok şey olacak. Yanıldığım da oldu, yanılacağım da. Ama hâlâ mümkün gördüğüm şeyler var, hâlâ sevdiğim, hâlâ önemsediğim insanlar var. Bu, sonuna kadar gitmek için yeterli.

Doğum günü dileğine gelince, büyük bir şey istemiyorum. Sevdiklerimin iyiliği, mücadelenin bitmemesi, gökyüzüne zaman zaman bakabilmek. Ve yanımda olanlara, sessizce ya da sesli, bu yolda benimle beraber yürüdükleri için teşekkür edebilmek.

Yolda olanlara, yanımda duranlara, zaman zaman karşımda durup düşündürenlere de teşekkürler. Onlarla geçen kırk yıl, olmasa nasıl olurdu bilmiyorum — ama iyi ki varlar.

23 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Kazimierz Kelles-Krauz ve Marksist Milliyetçilik Teorisi - Wiktor Marzec

Çevirmenin Notu: Kazimierz Radosław Elehard baron Kelles-Krauz (22 Mart 1872 – 24 Haziran 1905), Polonya Sosyalist Partisi ile ilişkili Polonyalı bir filozof, sosyolog ve sosyalistti. 19. yüzyılın sonlarındaki önde gelen Marksist aydınlardan biri olarak kabul edilir. Yazının sahibi Wiktor Marzec ise Varşova Üniversitesi Robert Zajonc Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde akademisyendir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://jacobin.com/2025/03/kazimierz-kelles-krauz-marxism-nationalism

Kazimierz Kelles-Krauz, faaliyet gösterdiği çok etnikli emperyal bağlamda alışılmadık derecede yaratıcı bir Marksist teorisyeniydi. Polonya ulusal davasına hizmet ederken, sosyalizmi sosyolojiyle, Marksizm’i ise demokratik milliyetçilikle harmanladı. Bu unsurları basitçe bir araya getirmek yerine, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl besleyebileceklerinin yollar aradı.

Bu yaklaşım, gerçek anlamda yeniliklere yol açtı; zira Kelles-Krauz, Marksizm’in kendisine uygulanabilecek özeleştirel bir Marksist bilgi sosyolojisi ve kapitalizmin yol açtığı toplumsal dönüşümün bir sonucu olarak gördüğü uluslar ve milliyetçilik üzerine teorik olarak temellendirilmiş bir Marksist analiz ortaya koydu.

Kelles-Krauz, bunu özgür ruhlu, gizli bir aktivist ve yazar olarak yaşadığı bir hayatı sürdürürken başardı — bu hayat, 1905 yılında, henüz otuz üç yaşındayken hastalığa yenik düşmesiyle sona erdi. Polonya’daki tartışmalara, ne yazık ki ülke dışında neredeyse hiç bilinmeyen, bir iz bıraktı ve sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı Marksizmin gelişiminde öncü bir rol oynadı.

İmparatorluğun Çıkmazı

Rus imparatorluğunun sınır bölgelerindeki pek çok sosyalist gibi, Kelles-Krauz da soylu ve toprak sahibi bir aileden geliyordu. 1872 yılında, günümüzde Polonya’nın orta kesiminde yer alan bölgelerden birinde (Szczebrzeszyn-ç.n.) doğan Kelles-Krauz, kendi kuşağının Polonyalı aydınları için tipik olan bir yolu izledi. Okul yıllarında radikalleşen Kelles-Krauz, Rus devletinin baskısıyla karşı karşıya kaldı ve zamanını siyasi örgütlenme faaliyetleri ve sosyalist olmayan dergilerde para karşılığı yazılar yazmakla geçirdi.

Çarlık siyasi polisinin hedefi haline gelince, Rusya kontrolündeki Polonya’dan ayrılıp Paris’teki ve daha sonra Viyana’daki göçmen çevrelerine katıldı. Akademik işler ararken siyasi militanlığından vazgeçmedi. Teorik düşünceleri, 1892 Lodz Ayaklanması ile 1905 Devrimi arasındaki dönemde, Rus imparatorluğu bağlamındaki sosyalist siyaset için ortaya çıkan belirli çıkmazlardan kaynaklanıyordu.

Polonya işçi hareketi, eski Lehistan-Litvanya Birliği’nin 18. yüzyılın sonlarında üç hırslı kıta imparatorluğu olan Prusya, Avusturya ve Rusya arasında paylaştırılmasından bu yana Polonya devletinin bulunmadığı bir ortamda ortaya çıktı. 1892 yılında, ülkenin ikinci büyük şehri ve bütün Rus İmparatorluğu’nun en önemli tekstil üretim merkezi olan sanayi kenti Lodz, neredeyse hiç örgütlü olmayan işçi protestolarının patlak vermesine ve daha sonra da Yahudilere yönelik bir şiddet dalgasına tanık oldu.

Bu deneyim, sosyalist örgütlenmenin yeni dalgasının temel taşlarından biri oldu. 1892 grevcileri, işyerlerinde ağırlıklı olarak Alman sanayicilerle, fabrika kapılarının dışında ise çarlık rejiminin ulusalcı baskısıyla karşı karşıya kaldılar; etnik gruplar arası şiddet tehdidinden bahsetmeye bile gerek yok. Bu koşullar altında sosyalistler, ulusal sorunları görmezden gelemezlerdi. Bu zorluğa verilebilecek birkaç olası cevap vardı.

Polonya Sosyalist Partisi (Polska Partia Socjalistyczna, PPS), ulusal kurtuluş hedefini siyasi projesinin merkezinde görüyordu. 1892’deki kuruluşundan itibaren, Polonya sosyalizminin bu akımı, sınıf mücadelesini ulusal bağımsızlık talepleriyle birleştirmeye çalıştı ve egemen bir Polonya devleti hedefini sosyalizmle uyumlu olarak gördü. Bu bakış açısına göre, işçi mücadelesi bağımsızlığı yeniden kazanmanın bir yolu iken bağımsızlık ise sosyalizme giden bir yol sunuyordu.

Ancak bazı yazarlar ulusal ve toplumsal kurtuluş arasındaki ilişkinin kesin şartları konusunda farklı görüşlere sahipti. Bu gerilimler sonunda 1906’da bir bölünmeye yol açtı. Bu arada, 1893’ten beri var olan ayrılıkçı bir grup, PPS’nin “milliyetçi” bir nitelik kazandığını düşündüğü duruma tamamen karşı çıktı; bu da başka bir sosyalist rakibin ortaya çıkmasına neden oldu.

Bu örgüt kendisine “Polonya Krallığı Sosyal Demokrasisi” adını verdi. Daha sonra adının başına Litvanya’yı da ekledi — Lehçe’de Socjaldemokracja Królestwa Polskiego i Litwy ve kısaltması SDKPiL’di. Rosa Luxemburg, SDKPiL’in en tanınmış lideri ve teorisyeni idi. Örgüt ulusal çerçeveyi aşan, hatta ortadan kaldıran bir yaklaşımla sınıf birliğini temel referans çerçevesi olarak öne sürdü ve uluslararası sosyalizmi hedefleyerek Rus proletaryasıyla birlikte ortak bir mücadele çağrısında bulundu.

Yahudi siyaseti konusunda da kendine özgü bir hikâye vardı. Büyük sanayi merkezlerinde işçilerin üçte biri kadarı Yahudi’ydi. Bu işçilerin örgütlenmesini savunan başlıca grup, 1905 öncesinde muhtemelen en iyi örgütlenmiş sosyalist parti olan Bund’du. Bund, sınıf siyasetini savunurken aynı zamanda Yahudi kimliğini de vurguluyordu ve destekçileriyle gündelik hayattaki dilleri olan Yidiş aracılığıyla iletişim kuruyordu.

Bund, demokratikleşmiş bir Rus devleti bünyesinde, toprakla sınırlı olmayan bir Yahudi kültürel özerkliği talep etti. Siyonizm rakip bir akım olarak zaten mevcut olsa da, Rus yönetimi altındaki Polonya’daki işçiler arasında pek etkili değildi. Aynı zamanda, PPS de Lehçe konuşan Yahudileri harekete geçirdi ve SDKPiL, herkes için milliyet kavramının kaldırılacağını vaat etti.

Anti-Emperyalist Marksizm

Kelles-Krauz ve PPS, ulusun ortadan kalkacağı fikrine şiddetle karşı çıktılar. PPS, sosyalist bir geleceğin ancak demokratik bir Polonya devletinde mümkün olabileceğini, Rus egemenliğindeki baskıcı bir imparatorlukta ise mümkün olmayacağını savunarak anti-emperyalist bir sosyalist program ortaya koydu. Aynı zamanda parti, sınıf çatışmasının gerçeklerini gizleyecek bir sis perdesi olarak (Polonya) “ulusal birlik” fikrini açıkça reddetti.

PPS için, 1892 tarihli program taslağında da belirtildiği üzere, yalnızca işçi sınıfı ulusu savunabilir ve bağımsızlığı kazanabilirdi:

“Sadece Sosyalist Parti, tam olarak sınıf ayrıcalıklarını değil ulusal çıkarları temsil ettiği için, evrensel kurtuluşu hedefleyen uluslararası devrimci düşüncenin bayrağına sadık kalmaktadır. Ülkemizi, üst sınıfımızın ve küçük burjuvazimizin bize dayattığı intihar niteliğindeki politikadan kurtarabilecek olan da yalnızca o’dur. Bu nedenle Polonya Sosyalist Partisi’nin işçi kitlelerinin doğru siyasi bilince ulaşmasını sağlaması ve böylece bağımsız siyasi örgütlenmelerini sürdürmeleri gerektiği açıktır.”

Kelles-Krauz, bu görüşü destekleyen teorik argümanları geliştiren başlıca isimlerden biriydi. Sayısız makale ve broşürde, ulusal bağımsızlık lehine “ortodoks” bir Marksist argüman ortaya koymaya çalıştı. “Proletarya uğruna bağımsız bir Polonya, Polonya’nın bağımsızlığı uğruna proletarya değil” ifadesi, bu görüşü dile getirmek için geliştirdiği formüldü.

Kelles-Krauz’a göre, yerel burjuvazi pek güçlü olmadığından, bağımsızlık ancak işçilerin kendi kendilerini örgütlemesi ve harekete geçmesi yoluyla kazanılabilirdi. Üstelik Polonya’daki kapitalistler genellikle Yahudi ya da Alman kökenliydi ve Polonya’nın ulusal özlemleriyle ilgilenmiyorlardı. Yeni ortaya çıkan Polonyalı fabrika patronları ve kentli seçkinleri bile halk ayaklanması fikrinden korkuyorlardı ve siyasi demokrasi için mücadeleye girmeye isteksizdiler.

Buna karşılık proletaryanın her zaman belirli bir milliyete sahip olduğunu ve üyelerinin ancak sınıf ve ulusal hedeflerini birleştirerek mücadele için harekete geçirilebileceğini savundu. Kelles-Krauz, çarlık yönetimi altında yürütülen ekonomik mücadelenin başarısızlığa mahkûm olduğuna inanıyordu; işçilerin kurtuluşu yolunda herhangi bir ilerleme kaydedilebilmesi için, başarılı pazarlıkların yapılabileceği bir arena olarak bir ulus-devletin gerekli olduğunu düşünüyordu. Ulusal bağımsızlığı, “demokrasi kavramının vazgeçilmez bir parçası” olarak nitelendirdi.

Ona göre ulusal topluluk, dil aracılığıyla gerçekleşen etkili iletişimin hüküm sürdüğü bir alandı ve sosyalizme giden demokratik süreci kolaylaştıracaktı. Diğer ayrım çizgilerinin işçileri yanlış yola saptıracağı, daha parçalanmış bir toplulukta bunun gerçekleşmesi pek olası değildi.

Sonuç olarak, Çarlık imparatorluğunun çok uluslu yapısını reddetti: Kelles-Krauz’a göre, bir imparatorluk gerçekten demokratik olursa ayakta kalamaz, bütünlüğünü zorla korumak zorunda kalırsa da istenmeyen bir durum olurdu. Öte yandan ulus devlet, demokratik meşruiyetle desteklenen bir sosyalist dönüşümü başlatmak için yeterince güvenli bir ortak zemin sunacaktı. Bunun ancak “tek bir ulusta, üyelerinin anlayabileceği tek bir dilde” mümkün olabileceğini savunuyordu.

Kelles-Krauz ve PPS’li yoldaşları, bu nedenle Polonya’nın bağımsızlığı için diğer Avrupalı sosyalistlerin desteğini kazanmak için yoğun çaba sarf ettiler. Bu tutum, Karl Marx ve Friedrich Engels’in geleneksel görüşleriyle tutarlıydı; ancak Kelles-Krauz ve yoldaşları, tutumlarını ayrıntılı bir tarihsel materyalist analizden ziyade tarihsel adaletsizlik duygusuna ve Polonya’nın demokratik hareketinin otoriterlik karşıtı potansiyeline dayandırmışlardı.

SDKPiL’den Luxemburg, imparatorluklar içindeki ekonomik entegrasyon koşulları altında bu tür ulusal bağımsızlık çağrılarının tehlikeli bir hayal olduğunu savundu. 1896’da Karl Kautsky’nin Die Neue Zeit’ta yayımlanan bir dizi makalesinde, işçi hareketinin artık imparatorluğun tamamında siyasi özgürlük mücadelesini mümkün kıldığı gerekçesiyle, Marx’ın Polonya’ya ilişkin eski bakış açısını reddetti. Luxemburg’a göre, bağımsızlık talebi imparatorluk ölçeğindeki sosyoekonomik kalkınmanın gereklilikleriyle çelişiyordu ve işçi hareketini ulusal gruplara bölebilirdi.

Bu tartışmanın iki tarafı da şiddetli çatışmalara girdi ve Sosyalist Enternasyonal kongrelerinde rakiplerinin sunduğu yetki belgelerinin geçerliliğini sorgulamaktan çekinmediler. Kelles-Krauz, PPS’deki bazı yoldaşlarının aksine, Rus devrimcileriyle işbirliği yapma ihtiyacını sorgulamadı. Faaliyetleri 1905 devrimi sırasında doruk noktasına ulaştı.

Bu on yılın ortasında yaşanan olaylara geleneksel olarak 1905 (Birinci) Rus Devrimi denmekle birlikte, grevlerin, sokak gösterilerinin ve diğer toplumsal isyan biçimlerinin büyük bir kısmı aslında Finlandiya Büyük Dükalığı, Güney Kafkasya veya Baltık kıyıları gibi imparatorluğun etnik açıdan çeşitlilik gösteren sınır bölgelerinde gerçekleşti. İsyanın en yoğun olduğu yerler, güçlü ancak krizlerle boğuşan sanayi ekonomisi, hızla tırmanan sınıf çatışmaları ve çözülmemiş etnik-kültürel gerilimlerin yaşandığı Rus Polonyası’nın şehir merkezleriydi.

İmparatorluğun tamamındaki grevlerin üçte birinden fazlası bu bölgede gerçekleşti ve grevler genellikle başka yerlere kıyasla daha büyük ölçekteydi; 1905 yılında her on işçiden yaklaşık dokuzu en az bir kez greve katıldı. Bu olaylar, Kelles-Krauz’u bağımsız bir sosyalist Polonya’nın yolunu açacak devrimci bir rejim devrilişine umut bağlamasına neden oldu. Haziran 1905’te tüberkülozdan ani ölümünden önce şu satırları kaleme almıştı:

“Umudumuzu yitirmemiz ve patlak veren Rus krizinin, Çar tarafından verilen bir anayasa ve Polonya Krallığı’na tanınan özerklik taviziyle yarı yolda duracağını düşünmemiz için hiçbir neden yoktur; hükümetin aptalca direnişi ve tereddütleri, kitlelerin kışkırtılmasıyla birleşince, çözümün Çar’ı devirecek ve milliyetlere —en azından bizim gördüğümüz kadarıyla Polonya’da— bağımsızlık kazanma fırsatı verecek bir devrim olacağına dair umudumuzu sürdürmemizi sağlıyor... Parti, krizi tüm Rus devleti genelinde en uç noktasına kadar götürmek isteyen ve yarı yolda durmasına izin vermeyen Rus toplumundaki unsurlarla iletişim kurmalıdır.”

Bu sefer devrim başarısızlıkla sonuçlandı ve o zamana kadar Kelles-Krauz’un kendisi de vefat etmişti. Ancak analizlerinin büyük bir kısmı daha sonra doğrulandı.

Ulusal Sorunlar

İmparatorluk sonrası topraklarda bir ulus devleti hayal edebilmek için, bazı temel sorulara cevap vermek gerekiyordu. Bu topraklardaki yerel nüfus oldukça çeşitlilik gösteriyordu ve herhangi bir Polonya devletinin çeşitli etnik grupları barındırması gerektiği açıktı. Yerel nüfusun büyük bir kısmı Yahudilerden oluşuyordu ve Polonyalı sosyalistler, o dönemde “Yahudi sorunu” olarak adlandırılan meseleyle özellikle yakından ilgileniyorlardı.

Polonya hareketi, Yahudileri sosyalizm mücadelesinde harekete geçirmeye ve aynı zamanda antisemitizmin Polonyalı işçilerin desteğini kazanmasını engellemeye çalışıyordu. Yahudi kökenli olanlar da dahil olmak üzere PPS’nin birçok üyesi, modern kapitalizmin gelişmesiyle birlikte Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Yahudilerin toplumsal asimilasyon yoluyla ayrı bir grup olarak ortadan kalkacağına inanıyordu. Bu asimilasyoncu bakış açısı, İkinci Enternasyonal’e mensup Marksistler arasında yaygındı.

Bununla birlikte Rus imparatorluğu bağlamında, Polonya toplumuna asimilasyon, mevcut devlet yapılarına ya da istenen mesleklere erişim imkânı sunmadığı için daha az cazipti. Artan Polonya-Yahudi gerginlikleri ve Yahudilerin siyasi projeleri etrafında kendilerini öne çıkarmaları, asimilasyon seçeneğini daha da olası hale getirdi.

Kelles-Krauz bu durumu derinlemesine inceledi ve “Yahudi Milliyeti Sorunu Üzerine” başlıklı makalesinde Yahudi ulusal özlemlerine dair kapsamlı bir analiz sundu. O, Yahudi ulusal bilincinin — ister Bund’un kültürel özerklik sosyalist projesi aracılığıyla, ister erken dönem Siyonist hareket gibi devlet kurma projeleri biçiminde ifade edilsin — ve Yidiş’in modern bir dil olarak evriminin, kapitalizmin milliyetler yaratma yönündeki genel eğilimini yansıttığını savundu.

Ona göre, Yahudi işçileri harekete geçirmeye çalışırken bu toplumsal süreçleri göz ardı etmek mümkün değildi; tıpkı daha geniş Çarlık İmparatorluğu içinde proleter siyaseti ilerletirken Polonya ulusal kimliğini göz ardı etmenin mümkün olmadığı gibi. Bu da onu şu sonuca götürdü: “Yahudiler için medeni eşitlik kavramı, kendi milliyetlerine sahip olma hakkını da içerecek şekilde genişletilmelidir. Bu milliyeti, Yahudilerin kendilerinin tanıdığı ölçüde tanımalıyız.” O dönemde çok az kişi bu argümanı ileri sürmeye cesaret edebildi.

Kelles-Kraus, milliyetçilik teorisini sosyalistlerin ve diğer kesimlerin Habsburg İmparatorluğu’nun çeşitli ulusal sorunlarına yönelik olası çözümleri hararetle tartıştığı Viyana’nın verimli ortamında daha da genişletti. Habsburg egemenliği altındaki Çekler, Hırvatlar ve diğer ulusal toplulukların taleplerine yanıt olarak kültürel, topraksız özerklik fikrini ortaya atan Otto Bauer gibi Avusturyalı Marksistlerinden daha ileri gitti.

Kelles-Krauz’a göre, tam anlamıyla gelişmiş bir ulusal bilinç biçimi, siyasi iktidarı ve bir devleti de gerektirir. Ona göre bu sonuç, “ekonomik materyalizm yöntemi” ile tutarlıydı; bu da onu, ulusu ticaretin ve sanayinin gelişmesiyle tetiklenen modern bir toplumsal aidiyet biçimi olarak materyalist bir şekilde kavramaya yönlendirdi.

Ona göre, uluslar tarihin birer ürünüdürler ve ulusal toplulukları kan veya ırk gibi kadim bağlarla ilişkilendiren teorilerin aksine siyasi bir görüştür. Belirli grupların dilleri, o coğrafi alanda yaşayan insanların düşmanlara karşı bir araya gelmelerinin de etkisiyle, doğal coğrafi sınırlar içinde kademeli olarak sabitleşmiştir. Bu süreç, feodal düzenin dağılmasıyla hız kazanmış ve birbiriyle örtüşen çeşitli toplumsal kategorilerin kendilerini ifade etmeleri için bir alan yaratmıştır.

Bu istikrarı bozan süreçlere tepki olarak, köklerinden kopmuş bireyler yeni bir sabitlik aradılar ve bunu anadillerinde bulmuş gibi görünüyorlardı:

“Bireylerin eski, geleneksel konumlarından koparılması; yeni, sürekli değişen bir yaşamda birbirleriyle kurdukları temas; yeni toplumsal ilişkilerin büyük zenginliği ve karmaşıklığı, ulusal dile, toplumsal birleştirici rolüyle, ulusların bilincinde bugüne kadar eşi benzeri görülmemiş önemini kazandırmaktadır.”

Aynı zamanda, kapitalist bir toplumdaki karmaşık etkileşim biçimleri, etkili bir iletişim aracı gerektiriyordu: “Kültür — ki bu şimdiye kadar sadece bir avuç insanın malıydı — kapitalizmin ekonomik çıkarları gereği halkın derinliklerine taşınmalı ve bu amaç doğrultusunda — kitlelerin dilini kullanarak — ulusal bir nitelik kazanmalıdır.” “Modern kapitalizmin milliyetleri doğrudan şekillendirdiğini” savunan Kelles-Krauz, Ukraynalılar gibi yakın tarihte bir devlet kurma geçmişi olmayan halklar arasında bile ulusal özlemlerin yükselişini öngörmüştü.

Onun tarihsel argümanı, sosyalist ulusal devlet hakkındaki görüşleriyle burada birbirini tamamlamaktadır: “Ulusların bağımsızlığının gerçekleşmesi, modern ekonomik gelişmenin bir sonucu olarak, onunla ayrılmaz bir bütün oluşturan demokrasinin gerçekleşmesi ile aynı olmalıdır.” Araştırma ve siyasetin bu tür bir sentezi, onun sosyalist bilim projesinin tamamını karakterize etmiştir.

Sosyalist Sosyoloji

Kellez-Kraus, tarihsel materyalist analizinde, ekonomik süreçleri temel alan ve aynı zamanda kültürel ve siyasi alanlarda özerk dinamiklerin ortaya çıkmasına imkân tanıyan karmaşık bir belirleme teorisi geliştirdi. Bu, onun Rus İmparatorluğu’ndaki kapitalizmin eşitsiz gelişimini analiz etmesine yardımcı oldu.

Ona göre bir devrim, daha “gelişmiş” ülkelerde ortaya çıkan fikirlerden ilham alan insanlar tarafından başlatılabilecektir. Dahası, dezavantajlı gruplar, ister gerçek ister hayali olsun, tarihte kendilerine destek arayarak hoşnutsuzluklarını dile getirirler. Devrimciler, alternatif bir gelecek tasarlayabilmek için geçmişe dair vizyonlarını bir araya getirirler.

Kelles-Krauz, “ekonomik gelişmeden önce ortaya çıkan devrimci idealin” “ekonomik materyalizmin ilkeleriyle tamamen tutarlı” bir şekilde açıklanmasını sağlayan bir “devrimci geriye bakış yasası” belirlemiştir. Bu, yeni rejimin her zaman “bazı yönlerden terk edilen rejime benzeyeceği” anlamına gelirken, devrimci değişim arayanların sempatilerinin ise “geçmişten bir şeyler taşıdığı” anlamına gelir.

Kelles-Krauz, tarihsel değişim üzerine yaptığı analizde, siyasi tarihin asla tam anlamıyla tamamlanamayacağını vurguladı. Tarihin önceki aşamalarının nihayetinde geçici olduğu gibi, gelecekteki siyasi projeler de öyle olacaktır; bu projeler hiçbir zaman nihai ve tam anlamıyla tamamlanmış bir toplum biçimi ortaya çıkaramayacaktır. İhtiyaçların siyasi olarak dile getirilmesi durmayacaktır: Her siyasi düzen bazı talepleri karşılayacak, ancak diğerleri cevapsız kalacaktır, zira “yeni kurumların korunması, ihtiyaçların karşılanmasından daha önemli görülmeye başlanacaktır.”

Toplumsal dinamiklerin bu sarmal hareketi süreklidir ve durdurulamaz. Bu bağlamda Marksizm, yalnızca ileriye doğru atılmış bir adım olabilir — bilimsel analize dayalı olarak atılması gereken doğru adım, ancak insanlık için son adım değildir. Dolayısıyla, tarihin Marksist analizini ve insan toplumuna ilişkin eleştirel sosyolojisini Marksizmin kendisine de uygulamalıyız.

Immanuel Kant’ın fikirlerinden yola çıkan Kelles-Krauz, bilişin sınıfsal koşullarının dikkate alınması gerektiğini savundu. Toplumsal gruplar, özellikle de “bireylerin ait olduğu sınıf”, her zaman “bilinçlerinde belirli bir iz… toplum ve dünya hakkında belirli bir kavrayış” bırakırmıştır ve bireyler bu izden “retinadan bakma zorunluluğundan” kurtulamadıkları gibi, kendilerini kurtaramazlardı.

Her zaman, diğerlerini boyun eğdiren egemen bir toplumsal sınıf olmuştur. Bu sınıfın ihtiyaçları sanki evrenselmiş gibi sunulur ve bu sınıf, kendi egemenliğinin tarihin sonu olduğunu düşünerek kendisini toplumun tamamıyla özdeşleştirir. Toplumsal ilişkileri sanki doğal olgularmış gibi betimlemeye çalışan pozitivist bir bilim yaklaşım, işte bu tür bir bilişsel gaspın sonucudur.

Kelles-Krauz’a göre Marksizm bir doktrin değil, toplumu inceleme yöntemidir. Kapitalizm içinde ortaya çıkan mevcut sınıfsal bakış açısı — ki Marksizm de bunun bir ürünüdür — daha geniş çaplı bir toplumsal dönüşümün parçası olarak değişeceği için, sınıfsız bir toplumun ortaya çıkaracağı yeni çerçeveyi önceden tahmin etmek imkânsızdır.

Alışılmışın Dışında Bir Marksizm

Bu argüman dizisi, Kelles-Krauz’u, insan gelişimini tanımlayabilecek bir Marksist bilim oluşturmayı amaçlayan İkinci Enternasyonal saflarında yürütülen teorik çalışmaların çoğuyla keskin bir karşıtlık içine soktu. Timothy Snyder’ın Kelles-Krauz üzerine yaptığı çalışmada da belirttiği gibi, bu yaklaşım, yirmi yıl sonra György Lukács tarafından başlatılan “Batı” tarzı, pratik odaklı Marksizm’den önce gelmiştir.

Böylelikle Kelles-Krauz, çağının pek çok önyargısına karşı çıktı. Çoğu Marksist teorisyenin bir tür determinizme bağlı kaldığı bir dönemde, o, bağımsız geleneklerin ve insan eyleminin önemli rolünü vurgulayarak tarihsel gelişime dair incelikli bir anlayış ortaya koydu. Akranlarının çoğu Marksizm’i “doğanın diyalektiği” olarak gören Engels’i takip ederken, Kelles-Krauz, Marksizmin öncelikle yalnızca topluma uygulanabilir bir dizi araştırma yöntemi olduğunu savundu.

Ekonomi teorisi olarak Marksizm’e odaklanan İkinci Enternasyonal’in önde gelen düşünürlerinin aksine Kelles-Krauz, kapitalist toplumda bireylerin yabancılaşmasını araştırmaya yoğunlaştı. Sosyolojinin pozitivist yöntemlerden etkilenen bir disiplin olarak ortaya çıktığı bir dönemde, Marksizm’i kullanarak sosyolojinin doğa bilimlerini taklit etme eğiliminin ötesine geçmeyi önerdi.

Kelles-Krauz ayrıca, ulus devleti ya analiz gerektirmeyen bir verili olgu olarak kabul eden ya da onu modası geçmiş bir olgu olarak bir kenara iten iki yanlış bakış açısıyla da hesaplaşmıştır. Bunun yerine, modern ulusların kapitalist oluşumu hakkında incelikli bir teori ve anti-emperyalist demokratik milliyetçilik için güçlü bir fikirler bütünü sundu.

20 Haziran 2026 Cumartesi

Hürmüz'den Versay'a: Kâğıt Üzerindeki Barış

ABD-İran müzakereleri, nihayet kâğıt üzerinde bir sonuca ulaştı. 18 Haziran'da ABD Başkanı Trump ile İran Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan'ın dijital ortamda imzaladığı ve "İslamabad Mutabakat Anlaşması" adı verilen metin yürürlüğe girdi. Fakat imzanın kurumasını beklemeden soykırımcı ve işgalci İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesi bu "mütabakatın" da savaşın sonu değil, yeni ve kırılgan bir molası olduğunu bir kez daha gösterdi.

“Anlaşma”

Pakistan'ın ve eş arabulucu Katar'ın yürüttüğü görüşmeler sonucunda nihayete erdirilen on dört maddelik metin, geçen hafta sızan taslakla büyük ölçüde örtüşüyor: Lübnan dahil tüm cephelerde çatışmaların durdurulması, ABD'nin deniz ablukasını 30 gün içinde kaldırması, İran'ın Hürmüz Boğazı'nda ticari geçişi güvenceye alması, en az 300 milyar dolarlık bir yeniden inşa paketi, yaptırımların ve dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması, nihai anlaşmanın BM Güvenlik Konseyi kararıyla tescili.[1] Nükleer dosya ise ikinci aşamaya bırakıldı: İran'ın elindeki yüksek oranda zenginleştirilmiş uranyumun IAEA gözetiminde seyreltilerek yakıt haline getirilmesi ve tesislerin kapatılmaması kabul edildi. İran’ın füze programı ve direniş eksenine verdiği destek ise yine masanın dışında tutuldu.[2]

Anlaşmanın imza töreni de bir o kadar anlamlı bir sahnede gerçekleşti. Trump, G7 Zirvesi için bulunduğu Fransa'da, 1919'da Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı'nı resmen sona erdiren antlaşmanın imzalandığı Versay Sarayı'na yakın bir yerde imzayı attığını duyurdu. Versay Antlaşması'nın getirdiği "barışın" yirmi yıl dahi sürmeden daha büyük bir emperyalist paylaşım savaşının fitilini ateşlediği hatırlandığında, sembolizmin tesadüf olmadığı görülüyor. Taraflar arasında 19 Haziran'da Cenevre'de planlanan resmî imza töreni ise İsrail'in Lübnan'a yönelik saldırılarını sürdürmesi üzerine İran heyetinin İsviçre'ye gitmekten vazgeçmesiyle iptal oldu. Bu iptal, Washington ile Tahran arasında varılan her mutabakatın Tel Aviv'in saha hamlelerine bağımlı kalmayı sürdürdüğünü ve soykırımcı ve işgalci İsrail'in bu bağımlılığı her seferinde istismar edebildiğini bir kez daha gözler önüne seriyor.

ABD ve İsrail Neden Yenildi?

Dört aydan fazla süren savaşın sonunda Washington ve Tel Aviv'in masaya oturmak zorunda kalması, kendi iradeleri dışında gerçekleşti. Bu “zorunlu” geri çekilişin ardında birden fazla yapısal kırılma yatıyor.

İlk kırılma cephesi ekonomik. İran'ın fiilen kapattığı Hürmüz Boğazı, küresel petrol piyasalarında somut eşiklerin aşılmasına neden oldu. Mayıs başında Goldman Sachs küresel petrol stoklarının son sekiz yılın en düşük seviyesine, 98 günlük tüketime kadar gerilediğini açıklarken[3], Chevron CEO'su Mike Wirth krizi 1970'lerin arz şoklarıyla kıyasladı[4]. Bu krizin etkileri Dubai ve Abu Dabi borsalarında 120 milyar dolarlık piyasa değeri kaybına, otel doluluk oranlarının yüzde yetmişten yirmiye düşmesine ve Singapur Havayolları'nın Dubai seferlerini askıya almasına kadar uzandı.[5] LVMH gibi küresel sermaye gruplarının “dünya felaketi” uyarısında bulunması[6], savaşın küresel kapitalist dolaşıma verdiği zararın boyutunu özetliyor.

İkinci kırılma cephesi ABD'nin kendi içinde. Dışişleri Bakanı Rubio'nun Savaş Yetkileri Yasası'nı “anayasaya aykırı” bularak yürütmenin yasama denetiminden kaçınma çabasını açığa vurması[7], Ulusal Terörle Mücadele Merkezi eski Başkanı Joe Kent'in istifa mektubunda İsrail lobisini ve medyayı “Trump'ı savaşa manipüle etmekle” suçlaması[8], sağcı yorumcu Tucker Carlson'a yönelik “yabancı ajan” soruşturması tehdidi[9] ve kamuoyu desteğinin yüzde 37'ye kadar gerilemesi[10], savaşın meşruiyet zemininin ABD içinde de daraldığını gösteriyor.

Üçüncü kırılma cephesi ise doğrudan İsrail ordusunda yaşandı. Litani Nehri'ne kadar “tam kontrol” hedefiyle başlatılan kara harekâtı, Hizbullah'ın direnişine çarparak fiilen tıkandı. Genelkurmay Başkanı Zamir'in “daha fazla askere ihtiyacımız var” itirafı, Nahal Tugayı askerlerinin ailelerinin Netanyahu'ya gönderdiği mektup ve yedek general Hakohen'in “Hizbullah gerçekten yenildiyse nasıl bu kadar çabuk toparlanabildi” sorusu[11], orduda yaşanan tıkanıklığın artık gizlenemediğini ortaya koydu.

Bütün bu kırılmalara son olarak ittifak içi gerilim eklendi. ABD Başkan Yardımcısı Vance'in Beyaz Saray'daki bir basın brifinginde İsrail kabinesindeki bazı isimlerin mutabakata ve doğrudan Trump'a yönelik eleştirilerinden duyduğu memnuniyetsizliği açıkça dile getirmesi ve İsrail'in savunmasının önemli bir kısmının Amerikan vergi mükellefleri tarafından finanse edildiğini hatırlatarak İsrail'i mutabakata uymaya çağırması[12], Washington-Tel Aviv hattındaki çatlağın artık örtbas edilemeyen bir aşamaya geldiğini gösterdi. Bu tablo, askeri ve teknolojik üstünlüğe sahip bir koalisyonun, başlangıçta koyduğu hedeflerin (rejimi değiştirmek, Hizbullah'ı silahsızlandırmak, Hürmüz'ü zorla açmak) hiçbirine ulaşamadan masaya oturmak zorunda kaldığını ortaya koyuyor.

İran Neden Kazandı?

İran'ın “kazanımı” ise her şeyden önce hayatta kalmanın kendisinde gizli. 28 Şubat'taki saldırıların ilk gününde dinî lider Ali Hamaney öldürülmüş, Washington bunun rejimin çöküşünü tetikleyeceğini hesaplamıştı. Fakat Uzmanlar Meclisi'nin on gün içinde oğlu Mücteba Hamaney'i “ezici çoğunlukla” yeni lider seçmesi ve Devrim Muhafızları'nın yeni lidere bağlılık bildirmesi, “düşük maliyetli rejim değiştirme” hesabını çökertti.[13] Üst düzey liderin fiziksel olarak ortadan kaldırılmasıyla devletin dağılacağı varsayımı, devlet aygıtının kişilerden değil kurumsal ve askeri ilişkilerden beslendiği gerçeğiyle çarpıştı.

İkinci kazanım alanı doğrudan maddi: Hürmüz Boğazı. Savaş öncesinde günde yaklaşık yüz tankerin geçtiği boğazdan Haziran ayına gelindiğinde İran petrolü taşıyan tek bir tanker dahi geçemez hâle geldi. İran'ın mayıs sonunda boğaza giriş yapacak gemilerin kendi donanmasından izin alması gerektiğini açıklaması[14], düşük maliyetli bir araçla küresel enerji arzını doğrudan etkileme kapasitesine sahip olduğunu kanıtladı. Bu “petrol silahı”, Washington'ı sahada açamadığı tıkanıklığı müzakere masasında gidermeye zorladı.

Üçüncü kazanım alanı askeri toparlanma hızı. Altı haftalık ateşkes sürecinde İHA üretimini yeniden başlatan İran'ın, vurulan füze sahalarını ve fırlatma rampalarını yıllar değil muhtemelen birkaç ay içinde eski hâline getirebileceğini ortaya koydu.[15] Bu toparlanma hızı, hava saldırılarının “kalıcı” bir caydırıcılık sağlayamadığını gösterdi.

Dördüncü kazanım alanı ise dış destek. Çin'in İran petrolünü almayı 25 yıllık kapsamlı işbirliği anlaşmasına sadık kalarak sürdürmesi, Hindistan'ın bu petrol için yuan ile ödeme yapmaya başlaması ve Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi'nin (CIPS) bu süreçte rekor işlem hacmine ulaşması[16], Tahran'ı Batı'nın yaptırım kıskacından önemli ölçüde korudu. Rusya ile yürütülen stratejik ortaklığın sürmesi de bu korumayı tahkim etti.

Son ve belki de en kalıcı kazanım, masadaki pazarlık sonucunda elde edilen mevzi. İran'ın 14 maddelik çerçevesinde füze programının ve “direniş eksenine” verilen desteğin müzakere dışında tutulması[17], ABD'nin savaş öncesindeki “maksimalist” taleplerinin (füze programının kısıtlanması, bölgesel müttefiklerle bağların koparılması) büyük ölçüde terk edildiğini gösteriyor. Buna yaptırımların kaldırılması, 300 milyar dolarlık yeniden inşa paketi, dondurulmuş varlıkların serbest bırakılması ve nükleer tesislerin kapatılması yerine seyreltme yönteminin kabul edilmesi eklendiğinde, İran'ın masadan büyük bir yıkımın ardından bile bölgesel güç kapasitesini önemli ölçüde koruyarak kalktığı görülüyor.

Olasılıklar

Bütün bu tablo, İslamabad Mutabakatı'nın nihai bir barış değil, 60 günlük yeni bir müzakere sürecinin başlangıcı olduğunu gösteriyor. Bu süre içinde yaptırımların kalıcı olarak kaldırılması, nükleer dosyanın somutlaştırılması ve izleme mekanizmasının kurulması gibi en çetrefilli konular ele alınacak. Fakat sahadaki tablo şimdiden kâğıt üzerindeki maddelerle örtüşmüyor: Anlaşma yürürlüğe girdikten sonraki gece İsrail'in Lübnan'a yönelik 150'den fazla hava saldırısı düzenlediği ve en az 47 kişinin öldüğü bildirildi[18]; Lübnan Sağlık Bakanlığı'nın 18 Haziran verilerine göre 2 Mart'tan bu yana hayatını kaybedenlerin sayısı 3.900'ü, yaralıların sayısı 11.800'ü aştı, yerinden edilenler ise bir milyonu geçti.[19] Birkaç saat sonra 19 Haziran'da ABD ve Katar arabuluculuğunda, İran'ın da desteğiyle İsrail-Hizbullah hattında yeni bir ateşkes ilan edildiyse de[20], ilandan kısa süre sonra gelen ihlal haberleri bu “ateşkesin” de öncekilerin kaderini paylaşıp paylaşmayacağı sorusunu açık bırakıyor. İsrail içindeki bölünme de (Netanyahu'nun “zafer” ilanına karşı muhalefet liderleri Bennett ve Golan'ın bunu “tarihi başarısızlık” olarak nitelendirmesi[21]) sürecin kırılganlığını artıran bir diğer unsur.

Önümüzdeki olası senaryolar ise üç eksende toplanıyor. Birincisi, 60 günlük sürecin -bütün güvensizliğe rağmen- kısmen işleyerek yaptırımların aşamalı olarak kalkmasına ve Hürmüz'ün istikrarlı bir şekilde açılmasına yol açması, ki bu bölgede kısa-orta vadeli bir “nefes alma” dönemi anlamına gelir. İkincisi, Lübnan cephesindeki ihlallerin birikerek müzakereleri yeniden çökertmesi ve savaşın -bu sefer daha sınırlı ama yine de yıkıcı bir biçimde- yeniden alevlenmesi. Üçüncüsü ise ABD ve İsrail'in uygulama sürecinde bilinçli tıkanıklıklar yaratarak zaman kazanmaya ve İran'ı zayıflatacak yeni bir fırsat kollamaya yönelmesi. Nitekim savaş boyunca tekrarlanan “anlaşma yakın” açıklamalarının ardından gelen yeni tehditler döngüsü, bu ihtimalin hiç de uzak olmadığını gösteriyor.

Hangi senaryo gerçekleşirse gerçekleşsin, ortada değişmeyen bir gerçek var: Kâğıt üzerindeki maddelerin kaderini esas olarak sahadaki güç dengeleri ve bölge halklarının direnişi belirleyecek. Bu da İran'da abluka altında yaşayan halkın, Hürmüz'ün kapatılmasından etkilenen emekçilerin ve Lübnan'da bombalar altında yaşamını sürdürmeye çalışan halkların geleceğinin, imzalanan metinlerden çok bu somut mücadelenin sonucuna bağlı kalacağını bir kez daha ortaya koyuyor.


[1] https://www.bbc.com/turkce/articles/cly0w9yy4jzo

[2] https://www.bbc.com/turkce/articles/cly0w9yy4jzo

[3] https://www.investing.com/news/commodities-news/goldman-says-global-oil-stocks-approaching-eightyear-low-depletion-speed-a-concern-4657132

[4] https://www.energyconnects.com/news/oil/2026/may/chevron-ceo-warns-oil-shortages-could-slow-global-economies-as-hormuz-disrupted/

[5] https://nomadlawyer.org/middle-east-aviation-crisis-2026-singapore-airlines-dubai-cancellation

[6] https://www.thestreet.com/retail/lvmh-ceo-warns-of-fallout-from-middle-east-tensions

[7] https://harici.com.tr/rubio-savas-yetkileri-yasasi-butunuyle-anayasaya-aykiridir/

[8] https://x.com/cradleturkiye/status/2033909061213642977

[9] https://www.indyturk.com/node/774311/d%C3%BCnya/tucker-carlson-mesajlar%C4%B1m%C4%B1-okuyorlar

[10] https://ydh.com.tr/d/40085/trump-bu-savas-tan-pacasini-kurtarmaya-calisiyor

[11] https://ydh.com.tr/d/37589/hizbullah-israil-in-hava-operasyon-kabiliyetini-sinirliyor

[12] https://www.cgtnturk.com/abdden-israile-sert-tepki-yerinizde-olsam-tek-guclu-muttefikinize-saldirmazdim

[13] https://t24.com.tr/dunya/hamaney-in-oglu-mucteba-hamaney-iran-in-yeni-lideri-secildi,1305556

[14] https://harici.com.tr/abd-ve-iran-hurmuz-bogazi-icin-anlasmaya-yakin/

[15] https://harici.com.tr/cnn-iran-askeri-kapasitesini-beklenenden-daha-hizli-toparliyor/

[16] https://finance.yahoo.com/news/deutsche-bank-declares-china-energy-000000059.html

[17] https://harici.com.tr/iran-abd-ile-taslak-anlasmanin-14-maddesini-acikladi/

[18] https://www.ehamedya.com.tr/gundem/israil-ve-hizbullah-ateskes-icin-anlasti-ancak-bombalar-susmadi/4781

[19] https://www.cgtnturk.com/lubnan-israil-saldirilarinda-can-kaybi-3-bin-980e-yukseldi

[20] https://www.euronews.com/2026/06/19/israel-and-the-hezbollah-have-agreed-to-renew-their-ceasefire-three-officials-say

[21] https://turkish.aawsat.com/d%C3%BCnya/5284625-i%CC%87srailde-abd-i%CC%87ran-anla%C5%9Fmas%C4%B1na-kar%C5%9F%C4%B1-nadir-g%C3%B6r%C3%BClen-uzla%C5%9Fma

16 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) İşçi Sınıfı Filmleri ve Toplumsal Değişim: Ken Loach ile Röportaj

Çevirmenin Notu: Red Pepper dergisinin editörü Hilary Wainwright’ın 2,5 yıl önce Ken Loach ile son filmi The Old Oak (Umudunu Kaybetme) hakkında yaptığı röportajı Ken Loach’ın 90. doğum günü nedeniyle çevirdim. Röportaja şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.redpepper.org.uk/culture-media/stage-screen/working-class-films-and-social-change-an-interview-with-ken-loach/

Hilary Wainwright: The Old Oak, bazen I, Daniel Blake ve Sorry We Missed You'nun ardından üçlemenin üçüncü filmi olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni, hepsinin İngiltere'nin kuzeydoğusunda geçmesi mi? Eğer öyleyse, neden bu bölgeyi seçtiniz?

Ken Loach: Öncelikle, bu filmler Paul Laverty [senarist], Rebecca O’Brien [yapımcı] ve benim aramdaki güçlü bir işbirliği sayesinde çekildi. Bunun gerçekten bireysel olarak benimle ilgili olmadığını söylemem çok önemli.

Bu proje hiçbir zaman bir üçleme olarak tasarlanmamıştı. Her şey, mali desteğe hak kazanan insanların imkânsız bürokratik engelleri aşmaya zorlanarak bu haktan mahrum bırakıldıkları, sosyal yardım sisteminin kasıtlı acımasızlığını konu alan bir film çekmek istememizle başladı. Anlatmak istediğimiz ilk hikâye buydu: I, Daniel Blake.

Kuzeydoğuyu seçtik çünkü burası mücadelenin üzerine kurulmuş bir bölge. Eski sanayi tesisleri yok oldu, halk hem Muhafazakarlar hem de Yeni İşçi Partisi tarafından terk edildi. Blair kuzeydoğudaki Sedgefield seçim bölgesinin milletvekiliydi, aynı şekilde zavallı Mandelson da Hartlepool’un milletvekiliydi. İkisi de Thatcher’ın geride bıraktığı yıkım karşısında kayda değer hiçbir şey yapmadı. Burası ülkenin en yoksul, en harap bölgelerden biri – ama halkı harika bir kültüre, kendine özgü bir dile ve güçlü bir mizah anlayışına sahip. Film yaparken bu güçlü kimlik duygusu gerçekten çok önemli.

Emek kavramının doğası hem Paul hem de benim uzun zamandır ilgi alanım olmuştu; bu ilgi, Jim Allen ile birlikte çalıştığım, limanlardaki geçici istihdamı konu alan filmler (Big Flame) ile madencilerin grevini ve diğer fabrika mücadelelerini ele alan belgesellerin yapıldığı döneme kadar uzanmaktadır.

“Sorry We Missed You”da, işçilerin kendileri ve özellikle de aile yaşamları ve ilişkileri üzerindeki sonuçlarını göstermeye çalıştık. İnsanlar işteyken bir maske takarlar – günü atlatmaya çalışırlar – ama eve geldiklerine bitkin düşerler, birbirlerine ya da çocuklarına ayıracak zamanları kalmaz. Biz de bunu göstermeye çalışıyoruz.

Bu iki filmle neoliberalizmin sonuçlarının iki yüzünü ortaya koymuştuk, ancak henüz yanıtlayamadığımız en çarpıcı soru şuydu: Sanayilerini kaybeden ve geriye hiçbir şeyleri kalmayan bu bölgelere ne oldu? Durham’daki maden köyleri, kendi kendine yeten topluluklar olduklarından, bunu özellikle canlı bir şekilde ortaya koyuyor. Maden kapandığında, bölge halkı da yalnızlığa terk ediliyor.

Paul, bölgeye gelen ve düşmanca muameleye maruz kalan Suriyeli mültecilerin hikâyelerini duymuştu. Bu durum, bizim için hem terk edilmiş topluluklarda geride kalanların yaşadıklarının karmaşıklığını hem de bir savaşın dehşetini yaşadıktan sonra hükümetimizden son derece sınırlı ve soğuk bir karşılama görmenin ne demek olduğunu ortaya çıkaran bir tetikleyici olabilir.

Hilary Wainwright: The Old Oak, eski bölgesel kimliğe dayanan eski dayanışma biçimlerinin yıkıldığı bir bağlamda bana yeni dayanışma biçimlerinin varlığını hissettirdi. Sonuç olarak film, umut ve imkân duygusuyla sona erdi. Amacınız bu muydu yoksa siz ve Paul’un keşfettiği bir şey miydi?

Ken Loach: Bu, hikayenin başından beri örtük bir şekilde mevcuttu. O eski madenci topluluklarında bulunduğunuzda, geleneksel dayanışmanın ne kadar güçlü olduğunu çok net bir şekilde anlıyordunuz. Bu yüzden, 1980’lerin başında Ulusal Madenciler Sendikası en güçlü ve en politik sendika iken, Thatcher onları en sona bıraktı – diğer tüm sendikaları yenene kadar. O dayanışma anısı, bu topluluklardaki pek çok kişi tarafından büyük bir gururla yaşatılıyor.

Dolayısıyla filmin merkezinde, o topluluk içindeki bir bilinç mücadelesi yer alıyor: Bir yandan o dayanışmanın hatırası ile mültecileri kucaklamak için bu dayanışmayı yeniden canlandırma çabası arasında, diğer yandan ise acı ve öfke arasında. Bu düşmanca acı, sağcı basın ve Farage ile çetesi tarafından körüklendi. Ayrıca, iktidardayken onlar için hiçbir şey yapmayan ve şimdi de mültecilerin sorun olduğunu söyleyerek hükümetin safına geçen İşçi Partisi'nin sağ kanadı tarafından da körüklendi.

Hilary Wainwright: Tony Garnett, 1960’larda birlikte çektiğiniz televizyon filmlerinin – evsizlik konusunu ele alan Cathy Come Home ve kürtaj konusunu işleyen Up the Junction gibi – ulusal düzeyde siyasi bir etki yarattığını anlatmıştı. 1990’ların sonlarında ise kanalların çeşitliliği vb. nedenlerle bunun artık mümkün olmayacağını savunmuştu. Ancak I, Daniel Blake kesinlikle ulusal çapta bir olaydı. Bu film, 2017 seçimlerinde Jeremy Corbyn'e verilen desteğe büyük olasılıkla katkıda bulundu. Ulusal çapta bir etki yarattığına şüphe yok.

Peki ya The Old Oak? Bu filmin ne tür bir etki yaratmasını umuyorsunuz?

Ken Loach: Bahsettiğiniz etkiyi yaratacak filmin hangisi olacağını önceden tahmin etmek imkânsız. Her filmde aynı özenle çalışıyorsunuz, ama bazıları diğerlerinden daha çabuk unutulup gidiyor. Bunu bilmek gerçekten zor. Daniel Blake, sizin de dediğiniz gibi, bir damara dokundu, ancak filmi izleyenlerin sayısı, Cathy ya da Up the Junction’ı izleyen televizyon izleyicilerinin sayısıyla karşılaştırıldığında çok az kalıyor.

Tony’nin de yazdığı gibi, bunlar ulusal çapta olaylardı çünkü sadece iki buçuk kanal vardı ve o gece televizyon izleyenlerin yarısı bunu izlemiş olmalıydı – yani tek seferde yaklaşık 12 milyon kişiye ulaşmıştı. Bir film asla bu kadar ani bir etki yaratamaz çünkü izleyici kitlesi haftalar, aylar ve bazen yıllar içinde oluşur. Ama dediğin gibi, bir ya da iki film dikkatleri üzerine çekebilir. Daniel Blake dikkatleri üzerine çekti ve bir tür kamuoyu tartışması başlattı. Diğerleri ise farklı şekillerde dikkatleri üzerine çekti. İrlanda bağımsızlık savaşı ve iç savaşını konu alan The Wind That Shakes the Barley, sağcı basın tarafından büyük bir saldırıya uğradı. Ülkemizden nefret etmekle suçlandık.

Hilary Wainwright: Görünüşe göre filmleriniz İngiltere'den çok Avrupa'da daha geniş bir kitle tarafından beğeniliyor. Filmlerinizin kıtada ve İngiltere'de nasıl karşılandıkları arasındaki bu farkın önemli bir nedeni var mı?

Ken Loach: The Wind That Shakes the Barley filmi Altın Palmiye’yi kazandığında, Fransa’da filmin gösterimi 400’den fazla salonda yapıldı; İrlanda’da 70, İngiltere’de ise 40 salonda gösterildi. İngilizce bir film için Fransa’daki gösterim sayısının onda biri kadar. Televizyonda sansür uyguluyorlar ama sinemalar daha dolambaçlı bir yol izliyorlar. Filmi programlarına almayı reddediyorlar.

Avrupalılar, özellikle Fransızlar ve İtalyanlar, sinemaya farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Sinemayı daha ciddiye alıyorlar. Sinemanın neler yapabileceğine dair çok daha geniş bir bakış açısı var. Kendi politik sinema gelenekleri var. İtalyan neo-realist filmler, Doğu Avrupa filmleri, Fransız filmleri çok daha geniş bir yelpazeye sahip. Filmin bir meta olmasının yanı sıra ciddi bir sanat biçimi olduğu yönünde daha güçlü bir algı var.

Amerikalıların bizim dilimizi konuşması bizim için bir lanet – Britanya’daki sinema her zaman ABD’ye boyun eğmiştir. Bunun sonuçlarını gördünüz ve Hollywood’daki senarist grevi Britanya film endüstrisini neredeyse tamamen durdurduğunda olduğu gibi hâlâ görüyorsunuz. Biz sadece Amerikan yatırımları için bir ileri karakoluz ve kendi kendini ayakta tutabilecek bağımsız bir Britanya film endüstrimiz yok. Film endüstrimiz sömürgeleştirilmiş durumda.

Hilary Wainwright: ABD güdümlü bu tek tip sinema kültüründe, radikal filmlerin ana akım sinemada yer bulabilmesi için ne gibi umutlar var?

Ken Loach: Bunu görmek zor. Şu anda piyasa her zamanki gibi işliyor. Piyasanın mantığı, şirketleri bir önceki yıl para kazandıran filmlerin aynısını daha da fazla çekmeye teşvik ediyor. Eskiden, sanki edebiyatın havaalanı romanlarına indirgenmesi gibi bir şey olduğunu söylerdim – Hollywood da sinema endüstrimize tam olarak bunu yaptı. Film yapımında ve gösteriminde daha başarılı ve büyüyen bir bağımsız yol hayal edebilirsiniz, ancak bunun gerçekleşmesi için köklü yapısal değişikliklere ihtiyaç var.

Hilary Wainwright: Bu, siyasi değişimi nasıl gerçekleştirebileceğine dair düşüncelerini doğrudan sormak için iyi bir fırsat.

Ken Loach: Çalışmalarımızın temelini, 60'lı yıllarda öğrendiğim temel fikirler oluşturuyor: ne Washington ne de Moskova; emeğini satanlar ile bu emeği kâr için sömürenlerin sınıf çıkarları arasındaki uzlaşmaz çatışma; ve bu çatışmanın mevcut ekonomik sistemimizin bir parçası olması. Bu ekonomik sistem var olduğu sürece bu çatışma asla bitirilemez.

Bu, köylü ayaklanmalarından John Ball’a[1] kadar uzanan solun büyük yazıları ve sözlerine dayanan bir dünya görüşüdür: “İngiltere’de işler yolunda gitmiyor ve her şey ortak hale gelene kadar da asla yoluna girmeyecek.” Ya da 17. yüzyılda Gerrard Winstanley’in[2], toprağın “herkes için ortak bir hazine” olduğunu söylemesi gibi. Temel yapı taşı, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz çatışmadır. İşçi sınıfı iktidarı ele geçirmelidir ve bunu ancak bir mücadeleyle başarabilir.

Bir sonraki nokta ise işçi sınıfının bu değişimi gerçekleştirecek güce sahip olmasıdır. Jim Allen, Barry Hines ve diğer yazarlarla, ayrıca son 30 yıldır Paul ile birlikte hem belgesellerde hem de uzun metrajlı filmlerde denediğimiz her şeyin altında yatan ana fikir, bu gücü ve onun nasıl baltalandığını ortaya koymaktır.

İşte bu yüzden işçi sınıfı, filmlerimizi odaklamamız gereken temel konudur, çünkü değişimi gerçekleştirebilecek olan sınıf işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının hikâyesini anlatmalı, mücadelelerini aktarmalı, nerede kazanabileceğimizi, nerede kazanmış olabileceğimizi ve bize karşı duran sınıf güçlerini göstermeliyiz. İşte temel konu budur.

Hilary Wainwright: Çalışmalarınızda bundan sonra ne yapacaksınız? “The Old Oak”un son filminiz olduğunu söylemiştiniz, ancak emekli olacağınızı hayal edemiyorum. Bu yüzden, hayatınızın bir sonraki aşamasını, filmleriniz aracılığıyla yarattığınız farkındalığı daha da ileriye taşımak için uygun bir organizasyonun kurulmasına katkıda bulunmaya adadığınızı düşünüyor musunuz?

Ken Loach: Gücüm yeterse film yapmaya devam ederim, ama bence geçen yılların farkında olmak gerekir. Ben gözleri bozuk yaşlı bir adamım.

Siyasi açıdan bundan sonra ne olacağına gelince, Jeremy Corbyn’in başına gelenlerden ders çıkarmalıyız: Devletin, onun, John McDonnell ve diğerlerinin hazırladığı programın – bu programla 2017 genel seçimlerini neredeyse kazanmalarına ve partiyi 600,000 üyeye, Avrupa’nın en büyük partisi haline olmalarına rağmen – kabul edilemez olduğuna nasıl karar verdiğini anlamalıyız.

Bu program sermayenin gücünü azaltacak ve NATO’nun politikalarını sorgulamaya açmış olacaktı. Bir kez olsun, biri Filistinlilerin insan haklarını ve uluslararası hukukun üstünlüğünden yararlanma haklarını savunuyordu.

İktidar, Corbyn'in programını asla uygulatmama konusunda kararlı olduğunu biliniyordu. Programı baltalamak için seçtikleri silah –antisemitizm suçlaması– Jeremy'nin kamusal yaşamdaki en ilkeli ırkçılık karşıtlarından biri olması nedeniyle, bulabilecekleri en zarar verici karalama kampanyasıydı.

Bütün sistem bu konuda işbirliği yaptı. Bu yüzden artık BBC’de Jeremy Corbyn’in adı sadece kendisine hakaret edildiğinde geçiyor. Bu hakaretleri sık sık duyuyorsunuz ve nadiren karşı çıkılıyor.

Hiç kimse çıkıp şöyle demiyor: “Bir dakika, peki ya İşçi Partisi'nde Jeremy Corbyn'i savunan tüm Yahudiler ne olacak?” Medyada onları nadiren görüyorsunuz. Sanki var olmasına ve temsil edilmesine izin verilmeyen bir siyasi görüş gibi.

Bilinçleri işte böyle kontrol ediyorlar, değil mi? Bunu şu anda İsrail ve Filistin’de yaşanan bu korkunç günlerde görüyoruz. SNP[3] lideri Humza Yousaf, burada hayatların hiyerarşisi olduğunu ve Filistinlilerin hayatlarının daha değersiz olduğunu söyledi. Haberlerin sunuluş biçimine baktığınızda buna karşı çıkmak zor, ama görüşlerimiz işte bu şekilde belirleniyor.


[1] 1381 yılında İngiltere'de gerçekleşen Köylü İsyanı'nın liderlerinden biri olan radikal bir İngiliz rahip. Kilisenin baskısına ve feodal sisteme karşı çıkarak sınıfsız bir toplumu savunan, tarihe geçmiş en ünlü hitabetlerinden birinde "Adem ile Havva çift sürerken soylu kimdi?" sözünü söylemiştir.(ç.n.)

[2] 17. yüzyıl İngiliz İç Savaşı döneminde yaşamış, proto-komünist ve anarşist düşüncelerin öncülerindendir. Toprağın ortak mülkiyetini ve özel mülkiyetin kaldırılmasını savunan ünlü Kazıcılar (Diggers) (veya kendi deyimleriyle Gerçek Eşitleyiciler - True Levellers) hareketinin kurucusu ve en önemli teorisyenidir. (ç.n.)

[3] İskoç Ulusal Partisi (SNP), İskoçya'nın Birleşik Krallık'tan tam bağımsızlığını savunan merkez sol ve sosyal demokrat çizgideki siyasi partidir. (ç.n.)

Kırk Yaş

Dünyaya gelişimden bu yana bugün itibariyle kırk yıl geçti. Kırk rakamı, bir şeyleri hesaplatmak istiyor insana. Kaç yıl nerede geçti, ne ka...