26 Ocak 2022 Çarşamba

Beceriksizlikten Öte İflastan Az Beri

(El Yazmaları, 27 Ocak 2022)

Gün geçmiyor ki iktidarın bir “beceriksizliğine”, devlet kurumlarının yetersizliğine tanık olmayalım. Günlük rutin içerisinde sıradan herhangi bir olayda bile bunlara tanık oluyoruz. Fakat sıradanlaşan beceriksizlik ve iflaslara karşı halk, tanık olma halini aşma çabalarını sürdürüyor.

Sadece Beceriksizlik mi?

Yazın yaşanan sel felaketi ve yangınlara AKP-MHP iktidarının müdahale edememesi/etmemesi ile başlayan beceriksizlik tartışmaları kar yağışıylarının ardından yaşananlarla daha da artmış durumda. Troll ordusunun uzun zaman sonra sosyal medyada gerçekleştirdiği organize saldırılara rağmen “beceriksizliğin” üzeri örtülemedi. Halkın nazarında iktidarın beceriksizliği kanıksanır bir hale geldi.

Peki bu durum sadece beceriksizlikten mi ibaret?

AKP’nin son yıllarda yaşanan tasfiyelerle Erdoğan etrafında kümelenmiş çekirdek bir grubun partisi haline gelmesi, “yetenekli” ve “becerikli” kadro sayısında bir düşüşe yol açtı. MHP ile ittifak yapılsa da bu düşüklüğün giderilemediği ortada. Dolayısıyla nitelikli ya da popüler deyimle liyakatli kadronun yetersizliği haliyle “beceriksizliği” getiriyor.

Fakat bu buzdağının küçük bir yüzü. Esas yüzünü ise “halk düşmanlığı” oluşturuyor.

İktidarın başındakilerden tutalım, cepteki  telefonu soran dayılara kadar uzanan nobran tavır; halkı biat etmesi gereken, elde ettiği her nimet için iktidara şükretmek zorunda olan insan topluluğu olarak tanımlıyor. Ayrıca “halk”, devletine bağlı “millet”ten farklı olarak ötekiyi de temsil ediyor. AKP-MHP sözcülerinin sürekli millet, milli gibi kelimeleri kullanması da aslında bunun işareti. Ve milletin hak ettiği zenginlik, hizmet vb. şeylere halkın ulaşma hakkı yoktur onların nezdinde. Böylece Türkiye toplumu millet ve halk olarak iki ayrı ulus olma sürecinde hızla ilerliyor.

Orman yangınlarına günlerce uçak gönderilmemesinden hak arayışında bulunan istisnasız herkesin terörist ilan edilmesine kadar çeşitli biçimlerde ortaya konan tavır, kar yağışında da ortaya çıktı. İktidar açık bir biçimde kendisinden olmayanların yolda kalmasını, soğuktan donma tehlikesi geçirmesini umursamayarak topu “halkın seçtiği” belediye başkanlarına attı. “Seçiminizin bedelini ödeyin” tavrı, devletin despotik karakterinin iktidar tarafından ne kadar içselleştirildiğinin de bir kanıtı. Ve devletin halkın değil iktidarın milletinin devleti olduğunun da…

İflasa Az Kala

Kar yağışı, önceki “felaketlerde” olduğu gibi, devlet kurumlarının işlevini yitirdiğini bir kez daha gösterdi. Devlet kurumları olan Karayolları Genel Müdürlüğü (KGM) ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) arasındaki yetki ve sorumluluk tartışması, halkın can güvenliğinin önüne geçti. Uzun zamandır süre gelen devlet krizinin bir yansıması olan bu tartışma, devletin en temel işlevlerini bile yerine getiremeyecek noktaya geldiğini gösteriyor.

Devlet kurumları, yaşanan her krizi kendi güç alanını genişletme ve “karşıt” gücünün alanını daraltma fırsatı olarak görüyor. Bu nedenle de olaylara yaklaşımları halka hizmet vermek yerine “bu fırsattan nasıl yararlanırız” oluyor.

Örneğin son kar yağışında KGM’nin, kendi yetki alanına girmediğini iddia edip birçok noktaya müdahale etmeyerek İBB’yi zor durumda bırakmaya çalışması, onların yetki alanını gasp etmeye yönelik bir hamle. Daha öncesinde Soylu’nun ithamları ve ardından Erdoğan’ın “İstanbul’u geri alacağız” sözleriyle birlikte ele alındığında bu hamle hiç tesadüf değil.

Ve bu durum aslında devlet kurumlarının bütünlük halinde çalışmak yerine birbiriyle savaş halinde olduğunu gösteriyor. Devlet kurumlarının halka karşı esas görevlerini yerine getirmekten vazgeçerek birbirleriyle rekabete girmesi, iflasın eşiğinde olduklarını açıkça ortaya koyuyor.

Öte yandan orman yangınlarında ve kar yağışında halkın gösterdiği dayanışma ve mücadele, halkın devlet kurumlarının iflasa doğru gittiği bilincini edindiğini gösteriyor. Halk yaşanılan felaketlerde artık devletin kurumlarının gelmeyeceğinin ya da çok sonra geleceğinin farkında olarak sürecin çözümüne doğrudan müdahil oluyor. Dayanışmayı büyüterek verilen mücadelelerin sadece felaketlerle sınırlı olmadığını da son günlerde Trendyol işçilerinin, metal işçilerinin mücadelesine verilen destekte görüyoruz.

“Halk”ın canını kurtarmak için başladığı mücadele onu tanık olmaktan özne olmaya doğru itiyorken, sosyalistlere ve devrimcilere de tarihsel rollerini oynamaya çağırıyor.

16 Ocak 2022 Pazar

Kapitalizmin Sunduğu Ölümden Çıkış Var: Sosyalizm

(El Yazmaları, 17 Ocak 2022)

Ekonomik kriz, bitmek bilmeyen pandemi, ekolojik yıkım, kadın cinayetleri, gençlerin geleceğe dair umutsuzlukları. Bu felaketlerin birbirlerini takip ederek bir araya toplandıkları bir zaman diliminden geçiyoruz. Felaketlerin bir araya gelmesi zamansal bir tesadüften öte, yaşamamızı belirleyen maddi gerçekliklerin bir sonucu. Ve maddi gerçekliği belirleyen ana etmen ise kapitalist üretim biçimi. Her şeyi alınıp satılabilir bir metaya çevirmeye yeminli kapitalizmin bu felaketlerden sorumlu tutulması klişe bir solcu “hezeyanı” değil, Bill Gates’ten Ali Koç’a kadar sermayedarların kendilerinin ve onların “düşünürlerinin” de ifadesi. Fakat onların ifadesi kapitalizmin yeminini bozmasına yetmiyor, yetmediği için de felaketler büyüyerek dünyadaki canlı yaşamı yok etmeye doğru hızlıca ilerliyor. 

Canlı yaşamın yok oluşuna doğru ilerleyiş, kapitalizmin en yüksek aşaması olan emperyalizm çağında hız kazandı, kazanmaya da devam ediyor. 19. yüzyılın sonu ve 20. yüzyılın başından itibaren özellikle İngiliz ve Fransızların öncülüğünde etkisini gösteren emperyalizm, iki emperyalist paylaşım savaşında Alman sermayesinin yenilmesi ve İngiliz ile Fransızların güç kaybetmesiyle ABD’nin öncülüğünde yeni bir ivme kazanmıştı. SSCB ile yapılan savaştan da galip çıkan ABD emperyalizmi imparatorluğunu ilan ederek “tarihin sonu”nu getirmişti. 

21. yüzyılın başlangıcından itibaren yaşanan gelişmeler (Irak ve Afganistan işgalleri) ABD’nin imparatorluk hevesini bitirmekle birlikte “tarihin sonunun” henüz yazılmadığını da ortaya koymuştu. Ve 2007 Ağustos’ta başlayarak 2008 ve 2009’da derinleşen ve günümüzde de devam eden kapitalizmin yapısal krizi ise ABD emperyalizminin ekonomik ve siyasal hegemonyasını darbe vurarak sınırlarını gösterdi. Bu sınırlar sadece ABD emperyalizminin değil kapitalizmin de sınırlarını gösteriyor. Fakat yeni ve başka bir dünyanın henüz doğamaması, yaşamının sınırlarına ulaşmış kapitalizmin ve emperyalizminin var olmasını sürdürüyor. 

ABD’nin Hegemonya Krizi Sürüyor 

Bush’un başkan seçilmesiyle başlayan imparatorluk hamlesi daha ilk yıllarında vurgunu yiyince, Obama döneminde müttefiklerin yardımıyla revize edilmeye çalışılmıştı. Ancak kapitalizmin yapısal krizinin su yüzüne çıkmasına ek olarak hegemonya krizinin de uç vermesi, müttefiklere ve diğer küresel güçlere kendi hakimiyet alanlarını kurma ve genişletme imkânı sunmuştu.  

Müttefiklerin ve küresel güçlerin bu imkânı reddetmemesi, Trump döneminde ABD’nin kendi içine dönerek güç toplamaya yönelme, dışarıda ise statükoyu koruyarak imkân bulan müttefiklerin yardımıyla küçük kazanımlar elde etme politikası izlemesine neden oldu. Fakat Trump döneminin politikaları, kapitalizmin krizinin derinleşmesi nedeniyle sermayenin ihtiyaç duyduğu daha fazla sömürü, talan ve hegemonyayı sağlamadı.  

ABD’nin “geri döneceğini” ilan eden Biden’in Trump’ı geçerek başkan olmasıyla ABD emperyalizminin ve dolayısıyla sermayesinin ihtiyaçları doğrultusunda daha hamleci bir politikaya start verildi. Bunun için de ilk olarak Biden başta Türkiye ve Suudi Arabistan olmak üzere müttefiklerine “ayar vererek” blok içerisinde bütünlük sağlamaya yöneldi. Özellikle Orta Doğu’da sağlanacak blok içi asabiyetle hem bölgede inisiyatif kazanan Rusya’nın önü kesilecekti hem de artık baş hedef olan Çin’e daha rahat odaklanılabilinecekti. Lakin pandemi, bölge güçleri arasındaki hegemonya savaşımı ve ekonomik krizin derinleşmesi blok içerisinde istenilen düzeyde asabiyetin yaratılmasına engel olmuş durumda. Asabiyetin yaratılamaması da son olarak Afganistan’dan çekilme, İran’ın nükleer faaliyetlerini durduramama, Irak seçimlerinden Şii güçlerin galip çıkmasında kendini gösterdi. ABD Orta Doğu’nun yanı sıra bölge ile Çin arasındaki bağlantıyı sağlayan İran, Afganistan, Pakistan ve Hindistan çizgisinde de istediği etkiyi kuramamış durumda. Böylece Biden’in Çin’e yönelme politikası temellerinden sarsılmış durumda. Temellerin sarsıntıda olması da Çin’e yönelik ticari savaşın büyük gürültülere rağmen düşük seviyede geçmesine etki ediyor.  

Güçlü siyasal hamleler ile bütünleşemeyen ticari hamleler etki etmek bir yana zaten krizde olan ekonomiye de zarar veriyor. Kapitalist üretim biçiminin vardığı küresel düzey, ABD ve Çin ekonomisinin birbirine bağımlı olduğunu göstermekle birlikte kapitalizmin krizinden tek başına kurtuluşun olamayacağını da gösteriyor. Dolayısıyla iki ülke de hamlelerini dikkatli seçmeye çalışıyor. Fakat pandeminin etkisiyle daha da derinleşen krizle “pastanın” küçülmesi sermayelerin dikkatini dağıtıyor ve saldırı hamlelerinin tekrar önünü açıyor. Sermayeler arasındaki savaş, krizin bütün düzeni ve canlı yaşamı yok edebilme ihtimaline karşı bütün hızıyla sürüyor, sürecek. 

Çin, Rusya, Almanya 

Savaşın süreceğinin bilincini son 50 yıllık kapitalist restorasyon dönemiyle edinen Çin, Sun-Tzu’dan beri geliştirmeyi sürdürdüğü “savaş sanatı” ile hamlelerini ölçüp biçerek yapmaya çalışıyor. 2010’lı yılların başlangıcında Afrika’ya altyapı harcamalarıyla giriş yapan ama çeşitli ülkelerde ABD ve Fransa destekli darbelerle darbelenen Çin, şimdi ticari ilişkilerle yeni girişimlerde bulunuyor. Ayrıca Orta Asya ülkelerine de özel olarak yönelen Çin, Tek Kuşak Tek Yol projesinin önemli iki ayağında etkisini arttırmaya çalışıyor. ABD’nin küresel hegemonyasındaki kriz nedeniyle Afrika’da eskisi gibi zor gücünü kullanamaması ve Orta Asya’da sağlanacak “kalkanın” Çin’i kuşatmayı zorlaştıracak olması, Pekin’i bu iki hedefe yöneltmiş durumda. Fakat bu noktada Çin’in askeri gücü artsa da hedefleri sağlama alacak yeterli düzeyde olmaması ve iki bölgeyi bağlayan Orta Doğu’daki etkisinin göreceli olması, Pekin’in gözünü en yakın ortağına çeviriyor: Rusya’ya. 

SSCB’nin dağılmasının ardından kapitalist restorasyon sürecinde önemli oranda güç kaybeden, Putin ile birlikte kaybı durdurup atağa geçen Rusya da gücünün sınırlarına ulaşmış durumda. Suriye’de Esad’ın düşmesini engelleyebilen ve Orta Doğu’ya tekrardan giriş yaparak dünya sahnesine çıkan Rusya, tarihsel “arka bahçesindeki” gelişmelere engel olamıyor. Ukrayna’da ve Gürcistan’da Batı yanlısı iktidarlara engel olamayan, Belarus ve Kazakistan’daki gösterileri ancak şiddetle bastırabilen Moskova, içeride halkın giderek büyüyen tepkisini de zorla yönetmeye çalışıyor. Sovyet döneminin mirası olan askeri güçle çıktığı dünya sahnesinden istediği pasta payını alamayan, halk yerine oligarkları beslemeyen devam eden Putin rejimi ekonomik olarak güçlü durumda değil. Çin ile imzalanan anlaşmaların yanı sıra doğalgaz ve petrol kaynaklarına yaslanan ve uluslararası gerginliklerde Pekin’le birlikte davranan Moskova da Çin ile ABD arasındaki “çatışmanın” büyümemesi ve sermaye düzeninin ağır aksak da olsa yürümesinin taraftarı.  

Öte yandan Rusya da krizin derinliğinin farkında olarak “Batı” ile de ilişkileri geliştirmeye çalışmakta. Trump ile sıkı ilişkileri göz önünde olsa da Putin, iki emperyalist paylaşım savaşında da savaştığı Almanya ile ilişkileri büyütmeye özel önem gösterdi. Almanya’nın hegemonu olduğu AB’nin Belarus ve Kazakistan’daki gelişmeleri endişeyle izlemesinin de gösterdiği üzere bu ilişkiler oldukça gelişmiş durumda. Fakat Ukrayna ve Gürcistan’daki gelişmelerin de gösterdiği üzere AB Rusya’yı farenin üfleyerek ısırması misali, canını çok acıtmadan parça parça kapsamının peşinde. 

Merkel’in tavizsiz uyguladığı neoliberal politikalarla Alman işçi sınıfının kan ve teri üzerinden ekonomik “mucize” yaratan ve bütçe fazlası rekorları kıran Almanya küresel güçlerden biri olmuş durumda. Brexit ve Fransa’nın yaşadığı güç kaybıyla AB’nin hegemonu haline gelen Berlin, Rusya ve Çin’le ABD’den farklı ilişkiler kurarak kendi alanını yaratmaya çalışıyor. Çin’e benzer şekilde askeri olmaktan çok ticari olarak alan yaratmaya çalışan Almanya, Avrupa ordusunu kurmada başarısız olması nedeniyle askeri güç için NATO’ya bağımlı durumda. Bu nedenle ABD’den “farklı” uyguladığı politikalar sınırlı olsa da bağımlılığına takılmadan ekonomik ve diplomatik hamlelerle kendi özerk alanını güçlendirmeye çalışıyor. Bir taraftan ABD’yi AB’ye müdahalesini engelleyip stratejik müttefiki İngiltere’nin birlikten çıkmasına gık demiyor, diğer taraftan özellikle Rusya ile ticaretini geliştirip Çin’in Tek Kuşak Tek Yol projesiyle Berlin ile Pekin’i birbirine bağlamaya çalışıyor. Ama askeri gücün olmaması ise Berlin’in ayağını bağlıyor. Görünür ufukta Avrupa ordusu hayalinin gerçekleşme ihtimalinin düşük olması, Almanya ve ABD’yi birbirine bağlı kılıyor. Tabi kapitalizmin vardığı küresel düzeyde. 

Çıkış Var! 

Kapitalizmin krizinin vardığı devasa boyutla yol açtığı hegemonya krizi, küresel güçlerin birbiriyle olan savaşımlarına hız vermekle birlikte sınır da koyuyor. Krizin her derinleştiği anda dünyadaki canlı yaşama ve kapitalist üretim biçimine kalıcı hasarlar veriyor olması, küresel güçleri sınırlı olmaya itiyor. Amma velakin krizden çıkmak için daha sert hamleler yapmaktan başka çare olmaması bu sınırın sınırlılığını gösteriyor. Nitekim küresel güçler de birbirleriyle kimi noktalarda uzlaşsalar da esas olarak savaşımlarına odaklanmış durumdalar. Ve bu durumun dünyadaki işçilere, emekçilere, halklara ve canlı yaşama kan, savaş, sömürü ve ölümden başka sunduğu bir şey yok.  

Dünyadaki işçilerin, emekçilerin ve halkların ise bu ikramı geri çevirmeye niyetli olduğu ise bir başka gerçek. SSCB’nin yıkılmasının ardından sosyalizmin kapitalizmin alternatifi olamayacağı söyleminin dillere pelesenk edilmesine rağmen, 21. yüzyıldaki mücadeleler işçilerin, emekçilerin ve halkların sosyalizmden başka bir seçeneği tanımayacağını gösteriyor. Seattle ve Cenova’daki büyük gösterilerle başlayan 21. yüzyıl, Nepal’den Venezuela’ya sosyalist devrimler ile Türkiye’den Brezilya’ya, Walt Street’ten Mısır’a halkların ayaklanmasına şahit oldu. Bu ayaklanmalar ve devrimler kimi zaman yenilgiye uğramış olsalar da sosyalizmin alternatifliğini yok edemedi. Aksine kapitalizmin her hamlesi, sosyalizmin güneşinin daha da parlamasına neden oldu. Bütün bunlarla birlikte 21. yüzyıl sosyalizminin örgütlenme eksikleriyle birlikte teorik sorunları önemli bir handikap. Handikabın aşılmasına yönelik ise küçük ama önemli adımlar da atılmaya devam ediliyor.  

Gezi’den Tahrir’e ve dünyanın diğer bölgelerine yayılan yatay ve yerel örgütlenme modelleri hâlâ işlevini korumakla birlikte halkın acil talepler etrafında hızlıca örgütlenmesini de sağlıyor. Diğer yandan bu örgütlenmelerin bütünlüklü bir programa sahip çeşitli anti-kapitalist alanlarıyla özgünlükleriyle kapsayan bir parti formuna bürünememesi, böylece iktidarın hedeflenmemesi “sonuca” ulaşılamamasına neden oluyor. Elbette elde edilen kazanımlar önemli olsa da, sonuca ulaşamamak kapitalizmin nefes almasına izin vererek kısmen kendini yeniden üretmesini sağlıyor.  

Diğer yandan post-Marksizm’in etkisinin azalarak sürmesi ya da ekoloji, kadın, ulusal mücadeleler gibi kimlik mücadelelerinin burjuva ideolojileri olarak nitelendirilerek kenara itilmesi teorik sorun olarak ortada duruyor. Bu noktada da kimlik mücadelelerinin kendi özgünlükleriyle işçi sınıfının öncülüğündeki anti-kapitalist alan içerisinde konumlanmalarını sağlayacak teorik açılımlar özel önem ve gereklilik kazanıyor. 

Son çeyrek yüzyıldaki mücadelelerin gösterdiği üzere örgütlenmedeki eksiklikleri ve teorik sorunları aşmak, gerekli adımları atma cesareti gösterildiği takdirde oldukça mümkün. Ve sosyalizm mücadelesi işçilerin, emekçilerin, halkların ve canlı yaşamın kapitalizmin sunduğu ölümden çıkışın tek çaresi olarak önümüzde duruyor. 

Nazım’ın da dediği gibi: “Ya ölü yıldızlara hayatı götüreceğiz, ya dünyamıza inecek ölüm.”  

9 Ocak 2022 Pazar

(Çeviri) Amílcar Cabral, Paulo Freire’nin Pedagojisini Nasıl Şekillendirdi? – Curry Malott

Amílcar Lopes Cabral, 12 Eylül 1924’te Portekiz’in Afrika kolonilerinden biri olan Gine-Bissau’nun Bafatá kasabasında doğdu. Merkezi bir rol oynadığı ulusal kurtuluş hareketinin, Gine-Bissau’nun bağımsızlığını kazanmasından sadece aylar önce, 20 Ocak 1973’te faşist Portekizli suikastçılar tarafından öldürüldü.

Cabral ve hareketin diğer liderleri, daha büyük bir sömürgecilik karşıtı mücadelede ve küresel sınıf savaşında savaştıklarını, dolayısıyla yakın düşmanlarının yalnızca belirli ülkelerin sömürge hükümetleri değil, genel olarak Portekiz sömürgeciliği olduğunu anladılar. Portekiz sömürgeciliği, 500 yıl boyunca köle ticareti ve Afrika kolonilerinin -Mozambik, Gine Bissau, São Tomé ve Príncipe, Angola ve Yeşil Burun Adaları- sistematik olarak yağmalanması üzerine inşa edildi.

O dönemde dünya çapında büyük oranda Vietnam’daki mücadeleye odaklanılmasına rağmen, Gine-Bissau’da yürütülen mücadelenin ilham verici dinamizmi -Cabral figürüyle birlikte- uluslararası bir ilgi gördü. Basil Davidson, Cabral’ın yazılarının ve konuşmalarının derlendiği ilk kitabın girişinde, Cabral’ı “karşısına çıkan herkese ve her şeye karşı sürekli bir ilgisi” olan ve bunu özgün bir şekilde ifade eden biri olarak tanımladı.

Neredeyse 15 yıl boyunca ulusal kurtuluş hareketini lideri olarak oynadığı rolün bir sonucu olarak Cabral, dekolonizasyonun ve belirlenimci olmayan ve yaratıcı bir şekilde uygulanan yeniden Afrikalılaşma düşüncesinin oldukça etkili bir teorisyeni haline gelmişti. Dünyaca ünlü eleştirel eğitimci Paulo Freire, bir tür militan danışman olarak bulunduğu kurtarılmış Gine-Bissau’daki deneyimlerine dair 1985 tarihli bir sunumunda, Cabral’ın ve Ché Guevara’nın “20. yüzyılın en büyük iki ifadesini” temsil ettiği sonucuna varıyor. Freire, Cabral’ı “Marx’ı Afrikalı olarak okumayı başarabilen çok iyi bir Marksist” olarak tanımlar. Freire’ye göre Cabral, “mücadelenin öznelliğini tamamen yaşadı. Bu nedenle teorileştirebildiği” için öncülük yapabildi.

Eğitim alanında tam olarak kabul edilmese de, Cabral’ın sömürgecilik karşıtı teori ve pratiği, Freire’nin düşüncesinin yörüngesini de keskinleştirdi ve etkiledi. Cabral’ın önderlik ettiği devrimci süreç sayesinde Gine-Bissau, Freire’yi derinden etkileyen, şimdi dekolonyal eğitim biçimleri olarak adlandırılabilecek şeyde bir dünya lideri oldu.

Cabral halkın, toplumun gelişiminin arkasındaki güçlerin etkileşimini yalnızca soyut olarak anlamaması gerektiğini, aynı zamanda kendilerini somut, kolektif ve yaratıcı bir şekilde bu güçlerden biri olarak gören sömürgecilik karşıtı bir pratiği oluşturması gerektiğini biliyordu.

Cabral kurtuluş mücadelesinin, yalnızca Küba gibi diğer örneklerden gelen mücadele taktiklerinin yeniden üretilmesiyle Gine-Bissau’daki Portekiz sömürgeciliğini yenemeyeceğini biliyordu. Aksine, her özel mücadele, taktiklerini kendi bağlamının özelliklerinin bir analizine dayandırmalıdır. Örneğin, Guevara’nın Gerilla Savaşı’nda ana hatlarıyla belirttiği genel ilkelerin değerini kabul eden Cabral, “hiç kimse genel olarak başkalarının deneyimini körü körüne kendi ülkesine uygulama hatasına düşmez. Ülkemizdeki mücadele taktiklerini belirlemek için kendi ülkemizin coğrafi, tarihi, ekonomik ve sosyal koşullarını dikkate almamız gerekiyordu” yorumunu yapmaktaydı.

Cabral, ulusal kurtuluşu sağlayacak birleşik bir hareketi inşa etmek için gerekli olan siyasi gelişmelere odaklandı. Formülasyonlarında, her ikisi de daha büyük bir kültürel mücadelenin birer parçası olan, silahlı mücadele ile siyasi mücadelenin yakından bağlantılı olduğunu öne sürdü.

Cabral için direniş, aynı zamanda kültürel bir ifadedir. Bunun anlamı şudur: “Halkın bir bölümü kültürel bir yaşama sahip olduğu sürece, yabancılar egemenliklerinin devam edeceğinden emin olamaz”. O halde bu durumda, “belirli bir anda, iç ve dış etkenlere bağlı olarak… kültürel direniş… yabancı egemenliğine karşı çıkmak için… yeni (siyasi, ekonomik ve silahlı) biçimler alabilir”. Pratikte, yüzyıllardır sömürgecilik karşıtı direnişe öncülük eden ve hâlâ yaşayan yerli kültürler, siyasi ve ulusal kurtuluş hareketleri ve sosyalist hareketlerle organik olarak birleşecek ve onların içinden ortaya çıkacaktır.

Pratikte Cabral, halkın kültürel yaşamının gelişimini destekledi. Cabral, yalnızca Portekizlilere karşı daha yoğun bir askeri çabayı değil, aynı zamanda Gine-Bissau’nun kurtarılmış bölgelerinde daha yoğun bir eğitim çabasını da teşvik etti. Yine, sömürgecilik karşıtı hareket ile bilginin sömürgesizleştirilmesine yönelik eğitim süreci sıklıkla yanlış bir şekilde farklı ve hatta antagonistik olarak sunulurken, Cabral bunları diyalektik olarak birbiriyle ilişkili şekilde kavramsallaştırdı: 

“Okullar kurun ve eğitimi tüm kurtarılmış bölgelere yayın. İleri eğitim için en azından dördüncü yılını tamamlamış olan 14 ila 20 yaş arasındaki gençleri seçin. Tüm ön yargılı geleneklere, halkımızın inanç ve geleneklerinin olumsuz yönlerine şiddete başvurmadan karşı çıkın. Partimizin her sorumlu ve eğitimli üyesini kültürel oluşumlarının gelişmesi için her gün çalışmaya mecbur edin.”

Bu devrimci bilinci geliştirmenin merkezi bir parçası, yeniden Afrikalılaşma süreciydi. Bu, geçmişe dönme çağrısı değil, kendi kaderini tayin hakkını geri almanın ve ülkede yeni bir gelecek inşa etmenin bir yoluydu. 

“Özellikle de 20 yaşın üzerindeki gençlerin arasındaki başka bir yerde okumak için ülkeyi terk etme çılgınlığına, bir derece elde etme konusundaki kör hırsa, aşağılık kompleksine ve dışarıda okuyan veya ders alan kişilerin bu sayede yarın ülkemizde ayrıcalıklı hale geleceği inancına yol açan yanlış düşünceye karşı çıkın.”

Cabral, halkın desteğini kazanmak ve hareketi güçlendirmek için doğru yaklaşım olarak sabır ve anlayış pedagojisini teşvik etti.

Freire’nin Cabral’ı “her zaman halkın yanında olan, kurtuluş mücadelesinde karşılıklı olarak öğreten ve öğrenen liderlerden” biri şeklinde tanımlamasının bir nedeni budur. Freire’ye göre devrimin pedagogu olarak Cabral’ın “sürekli kaygısı”, “her zaman kendini adadığı militanların siyasi ve ideolojik formasyonuna duyduğu hoşgörülü sabırsızlık” idi.

Daha geniş kurtuluş mücadelesinin bir parçası olarak halkın kültürel gelişimine olan bu bağlılık, onun kurtarılmış bölgelerdeki eğitim çalışmaları hakkında bilgi vermektedir. Freire, “Carbal’ın savaşa gitmeden önce küçük okullardaki çocukları ziyaret ettiğinde, onların oyunlarını paylaşırken ve onlara söylenecek doğru sözü her zaman söylerken gösterdiği hassasiyetin” de onun hakkında bilgi verdiğini yazıyor. “Carbal onlara ‘devrimimizin çiçekleri’ derdi.”

Devrimin bir pedagogu olarak Davidson, Cabral’dan “kelimenin en geniş anlamıyla üstün bir eğitimci” olarak bahseder.

Eğitimin önemi Cabral tarafından her fırsatta yeni bir boyuta taşınmıştır. Bu nedenle, kısa süre önce kurtarılan Gine-Bissau’nun Eğitim Komisyonu’nun eğitime dekolonyal yaklaşımlar konusunda dünyanın önde gelen uzmanı Freire’yi eğitim sistemlerini daha da geliştirmeye katılması için davet etmesi mantıklıydı.

Freire, Dünya Kiliseler Konseyi bünyesindeki Eğitim Departmanı Kültürel Eylem Enstitüsü’nden bir ekibin parçasıydı. Görevleri, halkı Afrikalılıktan arındırmak için tasarlanan ve nesiller boyu süren sömürge eğitiminin bir sonucu olarak kalan sömürge kalıntılarının kökünü kazımaya yardımcı olmaktı. Kapitalist eğitim modelinin değiştirilmesi veya ciddi şekilde yeniden yapılmasının gerektiği gibi, sömürge eğitim modelinin de kaldırılıp yeniden inşa edilmesi gerekiyordu.

“Miras alınan sömürge eğitiminin başlıca hedefleri, halkların Afrikalılıktan arındırılmasıydı. Ayrımcıydı, vasattı ve şifahiydi. Bu sömürge eğitimi ulusal yeniden yapılanmaya hiçbir katkı sağlayamıyordu, çünkü bu amaçla kurulmamıştı.”

Sömürgeci eğitim modeli, gençlerde bir aşağılık duygusu beslemek için tasarlandı. Önceden belirlenmiş sonuçları olan sömürge eğitimi, öğrenenlere pasif nesnelermiş gibi davranarak onlara hükmetmeye çalışır. Bu sürecin bir kısmı halkın tarihini, kültürünü ve dillerini inkâr etmekti. En alaycı ve en kötü şekilde, o zamanki sömürge okulları, sömürgeleştirilenlerin tarihinin gerçekten sadece “sömürgecilerin medenileştirici varlığıyla” başladığı mesajını veriyordu.

Freire ve ekibi ziyaretlerine hazırlanırken Cabral’ın çalışmalarını inceledi ve bağlam hakkında mümkün olduğunca çok şey öğrendi. Onunla hiç tanışmamış olmasına rağmen Cabral’dan öğrendiklerinden bazılarını yansıtan Freire şunları sunar: 

“Cabral’dan pek çok şey öğrendim… Ama ilerici ve devrimci eğitimci için gerekli olduğunu öğrendiğim bir şey var. İkisi arasında bir ayrım yapıyorum: Benim için ilerici bir eğitimci, bizimki gibi burjuva sınıflı toplumda çalışan ve hayali sadece okulları daha iyi hale getirmenin ötesine geçen, yapılması gerekeni yapan kişidir. Ve ötesine geçer, çünkü [onların] hayali, burjuva sınıflı bir toplumun sosyalist bir topluma radikal dönüşümüdür. Benim için bu ilerici bir eğitimcidir. Oysa benim görüşüme göre, devrimci bir eğitimci, süreç içindeki bir toplumda hem toplumsal hem de tarihsel olarak çok daha ileri bir düzeyde [kendini] konumlandırmayı zaten bulmuş kişidir.”

Freire’ye göre Cabral kesinlikle öncü bir devrimci eğitimciydi. Önceden belirlenmişliği ve dogmatizmi reddeden Freire’nin ekibi, Gine-Bissau’ya gelmeden önce halka empoze edilmek üzere ders planları veya programları oluşturmadı.

Ülkeye vardıklarında Freire ve meslektaşları, dinlemeye ve insanlardan öğrendiklerini tartışmaya devam ettiler. Sadece devrimci hükümetin eğitim çalışmalarını öğrenerek onu değerlendirebilir ve tavsiyelerde bulunabilirlerdi. Rehberlik, halkın somut gerçekliği ve mücadelesi dışında yapılamaz. Bu tür bilgiler, öğrenenlerin kolektif olarak aktif katılımı olmadan bilinemez veya yapılandırılamaz.

Freire, yaratılmakta olan eğitimin “mekanik olarak” yapılamayacağının, ama “oluşturulacak toplum için planlı” olmasının ve halkın bilgilendirilmesi gerektiğinin farkındaydı. Cabral suikasta kurban gitmiş olsa da, yazıları ve liderliği, hâlâ eski ideolojiyi taşıyanların yükselen direnişine karşı koymak için gereken siyasi netliğe sahip bir gücün yaratılmasına yardımcı olmuştu.

Devrimci liderler, süreçleri boyunca, yeni dekolonyal pratiği baltalamak için bilinçli olarak çalışan eski ideoloji tarafından “ele geçirilen” öğretmenlerle karşılaşacaklardı. Ancak diğerleri, eski ideoloji tarafından ele geçirildiklerinin bilincinde olmakla birlikte, yine de kendilerini ondan kurtarmaya çalışırlar. Cabral’ın öğretmenler de dahil olmak üzere orta sınıfın sınıf intiharı yapma ihtiyacı üzerine değindiği çalışması öğreticiydi. Orta sınıfın iki seçeneği vardı: ya devrime ihanet etmek ya da sınıf intiharı.

Yeniden yapılandırılmış bir eğitim sistemi için çalışmalar, savaş sırasında kurtarılmış bölgelerde zaten devam ediyordu. Bağımsızlık sonrasındaki meydan okuma, savaş sona ermeden önce kurtarılmış bölgelerde başarılmış olan her şeyi geliştirmekti. Freire, bu kurtarılmış bölgelerde, parti aracılığıyla örgütlenen işçilerin “eğitim meselesini kendi ellerine aldıkları” ve “üretimle yakından bağlantılı ve öğrenenlerin siyasi eğitimine adanmış bir çalışma okulu” yarattıkları sonucuna vardı.

Kurtarılmış bölgelerdeki eğitimi anlatan Freire, eğitim “mücadelenin kendisinin yol açtığı dayanışma iklimini ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda onu derinleştirdi. Savaşın dramatik varlığını somutlaştırarak, hem halkın otantik geçmişini aradı hem de şimdiki zaman için kendini sundu”.

Savaştan sonra devrimci hükümet, yeni bir sistem yaratılırken kalan sömürge okullarını basit bir şekilde kapatmamayı seçti. Bunun yerine, “radikal dönüşümü hızlandırabilecek… bazı temel reformları… tanıttılar”. Örneğin sömürgeci ideolojiyle doldurulmuş müfredat değiştirildi. Bu nedenle öğrenciler artık tarihi, sömürgecilerin bakış açısından öğrenmeyeceklerdi. Daha önce sömürgeleştirilmiş olanlar tarafından anlatıldığı şekliyle kurtuluş mücadelesinin tarihi, temel bir ilaveydi.

Ancak devrimci bir eğitim, yalnızca pasif olarak tüketilecek içeriği değiştirmekle yetinmez. Bunun yerine, öğrenenlerin yeni fikirlerle ilgili olarak kendi düşünce süreçlerinin üzerinden eleştirel bir şekilde düşünme fırsatına sahip olmaları gerekir. Freire için bu, sömürgeci beyin yıkamanın edilgen nesnelerinin aktif özneler olmaya başladığı yoldur.

Freire ve ekibi, “var olduğunu bildiğimiz sınırlı maddi koşullar altında gerçekte neler olduğunu görmeye” çalıştı. Bu nedenle açık hedef, “bu koşullar altında daha iyi neler yapılabileceğini keşfetmek ve bu mümkün değilse, koşulların kendisini iyileştirmenin yollarını düşünmek” idi.

Freire ve ekibinin vardığı sonuç, birçok zorluğa ve sınırlı maddi kaynağa rağmen “öğrenenler ve işçiler, ağırlıklı olarak yaratıcı bir çaba içindeydiler”. Aynı zamanda, gözlemledikleri “en bariz hataları”, “öğrenenleri kendileri için çalışmaya zorlamak yerine sözcüklerle oluşturmaya yönlendiren bazı çalışanların sabırsızlığı” olarak nitelendirdiler.

Freire’nin çalışması ve pratiği, dünya çapında bir eleştirel pedagoji hareketi haline gelen şeye ilham verdi. Cabral, bu hareketin merkezi olarak önemli, ancak çoğunlukla tanınmayan bir etkileyenidir. Freire’nin Öğretmeye Cesaret Edenlere Mektuplar alt başlıklı, ölümünden önce hazırlanan son kitabında, Cabral’ın Freire üzerindeki etkisi, “birlikte getirdiğimiz sömürgeci geleneklere karşı savaşmanın önemli olduğu” konusunda ısrar ettiği için önemli olmaya devam ediyor gibi görünüyor.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://www.newframe.com/how-amilcar-cabral-shaped-paulo-freires-pedagogy/ )


(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...