27 Şubat 2022 Pazar

(Çeviri) Sol, Putin’in Tarafındaymış Gibi Davranmayı Bırakın – David Broder

Rusya’nın Ukrayna’yı işgali mide bulandırıcı. Vladimir Putin, Pazartesi günü, “Kiev rejiminin” Donbas’taki ihtilafın “askeri yollar” dışında herhangi bir şekilde çözülmesini reddettiğini iddia etti. Rusya Devlet Başkanı, şimdiden Donbas bölgesinin ötesine yayılan ve daha büyük bir yangın riskini göze alıp çok daha fazla kan dökerek sorunu çözeceğini iddia ediyor.

Putin’in Ukrayna’nın bağımsızlığını açıkça hiçe sayması, günümüzdeki öldürme ve yaralamaların nedenlerini bulmak için ortaçağ mitlerini araştıran makalesinde ifade edildiği gibi, gerici bir uygarlık siyasetini ifade ediyor. Doğru, bir keresinde SSCB’nin çöküşünün geçen yüzyılın “en büyük jeopolitik felaketi” olduğunu mükemmel bir şekilde iddia etmişti. Yine de bu hafta daha eski ve dolayısıyla bir şekilde daha otantik çarlık emperyal düzenini yıkmış olan Lenin’i Ukrayna’nın “mimarı” olarak seçmesi tesadüf değildi.

Putin’in yönetimi kesinlikle Sovyet sonrasında Rusya’da duyulan rahatsızlıklardan meşruiyet kazandı. Hükümetin askerileştirilmiş istikrar inancı ve desteği, 1991 öncesi toplumsal düzenin yıkılmasının ardından gerçek bir halk çaresizliği atmosferinde inşa edildi; bir dizi sınır çatışması, karşılığında onun milliyetçi intikamını radikalleştirdi. Ancak bu hafta Ukrayna’yı dağıtarak “gerçekten komünizmden arındıracağı” konusundaki ısrarı, en resmi Sovyet retoriği “halkların kardeşliğine” bile olan nefretini gösterdi.

Putin, Batı tehdidi veya Ukrayna’daki küçük ama militan bir aşırı sağ azınlık tarafından işgale yönlendirilmedi. Yine de Batı’nın eylemlerinin bu yolun hazırlanmasına yardımcı olduğu açıkça kabul edilmelidir. Bunun nedeni yalnızca NATO’nun 1991 sonrası genişlemesinin Rusya’yı kuşatması veya militaristlerine 2. Dünya Savaşı sırasında harap olan toprakların yeniden tehdit altında olduğunu iddia etme yetkisi vermesi değil. Bunun da ötesinde, Putin’in Donbas’taki azınlıkları savunma iddiası, artık iyice yıpranmış bir “insani” müdahale oyun kitabına dayanıyor.

Irak, Libya ve Yugoslavya’yı mahvedenlerin Putin’i mahkûm etme hakkına sahip olmadıklarını belirtmek, bir “iki taraflılık” alıştırması değildir. Blair, Clinton, Trump ve Putin’in benzerleri, Teröre Karşı Savaş’ta maddi işbirliği ve hepsinin desteklediklerini iddia ettikleri uluslararası hukuku, ortaklaşa baltalayarak çoğu zaman aynı tarafta oldular. Washington defalarca despotlarla ittifak kurdu, sonra onları güvenilmez olarak görmeye başladı, sonra onlara karşı yalnızca kaosu yaymayı başaran askeri saldırılar başlattı. Sol’un, bu felaketleri hatırlamak ve günümüzde tekrarlanmalarını önlemek için her türlü yükümlülüğü vardır.

Bu savaşın aynı zamanda, savaş karşıtı küçük örgütlü solun güçlü bir güvenlik devlet aygıtıyla karşı karşıya kaldığı Rusya da dâhil olmak üzere, iç politika üzerinde daha geniş sonuçları var. Rusların çoğunun savaşı desteklemek için gerçekten seferber olduğu açık değil: Levada Center gibi anketörler, Donbas ayrılıkçı cumhuriyetlerinin tanınmasına (Ukrayna’nın tam ölçekli işgalini boşverin), 2014 Kırım’ın ilhakına göre çok daha az oybirliğiyle destek olunduğunu öne sürüyorlar. Ancak açık sivil direniş sert bir baskıyla karşı karşıya kalacak.

Çatışma mevcut kapsamıyla sınırlı kalırsa asıl kurbanları şu anda tartışmalı olan Donbas sınırının her iki tarafında bulunan Ukrayna’daki siviller olacak. Ülke içindeki aşırı milliyetçi güçlerin baskısı, muazzam güç dengesizliği ve Batı yardımına olan güveni göz önüne alındığında, Volodimir Zelenski hükümetinin nasıl tepki vereceğini tahmin etmek zor. Kendi memleketindeki pek çok kişiyle paylaştıkları ortak dilde Rus toplumuna hitap etmesi kesinlikle takdire şayandı.

Amerika Birleşik Devletleri ve Birleşik Krallık’a gelince, Doğu Avrupa’ya asker göndermeseler bile, sözde “Putin’in yardakçıları”na karşı karalamalar, Moskova bağlantılı olduğu iddia edilen medyaya oldukça sert ya da daha fazla baskı uygulamaları ve 11 Eylül’ün ardından gelenlere benzer bir savaş havası bekleyebiliriz. Sol siyasetin kilit odak noktalarından biri, sosyal medya devleri ve devlet McCarthyciliği tarafından halihazırda ihlal edilen kamusal söylem polisliğine karşı direniş olacaktır. Bir diğeri, mültecilerin savaştan kaçıp -ve bunun küresel gıda arzı üzerindeki muhtemel etkisinden- Avrupa’ya yerleşme hakkını savunmak olacak.

Son haftalarda, Batı ülkelerindeki medya-politik retorik, ağırlıklı olarak Sol’u ve savaş karşıtı güçleri yurtiçinde gayri meşrulaştırmaya yöneldi. Bu aynı zamanda Ukrayna’daki olaylarla ilgili gerçek dışılığa ve acizliğe de işaret ediyor. Liberal uzmanlar sık sık Putin’in Avrupalı aşırı sol ve aşırı sağdaki uşaklarından bahseder; yine de hiçbir sosyalist parti Rus bankacılar ve oligarklar tarafından İngiliz Muhafazakarları, Marine Le Pen’in Ulusal Cephesi veya İtalya’nın Lega’sı gibi finanse edilmiyor. Putin’in değişken davranışları kesinlikle liberalleri utandırdı; sosyalistler ona zaten hiç hayran olmadılar.

Soğuk Savaş dönemiyle karşılaştırıldığında bile çoğu ülkede Sol, mevcut krizi durdurmak için etkin bir şekilde harekete geçmeyi bir kenara bırakın, krizle başa çıkmak için siyasi ve örgütsel olarak çok az hazır. Ancak en azından bazı temel ilkelere güvenebiliriz: askeri güç kullanımının amasız bir şekilde reddedilmesi; bir diğerinin suçlarını öne sürerek bir dizi generali haklı çıkarmayı reddetmek; ve hepsinden önemlisi, korkmadan veya hainlik suçlaması olmadan konuşma hakkımızı savunmak.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinali için tıklayınız.)

24 Şubat 2022 Perşembe

Putin Kılıcını Attı!

(El Yazmaları, 25 Şubat 2022)

Ukrayna’da yakılan savaş ateşi, atılan odunlarla harlanıyor. ABD ve İngiltere’nin özel çabalarıyla alevlenen Ukrayna’daki savaş hali, Rusya’nın işgal girişimiyle yeni bir seviyeye ulaştı.

Ukrayna’nın çeşitli kentlerini bombalayıp Donetsk ve Lugansk halk cumhuriyetleri ile Belarus’tan Kiev’e doğru saldırıya geçen Moskova kılıcını ortaya attı. Putin’in kınından çıkardığı kılıç, 21. yüzyılın başından itibaren küresel güçler arasında derinleşip genişleyen hegemonya krizinin ekonomik alanı kapsayıp aşarak sıcak askeri savaş noktasına ulaştığını imliyor.

Hegemonya Krizi Kapitalizmin Krizi

İnsanlık tarihinde daha önce gerçekleşmemiş bir gerçekliğin içindeyiz: Bir üretim biçimi (kapitalizm) bütün dünyaya yayılarak egemen hale geldi. Hatta, sermayedarlar ve onların kalemşorları “tarihin sonunu” bile ilan etmişlerdi. Fakat 2007’de finansal alanda uç verip 2008 ve 2009’da bütün piyasalara yayılan kapitalizmin ekonomik krizi, bu sefil hayalleri sönümlendirdi.

Kimi zaman krizden çıkış ışığı göründüğüne dair söylemler ortalıkta uçuşsa da, kâr oranlarının düşme eğiliminin süreklileşmesi ve artı-değerin realize olması için tüketimi kışkırtmayı amaçlayarak açılan sınırsız kredilerin geri dönüşünde yaşanan “aksaklıkların” çöküşler yaratmasıyla bir anda sivrilen kapitalizmin krizi derinleşmeyi sürdürüyor. Sermaye kuruluşlarının da itiraf ettiği üzere, tünelden çıkış hâlâ gözükmüyor.

Bütün dünyadaki piyasaların pürüzsüz şekilde işlemesi için ortaya konulmuş olan ABD’nin imparatorluk hamlesinin Irak ve Afganistan’da yaşadığı başarısızlık ve ek olarak, ABD sermayesinin krizden etkilenerek ekonomik güç kaybına uğraması küresel düzende çatlaklara yol açtı.

Bu çatlaklardan da, ucuz, nitelikli ve kitlesel iş gücünü (Çin), katma değeri yüksek meta üretimi ile finansal gücünü (Almanya) ve petrol ve doğalgaz gibi değeri yüksek kaynaklarını (Rusya) kullanan ülkeler kafalarını uzatarak küresel güç ilişkilerinde kendilerine ait bir yer talep etmeye başladılar.

Ancak, krizin çözülemeyip süreklileşmesi, pastanın diğer güçleri de içine alacak şekilde büyütülmesini ya da var olduğu kadarıyla nasıl paylaşılacağı konusunda uzlaşma sağlanabilmesini giderek daha fazla engelliyor.

Bu nedenle, bütün küresel güçler paylaşım masasında kalabilmek, keselerinin büyüklüğünü korumak ve mümkünse genişletmek için çabalıyorlar. Bu güçler, artı-değerin kaynağına (yani çeşitli ülkelere ve bölgelere) bizzat yerleşip buralardaki zenginliklere el koyma ve kendi sermaye gruplarının çıkarları doğrultusunda bağımlılaştırılmış piyasalar oluşturmayı hedefliyor: Eskimeyen “yeni” emperyalist politikalar!

Dünyadaki pazarların sınırlılığı ve kapitalizmin yol açtığı ekolojik kriz de küresel güçler arasındaki savaş ateşinin sürekli artmasına neden oluyor.

Sonuçta, kapitalist üretim biçiminin var olmasında ortaklaşmış olsalar da dünya pastasından pay alma konusunda anlaşamayan küresel güçler arasındaki savaş ve hegemonya krizi giderek derinleşiyor ve derinleşecek.

Putin’in Hamlesi

Küresel güçler alanındaki tahtını kimseye bırakmak istemeyen ABD, SSCB’nin dağılmasının ardından zengin enerji kaynakları ve sosyalizmin mirası olan nitelikli iş gücüne sahip olan Rusya’nın tekrardan küresel güç olamaması için uzun süredir çaba gösteriyordu. Berlin Duvarı’nın yıkılması sürecinde Sovyet liderlerine verilen NATO’yu “doğuya doğru büyütmeme” sözü “tutulmadı” ve Rusya’nın çevrelenmesini hedefleyen hamleler sürekli yapıldı. “Renkli devrimler” ve eski Varşova paktı ülkelerinden NATO’ya yeni üyelerin alınmasıyla çevreleme tam bir kuşatmaya dönüştü.

Ukrayna’da Neonazilerin iktidarına verilen destekle, kuşatma hamlesi Rusya’yı doğrudan darbeleme stratejisine evriltilmek istendi. Moskova ise, Kırım’ı ilhak ile Donetsk ve Lugansk’taki bağımsızlık ilanlarıyla, kendisini darbeleme stratejisini kısmen boşa çıkartmayı başardı. Şimdi gerçekleştirilen Ukrayna’yı işgal girişimi, Rusya’nın savunma pozisyonundan hücum pozisyonuna geçerek kuşatmayı yarmaya yöneldiğini gösteriyor.

Putin’in oligark arkadaşlarının servetlerinin toplum nezdinde tepki görmesi ya da enerji fiyatlarındaki yükselişe rağmen Rusya ekonomisinin krizini atlatıp güçlü kılacak noktaya sıçrayamamış olması gibi iktisadi nedenler, Rusya’nın “saldırıya” geçmesinin önündeki engelleri oluşturuyordu. Keza, Suriye’deki ve Karabağ’daki askeri konumlanması, Kazakistan’a askeri birliklerinin girişi, Belarus’ta Lukaşenko’ya verdiği dolaylı askeri desteği ve Kırım’ın Ukrayna’dan “geri alınması” gibi olgular da, aslında sınırlı bir ekonomik güce sahip olan Rusya’nın ekonomik ve askeri gücünün sınırlarını daha da zorluyordu.

İşte bu engeller ve gücünün sınırları, Rusya’nın yeni bir askeri hamle yapmasını beklenmedik kılmaktaydı. Ek olarak, Batı sermayesinin yaptırım sopasını sallaması ve bunun zaten sıkıntılı durumdaki ekonomiyi daha da zora sokacak olması “beklenmemeyi” arttırmaktaydı.

Ancak, kendisini geriye çeken gerçekliklere rağmen şimdi yapılan ileri hamleyle başlatılan işgal girişimi, Rusya’yı boğmaya başlayan kuşatmayı yarma ihtiyacını karşılıyor. NATO silahlarının, SSCB’nin dağılmasının ardından verilen sözlerin hiçe sayılarak Rusya’yı tehdit edecek konumlara yerleştirilmesi, Moskova’ya geri adım atacak yer bırakmıyor. Ukrayna’da mevzi kaybedilmesi, Rusya’nın Karadeniz ve Avrupa’dan tecrit edilerek “sıradan” bir bölgesel Asya gücü seviyesine düşürecekti. Ayrıca, zengin tarım toprakları, doğalgaz ve petrol ihracatı için kavşak noktası olması gibi stratejik ve ekonomik nedenlerle Ukrayna Rusya için ekonomik açıdan da resmen kırmızı çizgi oluyor.

Öte yandan Ukrayna’daki adım, şayet başarılı olursa, Rusya için bir “yayılma fırsatı” olma olasılığını da barındırıyor.

İlk olarak belirtmeliyiz ki, Karabağ, Kırım ve Kazakistan’da kendisini kuşatma girişimlerine karşı koyabilme gücünün olduğunu gösteren Rusya, Ukrayna krizinde “Batı”da oluşan çatlakları da kullanarak ileri bir adım atıyor ve yarma harekatını başlatıyor.

Putin’in konuşmalarına hâkim olan tema da bu “ilk” adımlar.

Putin’in öncelikle kendilerine yönelik hamlelere ve tutulmayan sözlere vurgu yapması savunmadan saldırıya geçiş için meşruluk sağlamayı amaçlıyor. Sırbistan’dan Irak’a, Libya’dan Suriye’ye kadar ABD’nin hegemonya hamlelerine işaret etmesi ise, ABD’nin Ukrayna’ya olası karşı hamlesinin meşruluğunu şaibeli hale getirmeyi ve Rusya’nın dünyanın başka bölgelerindeki “ABD-zedelere” destek vermesinin önünü açıyor. Keza Neonazileri silmeye ve SSCB’nin Nazi Almanya’sına karşı savaşına yönelik vurgu da, dünyada kendisine destek verebilecek güçleri ve verilecek desteğin “ideolojik” meşruiyetini sağlamayı hedefliyor. Nükleer güce yapılan özel vurgu da, Putin’in kendisiyle savaşa girmeyi niyetlenenlere verdiği gözdağı.

Putin, çok yönlü hamlelerle yeni alanlara yayılım yaparak kuşatmayı yarmayı önüne koymuş durumda.

Nitekim Washington Post’ta çıkan yazıda[1] da görüldüğü üzere, Putin’in konuşması sonrasında, Rusya’nın eski Sovyet ve Doğu Bloku coğrafyasına doğru açılmayı hedeflediğine dair iddialar Batı’ya hâkim olmuş durumda. Hiç de haksız değiller!

İşte, ikinci olarak da, en bayağı haliyle savunulan Rus milliyetçiliği üzerinden açıkça “yayılmacı” hedefler güdülüyor.

Öte yandan, “En iyi savunma saldırıdır” düsturu ve “Leningrad sokaklarının verdiği ders”, Putin’i kişisel olarak cesaretlendirmiş olsa da, rakiplerinin bazı ekonomik ve siyasi durumlarının da bu cesareti desteklediğini düşünebiliriz.

İşgal girişimini kınayarak ekonomik yaptırımlarla yetinen Almanya ve Fransa’nın Rus enerjisine bağımlılıkları ve ek olarak, Rusya’nın ABD-İngiltere tarafından kuşatılmasının aynı zamanda Washington-Londra hattının AB üzerinde de hegemonya kurması anlamını taşıyor olması, Moskova’nın elini güçlendiriyor. Putin, tam da bu noktalardan hamle yaparak Batı’nın çatlaklarını derinleştirmeye çalışıyor.

Çatlakların derinleşerek Batı’daki güç yoğunluğunu azaltması, Rusya’nın kuşatmayı yarıp eski Sovyet ve Doğu Bloku coğrafyalarına dönük yayılmacı politikalarının yürüyebilmesinin de anahtarı.

Bütün bunlara Çin’in Avrupa ile olan ilişkilerini ve Moskova’ya olan desteğini de eklediğimizde, Rusya -aşırı iyimser olmakla birlikte- kendi çıkarlarına uygun bir yeni durum yaratmayı olası görmüş olmalıdır. ABD’nin yaşadığı hegemonya krizi ve Almanya’yı küresel güç haline getiren ekonomik gücünün Rusya ve Çin’le olan bağlantısı, Putin’e hayaller kurma imkanını veriyor.

İşte, Putin, hayallerini gerçekleştirebilmenin yolunu açmak için kılıcını kınından çıkardı.

Moskova’nın sınırlı ekonomik gücü, Çin’in vereceği ekonomik ve siyasal desteğin boyutları ve ABD’nin devasa niteliğini koruyan askeri gücü ise, Putin’in hayallerini gerçekleştirebilmesinin önünde duran büyük engeller.

Quo Vadis NATO?

Birkaç aydır savaş tamtamlarını çalmaktan bıkmayan ABD ve İngiltere’nin, Rusya’ya işgal girişimine tepkisinin “şimdilik” kınamak, sert ekonomik yaptırımlarda bulunmak ve Ukrayna’ya askeri yardım etmekle sınırlı kalması ise, kapitalizmin ekonomik kriziyle bağlantılı olan küresel hegemonya krizinin tekrar tekrar ortaya koyduğu bir gerçekliği yeniden öne çıkardı.

Afganistan’dan çekilme, Suriye’de dosyayı bölgesel güçlere devretme, Irak’ta İran’ın etkisini kıramama, Karabağ’da kendisine yanaşan Paşinyan’ın yenilmesini engelleyememe durumlarında kendisini gösteren bu gerçek, şimdi de Zelenski’nin yardım çığlıklarının Washington’da hoş bir seda olarak kalmasıyla öne çıkıyor. Zaten, NATO Genel Sekreteri Stoltenberg’in “Ukrayna’da NATO askeri yok, gönderme planımız yok, ancak Ukrayna’yı destekliyoruz” demesi durumu netçe özetliyor.

ABD’nin askeri hareketini sınırlamasının bir nedeni, devasa askeri gücünü hareket ettirecek “devasa” ekonomik güce sahip olamaması. Trump’ın “Suriye’de kalırsak faturayı Suudiler ödesin” [2] vecizesinden ifadesini bulduğu üzere, ABD askeri harekatlarını irili ufaklı müttefiklerinin maddi desteğiyle yapmaya çabalıyor.

NATO’nun “yeni” üyeleri ve Rusya’nın yakın komşuları Litvanya, Estonya ve Letonya, Rusya’ya yönelik yapılacak hamlelerde ABD’nin kullanmak istediği “aracılar”. Fakat onların da sınırlı güce sahip olması, ABD açısından Ukrayna’nın NATO üyeliğini olmazsa olmaz kılıyordu. Ayrıca, güneydeki Gürcistan ve Azerbaycan ile NATO üyelik müzakereleri yürütülmesi de gösteriyor ki, ABD NATO aracılığıyla Rusya’yı kuşatıp darbelemek istiyor. Fakat, NATO’nun “aracılığının kapasitesi” ne kadar yeterli?

Soğuk savaşın bitmesiyle NATO’nun “ideolojik meşruiyeti” tartışmalı hale gelmişti. Ek olarak, özellikle Almanya-Fransa ekseninin “stratejik özerklik” peşinde koşması, NATO’nun ana üyeleri arasında hegemonya savaşımına yol açmış ve Fransa devlet başkanı NATO’nun “beyin ölümünü” [3] ilan etmişti. Almanya ve Fransa’nın NATO’dan ayrı olarak PESCO (Daimi Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması) yapılanmasını sürdürmesi de NATO’yu zayıflatıyordu. Dolayısıyla, NATO’nun acil olarak Ukrayna gibi yeni can suyuna ihtiyacı vardı. Bu doğrultuda temkinle ilerleniyordu, bakalım Rusya’nın hamlesi ne sonuç doğuracak.

Batı’nın “Kınamaları” ve Yaptırımları

Irak işgalinden beri ABD’nin “yancısı” pozisyonundan ayrılmayan İngiltere ise, Ukrayna meselesine canhıraş saldırarak eski günlerine bir nebze de olsa kavuşmanın derdinde. Bunun için Polonya üzerinden Ukrayna ile ayrı bir iletişim kurmaya çalışarak inisiyatif almaya bile kalkışan Londra’nın, ABD desteği olmadan başarılı olması pek olası değil. Ayrıca, Polonya ve Ukrayna’ya komşu olan Belarus’un asker gönderebileceğini söylemesi ve Rusya’nın Belarus’tan Ukrayna’ya girme girişiminde bulunması da, İngiltere’nin Polonya planlarına da net bir “mesaj”! Nitekim bütün savaş şehvetine rağmen Boris Johnson’un sonuçta sadece “büyük ekonomik yaptırımlarla” yetinmesi, İngiltere’nin kapasitesinin sınırlarını ortaya koyuyor.

Almanya ve Fransa hattının ise “vaka-i adiyeden” sayılabilecek bir kınama ve bankacılık ile savunma sanayini (petrol ve doğalgaz değil!) etkileyecek ekonomik yaptırımlarla sınırlı kalması, hem onların gücünün sınırlılığına işaret ediyor, hem de ABD’nin Avrupa’da kurmak istediği hegemonya çabasına karşı olduklarını gösteriyor. Berlin ve Paris’in; Rusya ve ABD-İngiltere arasındaki gerilimde bir adım geri durarak kendilerinin olası güç kaybını engelleme ve oluşacak ekonomik fırsatlardan yararlanma gibi “sinsi” niyetlere sahip olduğunu söylemek abartı olmayacaktır.

Halkların Barışını Savunmak

Küresel güçlerin Ukrayna’yı savaş alanına çevirerek birbiriyle karşı karşıya gelmekten çekinmemeleri, emperyalist paylaşım savaşının en üst seviyede yaşanmaya başladığına işaret ediyor. Sermaye sahiplerinin çıkarları doğrultusunda yürütülen savaşlar, dünya halkları açısından büyük tehlike taşıyor. Ekonomik alanda yoğunlaşan paylaşım savaşımının askeri alana sıçradığı bir dönemin başlangıcındayız. Savaş coğrafyalarının, küresel güçlerin karşılıklı hamleleriyle giderek büyüyeceği ve tekmil dünya halklarının savaşa sürüklenebileceği bir zaman dilimine girme olasılığıyla yüzleşiyoruz.

Üstelik, küresel güçlerin cephanelerinin ulaştığı yok edici boyut, dünyadaki bütün canlı yaşamı tehdit ediyor.

Emperyalist paylaşım savaşına ve onun getirdiği şovenist söylemlere karşı halkların barışını ısrarla savunmak yaşamsal bir önem taşıyor. Kapitalizmin bizlere sunduğu savaş cehenneminden kurtuluşun tek yolu halkların aralarında kurulacak barış köprüsüdür.

Dipnotlar:

[1] https://www.washingtonpost.com/opinions/2022/02/21/ukraine-invasion-putin-goals-what-expect/?fbclid=IwAR2To0jEEQ6NeNqgxT4U-957q6lhpqEddojr8ouGMb-vJ1CYcvCke1U2uJc

[2] https://tr.sputniknews.com/20180405/trump-abd-ordusu-suriye-suudi-arabistan-masraf-karsilanma-1032921942.html

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-50342428

19 Şubat 2022 Cumartesi

(Çeviri) Kamu Mülkiyeti Olmadan Enerji Krizini Çözemeyiz – Cat Hobbs

Enerji faturaları hızla yükselirken ve iklim krizi derinleşirken, enerji sektörü için uzun vadeli tek bir çözüm var: Onu kamu mülkiyetine geçirmek.

Enerji sistemimizi tamamen sermayedarların etrafında işletmek için hiç bu kadar kötü bir zaman olmamıştı. Ve enerjiyi -kâr yerine halk ve gezegen için- kamu mülkiyetinde işletmek için de daha iyi bir zaman olmamıştı.

Çoğumuzun çok iyi bildiği gibi, Nisan ayında enerji faturalarımız şaşırtıcı bir şekilde 693 sterlin artacak. Herkes etkiyi hissedecek ve bazıları için bu, ısınmak ve yemek yemek arasında bir seçim yapmak anlamına gelecek. Altı milyon hane yakıt yoksulluğuna sürüklenecek.

İşçi Partisi’nin ve diğer partilerin, halkın faturalarında indirim yapılması için petrol ve gaz şirketlerine %10’luk beklenmedik vergi[1] indirimi çağrısında bulunduğunu görmek güzel. Elbette buna ihtiyacımız var, ama hükümetin çok daha ileri gitmesi gerekiyor. Geçim maliyeti ve iklim krizi, kamu mülkiyeti olmadan çözülemez.

Diğer ülkeler şimdiden bize bunun nasıl yapılabileceğini gösteriyor: %56’lık kalıcı beklenmedik vergi indirimi, yenilenebilir kaynaklara yönelik devlet yatırımını artırmak, enerji şebekesini kamunun elinde işletmek ve kamuya ait bir tedarik şirketi ile haneleri rahatlatmak. Başımızı kuma gömmek yerine Norveç, Danimarka, Almanya ve Fransa gibi ülkelerin mantıklı politikalarını kopyalayabiliriz.

Şimdiye kadar, Maliye Bakanı Rishi Sunak bir seferliğine beklenmedik vergi indirimini bile reddetti – ancak enerji faturalarındaki artışın tüm zararı daha da netleştikçe fikrini değiştirmek için bolca zamanı olacak. 1 Nisan’a kadar, Biz Sahipleniyoruz[2], kendisini ve İş Bakanı[3] Kwasi Kwarteng’i aşağıdaki dört adımı atması için kamuoyuna taahhütte bulunmaya çağırıyor.

1) Petrol ve Gaz Şirketlerine Norveç ile Aynı Oranda Yeni Bir Kalıcı Beklenmedik Vergi Getirin

Petrol, gaz, rüzgâr, güneş ve hidroelektrik gibi doğal kaynaklar, herhangi birine ait olacaksa hepimize aittir – ama şu anda sıradan haneler acı çekerken bir avuç sermayedar kâr ediyor.

Common Wealth tarafından yapılan araştırma, petrol ve gaz şirketlerinin 2010’dan bu yana hissedarlarına yaklaşık 200 milyar sterlin dağıttığını gösteriyor. Fiyatlar yüksekken hane halkının enerji faturalarını mevcut seviyesinde tutmak için 20 milyar sterlin gerekiyor ve Shell ile BP’nin 2010’dan bu yana elde ettiği kâr, bu miktarın yedi katından fazlasını karşılayacaktır. Bu yıl bu şirketlerin 40 milyar sterlin daha kâr elde etmeleri bekleniyor ve son üç yıldır Kuzey Denizi operasyonları için hiç kurumlar vergisi ödemediler.

Birleşik Krallık, Kuzey Denizi’ndeki petrol ve gaz ile rüzgâr ve hidroelektrik için büyük potansiyeliyle doğanın piyangosunu kazanmıştır. Ama biz onu çarçur ediyoruz. Norveç’te faaliyet gösteren petrol ve gaz şirketleri %22 kurumlar vergisi ve %56 özel vergi ödemektedir. Başka bir deyişle, orada kalıcı bir beklenmedik vergi var. Norveç’in Kuzey Denizi’nde petrol varilleri üzerinden vergi olarak aldığı her 100 sterline karşılık Birleşik Krallık’ta sadece 8 sterlin alıyoruz.

Norveç ilk önce hidroenerji geliştirimine yatırım yaptı, bu nedenle bugün ülkenin enerjisinin %98’i yenilenebilir. Daha sonra petrol servetini Statoil’i (şimdi Equinor, %67’si Norveç devletine aittir) kurmak ve gelecek için 1,4 trilyon dolar değerinde bir egemenlik servet fonu oluşturmak için kullandı. Bu fon, günümüzün enerji krizinde, halkın faturalarının üst sınır olan %80’ini ödeyeceği anlamına geliyor.

Norveç dahil tüm dünyanın iklim kriziyle mücadele için sondajı durdurması ve yenilenebilir enerjiye geçmesi gerekiyor. Ancak özel petrol ve gaz şirketlerinin faaliyet göstermesine izin verirken, onları Norveç ile aynı düzeyde vergilendirmeli ve bu parayı geleceğin temiz, yeşil, uygun fiyatlı enerjisine yatırım yapmak için kullanmalıyız.

2) Devlete Ait Yeni Bir Yenilenebilir Enerji Şirketi Kurmak: İngiltere için Enerji

Birleşik Krallık, yenilenebilir enerji kaynaklarına öncülük etmek ve iklim kriziyle mücadele etmek için halka açık bir şirket kurmalıdır. Bu, gaz gibi fosil yakıtlara olan bağımlılığımızı azaltacak ve bizi rüzgâr ve su gibi yenilenebilir enerjiye daha hızlı yönlendirecektir.

Kamuya ait bir yenilenebilir enerji şirketi, sadece geçişi sağlamak için yerel, bölgesel ve ulusal olarak çalışacaktır. İşçileri vasıflandıracak, Birleşik Krallık’ta insana yakışır işler sağlayacak ve toplulukların seviyesini yükseltecektir. Kârlar, ülke dışına akmak yerine burada Birleşik Krallık’ta devlet hazinesine dönebilir.

Diğer ülkeler bunun mümkün olduğunu bize gösteriyor. Norveç devleti, Avrupa’nın en büyük yenilenebilir enerji üreticisi olan (Birleşik Krallık’ta da faaliyet gösteren) Statkraft’ın sahibidir. Norveç devlete ait bir hidrojen şirketi kurmayı da düşünüyor. Bu arada Danimarka, dünyanın en büyük açık deniz rüzgâr enerjisi geliştiricisi olan Ørsted’in (önceden DONG Energy) %50’sine sahiptir.

Birleşik Krallık’ta rüzgar enerjisinin yaklaşık %50’si şu anda kamu şirketlerine aitken açık deniz rüzgar enerjisinin ise yalnızca %0.07’si kamuda. Bu, özellikle böyle bir coğrafyaya sahip ülke için kaçırılmış büyük bir fırsattır.

3) Özelleştirilmiş Enerji İletim ve Dağıtım Tekellerini Kamu Mülkiyetine Geçirerek Yılda 3,7 Milyar Sterlin Tasarruf Sağlayın

Enerjinin bir kez üretildikten sonra, ülke geneline iletilmesi gerekir. Birleşik Krallık, (finansal krizden sonra şebekesini özelleştirmek zorunda kalan Portekiz dışında) Avrupa’da iletim şebekesini tamamen özelleştiren tek ülkedir.

National Grid, Birleşik Krallık anakarasındaki gaz iletiminden ve İngiltere’deki elektrik iletiminden sorumludur. Tüketici olarak bu konuda herhangi bir seçeneğiniz yok – bu özel bir tekel. 2021’de National Grid hissedarları, sisteme yeniden yatırılabilecek olan, 1,4 milyar sterlinlik temettü aldı.

Bir avuç özelleştirilmiş dağıtım şirketi de enerjiyi (gaz ve elektriği) enerji santrallerinden evinize taşıyor. Dünyanın dört bir yanındaki hissedarlar bu tekellerden kâr elde ediyor. Örneğin, Kuzey Doğu’daysanız, elektriğiniz Kuzey Powergrid tarafından evinize iletilir. Bu şirket, ABD’li milyarder Warren Buffett’in sahibi olduğu Amerikan holdingi Berkshire Hathaway’e aittir. Londra’da, Güney Doğu’da veya Doğusundaysanız, elektriğiniz size UK Power Networks tarafından iletilir. Geçen yaz bu şirket, milyarder Hong Kong’lu sahibi Li Ka-shing’e üst üste ikinci yıl için 237 milyon sterlinlik temettü ödedi.

Enerji şebekemizi (iletim ve dağıtım) kamu mülkiyetine soksaydık, yılda 3,7 milyar sterlin tasarruf ederdik. Bu para, enerji faturalarını düşürmek ve/veya yenilenebilir enerjiye yatırım yapmak için kullanılabilir. Hükümet şirketleri satın almak zorunda kalacaktı, ancak bu yatırım yaklaşık yedi yıl içinde kendini amorti edecekti. Bu özel tekellerin Birleşik Krallık halkı yerine hissedarlar için çalışmasının bir anlamı yok.

4) Halka Kamuya Ait Enerji Tedarikçisi Seçeneği Verin

Şimdi, hissedarlar için değil, halk için çalışan, insanların güvenebileceği, kamuya ait bir tedarik şirketi yaratmanın tam zamanı. Bu şirket, insanların dolandırılmadığından emin olabilir, küresel enerji fiyatlarındaki dalgalanmaları planlayabilir ve yenilenebilir enerjiye yatırım yapabilir.

Bu, diğer ülkelerde zaten normaldir. Almanya, Fransa ve İtalya’da çoğu insan enerjisini zaten kamusal mülkiyete sahip bir şirketten alıyor. Araştırmalar, kamu mülkiyeti olan sistemlerde fiyatların %20-30 daha düşük olduğunu gösteriyor. Almanya’da insanların üçte ikisi belediyeye ait elektriğe sahiptir. Fransa’da insanların üçte ikisi enerjilerini %80’i devlete ait olan EDF’den alıyor. Hükümet, EDF’nin hane halkını rahatlatmak için faturalara müdahale etmesine karar verdi – bu nedenle enerji faturaları %4’ten fazla artmayacak.

Birleşik Krallık’ta son zamanlarda 40 enerji tedarik şirketi battı ve yaklaşık altı milyon müşteriyi etkiledi. Piyasa kaos içinde. Şu anda hükümet ya onların çökmesine izin veriyor ya da onları kurtarmak için devreye giriyor. Örneğin, hükümet, batmış olan Bulb şirketini ayakta tutmak için en az 1,7 milyar sterlinlik kamu parasını ödünç verdi (bu, müşteri başına 1000 sterlinden fazlaya denk geliyor).

Kamu parasını özel şirketleri kurtarmak için harcamak ve hiçbir şey geri alamamak son derece israftır. Kamuya ait bir enerji tedarik şirketi oluşturmak, hükümetin mevcut şirketleri satın almak zorunda kalmadan insanlara halka açık bir seçenek sunmasının kolay bir yoludur. Özel şirketler başarısız olursa, müşterileri kamuya ait tedarikçiye devredilecektir.

Enerji krizi karmaşıktır ve fiyat artışlarına bir dizi farklı faktör neden olmuştur. Kamu mülkiyeti sihirli değnek değildir – ancak hükümetin insanların enerji faturalarını şimdi azaltmak ve daha yeşil bir gelecek planlamak için kullanabileceği hayati bir araçtır.

Hem insanların yaşamlarını yaşanabilir kılmak için hem de iklim krizinin üstesinden gelmek için acilen harekete geçilmesi gerekiyor. Hükümet, mülkiyetin rolünü görmezden gelmek istiyor, ancak görmezden gelinemez. Enerji sistemimizin kimin için çalıştığı ve maliyeti kimin karşıladığı önemlidir. Şimdi hepimizin yararına olan bir enerji geleceği için savaşma zamanı.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz: https://tribunemag.co.uk/2022/02/energy-crisis-bills-public-ownership-cost-of-living)

Dipnotlar

[1] Beklenmedik vergi, hükümet tarafından bir şirkete veya şirketler grubuna uygulanan tek seferlik bir vergidir. Beklenmedik bir şeyden dolayı kâr elde eden şirketlere uygulanır. Örneğin yüksek enerji fiyatlarından dolayı petrol ve doğalgaz şirketlerine uygulanması (ç.n.)

[2] Özelleştirmeye karşı kampanyalar yürüten, eğitimden suya, enerjiden ulaşıma, bakım işlerinden belediye hizmetlerine kadar kamu hizmetlerinin halka ait olduğunu savunan platform (ç.n.)

[3] İş, enerji ve endüstriyel stratejiden sorumlu devlet bakanlığı (ç.n.)

12 Şubat 2022 Cumartesi

Cihandaki Nefesin Verdiği Sıhhat

(El Yazmaları, 13 Şubat 2022 (Toplumsal Özgürlük, Mart 2022 sayısı))

Üke içerisinde ekonomik kriz ve devlet krizinden çıkamayan iktidar, son günlerde hayat pahalılığına ve yoksulluğa karşı uç veren işçi direnişleriyle de sarsılıyor. Sarsıntılı durum iktidarın iç politikadaki yönetebilme kapasitesini giderek düşürürken, dış politikada kapasiteyi aşan “cesur” hamleler yapılmaya devam ediyor. Afrika’dan Ukrayna’ya Haseke’den Şengal’e fırsat bulunan her yerde yapılan hamleler kısmen de olsa iktidara nefes oluyor.

Afrika’nın Nefesi

AKP/Erdoğan iktidarının ilk günlerinden bu yana özel önem gösterdiği Afrika coğrafyasına ilgisi sürüyor. Afrika’daki 30 ülkeye 46 ziyaret gerçekleştiren Erdoğan, geçtiğimiz yılın Aralık ayında düzenlenen 3. Türkiye-Afrika Ortaklık Zirvesi’nde yaptığı konuşmayla Afrika’daki etkinliklerin arttırılacağını belirtti.[1] 30 milyar dolar olan ticaret hacminin 50 milyar dolara çıkartılmasının hedeflenmesi, koronavirüsle mücadele kapsamında 15 milyon doz aşının gönderilecek olması Türkiye’nin Afrika’da yayılmaya hedeflediğini gösteriyor.

Diğer yandan 2019 yılından sonra Türkiye’nin Afrika’ya savunma sanayi ihracatının yüzde 9,2 artmış olması[2], Fas, Cezayir, Ruanda, Nijerya ve Etiyopya’nın Türk İHA’larına ilgi göstermesi ve geçen yıl Etiyopya ile savunma işbirliği anlaşmasının imzalanması[3] Ankara’nın Afrika’daki savaşlara müdahil olmaya başladığına işaret ediyor. Emperyalizmin girdiği andan itibaren savaşın eksik olmadığı Afrika’da savunma sanayi pazarı için adeta “cennet” olması, Türk sermayesinin ağzını sulandırıyor. Rusya’nın Afrika Zirvesi ve Çin’in Afrika Forumu’nun bir benzeri olarak düzenlenen Afrika Ortaklık Zirvesi’nde ticarete yapılan özel vurgu ise Türk sermayesinin savunma sanayi dışındaki alanlara da yöneleceğini gösteriyor. Dünya çapındaki hegemonya krizi nedeniyle ABD’nin müdahil olmada sıkıntı yaşaması ile Fransa özelinde Avrupa’nın sınırlı gücü, Rusya ve Çin’in Afrika’da artan gücüne karşı Türkiye’nin hamlelerinin önünü açıyor. Böylece Türk sermayesi küresel güçlerin savaşımından sıyrılarak az da olsa Afrika’da nefes alabiliyor.

Ukrayna’nın Nefesi

Türk savunma sanayinin etkin olduğu ülkelerin başında Ukrayna geliyor. Ukrayna’daki iç savaşa SİHA’larla dahil olan ve bilinmeyen sayıda Bayraktar SİHA’sını Ukrayna’ya satan[4] Türkiye silah pazarındaki yerini büyütüyor. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 3 Şubat’ta Kiev ziyaretinde Ukrayna’da SİHA fabrikası kurulması kararlaştırıldı. Ukrayna yapımı parçalarla Bayraktar İHA’larını üretecek olan fabrika yıl sonuna kadar faaliyete geçecek. Halihazırda Rusya ile savaşın eşiğinde olan Ukrayna ordusundaki Türkiye etkisi artmış olacak. Nitekim Ukrayna 26 Ekim 2021’de Donbas bölgesinde Türk yapımı SİHA’yı kullanarak topçu bataryasını vurmuştu.[5] Ayrıca Ukrayna, 10 ve 20 Şubat tarihleri arasında yapacağı askeri tatbikatta , Türkiye’den aldığı Bayraktar SİHA’larını da kullanacağı açıkladı.[6]

Ukrayna ordusundaki Türkiye etkisinin artması, Türk sermayesine yeni pazarlar açmakla birlikte ABD ile olan ilişkiler açısından da önemli. Ukrayna’da Rusya’ya karşı alınacak inisiyatif ile Ankara, başta Orta Doğu olmak üzere Kafkasya, Afrika ve Orta Asya’daki hamlelerde ABD’nin desteğini almayı amaçlıyor. Diğer yandan ABD de Türkiye’yi saflarında tutmak ve enerjisini kanalize etmek için Ukrayna’daki çabalarını destekliyor. Fakat doğalgaz ve Suriye meselesinde “kozları” elinde tutan Rusya, Ankara ve Washington’un planlarını bozma ya da darbeleme şansına sahip. Dolayısıyla iktidar Ukrayna’da nefes alırken pek de rahat değil.

Güneydeki Nefesler

Ukrayna’dan dönüşte Erdoğan’ın “Irak’tan Türkiye’ye doğalgaz arzı olabilir” demesinin ardından BOTAŞ eski Genel Müdürü Gökhan Yardım, “Kuzey Irak’ta 900 milyar metreküp doğalgaz rezervi” olduğunu söyledi. Kuzey Irak’la yapılabilecek gaz ticaretinin altyapısının hazır olduğunu belirten Yardım, “ilk planda 1 milyar metreküp ile başlanacak sevkiyatın yıllık 10 milyar metreküpe taşınabileceğini” ifade etti.[7] Bu konuşmalar yapıldığı sırada ise Kürdistan Bölgesi Hükümeti, doğalgaz boru hattı ağını Türkiye’ye genişletmek amacıyla KAR Grup ile bir anlaşma imzaladı. Böylece Erbil ile Ankara arasında Kasım 2013’te imzalanan stratejik enerji anlaşmasının hayata geçmeye başladı.[8]

Türk sermayesinin enerji alanında yaşadığı sıkıntıları giderecek ve Irak’taki petrole de ulaşma imkânını yaratacak bu hamlenin hazırlığı uzun zamandır yapılıyor. 28 Mayıs 2019’da başlayan ve hâlâ devam eden Pençe operasyonları ile bölgenin “güvenliği” sağlanmaya çalışılıyor. Operasyonlar karşı bölgedeki etkisini koruyan ve hatta attıran PKK’ye yönelik 1 Şubat’ta Şengal, Mahmur ve Dêrik’te düzenlenen saldırılar[9], KDP’nin Temmuz 2019’dan bu yana Mahmur Kampı’na ambargo koyması[10] ise Türkiye ve KDP’nin stratejik enerji anlaşmasını gerçekleştirmek için savaşı göze aldıklarını ortaya koyuyor.

KDP’nin bölgedeki etkisinin azalması ve Türk sermayesinin enerji ile Kürt pazarına duyduğu ihtiyaç, bu iki gücün de anlaşmanın gerçekleşmesi için neden savaşı göze aldıklarını gösteriyor. İki güç hem kendi iç bölgelerinde hem de Orta Doğu’da  nefes alabilmek için enerjiden sağlanacak “gelirlere” mecburlar. Fakat Kürt halkının Rojava’daki direnişiyle birlikte Başûr’daki siyasal düzene ve Türkiye’nin operasyonlarına tepkisini arttırması bu “oyunu” bozma ihtimalini barındırıyor.

Sıkıntılara, zorluklara ve saldırılara rağmen Rojava’da kendisi devam ettiren Özerk Yönetim, Hesekê’deki Sinaî Cezaevi’ne yönelik IŞİD’in planlı saldırısına uğradı. Yaklaşık 10 gün süren çatışmalar sonucunda 374 IŞİD’li öldürülürken ve 121 SDG’li hayatını kaybetti.[11] Suriye’deki uyuyan hücrelerin yanı sıra Irak’tan gelen IŞİD’lilerin de katıldığı kapsamlı saldırı, örgütün yenildikten sonra gerçekleştirdiği en büyük operasyon. Yakalanan IŞİD’lilerin itiraflarına göre Türkiye ve Özgür Suriye Ordusu’nun (ÖSO) hakimiyetindeki Serêkaniyê ve Girê Spî’den saldırıya katılanlar oldu. 5 bin IŞİD’linin tutulduğu Sinaî Cezaevi’ne yönelik saldırının 6 aylık bir hazırlıktan sonra gerçekleştirildiği iddia ediliyor.[12]

Türkiye’nin de destek sunduğu iddia edilen saldırı ilk olarak, Başûr’daki “planları” gerçekleştirmenin yanı sıra Rojava’daki direnişi de darbelemeyi amaçlıyor. Afrin’dekine benzer bir şekilde Rojava’nın orta bölgesinde kazanılacak bir hâkimiyet alanı, hem Türk sermayesi için yeni bir pazar ve hammadde kaynağı hem Rojava’daki direnişi Kamışlı’yı sıkıştırarak yok etme imkânını hem de Esad’ı yıkma rüyalarını tekrardan canlandırma gibi olanakları barındıran bir “hazine”. Fakat IŞİD’in uğradığı “başarısızlık”, buradan nefes almak isteyenlerin de başarısız olma ihtimallerinin yüksek olduğunu gösteriyor.

İktidar ve Türk sermayesi, ekonomik krizin yanı sıra yaşanan devlet krizinin sarsıntılarından kurtulabilmek için dışarıdan nefes almaya yönelmiş durumda. Kapitalizmin derinleşen kriziyle bağlantılı olan hegemonya krizinin açtığı boşluklardan yararlanarak nefes bulabilen iktidar, oksijen tüpünü doldurmaya çalışıyor. Fakat krizlerin cihanın dört bir yanını sarmış olması, ikame nefesle sıhhat sağlamanın orta ya da uzun, hatta kısa vadede de pek mümkün olamayabileceğine işaret ediyor.

Dipnotlar:

[1]https://www.gazeteduvar.com.tr/erdogan-afrikayla-15-milyon-doz-asiyi-paylasmayi-planliyoruz-haber-1545948

[2]https://www.sondakika.com/politika/haber-afrika-uzmani-cinar-turkiye-nin-savunma-sanayii-14722487

[3] https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-60258180

[4] https://www.amerikaninsesi.com/a/turk-sihalari-ukrayna-krizinde-belirleyici-mi-/6432719.html

[5] https://www.amerikaninsesi.com/a/turk-sihalari-ukrayna-krizinde-belirleyici-mi-/6432719.html

[6]https://tr.euronews.com/2022/02/08/ukrayna-ordusu-turkiye-den-al-nan-siha-lar-ile-rusya-ya-cevap-tatbikat-yapacak

[7] https://ekonomi.haber7.com/ekonomi/haber/3190662-turkiyenin-yani-basinda-900-milyar-metrekup-dogal-gaz-rezervi-var

[8] https://www.rudaw.net/turkish/business/08022022

[9] https://politikahaber.org/barzaniye-gorusme-tepkisi-ulusal-duygulardan-yoksun/

[10] https://politikahaber.org/gazeteci-talli-mahmurda-ambargoyu-turkiye-istiyor-kdp-uyguluyor/

[11] https://www.rudaw.net/turkish/kurdistan/3101202210

[12] https://m.bianet.org/bianet/militarizm/257134-isid-in-turkiye-deki-lojistik-kaynaklari-arastirilsin

https://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-60080199

3 Şubat 2022 Perşembe

“Filler” Ukrayna’yı “Çimen”e Çevirirken

(El Yazmaları, 4 Şubat 2022 (Toplumsal Özgürlük, Mart 2022 sayısı))

Kapitalizmin yaşadığı çok yönlü krizin önemli bir ögesi olan hegemonya krizinin vardığı boyut, küresel güçlerin birbirleriyle olan savaşımını hızlandırmayı sürdürüyor.[1] Küresel güçler, bu savaşımı belirli bir seviyede tutmaya çabalasalar da kontrol altında tutma yetenekleri azalıyor. Son 20 yılda bu savaşım önce vekil güçler arasındayken yerel güçler düzeyine sıçramış, sonrasında da bölgesel güçleri içine çekmişti. Suriye’deki savaşla birlikte küresel güçlerin de dahil olmaya başladığı savaşım, Ukrayna kriziyle birlikte de küresel güçler doğrudan birbirleriyle karşı karşıya gelmelerini sağladı. Ve Ukrayna savaşımın nihayete ereceği değil başlangıç noktası olma olasılığını taşıyor.

ABD ve İngiltere Savaş İstiyor

Geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısındaki emperyalist paylaşım savaşlarının başrol oyuncularından olan İngiltere ve ABD, bu savaşımın da öncülüğüne soyunmuş durumdalar.

ABD Başkanı Biden, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski ile yaptığı görüşmede “Rusya Ukrayna’yı işgal edecek ve Kiev’i yağmalayacak; hemen savunma hazırlıklarına başlamalısınız”[2] diyerek savaş tamtamlarını çalmaya başladı. Ardından ABD Ukrayna’ya bir gün içerisinde yaklaşık 500 ton askeri mühimmat ulaştırdı.[3] 8 Ekim 2021’de Ukrayna ile 1,7 milyar dolar değerinde askeri anlaşma[4] imzalayan Londra, Ukrayna’ya özel kuvvetlerini yığıyor.

21. yüzyılın başında Irak ve Afganistan ile başlayan, ama aldıkları darbelerle hasara uğrayan imparatorluk kurma iddialarını Suriye’de bölgesel güçlerin arkasından uygulamaya çabalamışlardı. Hegemon olma “çabasını” Ukrayna’daki çatışmaların ilk döneminde de göstermişler ve özellikle Neonazileri silahlandırarak ileri sürmüşlerdi. Fakat bu piyonların Donetsk ve Lugansk’taki halkın savunma duvarına çarparak işlevsiz hale gelmesi ve bugüne kadar da elde tutulur bir başarı kazanamamaları büyük güçlerin şimdi sahaya inmelerine neden oldu.

ABD ve İngiltere’nin sahaya inmesinde Neonazilerin başarısızlığından daha önemli bir neden ise Rusya’yı kuşatma sürecinde oluşan fırsat. 2000’li yılların başlarındaki renkli devrim furyasındaki kayıplarını 2010’lu yılların başında kısmen telafi eden Rusya hala savunmada. Belarus, Kazakistan ve ülke içindeki halkın tepkilerini şimdilik susturan Rusya’nın sınırlı güce sahip olması, ABD ve İngiltere’nin saldırı iştahını kabartıyor.

Öte yandan Belarus, Kazakistan ve Rusya’daki halkın tepkilerinin manipüle edilememesi de ABD ve İngiltere’yi sahaya inmeye zorluyor.

Bütün bunların yanı sıra “ekonomik” nedenler de büyük önem taşıyor. Ukrayna’nın geniş tarım arazileri, petrol ve doğalgaz boru hatlarının geçişinde önemli bir konuma sahip olması, yaklaşık 45 milyonluk nüfusuyla önemli bir pazar olması uluslararası finans-kapitalin ağzını sulandırıyor. Son süreçte Almanya öncülüğündeki AB sermayesinin “leziz” Ukrayna pastasında önemli pay kapması, ABD ve İngiliz sermayesinin -hele de kapitalizmin krizde olduğu koşullarda- razı olabileceği bir durum değil. Ukrayna’da elde edilecek bir konumun, Rusya içerisine girebilmek için bir basamak olması ihtimalini de katarsak ABD ve İngiliz sermayesi için Ukrayna pastası, “müttefiklerle” paylaşılamayacak ve mutlaka elde edilmesi gereken bir lezzet olarak görülüyor.

Almanya “Güvenilmez”

Ukrayna pastasından önemli pay alarak “müttefiklerini” kızdıran Almanya, savaş seslerini azaltmaya çalışarak daha da çok tepki çekiyor. Silah sevkiyatı yapan İngiliz uçaklarına hava sahası açmayan Berlin, Estonya’ya da sattığı silahları Ukrayna’ya göndermesini yasakladı. Almanya’nın bu hamleleri ABD’nin gözünde Berlin’in güvenilmez bir müttefik[5] olarak nitelendirilmesini sağladı.

Güvenilmez olmayı pek de umursayan Almanya, Fransa’yı da yanına alarak gerginliği azaltmaya da çalışıyor. Almanya, Fransa, Rusya ve Ukrayna’nın bir araya gelerek oluşturdukları “Normandiya Formatı” kapsamındaki görüşmeler sonucunda Donetsk ve Lugansk’taki kalıcı ateşkesin “koşulsuz” olarak sürmesi konusunda anlaştılar.[6]

Almanya’nın savaş karşıtlığının altında Ukrayna’daki kazanımlarını korumanın yanında Rusya ve Çin ile olan “ekonomik” ilişkilerini sürdürme ihtiyacı da yatıyor. Rusya’ya enerji bakımından önemli derecede bağlı olan Alman sermayesi, yıllık 110 milyar metreküp doğal gaz sağlayacak olan Kuzey Akım II[7] projesinin gerçekleşmemesine neden olacak her tehlikeyi (“savaşı”) önlemeye çalışıyor. Keza sıkı ilişki içerisinde olduğu ve Rusya pazarına ulaşmasını sağlayan Rus sermayesiyle arasına savaşın girmesini istemiyor. Buna ek olarak otomobil satışları aracılığıyla sıkı bir bağa sahip olduğu Çin’in tepkisini çekecek bir şekilde ABD ve İngiltere’nin yanında durmayı tercih etmiyor. Yani Alman sermayesi için Ukrayna pastası olabildiğince bozulmadan korunmalı.

Almanya’nın yanında durarak “Normandiya Formatı” toplantısına Paris’te ev sahipliği yapan Fransa da yıllardır çabaladığı ABD’den ayrı bir politika izleme fırsatını değerlendirmeye çalışıyor. Başta Mali ve Libya olmak üzere birçok ülkede ABD’den ayrı hamleler yaparak hegemonya savaşında kazanım elde etmeye çalışan, ama başarısız olan Fransız sermayesi için Ukrayna bir fırsat. Alman sermayesinin öncü olmasına rağmen ABD’ye nazaran Fransız sermayesine de alan açması, Paris’in Berlin’i tercih etmesine neden oluyor.

Rusya Savunmada

ABD ve İngiltere’nin hamlelerine sessiz kalmayan Rusya, Ukrayna sınırına 100 binden fazla askerini yığmakla birlikte ağır silahları da konumlandırarak askeri tatbikat gerçekleştirdi.[8] Rusya’nın askeri hareketliliği ABD ve İngiltere’nin “işgal edecek” söylemlerine koz verse de Moskova bunu yapmak zorunda.

SSCB’nin dağılmasından sonra adım adım kuşatılan Rusya için Ukrayna, Belarus ve Kazakistan gibi hayati bir önem taşıyor. Ukrayna’nın Rusya’ya saldırı yapılabilecek bir üs haline gelmesi halinde Moskova’nın küresel güç olma niteliği büyük oranda zarar görecektir. Dolayısıyla Rusya aldığı askeri tedbirlerle şakasının olmayacağını gösteriyor.

Ciddi askeri tedbirler alan Rusya’nın saldırıda bulunma gücü ise oldukça sınırlı. Ekonomik yaptırımlar, koronavirüs pandemisi, Rus ekonomisinin belkemiğini oluşturan doğalgaz ve petrol fiyatlarının (bugünlerde yükselse de) uzun süre düşük olması Rusya’nın saldırı pozisyonunda olmasını engelliyor ve Moskova’yı savunmaya itiyor.

Savunmasını sadece askeri güçle sağlayamayacağını bilen Rusya bir taraftan ABD’den garanti isterken[9] diğer taraftan da Almanya ve Fransa’nın “ayrıksılığını” enerji hatları kozuyla derinleştirmeye çabalıyor. Böylece Moskova defansını güçlendirmek için her fırsatı kullanmaya çalışıyor.

Ukrayna’nın “Rusya’nın saldıracağına dair belirti yok”[10] söylemi ise küresel güçlerin tantanası içerisinde duyulmuyor, umursanmıyor. Keza olası bir savaşta Ukrayna halkının uğrayacağı can kaybı da bu küresel güçler için oldukça önemsiz.

Küresel güçlerin bu hegemonya savaşımını şiddetlendiren kapitalizmin krizinin daha da derinleşecek olması, önümüzdeki süreçte sadece Ukrayna halkının değil diğer dünya halklarının da canının tehlikede olduğunu gösteriyor. Bu nedenle başta Ukrayna krizi olmak üzere küresel güçlerin hegemonya savaşımında bulunduğu her noktada savaşa karşı halkların barışını savunmak hayati bir önem taşıyor.

Dipnotlar:

[1] https://elyazmalari.com/2022/01/17/kapitalizmin-sundugu-olumden-cikis-var-sosyalizm/

[2] https://www.independent.co.uk/news/world/americas/us-politics/biden-ukraine-kyiv-invasion-russian-troops-b2002442.html

[3] https://haber.sol.org.tr/haber/donetsk-bati-ukraynaya-silah-sevkiyatini-surdururse-rusyadan-askeri-yardim-talep-edebiliriz

[4] https://kisadalga.net/haber/detay/rusyanin-ukrayna-hesabi_23660

[5] https://www.wsj.com/articles/germany-reliable-american-ally-nein-weapon-supply-berlin-russia-ukraine-invasion-putin-biden-nord-stream-2-senate-cruz-sanctions-11642969767

[6] https://www.rt.com/russia/547544-moscow-kiev-agree-ceasefire/

[7] https://kisadalga.net/haber/detay/rusyanin-ukrayna-hesabi_23660

[8] https://tr.euronews.com/2022/01/25/rusya-ukrayna-s-n-r-nda-yeni-bir-askeri-askeri-tatbikata-baslad

[9] https://tr.sputniknews.com/20220113/rusya-guvenlik-garantileri-teklifleriyle-ilgili-olarak-batidan-yanit-bekliyoruz–1052694584.html

[10] https://tr.sputniknews.com/20220125/ukrayna-savunma-bakani-rusyanin-saldiracagi-iddialarini-reddetti-1053097998.html

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...