25 Aralık 2023 Pazartesi

İyi Parti’nin İstifaları

(El Yazmaları, 25 Aralık 2023)

Türkiye’de ekonomide, devlette ve siyasal alanda yaşanan krizlerin etkilediği özneler, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre kısmi değişiklikler göstermekte. Son dönemde bu payeye İyi Parti (İYİP) nail oldu. Yerel seçime dair alınan kararlar ve partinin çeşitli düzeylerindeki istifalardan doğan kriz, konjonktürel olduğuna dair izlenimler yaratsa da yapısal sorunların derinliği gizlenemiyor. 

“Dışsal” Etkenler 

CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in yerel seçimlerde ittifak teklifinin İYİP’in Genel İdare Kurulu’nda 14’e karşı 35 oyla reddedilmesi, “parti içi demokrasi”den çok, partiye yönelik içsel ve dışsal baskıların etkilerini gösteriyor.

“Asena” sıfatına sahip bir genel başkanı olan ve liderin otoriterliğini meşru gören bir partide stratejik bir kararın oylanması, parti içi demokrasiden çok partinin “kendi için parti” olamadığına işaret ediyor. Bu bağlamda bir taraftan CHP’nin ittifakın sürdürülmesine diğer taraftan AKP-MHP cephesinin İYİP’in tek başına seçimlere girmesine dair söylem ve politikaları, oylamanın “dışsal” baskılar nedeniyle yapıldığını ortaya koyuyor.  

Nitekim İYİP bugüne kadar girdiği seçimlerde yaptığı ittifakları parti içi demokrasinin değil, varoluşuna neden olan siyasal hedeflerin bir sonucu olarak yapmıştı. Bu siyasal hedef ise Erdoğan liderliğinde yaratılmak istenen siyasal düzene karşı sermayenin çıkarlarına zarar vermeden yapılacak bir restorasyon idi. Fakat bu restorasyonun gerçekleşmemesi ve kısa ve orta vadede gerçekleşeceğine dair bir “ışığın” da olmaması İYİP’in önümüzdeki süreçte büyük oranda “dışsal” etkilerden doğru belirleneceğini imliyor. 

“İçsel” Baskılar 

Dışsal etkilerin baskınlığı, parti içini de baskılamakta. Alınan kararın ardından yapılan açıklamalar ve gerçekleşen istifalar partiye kendisine özgü bir rota çizmeyi değil, yanaşılacak bir liman seçmeyi amaçlıyor. 

Partiden istifa eden Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun AKP’ye geçmesi, yine partiden istifa eden Ankara Milletvekili Adnan Beker’in Erdoğan’a oy verdiğini ilan etmesi, Akşener’in Şeyh Sait’e yönelik açıklamalarından sonra İstanbul milletvekili M. Salim Ensarioğlu ile birlikte Diyarbakır’daki 12 bin üyenin istifa etmesi, oylamada CHP ile ittifakın reddedilmesine verilen 35 oy (14 kabul oyunun 2,5 katı!) İYİP’in iktidar cenahına yanaşmasını isteyenlerin parti içinde ciddi bir güce ulaştıklarını ortaya koyuyor. 

Diğer yandan ittifakın reddedilmesi nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan’ın istifa etmesi, Ankara Milletvekili Yüksel Arslan’ın Mansur Yavaş’ı destekleyeceğini açıklayıp partiden ayrılması, yine önümüzdeki günlerde Mansur Yavaş’ı destekleyen 4 milletvekilinin daha istifa edeceği iddiası ise partinin CHP limanına yanaşmasını isteyenlerin gemiden atlamaya başladıklarını gösteriyor. 

Bu noktada Akşener’in, özellikle CHP ile ittifakı savunanların istifasının ardından yaptığı “savaş ilanı” açıklaması önem taşıyor. Bu açıklamayla Akşener’in de AKP-MHP zeminine yaklaşmayı esas aldığı görülüyor. Akşener’in bu hamlesinin ardında ise ekonomik ve siyasal arzular bulunuyor. 

Gerek kentlerdeki rant ve talanın büyüklüğü gerekse patronaj ilişkilerinden dolayı yerel yönetimler ekonomik açıdan iştah kabartıyor. CHP ile yapılan ittifakın kazancından kendisini büyütecek “ekonomiye” ulaşamayan Akşener, AKP-MHP iktidarının kırıntılarından ve CHP’ye kaybettireceği yerlerden gelecek “akçelerle” kesesini büyütmeyi hedefliyor.  

Restorasyon sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması ise Akşener’i en iyi bildiği yerlerden biri olan “devlet alanına” yönelmesine neden oluyor. Akşener, AKP ve MHP arasında devlet alanında yaşanan “pürüzlere” müdahil olarak nüfuz ve mümkünse restorasyon süreciyle hedeflediği alanları kazanmayı arzuluyor. Bu alanlarla da partinin siyasal alandaki varlığını sürdürmeyi amaçlıyor. 

Fakat Akşener’in arzularının gerçekleşmesinin önünde ciddi somut engeller bulunuyor. Bir yandan Bahçeli’nin İYİP’ten istifa edenleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini söylemesi, diğer yandan BBP Genel Başkanı’nın Mustafa Destici’nin bile İYİP’den istifa edenleri partilerine katmak için görüştüklerini belirterek partiye göz dikmesi Akşener’in ve İYİP’in “kendisi” olarak iktidarın alanında var olmasının zor olduğu gösteriyor. Öte yandan 2017’den günümüze kadar partinin 200 kurucu üyesinden 75’inin istifa edip 4’ünün ihraç edilmiş olması da İYİP’in var olma savaşıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak dışsal etkenler, içsel baskılar ve yapısal sorunlar İYİP’i parlak bir geleceğin beklemediğine işaret ediyor. 

12 Aralık 2023 Salı

Savaşın Ateşi Küresel Güçleri “Isıtıyor”

(El Yazmaları, 12 Aralık 2023)

İşgalci İsrail ile Filistinli örgütler arasındaki ateşkes ile savaş ateşi “şimdilik” azalan Orta Doğu, küresel güçlerin çatışma zemini olmayı sürdürüyor. Bölgesel ve yerel güçlerin aktif ve belirleyici olmayı sürdürdüğü Orta Doğu’da küresel güçler çıkarları ve paylaşım savaşı doğrultusunda hamlelerini sıklaştırıyorlar. ABD’nin yanı sıra Rusya ve Çin de artan hamleleriyle bölgedeki ve dolayısıyla küresel hegemonya mücadelesindeki güçlerini artırmayı hedefliyorlar. 

ABD’nin Askeri Gücü 

Kurulduğu andan itibaren işgalci İsrail devletinin en büyük destekçisi olan ABD, Gazze’ye yönelik saldırılara da politik, ekonomik ve en önemlisi askeri desteğini artırarak devam ettiriyor. ABD bölgedeki en büyük güç olmaya devam etse de Çin ve Rusya’nın son 10 yıldaki ekonomik ve askeri hamlelerinden dolayı ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya. Gerek kapitalizmin dünya çapındaki krizi gerekse emperyalist geçmişinden dolayı yükselen bu tehlikeye göğüs görecek politik ve ekonomik güçten önemli bir oranda mahrum olan ABD’nin en güçlü silahı askeri gücü. Bundan dolayı İsrail’e verilen askeri destek bir anlamda bölge ülkelerine verilen ikili bir mesaj niteliğini taşıyor.  

Bu mesajın bir yönü bölge ülkelerinin içerisine yönelik. Yapay sınırlar ve genellikle aşiret ve kabile federasyonlarının liderleriyle oluşturulan Suudi Arabistan, Katar, BAE gibi bölge devletleri, ABD ve İngiltere’nin askeri desteğiyle bugünlere geldiler. 2011’de Arap halklarının isyanından yine bu askeri gücün halklar uyguladığı baskı ve zulümle kurtulan bölge ülkeleri iktidarlarını ABD’nin inşa ettiği “ordulara” borçlular. Bu da bölge ülkelerinin İsrail ve ABD’nin uyguladığı politikalara karşı Arap Birliği, İslam İşbirliği Teşkilatı gibi örgütler aracılığıyla toplantılar yapıp ciddi yaptırımlarda bulunamamalarına neden oluyor. ABD de şiddetini göstererek “bağımlılıklarını” hatırlatmaya devam etmekte. 

İkinci mesaj ise Çin ve Rusya’nın hamleleriyle özerk hareket etme çabalarının “geçici” olduğunu hatırlatmaya yönelik. Son yıllarda Çin ve Rusya ile ilişkilerini geliştiren BAE ve Suudi Arabistan’a üzerinden verilen bu mesajla ilişkilerin “ekonomik” alanla “sınırlı” kalması gerektiği, yoksa askeri güçle müdahale edileceği iletilmek isteniyor.  

Bu mesajlar önümüzdeki dönemde de ABD’nin bölgeye askeri gücünü dayatarak hegemonyasını sürdürmeye çalışacağına işaret ediyor. 

Çin ve Rusya’nın “Hoşluğu” 

ABD’nin askeri ve şiddet gücünün bölge ülkelerde yarattığı “tatsızlığın” farkında olan Çin ve Rusya ise “gönülleri hoş” eden hamlelere yönelmiş durumda. İsrail’in Gazze’ye yönelik saldırıları sırasında alışılmış dışında hareketlilik gösteren Çin, diplomatik hamlelerine BM üzerinden ağırlık vererek Filistin meselesini uluslararası düzleme taşıyarak “Batı”dan farklı olduğunu göstermeye çalışmakta. Ek olarak ikili devlet çözümünü vurgulaması ve Tek Kuşak Tek Yol projesi kapsamındaki ekonomik hamlelerine hız vermesi Batı’nın sürekli sopasını ensesinde hisseden bölge ülkelerinin gönlünü çalmakta. Askeri gücü hâlâ sınırlı olan Çin de bölge ülkelerinin gönlünü hoş edecek politik ve ekonomik hamlelerle bölgeye nüfuz etmeyi sürdürmeye devam ediyor. 

Moskova da Pekin ile paralel bir yoldan ilerlemekte. 2019’dan sonra ilk defa bölge gezisine çıkan Putin önce Birleşik Arap Emirlikleri (BAE), ardından Suudi Arabistan’a gitti. Bu iki ülkeyle son iki yılda ticaretin yüzde 20’den fazla artması, Suudilerle OPEC+’da yapılan işbirliğiyle petrol fiyatlarının 70 doların üzerinde seyretmesi, bu ikilinin BRICS’e katılma istekleri, Rusya’nın Filistin’de iki devletli çözümü önermesi, Körfez ülkelerinin ABD ve AB’ye çıkaramadığı sesi çıkarması ise bu ülkeler arasındaki ilişkilerin hoşluğunu ortaya koyuyor. Bu hoşluk Rusya’nın bölgedeki etkisini sürdürmesini sağladığı için Kremlin’in önümüzdeki dönemde izlemeye çalışacağı politikaların eğilimine işaret etmekte. 

Rusya’nın bölgedeki politikalarının bir yönü de Ukrayna’ya bağlantılı. ABD ve AB’den İsrail’e gönderilen her askeri mühimmatın Ukrayna’dan esirgenmesi anlamına gelmesi de Rusya’nın Filistin’deki mücadelenin yükselmesini istemesine neden oluyor. Dolayısıyla bölgede, özellikle Filistin’de, yükselecek savaş ateşi hem savaş ateşinin Ukrayna’dan yani Rusya’dan uzaklaşmasına hem de Kremlin’in bölgeye nüfuz etmesini sağlayacağı için Moskova tarafından tercih edilebilir bir durum. Bu da ABD’den Çin ve Rusya’ya kadar küresel güçlerin hegemonya mücadeleleri ve çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’daki savaş ateşinin sürekliliğinden memnun olduğunu açıkça gösteriyor.

5 Aralık 2023 Salı

(Çeviri) Kapitalist Gerçekçiliğin Sonunun Başlangıcı – Micah Uetricht

Mark Fisher iki yıl önce bu ay [13 Ocak 2017-ç.n.] öldü. Onlarca yıldır içinde yaşadığımız kolektif buhranı görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet düzelmeye başladığını görebilseydi.

K-Punk’ın yayınlanmış olan ve Mark Fisher’ın hayatı ve çalışmaları üzerine Chicago’da düzenlenen bir panel tartışmasında yapılan sunumdan uyarlanmış bir yazı.

Mark Fisher hayatı boyunca depresyonla mücadele etti. Bu mücadele 13 Ocak 2017’deki intiharıyla sonuçlandı. Fisher’a göre depresyon yalnızca bireysel bir rahatsızlık değildi; ne de yanlış düşüncelere bağlanmış bir beynin veya dengesiz bir veya iki kimyasal maddenin sonucuydu. Yakın zamanda Repeater Books tarafından yayınlanan K-Punk: Mark Fisher’ın Toplu ve Yayınlanmamış Yazıları’ndaki (2004-2016)birkaç makalesinde yazdığı gibi Mark Fisher, depresyonu aynı zamanda toplumsal bir rahatsızlık olarak görmeye başlamıştı. Ve bu toplumsal bize son kırk yılda depresyona girmemize sağlayacak pek çok şey verdi.

Depresyonunu sıklıkla kafasının içindeki “alaycı” bir ses olarak yaşıyordu. Bu ses kesinlikle çok kişiseldi. Ancak Mark bu sesi “gerçek toplumsal güçlerin içselleştirilmiş ifadesi” olarak görmeye başladı. Ve bu güçlerin “depresyon ile politika arasındaki herhangi bir bağlantıyı reddetmekte çıkarları var.”

Bu toplumsal güçler hiç şüphesiz onun en meşhur kavramına bağlıydı: “kapitalist gerçekçilik.” Aynı isimli kitabında kapitalist gerçekçilik, “Kapitalizmin alternatifinin olmadığının yaygın kabulüdür” diye yazmıştı. Bu, neoliberal kapitalizmin coşkulu bir şekilde benimsenmesi değil; bu benimseme, eğer varsa bile, çoktan geçti. Daha ziyade bu, neoliberal kapitalizmin türünün tek örneği olduğu yönündeki kaçınılmaz sonuca karşı yaygın bir teslimiyet duygusudur.

“Neoliberalizm artık bir zombi olarak ortalıkta dolaşıyor” diye yazıyor Mark, “ama zombi filmlerinin meraklıları da çok iyi biliyor ki, bazen bir zombiyi öldürmek, yaşayan bir insanı öldürmekten daha zordur.”

Mark baktığı her yerde neoliberalizme olan teslimiyeti görüyordu. Ve bu kitabı eline alan herkesin göreceği gibi pek çok yere baktı.

Bunu Flo-Rida, Pitbull ve will.i.am’in müziğinde gördü ve haklarında şunları yazdı: “Bu şarkıların keyif almamız yönündeki taleplerini, yalnızca maskeleyebilecekleri, ama asla yok edemeyecekleri bir depresyondan dikkatimizi dağıtmaya yönelik ince girişimler olarak duymamak elde değil. Yirmi birinci yüzyılın zoraki gülümsemesinin arkasında gizli bir hüzün saklanıyor.”

Donald Trump’ın yükselişini ve Brexit’i bu teslimiyete bir tepki olarak gördü: Her ikisi de bir “milliyetçi canlanma fantezisini” temsil ediyordu ve bu fantezi ne kadar saçma olursa olsun, bunun en azından kapitalist gerçekçiliğe bir alternatif olduğunu öne sürüyordu.

Soldaki bu teslimiyeti, anarşist ve anarşistlerden ilham alan eylem ve örgütlenme tarzlarına inatçı bağlılıkta gördü. 2013’teki mali çöküşten bu yana “patlak verdikleri kadar hızlı bir şekilde gerileyen ve sürdürülebilir bir değişim yaratmadan gerçekleşen canlandırıcı militanlık patlamaları” üzerine düşünürken, Sol’un genelinde “anarşist kadercilik” duygusunu gözlemledi. Aktivistlerin devlet iktidarı için mücadele edebilecek ve kitlesel medya anlatılarını dönüştürebilecek taktikleri benimsemeyi reddetmelerinin, farkında olmadan depresif teslimiyetin bir yansıması olduğunu öne sürdü.

“Neo-anarşizm” diye yazmıştı Mark, “kapitalist gerçekçiliğe bir meydan okumadan ziyade onun etkilerinden biridir.”

Ve bu teslimiyeti solcuların birbirleriyle kurdukları iletişimde nasıl gerçekleştiğini gördü ve en ünlü makalelerinden biri olan “Vampirler Şatosu’ndan Çıkmak “ta anlattı. Bu makalede Solcuların özcülük, bireysel çıkar koruma ve marka oluşturma uğruna dayanışmayı, ortak deneyimi ve ortak amacı paylaşmayı nasıl terk ettiklerini, etkili bir hareket inşa etmek yerine çoğu zaman birbirlerine sopayla saldırmak için kimlikleri silah haline getirdiklerini görüyoruz. Trajik bir şekilde bu yaklaşım sol hareketleri felce uğratıyor ve onları baskıya karşı ya da başka herhangi bir şeyle mücadele etme gibi acil bir görevi üstlenemez hale getiriyor.

Bu durumu araştırdığı ve depresyonuna daha da battığı için Mark’ı suçlamıyorum. Her şey kasvetliydi. Ama keşke Mark dayanabilseydi.

Keşke bencil nedenlerle dayanabilseydi: Bu dünyada çok az yazar, yazılarının genişliği, açıklığı ve korkusuzluğuyla bana onun kadar neşe ve hatta şaşkınlık yaşattı. Ama aynı zamanda Mark’ın dayanmasını da isterdim çünkü hayatının çoğunu boğuşarak geçirdiği kapitalist gerçekçilik kâbusu nihayet kırılmaya başlıyor.

Nereye baksak bunu görebiliriz. Jeremy Corbyn‘in İşçi Partisi’nin başında olduğu Birleşik Krallık’ta kapitalist gerçekçilik kırılmaya başlıyor. Mark bunu ölmeden önce gördü: İngiliz yazar Ellie Mae O’Hagan, Los Angeles Review of Books için yazdığı Mark’ı anma yazısında, Mark’ı son gördüğünde onunla Corbyn hakkında tartıştığını belirtiyor. Ellie Mae kötümserdi; Mark ise “canlıydı ve umut doluydu; işte bu, diye düşündü, solun zamanı yaklaşıyor.”

Buna uygun olarak, geçen yıl İşçi Partisi’nin uç kesimlerinin düzenlediği festival The World Transformed’da; Mark’ın öldüğünde üzerinde çalıştığı Asit Komünizmi (taslağı K-Punk’ta yer alıyor) adlı kitaptan esinlenen sol kanat İşçi Partisi aktivist grubu olan Momentum’dan örgütçüler, Corbyn’in sol siyasi projesini Mark’ın çok sevdiği neşeli karşı kültür tarzlarıyla bir araya getiren bir etkinlik düzenledi. Buna “Asit Corbynizm” adını verdiler.

Amerika Birleşik Devletleri’nde, Bernie Sanders’ın çılgın başarılarında ve Amerika Demokratik Sosyalistlerinin patlamasında,  herkes için Ulusal Sağlık Sigortası, herkese ücretsiz üniversite ve zenginlerden vergi alınmasıetrafında kamu bilincinin çok hızlı dönüşümünde de kapitalist gerçekçiliğin kırılmaya başladığını görebiliriz.

Belki de bunu, ABD Temsilciler Meclisi üyesi Alexandria Ocasio-Cortez’in (AOC), eski kapitalist-gerçekçi konuşma konularını öne sürerek onun cesur sol siyasi gündemine karşı çıkmaya cesaret eden her aptala karşı neşeyle ve acımadan kullandığı Twitter hesabından daha iyi bir yerde göremiyoruz.

Ayrıca Mark’ın, AOC’nin üniversitede dans ettiği bir video üzerine muhafazakârların yaşadığı son çıldırmadan çok fazla istifade edeceğini düşünüyorum. Yazılarında farklı bağlamlarda “libidinal” kelimesini kullanmayı seviyordu; muhtemelen onun coşkulu dans ve tweet atma tarzında bol miktarda libidinal enerji bulurdu – aynı zamanda Fox News’un onu sürekli ve takıntılı bir şekilde haberleştirmesinde de belki farklı türde bir enerji bulurdu.

Ve geçen haftaki haberin ilahi adaleti onu cesaretlendirirdi: Sendikaları PATCO’nun Ronald Reagan tarafından çökertilmesinden (Bu, kurumsal sendikaların çökertildiği yeni bir günü simgeliyor ve Mark’ın yenisini yeniden inşa etmemiz için çok önemli olduğuna inandığı eski toplumsal dayanışmaların yok edilişinin habercisi oluyordu.) neredeyse kırk yıl sonra, hava trafik kontrolörleri dünyanın en büyük havalimanlarından birinde uçuşları durdurdu. Uçuş görevlilerinin grev tehdidiyle birlikte Donald Trump’ı hükümetin federal hizmetleriaskıya almasına son vermeye zorladılar. 1981’deki ezici yenilgileri tarihin sonunu müjdeliyor gibi görünen işçiler, tam da dünyayı kurtarmak için kafalarını yeraltından çıkaran, bugüne kadar iyi kazmış yaşlı köstebeklerolduklarını kanıtladılar.

Geçtiğimiz kırk yıla baktığımızda Mark’ın tanımladığı kapitalist gerçekçiliğin kasvetli manzaralarından başka bir şeyi görmemiz imkânsız. Ancak 2019 dünyasına bakıp kapitalist gerçekçiliğin tartışmasız, kendini beğenmiş ve hegemonyasından emin bir şekilde ilerlediğini görmek de imkânsız.

Daha iyi bir dünya kesin değil. Ancak bir şey açık: Kapitalist gerçekçiliğin sonunun başlangıcına tanık oluyoruz.

Mark hepimizin yaşadığı kolektif depresyonu görmemize yardımcı oldu. Keşke depresyonun nihayet dünyadan kalktığını görecek kadar uzun süre dayanabilseydi. Belki de kendisinden kalkmasına da yardımcı olabilirdi.

(Bu yazı İngilizceden Türkçeye Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinaline buradan erişebilirsiniz:https://jacobin.com/2019/01/capitalist-realism-mark-fisher-k-punk-depression )

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...