31 Temmuz 2024 Çarşamba

ABD’nin Seçimi ve “Savaşlar”

(El Yazmaları, 31 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

K asım ayında yapılacak ABD başkanlık seçimleri yaklaştıkça hem ülke içerisinde hem de dünyada gerilimler artıyor. Kapitalizmin derinleşen yapısal krizinin büyük oranda tetiklediği bu gerilimler, siyasal öznelere yeni adımlar attırmakla kalmıyor; kısa ve orta vadede yaşanacaklara dair de önemli ipuçları sunuyor. Ve bu gelişmeler, ABD’nin ve olası başkanının izleyeceği politikaların yakın tarihi belirleyici önemde olacağına işaret ediyor.

NATO Toplantısı

Temmuz ayının başlarında Washington’da gerçekleşen 3 günlük NATO toplantısında alınan kararlar ve yapılan vurgular, ABD’nin “Batı” üzerindeki etkisinin giderek arttığını gösteriyor.

İlk olarak toplantıda Rusya, Çin ve İran’ın birlikte hedefe konulmuş olması, “Batı”nın bir blok olmakla kalmayıp karşısındakini de “blok” olarak gördüğüne işaret ediyor. Nitekim toplantıya NATO üyesi olmayan ama Çin’i kuşatmada rol alması istenen Japonya, Güney Kore, Filipinler ve Avustralya liderlerinin çağrılması ise “Batı”nın coğrafi tanımdan çok “biz” yani “hegemon sermayeye hizmet edenler” olarak “bloklaştığını” ortaya koyuyor.

İkinci olarak Ukrayna’ya verilecek askeri desteğin kalıcılaşacağının vurgulanması ve Ukrayna için NATO Güvenlik Yardımı ve Eğitimi’nin (NSATU) kurulması kararının alınması ise Avrupa’da savaşa karşı başlayan mırıldanmalara rağmen ABD’nin savaş halinin büyütülmesindeki ısrarının onaylandığını gösteriyor. Buna ek olarak toplantıda Ukrayna’nın yanı sıra Karadeniz, Orta Doğu ve Pasifik’teki çatışmaların ve gerginliklerin gündeme getirilmesi ise savaş coğrafyasının genişletilmesinin arzulandığını ifade ediyor.

Üçüncüsü ise savaş ateşinin büyütülmesiyle bağlantılı olarak savaş sanayinin çıkarlarının esas alınması. Devlet bütçelerinden silahlanmaya ayrılan payın en az yüzde 2 olması (bu seviyede harcama yapan “sadece” Kanada) ve Ukrayna’ya gelecek yıl en az 40 milyar Avro destek sunulması kararlarının alınması ile ABD savaş sanayinin “Batı”nın harcamalarıyla gönence erilmesi hedeflenmekte.

Son NATO toplantısında alınan bu kararlar, ABD sermayesinin derinleşen yapısal krize savaş sanayisinin “yıkıcılığı” ile çare bulmaya çalıştığının bir başka ifadesidir. Öte yandan bu çaredeki ısrar, ABD Başkanı’ndan izlenmesi istenen politikalarda da yansımasını buluyor.

Trump Suikasti

Başkanlığı döneminde NATO’dan çekilmekten bahseden ve ABD’nin kendilerini koruduğu için Batı’dan açıkça para talep eden Trump, adaylığı sürecinde de bu çizgisini sürdürüyor.

Öncelikle Çin’i hedefe koyan Trump, ABD’nin savaşa ve finansa değil sanayiye öncelik vermesini söylemeye devam ediyor. Trump’ın Rusya ile Ukrayna arasında müzakereyi de savunuyor olması, savaş sanayisi için muteber bir aday olmadığını gösteriyor. Suikasta uğramadan önce SSCB ile “yumuşama” politikasına başlayıp askeri harcamaları kısmayı düşündüğünü belirten J. F. Kennedy gibi keskin nişancı suikastine uğraması, Trump’ın “muteber” olmayışıyla bağlantılı olabileceğini akıllara getiriyor.

Fakat Trump ABD’nin kır/kasaba kültürüne ve ideolojisine yakın, beyaz ve Hıristiyan işçi sınıfının işsizlik ve yoksulluk korkusuna yönelik “önce ABD sanayisi” söylemini dile getirse de savaşa ve savaş sanayisine karşı değil. Trump savaş ateşinin büyütülmesiyle oluşacak pastadan aslan payını finans sermayesi ve “müesses nizam”ın kurumlarıyla bütünleşmiş egemen savaş sanayisinin değil, kendisini destekleyen (Elon Musk başta olmak üzere) teknoloji sermayesi ile sanayi sermayesinin almasını istiyor.

Bu bağlamda Trump yoksulların da öfkesini çeken “müesses nizam”ın bekasını güvenceye alan kurumları ve bürokrasiyi hedef almaktan çekinmiyor, “2025 Projesi” ile gücü tek elde toplayacak liderliğiyle halkın (yani teknoloji ve sanayi sermayesinin) sorunlarını çözeceğini iddia ediyor.

Önceki döneminden farklı olarak Trump, bu iddiasının bir sürekliliğe işaret ettiğini göstermek üzere kendisine genç (ve büyük ihtimalle varisi olacak) bir başkan yardımcısı seçmiş durumda.

Siyasi kariyerine Trump’a hakaret ederek başlasa da zamanla aynı çizgiye gelen 39 yaşındaki Ohio Senatörü J. D. Vance’nin kürtajı yasaklamayı savunma ile yabancı ve Müslüman düşmanlığı gibi konularda Trump’tan farkı yok. Washington’daki “egemenlerin” unuttuğu küçük kasabalardan geldiğini iddia eden Vance, egemenlerin ülkenin çocuklarını denizaşırı savaşlara göndermesini eleştirip Çin’in ekonomik gücüne dikkat çekerek finansa değil sanayiye yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor. Kendine has entelektüel birikimiyle de dikkat çeken “genç” Vance’nin seçim kazanılsa da kaybedilse de önümüzdeki yıllarda “Make America Great Again” (MAGA) hareketinin liderliğini ve davasını sürdüreceği öngörülüyor.

Biden İstifası ve Kamala Harris

Trump karşıtı bölük ve parçalı bir koalisyonun çabasıyla başkanlığa gelebilen Biden, oğul Bush’tan sonra en kanlı başkanlık dönemlerinden birine imza attı. Latin Amerika ülkelerindeki darbelerden Orta Doğu’daki çatışmalara ve en son Ukrayna’daki savaşla birlikte dünyanın dört bir yanında şiddeti büyüttü. Bu politikalarıyla Biden, ABD müesses nizamı ile savaş sanayinin takdirini alsa da dünya halkları ile yoksulluğa ittiği ABD halkının tepkisini kazandı.

Ve halkın büyüyen tepkisini Trump’ın kanalize etmesi, Biden’in “yaşlılığı” ile birleşince istifa “kaçınılmaz” oldu. Yerine aday olarak halihazırda başkan yardımcısı olan 59 yaşındaki “genç” Kamala Harris layık görüldü.

Siyah, kadın ve Yahudi bir kocaya sahip olmak gibi “kimlikleri” bulunan Kamala Harris’in adaylığı belli olunca gönüllü sayısında ve bağışlarda hızlı bir artış gerçekleşmesi, ABD’li “demokratlar” ve “ilericilerde” heyecan yaratmış durumda. Fakat Harris’in geçmişine bakıldığında “umut” ve “heyecan” kısa sürüyor.

Trump’ın başkanlığı döneminde (2017-2021) sözünü esirgemeyen Kaliforniya Senatörü Harris, düşük gelirliler için üniversite eğitiminin ücretsiz olmasından federal asgari ücretin yükselmesine, tarımdaki zehirli ilaçların yasaklanmasından kadın ile erkek arasındaki ücret farkının ortadan kaldırılmasına dek “ilerici” önerileri desteklemekten çekinmedi.

Fakat Harris’in Kaliforniya Başsavcısı olduğu dönem (2011-2017) ise zikzaklarla dolu.

Bu dönemde sivil özgürlüklerin savunucusu söylemini dilinden düşürmeyip idam cezasına karşı olduğunu belirten Harris, herhangi bir hafif suçun üçüncü kez işlendiği taktirde en az 25 yıl hapis cezası veren “üç vuruş” yasasını tepkilere rağmen savunmuş biri.

Harris’in bir diğer vukuatı ise “mortgage” üzerine. Harris, 2011’de mortgage sunan bankaların haksız ve yüksek faizlerine karşı sendika liderlerinin ve konut hakları aktivistlerinin mücadelesinin zorlamasıyla bankalar hakkında soruşturma yürüttü. Bu soruşturma sonucunda bankalarla çeşitli anlaşmalar yapılmış, ama bankalar çok düşük ceza ödemekle birlikte ev sahiplerinin çok azı bu anlaşmalardan faydalanmışlar.

Geçmişine bakıldığında Harris’in “söylemleriyle” ötekileştirilmiş kimliklerin desteğini, uygulamalarıyla da “müesses nizam”ın çizgisinin dışına çıkmaya niyetli olmadığını göstermesinden dolayı savaş sermayesinin desteğini alacağı öngörülüyor. Fakat bunun başkanlık için yeterli olup olmayacağını önümüzdeki süreç gösterecek.

“Savaşlar”

Kapitalizmin krizinin derinleşip kalıcılaşması ABD sermayesini, savaş sermayesinin öncülüğünde gerçekleşecek “yıkıcılıkla” nefes almaya itiyor. Zorunluluk haline gelen bu durum, teknoloji ya da sanayi sermayesi gibi diğer sermaye fraksiyonlarını da savaş pastasından pay almaya itiyor. Fakat krizin derinleşmesinden dolayı pastadan alınmak istenen pay, sermayeler için büyülüp serpilmeden çok hayatta kalma niteliğini taşıyor. Suikastin de gösterdiği üzere bu nitelik, aradaki savaşımın kanlı ve “ölüm-kalım” biçiminde olmasında neden oluyor. Trump destekçilerinin 2020’deki yenilginin ardından yaptıkları baskından daha büyüğünü, yani seçimi kaybederlerse iç savaş çıkarmaktan korkmadıklarını söylemeleri de “tarafların” her türlü savaşa hazırladıklarını gösteriyor.

Diğer yandan sağlık sisteminin çöküntü içinde olması, beklenen yaşam sürelerinin düşmesi ve fiyatlardaki artış ABD halkının yaşam savaşımını her geçen gün zorlaştırıyor.

Bütün bunlar, hangi aday başkan seçilecek olursa olsun, iç içe geçmiş “savaşlar” içerisindeki ABD’nin dünyaya önümüzdeki günlerde artan şekilde savaş yaymaya devam edeceğini açıkça ortaya koyuyor.

20 Temmuz 2024 Cumartesi

Nasıl ve Ne Kadar “Yumuşama”?

(El Yazmaları, 20 Temmuz 2024 (Toplumsal Özgürlük, Ağustos 2024 Sayısı)

Yerel seçimlerden sonra siyasete hâkim olan “yumuşama” söylemi, kısa vadede kimi politika değişikliklerine neden olmuş durumda. Seçim sonuçlarıyla bağlantılı olarak ortaya çıkan yumuşama söyleminin getirdiği bu değişiklikler, özellikle iktidar alanında halı altına süpürülmüşlerin sızarak ortalığı belli oranda kaplamasını sağladı. Bu sızma AKP/Erdoğan iktidarı için “sağlıksız” bir durum oluşturmakla birlikte fırsatlar da sunuyor.

Genişletme

Erdoğan’ın söylemlerindeki “sertlik”, Gezi İsyanı ile ivmesini almış ve darbe girişimi ile zirvesine vararak günümüze kadar sürmüştü. Faşizmin inşa süreci pratiğiyle iç içe gelişen bu söylemlerde kimi zaman geri vites (Rahip Brunson, Deniz Yücel vb.) yapılsa da “sertlik” düzeyi özellikle ülke içerisinde (başkana oy vermeyenlerin “terörist” ilan edilmesinden Gezicilerin “sürtük” olmasına kadar) istikrar kazanmıştı. Dolayısıyla Erdoğan’ın “yumuşama” kelimesini kullanması açıkça bir “yenilgiyi” ifade etmekte.

Bununla birlikte Erdoğan için “yenilgi”, sonun başlangıcından çok “yeni hamleleri” ifade ediyor. “Yeni hamlelerinin” odağını ise (Gezi, 7 Haziran’ın gösterdiği üzere) siyaset alanını genişletmek birlikte kendi güç alanını konsolide etmek oluşturuyor.

CHP ile görüşmelere başlanılması da genişletme hamlesinin ilk ve büyük adımını oluşturuyor.

Huzursuzluk, yoksulluk ve arayış içinde olan halkın tepkisini yaptığı mitinglerle soğuran ve “erken seçimi” utangaçça dile getiren CHP’nin tanıdığı zaman, Erdoğan’a büyük fırsat sunuyor. Fırsatın kıymetini bilen Erdoğan ise Kılıçdaroğlu’nu kamu kurumlarına sokmazken Özel’in “gölge kabinesini” bakanlarına törenlerle karşılatıyor, “tahliye” isteklerini kırmıyor ve böylece “milletin” ve “milli iradenin” temsilcisi rolünü oynayabiliyor.

Kendine oy kaybettirse de Şimşek’in programını uygulamada kararlı olması ise Erdoğan’ın ikinci genişleme hamlesi. Kamuda tasarruf söylemiyle kıstığı kaynakları vergi afları ve hatta vergisizlikle sermayeye aktaran Erdoğan, asgari ücretli ve emeklilere bahşettiği cüzi Temmuz zammıyla sermayenin bütün fraksiyonlarına da “iradeleri” olduğunu gösteriyor.

Konsolidasyon

Erdoğan genişlemeyle beraber gücünü toparlamaya da odaklanmakta. En yakınına yönelen Erdoğan, genel ve yerel seçimlerde beklentileri karşılamayan Gelecek, Deva ve İyi Parti’ye pençesini atmış durumda. Milletvekillerini ve belediye başkanlarını “duygusal” şeylerle iknaya çabalıyor.

Yol arkadaşlarına karşı cömertlikte sınır tanımayan Erdoğan, “duygusal”ların yanında “ideolojik” şeyleri sunmayı da beis görmüyor. Dinbazların içeriğini hazırladığı “yeni” müfredatla sunulan Maarif Modeli, bu modeli uygulayacak öğretmenleri yetiştirecek ve “ayrıksıları” ayıklayacak Öğretmen Meslek Kanunu ile kamuda kadrolaşmanın yanı sıra “dindar ve kindar” neslin yetişmesi için Allah’ını sevenler saflara çağrılıyor.

Saflara çağrılan eskilerin arasında “liberaller”in de eksik olmadığı görülüyor. Sıcak paranın gelmesi için dışarıya güven verme ve “hukuka” uyma çağrısını yapan “liberallere” sessiz kalamayan Erdoğan, Osman Kavala davasını öne çıkartıyor. Kalemşörü Abdülkadir Selvi’nin Kavala’nın suçunun düştüğünü yazması, Osman Kavala’nın avukatlığını AKP Milletvekili’nin yeğeninin üstlenmesi ve “yeğenin” Adalet Bakanlığı’na itiraz başvurusu yaparken “kripto” yapılarla mücadele vurgusu yapması ise Erdoğan’ın “liberalleri” kazanmayı istediğini göstermesinin yanı sıra “koalisyon” alanına da mesaj anlamını taşıyor.

MHP ve “Dış Güçler”

Koalisyon alanına verilen mesajın esas alıcısı ise MHP.

Gülen Cemaatinin tasfiyesinin ardından iktidar alanına giren ve iyice yerleşen MHP, “yumuşama” hamlelerinin kazanımlarını tehdit ettiğinin farkında. Yargıtay seçimleriyle başlayan ve Sinan Ateş davası ile Ayhan Bora Kaplan soruşturmasıyla kendisine doğrudan yönelen sürecin farkında olan MHP “şimdilik” dolaylı mesajlar yolluyor.

Özel Harekâtçıların Devlet Bahçeli’nin elini öpmesi, yine Bahçeli’nin sosyal medyadan elinde dosya olduğu fotoğrafını paylaşması, iki ÖSO liderinin Alaattin Çakıcı ve “kama”yla poz vermesi, Kayseri’deki pogrom girişiminde MHP’lilerin ön plana çıkması ve MHP ile özdeşleşen “Bozkurt” işaretinin Türk milletine “tamamına” ait olduğunun iddia edilmesi MHP’nin “sert” ve çok yönlü saldırıya geçebileceğine işaret ediyor.

Nitekim Süleyman Soylu’nun geri dönme ihtimalinin dile getirilmesi Erdoğan’ın “şimdilik” bu resti gördüğüne ve süreci ilerletirken “temkinli” olacağına işaret ediyor.

Doğrudan olmasa da “yumuşama” sürecinin etkilediği bir diğer yer ise “dışarısı”.

Birikiminin sınırlarına ulaşan Türk burjuvazisinin ihtiyacı doğrultusunda hammadde ve pazar arayışı içerisinde “savaş” alanlarına dalan AKP/Erdoğan iktidarı “sıkışma” içerisinde.

Dağlık Karabağ’da Azerbaycan’a yardım etse de inisiyatifi İsrail, ABD ve Rusya’ya bırakan, Ukrayna’da Rusya’nın ağır basması ve NATO’nun doğrudan dahil olmasıyla istediği “fırsatı” değil elde edemeden “kırıntıya” talim eden AKP/Erdoğan, Esad ile diyalog başlatarak “kazanımlarını” koruyup içerideki siyasete tahvil etmeyi amaçlıyor. Fakat ÖSO’dan gelen “sert” tepki ve Esad’ın önce “işgali” bitirin resti burada da “sıkışma” olduğunu ve “yumuşamanın” işe yarama ihtimalini düşük olduğunu gösteriyor.

AKP/Erdoğan sıkıştığı ve kayıp yaşadığı siyasal alanı korumak, tahkim etmek ve mümkünse genişletmek amacıyla çıktığı “yumuşama” yolunda önemli hamlelerde bulunmaya devam edeceği görülüyor. Buna karşılık başta MHP ve “dış güçler” olmak üzere var olan siyasal alanda mevzilenen öznelerin ise “yumuşamaya” bir sınır çizerek ya da “kıvamını” düşürerek şekil vermeye çalışacağı da ortada. Bu hamlelerden hangilerinin başarılı olacağında somut koşullarla birlikte güç dengesinin belirleyici olacaktır. Var olan durumun öncekisinden daha da “sertleşmesi” ihtimaliyle birlikte.

1 Temmuz 2024 Pazartesi

3. Dünya Savaşı Başlıyor mu?

(El Yazmaları, 1 Temmuz 2024)

Yüzyılımızın başından itibaren ateşi sürekli artan savaş hâli, ulaştığı küresel zeminde çok özneli ve boyutlu içeriğiyle kalıcılaşma eğiliminde. Süreklileşen eylemler ve söylemlerle kendini ortaya konan bu kalıcılaşma, savaş hâlinin yeniden tanımlanması ihtiyacını duyuruyor. Hakan Fidan’ın açıkça söyleyerek gündeme getirdiği “3. Dünya Savaşı” tanımının, yapılan ateşli tartışmaların gösterdiği üzere, bu ihtiyacı büyük oranda karşılayacağı görülüyor. Fakat son dönemlerde gerçekleşen gelişmelerin sürekliliği ve genişliği ile öznelerin hamlelerinin kazandığı boyutların çokluğuna bakıldığında ise “3. Dünya Savaşı” tanımının içeriğiyle birlikte tartışılması ve “kullanılmasının” önemli olduğu ortaya çıkıyor.

Süreklilik ve Benzerlik

“Üçüncü” ve “Dünya Savaşı” tanımlamalarından yola çıkıldığında son dönemdeki gelişmelerin “ilk ikisinde” olanlar ile süreklilikleri ve benzerlikleri göze çarpıyor. Bunların içerisinde ise ekonomik kriz, yani kapitalizmin yapısal krizi başı çekiyor. 2008 yılında açığa çıkan kriz, yapılan son açıklamaların[1] da gösterdiği üzere önümüzdeki yıllarda derinleşerek devam edecek. Her biri bir öncekinden daha büyük ve derin yıkımlara yol açan önceki krizlerden savaş ve yok etme[2] yoluyla “çıkan” sermaye güçleri, bugün de aynı yolu denemeye kararlı olduklarını ABD politikaları özelinde gösteriyorlar.

2000’li yılların başında “imparatorluk” hayalleri suya gömülen ve 2008’de mortgage kriziyle süreci başlatan ABD, hegemonyasını ve kapitalist sistemin bekasını yerel savaşlarla sürdürmeyi hedeflemişti. Krizin derinleşmesiyle bağlantılı olarak genişleyen savaşlar önce bölgesel ve günümüzde ise bölgeler arası seviyeye ulaştı. Bu seviyede “başarılı” olmanın yolu ise bloğa “sahip olmaktan” geçiyor.

Nitekim Ukrayna savaşı ile bu “zorunluluğun” gerektirdiği büyük adımı atan ABD, hedefine yaklaşmış durumda. “Batı” ve “Kuzey” ağırlıklı ülkeleri Haziran ortasında gerçekleşen “Ukrayna Barış Konferansı”nda toplaması ve konferans bildirisinde özellikle Çin’e yönelik tanımlamalarında öncekilerden farklı olarak “düşmanlığı” vurgulaması, ABD’nin “bloğunu” oluşturduğuna işaret ediyor. Ek olarak son aylarda ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’daki savaş sanayilerindeki sermaye ve işgücü artışı[3] ve Batılı askerlerin Ukrayna’ya gönderilmesi tartışmasının artması, “bloğun” bundan sonra savaşa doğrudan katılacağını gösteriyor.

Süreklilik ve benzerliğin bir diğer örneğini ise “karşıt blok” oluşturuyor. ABD öncülüğündeki “bloğun” karşısına koyduğu bu bloğun öncülüğünü Rusya ve Çin çekiyor. Bu iki ülke her ne kadar “karşıtlık” oluşmaması için on yıllardır çaba gösterip kapitalizmin küresel düzeye sıçramasına “yardımcı” olsalar da hedef olmaktan “kurtulamadılar”. Gerek geniş hammadde olanaklarına gerek devasa pazar büyüklüklerine gerekse sosyalist geçmişlerinin getirdiği nitelikli ve “ucuz” işgücüne sahip olmaları, onların “hedef” olmaları için oldukça yeterli nedenler. Ayrıyeten Batı sermayesine sundukları olanakların devlet kontrolünde “sınırlı” bir biçimde olması ve Rusya’nın askeri gücü ile Çin’in sermaye birikiminin “dışarılara” taşıp başka pazarlara ulaşmaları da “karşıt” olmaların bir diğer nedenleri. İki ülke uzun süredir “karşıt” olmadıklarını kabul ettirmeye çalışsalar da artık geri dönülemez noktaya gelindiğinin farkına vararak hamlelerini sıklaştırıyorlar.

Eylül 2023’te BRICS’in genişletilmesi ve Çin’in Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) projesine hız vermesiyle ekonomik ve siyasi olarak oluşturulmaya çalışılan bloğa Putin’in Kuzey Kore ve Vietnam gezileriyle askeri boyut da ekleniyor. Kuzey Kore ile Rusya arasında askeri ittifak kurulması, Pyongyang’ın Kiev’e karşı savaşmak üzere asker göndermeyi gündemine alması ve Putin’in nükleer silah kullanma ihtimalini tekrarlaması ile Kiev’e silah vereni de vuracaklarını ileri süremesi, “karşıt bloğun” bir yönüyle savaşın genişletilmesine, diğer yönüyle Çin’in kuşatılmasını kırmaya yönelik “askeri” hamlelerini ve savaşın ateşini artıracağını ortaya koyuyor.

“Farklılıklar”

Süreklilikler ve benzerlikler ağırlık kazansa da kimi “farklılıklar”, bir “dünya savaşının” gerçekleşmeme olasılığının da olabileceğine işaret ediyor.

Farklılıkların başında savaşların yerel ve bölgesel düzeyde ağırlıklı olmasına gösterilen “özen” geliyor. Ukrayna’daki ve Filistin’deki savaşın “sınırları” aşmaması ve Tayvan’daki gerilimin savaşa dönüşmemesi hâlâ bir “özen”in olduğuna işaret ediyor.

Fakat son dönemde Rusya’ya yönelik Dağıstan ve Abhazya’da gerçekleşen saldırılar, İsrail’in Lübnan’a girmeye yönelik hazırlıklar yapması ise bu “özen”in kısa süre sonra yok olabileceğini gösteriyor.

Bir diğer “farklılığı” ise faşist hareketlerin yükselişi oluşturuyor. Oksimoronun parlak bir örneğini oluşturan bu gelişme, halkların “3. Dünya Savaşı”na henüz ikna olmadıklarına dair bir işareti de barındırıyor.

Faşist hareketlerin yükselişinde kapitalizmin krizinin getirdiği yoksulluk, geleceksizlik, güvencesizlik ve dolayısıyla kötümserliğin etkisinin olduğu büyük bir gerçeklik. Öte yandan son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde faşist hareketlerin aldıkları yüksek oyların gösterdiği bir diğer gerçeklik ise halkların ABD’ye bağlanmanın getirdiği siyasi ve ekonomik sonuçlara tepkili olduğudur. Nitekim Biden’in savaş politikalarına karşı Rusya ile “barış” görüşmelerini savunan ve NATO’ya para ödemeye karşı çıkan Trump’ın anketlerde önde olması, ABD’de de savaşa yönelik soru işaretlerinin güçlü olduğuna işaret ediyor.

Bunlarla birlikte sermayedarların faşist hareketlere ilgi göstererek liderleriyle görüşmelerde bulunması, bu hareketlerin dünya savaşına kanalize olma olasılığının ciddiyetini de gösteriyor.

“Farklılıkların” son örneğini ise savaşı ve yıkımı durduracak “karşıt” hareketlerin varlığı oluşturuyor. “Birinci Dünya Savaşı” öncesinde II. Enternasyonal’in kendi burjuvazilerini desteklemeleri, “İkinci Dünya Savaşı” öncesinde devrimci hareketlerin faşizm tarafından tasfiye edilmesinin aksine çeşitli biçimlerde mücadele eden halk hareketlerinin varlığı söz konusu.

Geçtiğimiz haftalarda yeni bir darbe girişimine karşı Bolivya halkının inisiyatif alarak gösterdiği örgütlü mücadele, Fransa’da solun faşist hareketlere karşı bir araya gelerek kurduğu Yeni Halk Cephesi’nin şimdilik anketlerde ikinci gözükmesi, Gazze’deki soykırıma karşı üniversitelerde gelişen eylemlerin nükleer savaş karşıtı eylemlere dönüşmesi ise “karşıt” hareketlerin güç kazanmasının ve büyümesinin ihtimal dahilinde olduğuna işaret ediyor.

Sonuç olarak bakıldığında benzerliklerin ve sürekliliklerin ağırlık kazandığı ve dolayısıyla yerkürenin “3. Dünya Savaşı”nın öngünlerini yaşadığı söylenebilir. Fakat “farklılıklardan” faşist hareketler yerine halk hareketleri güç kazandığı takdirde bugünlerden kurtulma olasılığı da oldukça yüksek. Aksi hâlde ise savaşın ve yıkımın canlı yaşamı hızlıca yok edeceği acı bir gerçek olarak önümüzde duruyor.

Dipnotlar:

[1] https://www.cumhuriyet.com.tr/ekonomi/unlu-ekonomist-buyuk-finansal-cokus-icin-tarih-verdi-bir-kac-ay-2218792

[2] Bkz. Komünist Manifesto: “Burjuvazi, krizleri ne yolla aşıyor? Bir yandan üretici güçlerin büyük bölümünü zorla yok etme, öbür yandan yeni pazarlar fethetme ve mevcut pazarları daha dibine kadar sömürme yollarıyla. Yani? Daha çok yönlü ve daha büyük krizleri hazırlama ve krizleri önleyici araçları daha da azaltma yoluyla.” https://www.marxists.org/turkce/m-e/1848/manifest/kpm.htm

[3] https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/yeni-silahlanma-yarisi-2219921

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...