Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L'Avanguardia” gazetesinin 1 Aralık 1912 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/bordiga/works/1912/balkan.htm
Bordiga’nın biyografisi için ise bkz: https://marksist.org/portreler-amadeo-bordiga/
Katliamın tarihsel sonuçlarını henüz değerlendiremesek de,
savaş sona ererken en azından sosyalist bakış açısından bir nebze objektif olarak
inceleyebiliriz.
Balkan halklarının uygarlık, özgürlük ve halkların
bağımsızlığı için savaştığı söyleniyor; Türkiye'nin Avrupa haritasından silinmesinin
doğunun ekonomik ve sosyal gelişimi için sağlam bir temel oluşturacağı ve bu
nedenle sosyalistler tarafından memnuniyetle karşılanması gerektiği tartışmasız
bir dogma olarak kabul ediliyor. Şaşkın bir Avrupa'nın gözleri önünde, dört
küçük devletin bu güzel jesti, aynı anda hem bir haçlı seferi hem de bir devrim
gibi tarihi bir görünüm kazandı. Bu durum Hıristiyanları ve cumhuriyetçileri,
milliyetçileri ve sosyalistleri büyüledi ve hepsi savaşı alkışlamak için
yarıştılar.
Ancak, tarihin en kanlı savaşlarından biri tarafından harap
edilen ülkelerden fışkıran kan ve ateş nehirleri, milliyetçileri ve katliam
teorisyenlerini heyecanlandırırken, bizi lanetlemeye sevk ediyor ve gelecek
için bir uyarı niteliği taşıyor.
* * *
Burada tarihsel sorun tüm ciddiyetiyle karşımıza çıkıyor:
Sosyalistler, ezilen bir ulusun yabancı boyunduruğundan kurtulmasını amaçlayan
sözde "bağımsızlık savaşları"na karşı nasıl bir tutum almalıdır?
Bazıları şöyle der: Tarih bize ulusal özgürlüğün kapitalist
burjuvazinin gelişimi ve sosyalizme giden sınıf mücadelesinin ön koşulu
olduğunu öğrettiği için, sosyalistler bağımsızlık savaşlarına olumlu
bakmalıdır.
Neredeyse bir safsatadan ibaret olan bu sonucu, çok yaygın bir
şekilde kabul gören bir önyargının temellerini sarsmak gibi mütevazı bir amaçla
tartışacağız.
Her şeyden önce, burjuvazinin gelişimi için "ulusal
özgürlüğe" ihtiyacı olduğu önermesi doğru değildir. Burjuvazi, feodal
oligarşilerden devleti alıp demokratik bir siyasi rejim kurmakla yetinmelidir.
Bunun için kitlelerin işbirliği gerekli olduğundan burjuvazi, aristokrasi ülkede
olmayan bir ulusa veya ırka ait olduğu durumlarda, bu mücadeleye vatansever bir
içerik vererek onu halk arasında popüler hale getirmeye çalışır.
Örneğin İtalya ve Almanya'da, burjuvazinin iktidarı ele
geçirmesi, ulus ötesi bir mesele olarak, 1859 ve 1866 savaşlarıyla çözüldü. Öte
yandan Fransa'da, aristokrasi ile burjuvazi arasındaki mücadele devrimci bir
nitelik taşıyordu ve temelde bir iç savaş karakterine sahipti. Tarihsel
gerçekler bu kadar net bir şekilde sınıflandırılıp kataloglanmadığı göz önüne
alındığında, bu örneklerin göreceli bir değere sahip olduğu anlaşılmalıdır.
Dahası, ırk ve milliyet kavramları tarihsel ve coğrafi
olarak o kadar esnektir ki, ekonomik gelişimin ihtiyaçlarına göre, her zaman
oligarşik kapitalist gruplarının çıkarlarına çok iyi uyarlanırlar. Ancak olay
gerçekleştikten sonra, tarih, fantastik, duygusal motifler dalkavukça yeniden
inşa edebilir ve sınıf mücadelesine karşı bir panzehir olarak kurnaz
burjuvaziye çok iyi hizmet eden vatansever ve ulusal geleneği yaratabilir.
Ancak işçi sınıfını temsil eden Parti biraz daha yakından
bakmak zorundadır. Biz irredantizmi kurnaz bir gerici taktik olarak görüyoruz.
Burjuvazinin gelişmesini sürdürmesi gerektiği vb. bakış açısından bile – bunu
şimdi yeniden inceleyeceğiz – irredantizm haklı değildir. Nice ve Trieste,
İtalya'nın çoğu bölgesinden daha çok sanayileşmiştir.
* * *
Burada Balkan bölgeleriyle bir karşılaştırma yapmıyoruz.
Bulgaristan, Sırbistan vb. ülkelerin Türkiye'den daha medeni olduğunu bir
gerçek olarak kabul ediyoruz. Bu temelde, daha az medeni olan bir devletin topraklarını
silah kullanarak ele geçirme hakkı olabilir mi?
Böyle bir durumda savaşın haklı olup olmadığı sorusunu
gündeme getirmiyoruz; tarih haklı gösterilemez, sadece gözlemlenir. Biz sadece
devrimci bir sınıf partisinin bu çatışmalarda alması gereken pozisyonu
tartışıyoruz.
Parti, hâlâ feodal olan bir ülkede burjuvazinin gelişimini
hızlandırmak için savaşı desteklemek zorunda mıdır?
Cevabımız hayırdır ve savaşa karşı çıkan Sırp ve Bulgar
yoldaşlarımızın kahramanca tavrını alkışlıyoruz.
Aslında, ilk neden budur: savaş, daha gelişmiş halklar için
olumlu olabilir, ama tersi de mümkündür ve sonuçlar tam tersi olabilir;
Bissolati[1]
türünden savaş çığırtkanı sosyalistlerin (?) teorisine göre bile. Bu
belirsizlik bile tek başına, ilerlemenin her gerçek dostunun silahlı çatışmaya
karşı olmasına yeter. Tabii, hâlâ Tanrı'ya inanmıyorlarsa. Ancak demokrasi,
zaman ve... rüşvetle, o kadar da alçalabilir.
Öte yandan çatışmanın çözümü, fethedilen topraklardaki
halklara daha fazla özgürlük verecek şekilde olsa bile, sosyalizmin gelişmesi
için daha iyi bir konum elde edileceğini kanıtlayan hiçbir şey yoktur. Bunun
nedenleri şunlardır:
- Hanedanlık,
askeri ve bazen de dinî oligarşilerinin (savaşan uluslarda) artan
prestiji.
- Milliyetçilik
ve vatanseverliğin yoğunlaşması, bu da proletaryanın enternasyonalist bir
sınıf partisine örgütlenmesini geciktirir.
- Yenilen
ülkede, bir zamanlar egemen olan ve şimdi ezilen ırka karşı ırkçı nefretin
ve intikam arzusunun yoğunlaşması, tabii bu ırk tamamen yok edilmemişse.
- Sağlıklı
erkeklerin savaşta yok edilmesinden sonra katliamlar, hastalıklar, açlık
vb. nedenlerle nüfusun azalması ve zenginliğin büyük ölçüde yok edilmesi,
bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik kriz ve sermaye ve işgücü eksikliği
nedeniyle sanayi ve tarımın gelişmesinin imkânsız hale gelmesi gibi çok
ciddi gerçekler.
Bu nedenle, savaşın sosyalist devrimin gelişini
hızlandırdığı fikri, bayağı bir önyargıdır. Sosyalizm, fetih savaşları ile
bağımsızlık savaşları arasında kurnazca ayrımlar yapmaktan kaçınarak, tüm
savaşlara karşı çıkmalıdır.
Giderilmesi gereken duygusal bir itiraz daha var: Ama o
zaman mevcut durumu ve Türklerin Hıristiyanlara uyguladığı baskıyı sürdürmek mi
istiyorsunuz? Ama bu, gericilerin sosyalizmidir!
* *
Genel olarak, tarihi duygusal önyargılar temelinde
tartışmamak gerekir. Yine de, bunlara bazı düşüncelerle karşı çıkacağız.
Kötülükler, nedenleri ortadan kaldırılarak giderilir. Balkanlar'daki kargaşanın
nedeninin Türk yönetimi olduğunu söylemek abartılıdır. Başka birçok neden
vardır. Irkçı nefreti her zaman körükleyen, aşağılık eski devletlerin en önde
gelenlerinin hırsı. Oraya rahipler, papazlar ve vicdansız vurguncuları göndererek
Müslümanların tepkisine neden olan medeni Avrupa'nın müdahalesi. Ama
asıl neden, savaşlarla ortadan kaldırılamayacak olan ırkçı nefrettir.
Bulgarlar ve Yunanlılar, birbirlerine karşı besledikleri vahşi nefreti
gizledikleri için, genel bir Balkan anlaşması yapmayı başardılar. Türk
oligarşisinin, dört küçük devletin hırslı oligarşilerinden daha fazla bu
anlaşmaya karşı çıktığı iddia edilebilir mi?
Her neyse, sosyalist ilkelere dayanan iddiamız şudur: Sosyalistler
bu savaşa karşı çıkmak zorundadır. Eğer Enternasyonal savaşı önleyecek kadar
güçlü olsaydı, Balkan sorununu da katliamlar olmadan çözme gücüne sahip olurdu.
Bağımsızlık savaşlarına karşı olduğumuzu beyan ederken,
ırkçı baskıyı savunmuyoruz.
Marx, anayasal rejime karşı çıkmanın mutlakiyetçiliği
desteklemekle aynı şey olmadığını söylemiştir.
Ve bir ay boyunca okuduğumuz tüm diplomatik yazılarda yer
alan formülü kabul edebiliriz: Balkanlar Balkan halklarınındır. Ama biz
soruyoruz, hangi halkların? Karşılıklı katliamlardan kurtulanların, yetimlerin,
sakatların ve kolera kurbanlarının mı? Bu sefer istatistikler savaşın
etkilerini açıkça gösteriyor! Kayıplar o kadar büyük ki, insanlığın uzun bir
süre boyunca kanının akıtılacağı ve yok edileceği iddiası abartı olmaz!
Yıkımın hüküm sürdüğü topraklar, dört memnun küçük tiranın
elinde kalacak.
Yarın Ayasofya’da çar,
on sekizinci yüzyıl tarzında, Bizans İmparatorluğu'nun kanlı tacını takarsa,
umarız ki, zafer marşı için birkaç satır arayanların ve palyaço gibi tarih ve
edebiyatın tarihsel çöplerini karıştıranların arasında sosyalistler olmaz!
Daha büyük bir medeniyet adına, hırslı hayallerinin uğruna
pek çok genç insanın katledilmesine neden olanları lanetliyoruz!
Suç ne kadar acımasız olursa olsun, burjuva kültürünün hadımlarından her zaman kahramanlığın ve geleneklerin yüceltildiğini duyacaksınız!
[1]
Leonida Bissolati (1857 –1920), 19. yüzyılın başlarında İtalyan sosyalist
hareketinin önde gelen temsilcilerinden biriydi. İtalya’nın Üçlü İtilaf’ın
tarafında olmasına ve sonrasında o tarafla birlikte 1. Emperyalist Paylaşım Savaşına
girmesini şiddetle savundu. (ç.n.)