3 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L'Avanguardia” gazetesinin 1 Aralık 1912 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/bordiga/works/1912/balkan.htm

Bordiga’nın biyografisi için ise bkz: https://marksist.org/portreler-amadeo-bordiga/

 

Katliamın tarihsel sonuçlarını henüz değerlendiremesek de, savaş sona ererken en azından sosyalist bakış açısından bir nebze objektif olarak inceleyebiliriz.

Balkan halklarının uygarlık, özgürlük ve halkların bağımsızlığı için savaştığı söyleniyor; Türkiye'nin Avrupa haritasından silinmesinin doğunun ekonomik ve sosyal gelişimi için sağlam bir temel oluşturacağı ve bu nedenle sosyalistler tarafından memnuniyetle karşılanması gerektiği tartışmasız bir dogma olarak kabul ediliyor. Şaşkın bir Avrupa'nın gözleri önünde, dört küçük devletin bu güzel jesti, aynı anda hem bir haçlı seferi hem de bir devrim gibi tarihi bir görünüm kazandı. Bu durum Hıristiyanları ve cumhuriyetçileri, milliyetçileri ve sosyalistleri büyüledi ve hepsi savaşı alkışlamak için yarıştılar.

Ancak, tarihin en kanlı savaşlarından biri tarafından harap edilen ülkelerden fışkıran kan ve ateş nehirleri, milliyetçileri ve katliam teorisyenlerini heyecanlandırırken, bizi lanetlemeye sevk ediyor ve gelecek için bir uyarı niteliği taşıyor.

* * *

Burada tarihsel sorun tüm ciddiyetiyle karşımıza çıkıyor: Sosyalistler, ezilen bir ulusun yabancı boyunduruğundan kurtulmasını amaçlayan sözde "bağımsızlık savaşları"na karşı nasıl bir tutum almalıdır?

Bazıları şöyle der: Tarih bize ulusal özgürlüğün kapitalist burjuvazinin gelişimi ve sosyalizme giden sınıf mücadelesinin ön koşulu olduğunu öğrettiği için, sosyalistler bağımsızlık savaşlarına olumlu bakmalıdır.

Neredeyse bir safsatadan ibaret olan bu sonucu, çok yaygın bir şekilde kabul gören bir önyargının temellerini sarsmak gibi mütevazı bir amaçla tartışacağız.

Her şeyden önce, burjuvazinin gelişimi için "ulusal özgürlüğe" ihtiyacı olduğu önermesi doğru değildir. Burjuvazi, feodal oligarşilerden devleti alıp demokratik bir siyasi rejim kurmakla yetinmelidir. Bunun için kitlelerin işbirliği gerekli olduğundan burjuvazi, aristokrasi ülkede olmayan bir ulusa veya ırka ait olduğu durumlarda, bu mücadeleye vatansever bir içerik vererek onu halk arasında popüler hale getirmeye çalışır.

Örneğin İtalya ve Almanya'da, burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi, ulus ötesi bir mesele olarak, 1859 ve 1866 savaşlarıyla çözüldü. Öte yandan Fransa'da, aristokrasi ile burjuvazi arasındaki mücadele devrimci bir nitelik taşıyordu ve temelde bir iç savaş karakterine sahipti. Tarihsel gerçekler bu kadar net bir şekilde sınıflandırılıp kataloglanmadığı göz önüne alındığında, bu örneklerin göreceli bir değere sahip olduğu anlaşılmalıdır.

Dahası, ırk ve milliyet kavramları tarihsel ve coğrafi olarak o kadar esnektir ki, ekonomik gelişimin ihtiyaçlarına göre, her zaman oligarşik kapitalist gruplarının çıkarlarına çok iyi uyarlanırlar. Ancak olay gerçekleştikten sonra, tarih, fantastik, duygusal motifler dalkavukça yeniden inşa edebilir ve sınıf mücadelesine karşı bir panzehir olarak kurnaz burjuvaziye çok iyi hizmet eden vatansever ve ulusal geleneği yaratabilir.

Ancak işçi sınıfını temsil eden Parti biraz daha yakından bakmak zorundadır. Biz irredantizmi kurnaz bir gerici taktik olarak görüyoruz. Burjuvazinin gelişmesini sürdürmesi gerektiği vb. bakış açısından bile – bunu şimdi yeniden inceleyeceğiz – irredantizm haklı değildir. Nice ve Trieste, İtalya'nın çoğu bölgesinden daha çok sanayileşmiştir.

* * *

Burada Balkan bölgeleriyle bir karşılaştırma yapmıyoruz. Bulgaristan, Sırbistan vb. ülkelerin Türkiye'den daha medeni olduğunu bir gerçek olarak kabul ediyoruz. Bu temelde, daha az medeni olan bir devletin topraklarını silah kullanarak ele geçirme hakkı olabilir mi?

Böyle bir durumda savaşın haklı olup olmadığı sorusunu gündeme getirmiyoruz; tarih haklı gösterilemez, sadece gözlemlenir. Biz sadece devrimci bir sınıf partisinin bu çatışmalarda alması gereken pozisyonu tartışıyoruz.

Parti, hâlâ feodal olan bir ülkede burjuvazinin gelişimini hızlandırmak için savaşı desteklemek zorunda mıdır?

Cevabımız hayırdır ve savaşa karşı çıkan Sırp ve Bulgar yoldaşlarımızın kahramanca tavrını alkışlıyoruz.

Aslında, ilk neden budur: savaş, daha gelişmiş halklar için olumlu olabilir, ama tersi de mümkündür ve sonuçlar tam tersi olabilir; Bissolati[1] türünden savaş çığırtkanı sosyalistlerin (?) teorisine göre bile. Bu belirsizlik bile tek başına, ilerlemenin her gerçek dostunun silahlı çatışmaya karşı olmasına yeter. Tabii, hâlâ Tanrı'ya inanmıyorlarsa. Ancak demokrasi, zaman ve... rüşvetle, o kadar da alçalabilir.

Öte yandan çatışmanın çözümü, fethedilen topraklardaki halklara daha fazla özgürlük verecek şekilde olsa bile, sosyalizmin gelişmesi için daha iyi bir konum elde edileceğini kanıtlayan hiçbir şey yoktur. Bunun nedenleri şunlardır:

  1. Hanedanlık, askeri ve bazen de dinî oligarşilerinin (savaşan uluslarda) artan prestiji.
  2. Milliyetçilik ve vatanseverliğin yoğunlaşması, bu da proletaryanın enternasyonalist bir sınıf partisine örgütlenmesini geciktirir.
  3. Yenilen ülkede, bir zamanlar egemen olan ve şimdi ezilen ırka karşı ırkçı nefretin ve intikam arzusunun yoğunlaşması, tabii bu ırk tamamen yok edilmemişse.
  4. Sağlıklı erkeklerin savaşta yok edilmesinden sonra katliamlar, hastalıklar, açlık vb. nedenlerle nüfusun azalması ve zenginliğin büyük ölçüde yok edilmesi, bunun sonucunda ortaya çıkan ekonomik kriz ve sermaye ve işgücü eksikliği nedeniyle sanayi ve tarımın gelişmesinin imkânsız hale gelmesi gibi çok ciddi gerçekler.

Bu nedenle, savaşın sosyalist devrimin gelişini hızlandırdığı fikri, bayağı bir önyargıdır. Sosyalizm, fetih savaşları ile bağımsızlık savaşları arasında kurnazca ayrımlar yapmaktan kaçınarak, tüm savaşlara karşı çıkmalıdır.

Giderilmesi gereken duygusal bir itiraz daha var: Ama o zaman mevcut durumu ve Türklerin Hıristiyanlara uyguladığı baskıyı sürdürmek mi istiyorsunuz? Ama bu, gericilerin sosyalizmidir!

* *

Genel olarak, tarihi duygusal önyargılar temelinde tartışmamak gerekir. Yine de, bunlara bazı düşüncelerle karşı çıkacağız. Kötülükler, nedenleri ortadan kaldırılarak giderilir. Balkanlar'daki kargaşanın nedeninin Türk yönetimi olduğunu söylemek abartılıdır. Başka birçok neden vardır. Irkçı nefreti her zaman körükleyen, aşağılık eski devletlerin en önde gelenlerinin hırsı. Oraya rahipler, papazlar ve vicdansız vurguncuları göndererek Müslümanların tepkisine neden olan medeni Avrupa'nın müdahalesi. Ama asıl neden, savaşlarla ortadan kaldırılamayacak olan ırkçı nefrettir. Bulgarlar ve Yunanlılar, birbirlerine karşı besledikleri vahşi nefreti gizledikleri için, genel bir Balkan anlaşması yapmayı başardılar. Türk oligarşisinin, dört küçük devletin hırslı oligarşilerinden daha fazla bu anlaşmaya karşı çıktığı iddia edilebilir mi?

Her neyse, sosyalist ilkelere dayanan iddiamız şudur: Sosyalistler bu savaşa karşı çıkmak zorundadır. Eğer Enternasyonal savaşı önleyecek kadar güçlü olsaydı, Balkan sorununu da katliamlar olmadan çözme gücüne sahip olurdu.

Bağımsızlık savaşlarına karşı olduğumuzu beyan ederken, ırkçı baskıyı savunmuyoruz.

Marx, anayasal rejime karşı çıkmanın mutlakiyetçiliği desteklemekle aynı şey olmadığını söylemiştir.

Ve bir ay boyunca okuduğumuz tüm diplomatik yazılarda yer alan formülü kabul edebiliriz: Balkanlar Balkan halklarınındır. Ama biz soruyoruz, hangi halkların? Karşılıklı katliamlardan kurtulanların, yetimlerin, sakatların ve kolera kurbanlarının mı? Bu sefer istatistikler savaşın etkilerini açıkça gösteriyor! Kayıplar o kadar büyük ki, insanlığın uzun bir süre boyunca kanının akıtılacağı ve yok edileceği iddiası abartı olmaz!

Yıkımın hüküm sürdüğü topraklar, dört memnun küçük tiranın elinde kalacak.

Yarın Ayasofya’da çar, on sekizinci yüzyıl tarzında, Bizans İmparatorluğu'nun kanlı tacını takarsa, umarız ki, zafer marşı için birkaç satır arayanların ve palyaço gibi tarih ve edebiyatın tarihsel çöplerini karıştıranların arasında sosyalistler olmaz!

Daha büyük bir medeniyet adına, hırslı hayallerinin uğruna pek çok genç insanın katledilmesine neden olanları lanetliyoruz!

Suç ne kadar acımasız olursa olsun, burjuva kültürünün hadımlarından her zaman kahramanlığın ve geleneklerin yüceltildiğini duyacaksınız!


[1] Leonida Bissolati (1857 –1920), 19. yüzyılın başlarında İtalyan sosyalist hareketinin önde gelen temsilcilerinden biriydi. İtalya’nın Üçlü İtilaf’ın tarafında olmasına ve sonrasında o tarafla birlikte 1. Emperyalist Paylaşım Savaşına girmesini şiddetle savundu. (ç.n.)

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...