2 Ekim 2009 Cuma

Keldaniler

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2009 sayısı)

ve baharın toprağa bereketidir

sığmaz dört duvarın yanına, dikenli tele

cesur mermidir, mavzer yatağında bu

önü kıtlık kıran, zemheri

ardı ateş külü, kızılcık

ve menekşedir

bir teli asuri vurur, bir keldani

ve yeşile çalar her mevsim

petrol mavisini

kan kızılını

Birçoğumuz Orhan Kotan’ın yazdığı, Ahmet Kaya’nın bestelediği bu dizelerden öğrendik Keldanilerin varlığını. Anadolu mozaiğini oluşturan güzel taşlardan biridirler aynı zamanda Keldaniler.

Keldani ismi ilk olarak Babil’de iktidara geçen Kaldi Hanedanıyla ortaya çıkmıştır. Kaldi hanedanın yaşadığı bölgeye de Kalde, Kalden veya Kaldea (Mezopotamya’nın güney kısmı) denilmiştir. 

Keldani ismi Kürtçe’de Kûl (çadır) ve Dâni (kuranlar) isimlerinin birleşmesiyle oluşan çadır kuranlar veya göçmenler anlamına gelir.

Keldanilerin tarihi temel olarak 431’deki Efes Konsili’ne dayanmaktadır. Bu konsilde İstanbul patriği olan Nestorius aforoz edilerek sapkın edilmiştir. Nestorius, Meryem’in Tanrı olan değil insan olan İsa’nın annesi olduğunu söyleyerek, İsa’nın tanrısal kimliğiyle insani kimliğini ayırır. Nestorius’un bu düşüncesi diofizit (iki tabiatçı)  olarak adlandırılarak aforoz edilir. Bu olaydan sonra Nestorius taraftarları Nasturiler (Asuri, Doğu Kilisesi, Doğu Süryanileri) olarak anılmaya başlanırlar. 

1552 yılında Nasturi Kilisesi’nde doğan anlaşmazlıktan dolayı Diyarbakır metropoliti VIII Mar Yohannan Papa ile görüşerek Katolik Kilisesi’ne bağlanmayı kabul ederler ve Katolik olanlara Keldani adı verilir. Bu tarihten 1828’de Osmanlı Devleti ile yapılan anlaşmaya kadar Keldanilerin patriği Diyarbakır olur. 1828’den 1947’e kadar olan sürede ise patriklik Musul olur. 1947’de de Musul’dan Bağdat’a taşınır patriklik ve bugün Keldanilerin Patriği Mar Emanuel K. Delly de Bağdat’ta yaşıyor.

Anadolu’da Keldaniler ağırlıklı olarak Hakkâri, Siirt, Mardin ve Diyarbakır’da yaşadılar. 19. yüzyıl ortalarına dek Hakkâri nüfusunun yarısını oluşturan Keldaniler 1843 ve 1846'da Cizre Emiri Bedirhan Bey ile Hakkâri Emiri Nurullah Bey tarafından düzenlenen katliamlarla önemli sayıda insanlarını kaybetmişlerdir. 1908’de sayıları 80 bini bulan Keldanilerin sayısı 1914’deki tehcirden önce 30 bine kadar düşüyor. Tehcir döneminde Irak’a iltica eden Keldanilerin büyük bir kısmı tekrardan geri dönmeye çalışsalar da 12-28 Eylül 1924 tarihleri arasında yapılan Şemdinli Harekâtı ile geri dönerler. Bugünlerde ise birçoğu mülteci Iraklı Keldanilerden oluşan yaklaşık üç-dört bin kişilik cemaat İstanbul’dadır. Dünya genelinde ise Fransa’da yaklaşık olarak 32 bin Keldani yaşamaktadır. Ayrıca Irak nüfusunun yüzde 2,5'ini (yaklaşık olarak 550 bin) de Keldaniler oluşturmaktadır. Keldaniler Irak’ta 50 bini bulan sayılarıyla yoğun olarak Musul’da yaşarlar. Iraklı Keldanilerin arasında en tanınmış olanı ise Saddam Hüseyin'in eski başbakan yardımcısı Tarık Aziz’dir.

Keldanilerin Anadolu’daki sayılarının azalmasındaki önemli etkenlerden biri de 1914’deki tehcirde yaşadıklarıdır. Bu tehcir sırasında Keldaniler Ermeniler gibi kırıma uğramışlardır ve Keldaniler bu kırıma “Seyfo” ismini vermişlerdir. Osmanlı Devleti’nde askeriyeye, seyf (kılıç) kelimesinden üretilmiş olan Seyfiye (kılıç erbabı) denir. Nitekim Keldaniler kendilerini “kılıç”tan geçiren Seyfiye’lerden dolayı bu kırıma “Seyfo adını vermişlerdir.”

İstanbul’daki Keldaniler ayinlerini ise Pazar günleri Taksim'deki Sen Antoan Kilisesi'nde yapmaktadırlar. Bu ayinde kadınlar ve erkekler ayrı ayrı dizilerek dualar edip, ilahiler okuyorlar. Bu ayinde ise kullanılan dil ise genelde Aramice, kısmen de Türkçe’dir. Irak’taki Keldaniler ise ayinlerini genel de Keldanice, bazı bölümleri de Arapça yaparlar. Keldani Kilisesinin doğu kolu ise Süryaniceyi ayin dili olarak kullanıyor. Keldaniler ayrıca bir özelliği de İsa Peygamber ve havarilerince de konuşulan Aramice'nin dilbilimsel mirasçılarından biri olmalarıdır.

Anadolu coğrafyası binlerce tarihinin getirdiği zenginliklerle donattığı bir bahçe sunmaktadır insanlarına. Anadolu üzerinde yaşayanlara, yani bizlere de, bu bahçedeki çiçekleri koparıp sadece laleleri kalmasını isteyenlere karşı bu çiçekleri koruyup, ortaya çıkarmak görevi düşüyor. Keldaniler de Süryaniler gibi, Ezidiler gibi Anadolu bahçesinin en güzel çiçeklerinden biridir ve tüm çiçekler gibi onun da gün ışığına çıkarılması gerekmektedir.

Diyalektik Üzerine

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2009 sayısı)

“Değişmeyen tek şey değişimdir” veya “Aynı nehirde iki kere yıkanamazsın” gibi değişimi, farklılığı belirten cümlelerle birçoğumuz karşılaşmışızdır. Bunlara benzer cümlelerle romanda, öyküde vb. karşılaştığımız gibi felsefede de karşılaşırız, fakat bir düşüncenin, yöntemin ifadesi olarak. Yani “Diyalektik”in ifadesi olarak…

Diyalektik, karşılıklı tartışma, akıl yürütme anlamına gelen felsefi bir yöntemdir. Diyalektik felsefe tarihi boyunca birçok filozof tarafından kullanılmıştır, fakat diyalektik denince akla gelen üç filozofun düşüncelerinin merkezinde bulunmuştur: Herakleitos, Hegel, Marx.

Diyalektik ilk olarak Herakleitos’da vücut bulur. Herakleitos tüm varlıkların sürekli değişim, zıtlıkların da savaşım içinde olduğunu söyler. Ve zıtlıkların da ana madde (arkh) olan ateşte eridiğini belirtir. Hegel ise bunu kavramlaştırarak tez, antitez, sentezi oluşturur. Daha sonra Hegel’in idealistliğine dayanan diyalektiğini, diyalektik özünde eleştirici ve devrimcidir diyen Marx tarafından materyalist ayaklar üzerine oturtur.

Diyalektik, bahsettiğimiz filozoflar ve onların ardıllarınca çeşitli yasalarla, çizgilerle, karakterlerle formüle edilip genişletilerek bir yapı haline getirilmiştir.

Diyalektikte olaylar ve şeyler öncelikle birtakım koşullar içinde bulunurlar. Bu koşullar, olayların ve şeylerin dışındakilerinin birikimleriyle oluşan (olaylar ve şeyler kısmen bu birikime katkıda bulunurlar) dış (nesnel) koşullar ile olayların ve şeylerin kendilerinin oluşturdukları iç (öznel) koşullardır. Olaylar ve şeyler bu dış ve iç koşulların karşılıklı etkileşimi içinde harekete geçerek bir yapı haline gelirler.

Diyalektikte olaylar ve şeyler yapı haline gelmesi, bunların hareket halinde ve değişim içinde olduğunu gösterir. Olayların ve şeylerin, dış ve iç etkenlerle birlikte bir yapı oluşturmaları süreci onların hareket halinde olmalarının göstergesidir. Aynı zamanda onların bir yapıya ulaşmaları da bir değişimin göstergesidir. Buradan da diyalektikte kutsal, kesin, mutlak değerlerin olmadığı görülür.

Diyalektikte olaylar ve şeyler yapı haline gelirken, kendi karşıtlarıyla ve çevresindeki şeylerle etkileşim içindedirler. Hem onları etkilerler, hem de onlardan etkilenirler. Bu etkileme- etkilenme süreci aynı zamanda çelişki sürecidir. Olaylar ve şeyler daha önceki kendi dış ve iç etkenlerinden farklı etkenlerle karşı karşıya kalırlar ve bu da bir farklılık, karışıklık, çelişki uyandırır. Olaylar ve şeyler bu yeni etkenlere karşı yeni bir durum olarak çatışma içine girerler. Ve bu çatışmalar, çelişkiler belli bir aşamaya kadar yani uzlaşmaz karşıtlık olana kadar birikerek, yenilerek devam eder. Uzlaşmaz karşıtlığa gelindiğinde nicel birikim artık nitel değişime uğrayarak uzlaşmaz karşıtlığı parçalayıp devrime ulaşır. Ve bu devrimde zıtlar birbirini içerir, birlik haline gelerek yeni bir duruma, yapıya ulaşırlar ve çelişkiyi ortadan kaldırırlar. Bu da yeni diyalektik sürecin başlaması demektir…

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...