20 Ekim 2019 Pazar

Yeni Dünyanın Sancıları

(El Yazmaları, 20 Ekim 2019)

10 yılı aşkındır süren ve bu nedenle kanıksanmakla birlikte “göz ardı edilebilir” bir statüye indirgenen kapitalizmin yapısal krizi, yarattığı “savaş hali” ile Orta Doğu’da kan deryaları yaratmaya devam ediyor. Bu kan deryaları sermayeye “geçici” olarak can verse de esasında halkların filizlenmiş olan direnişlerinin boy vermesinin de önünü açıyor.

Türkiye’nin İstekliliği

Suriye ordusunun İdlib’in güneyinden bir parça koparmasıyla tekrardan harlanan savaş ateşi, Türkiye’nin Rojava’ya müdahalesiyle büyümeye devam ediyor.

ABD’nin yeşil ışığıyla müdahaleye başlayan Türkiye, gerek uluslararası baskı gerekse SDG’nin direnişiyle evdeki hesabın çok az bir kısmını çarşıya uydurabildi.

ABD ile varılan “ateşkes” anlaşması da “şimdilik” elde edilen bu çok az kısmı konsolide etmeyi, ardından da bu kısım üzerinden alan kazanarak Şam’da namaz kılma rüyalarını yeşertmeyi hedeflediği görülüyor.

110 binlik ‘Millî Ordu’ya 10 bin IŞİD’li eklendiğinde bu hedefin gerçekleşme olasılığının yükselmesi Ankara’nın ellerini ovuşturuyor.

Türkiye’nin müdahalesiyle birlikte ABD’nin ‘ihaneti’ de en önemli gündem maddelerinden biri oldu. Kapitalizme değmeden yapılan emperyalizm tanımlarının yanı sıra “biz demiştik” doğrucu Davutluğunun pişkinliği, ABD’nin kapitalizmin krizi dolayısıyla yaşadığı hegemonya krizini gidermek için gücünü efektif kullanmaya çalışmasını açıklamak bir yana gölgeliyor. Başkan seçildiğinden bu yana Rusya’ya mı yoksa Çin’e mi yöneleceği tartışılan Trump’ın aklının Çin’de olduğu bir sürpriz değil. Bunu iki ülkeye karşı kullandığı söylemlerde de görüyoruz. Nitekim arkasına aldığı sermayedar arkadaşlarıyla Çin’e yönelmenin sürekli yollarını arayan Trump, kendisine ‘engel’ olan Orta Doğu bataklığından kurtulmak için bir adım daha atmanın fırsatını bulmuş durumda. Bunda Türkiye’nin istekli (ve zorunlu [1]) olmasının payı büyük. Trump ve şürekâsının Suriye ve IŞİD dosyasıyla birlikte İran dosyasında Türkiye’ye önemli bir pay vermeye niyetli olduğu görülüyor. Tabi burada önemli olan Türkiye’nin bu dosyalara riayet etmesi. Bunun için de yaptırımlar sopasının sürekli tepede tutulması gerekiyor. Fakat Türkiye’nin “sınırlılıkları” ve ABD emperyalizminin sahanın her yerinde “sert gücünü” gösterme zorunluluğu[2] bu planların uygulanabilirliğinin önündeki soru işaretleri.

Rusya’nın Zorunluluğu

Türkiye’nin müdahalesi sonrasında “kazananların” başında gösterilen Rusya ise deyim yerindeyse taş atıp kolunu yormadan birçok isteğini gerçekleştirmiş durumda. SSCB’nin Afganistan deneyiminden aldığı dersle ateşe elini çok sokmadan ama “dostunu” da yalnız bırakmadan sonuç almayı hedefleyen Putin Rusyası, Suriye ordusunun yıllardır giremediği Türkiye sınırlarına ulaşmasını sağlamakla birlikte savaşın diğer aktörleri Türkiye ve SDG’yi de kendisine sağladı. Buna ek olarak ise Suudi Arabistan, BAE’deki karşılamaların da gösterdiği üzere Orta Doğu’da nüfuzunu Körfez’e kadar genişletti. Böylece Trump’ın bırakmak istediği Orta Doğu “bataklığında” boşluğu doldurmak Rusya’ya kaldı. Özellikle doğalgaz ve petrole dayanan Rus kapitalizmi ve emperyalizmi için Orta Doğu’daki bu  kaynakların kontrolü hayati bir nitelik taşıdığından boşluğu doldurmak Moskova için bir “zorunluluk”.

Fakat ekonomik ve askeri sınırlılıklar Rusya’nın bu boşluğu doldurmasının önünde engeller. Bu nedenle Rusya’nın bölgedeki bütün öznelerin gücünden yararlanarak bu engelleri aşmak dışında bir şansı yok. Bu da Putin’i pragmatizmin sınırlarını ve esnekliğini zorlayarak bütün güçleri yakınında ya da çevresinde tutmasından geçiyor. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde Rus emperyalizmin iyi polis-kötü polis rollerini birbirinin ardısıra oynamaktan çekinmeyeceğini öngörmekte fayda var.

Yoksulluk Tak Etti

Küresel ve bölgesel güçlerin bu istekleri ve “zorunlulukları” doğrultusunda koydukları hedeflerin gerçekleşmesinin önündeki en büyük engel ise aslında halkların ve emekçilerin giderek artan direnişi.

Çok uzun zaman öncesine gitmeden, son bir yıllık sürece bakıldığında da direnişlerin arttığı görülüyor. Geçtiğimiz yılın son günlerinde İran’ı sarsan ekonomi temelli gösteriler, Irak, Ürdün, Lübnan ve Mısır’ı da etkilemişti. Bu etkilerin devam ettiği de geçtiğimiz ayda görüldü. Ürdün’de öğretmenlerin gerçekleştirdiği ve yüzde yüze yakın bir katılım olduğu grev başarıyla sonuçlandı. Mısır’da bir müteahhitin çağrıyla sokağa dökülen kitleler, yoksulluk temelli sloganlarla Sisi iktidarını titretti. Cezayir’de Buteflika’nın iktidarı sonlandırılırken yine yoksulluk ve ekonomik temelli istemler ön planda. Irak’ta özellikle Şii yoksul mahallelerde başlayan isyan Irak’ın bütününe yayıldı. Bu isyan her ne kadar Şii yerleşimlerden başlasa da bütün Iraklıların yoksulluk ve yolsuzluk konularında hemen birleşme refleksinin arttığını gösterdi. Benzer bir şekilde Lübnan’da da halk ve emekçiler vergilere, yoksulluğa, yolsuzluğa karşı sokakları zapt etmiş durumda.

Coğrafyayı saran bütün bu gösterilerde yoksulluğun ön planda olduğu görülüyor. Neredeyse on yıllardır savaşlarla harap olan Orta Doğu halkları, bu savaşlara artık sabrının kalmadığını yeni bir dünya arayışını mücadele ederek oluşturma çabasında olduğunu gösteriyor. Bu çabaların sonuç verdiğini ise yıllardır kendilerini etnik veya mezhepsel kimlik üzerinde konumlanıp savaşan kitlelerin ekonomik temelli gösterilerde bir anda bu kimlikleri bir yana bırakıp sokakları zapt etmelerinde görmekteyiz. Ve bu zaptın sokaklardan iktidarlara sıçramasının yolu da “savaş haline” karşı emekçilerden ve halklardan yana alınacak tutum ve eylemlerinin büyütülmesinden geçtiği ortada değil midir?

*Başlık Antonín Dvořák’nın 9. Senfoni’sinin “Yeni Dünya Senfonisi” bölümünden esinlenilmiştir.

https://www.youtube.com/watch?v=9Qi6njHq5D0

[1] Hasan Feramuz, “İdlib’de olmak tercih değil “zorunluluk””, www.toplumsalozgurluk.org/idlibde-olmak-tercih-degil-zorunluluk-hasan-feramuz/

[2] Ellen M. Wood, Sermaye İmparatorluğu, Yordam Kitap, İstanbul, 2012, s. 176-177.

17 Ekim 2019 Perşembe

Hikmet Kıvılcımlı ve Osmanlı Devlet Sınıfları

Hikmet Kıvılcımlı, tarihin çok yönlü ve çok çelişkili bir bütünlüğe sahip olduğunu belirtir ve temelinin de üretim olduğunu vurgular. Kıvılcımlı’ya göre tarih metodu; sebep-sonuç, zaman ve mekan içinde birbirleriyle karşılıklı etki, birbirinden ötekine geçiş ve atlayış bağlantılarıyla ele alınmalıdır.

İlkin düşünce maddenin en yücelmiş gücüdür. Düşünce gücüne sahip olan insan, yapacağını eyleme geçirmeden önce kafasında tasarlamaktadır. İnsan düşünce gücü ile hürlüğü, yeniyi, ileriyi, geleceği yaratmaktadır. Fakat insanın kendisi dışında, kişisel dileği ve iradesinin üstünde, ona etki yapan çevresi bulunmaktadır ve bu çevre insan doğmadan önce var olmuştur. İnsan, yaşarken de, kendisinden önce var olmuş çevresinin şartlarına göre kımıldar.

Dolayısıyla Kıvılcımlı’ya göre tarih, insan eylemidir. Tarih, insanın geçmişten kalma gelenek-göreneklerle, içinde yaşadığı belirli coğrafya ve tekniğe dayanarak yaptığı yaşama eyleminde belirli seviyeye ulaşmış “Kolektif Aksiyonu”ndan doğar ve gelişir. Böylece toplum gerçekliğini son duruşmada, toplumun maddi üretimi temelinde dolaysızca etki yapan ve en başında insan üretici gücünün geldiği üretici güçler belirlemektedir.

Kıvılcımlı açısından üretici güçlerin oluşumunu, işleyişini ve gelişmesini ortaya koymak yani tarihin gidiş kanunlarını aydınlatmak sadece geçmişi ortaya çıkarmak için değil, aynı zamanda devrimin bilimsel ve insancıl bir anlam kazanması için oldukça önemlidir. Bu bağlamda Kıvılcımlı, ortaya koyduğu “Tarih Tezi” ile tarihin gidiş kanunlarını aydınlatmaya yönelmiştir.

1.Tarih Tezi

Kıvılcımlı insanlık tarihini iki döneme ayırır:

Kapitalist üretim biçiminin hakim olduğu “Modern Tarih” dönemi ve onun öncesindeki bütün tarihi kapsayan “Antika Tarih” dönemi. Tarih Tezi de büyük oranda “Antika Tarih”in aydınlatılmasına yöneliktir.

Yine Kıvılcımlı’ya göre tarihin gidiş kanunlarının gerçekleşmesinde belirleyici olan üretici güçlerdir ve dört tür üretici güç bulunmaktadır: Teknik, Coğrafya, İnsan ve Tarih.

“Modern Tarih”te teknik üretici gücü öne çıkarak belirleyici olurken, “Antika Tarih”te diğer üç üretici güç (Coğrafya, İnsan ve Tarih) belirleyicidir.

Kıvılcımlı insanın ilk olarak komün ile var olduğunu belirtmektedir. Komünde teknik ve coğrafya üretici gücünden çok insancıl üretici güç belirleyicidir. İnsancıl üretici güç; insanların birbirleriyle ve insanların doğayla olan ilişkilerinden doğan somut eylemlerdir. Belirli somut şartlar altında işleyen insancıl üretici güçler “Kolektif Aksiyon” ve “Gelenek-Görenekleri” yaratmıştır.

Morgan’ın Yabanıllık-Barbarlık-Medeniyet sıralamasını alan Kıvılcımlı, göçebe ve çoban toplumların Orta Barbarlık Konağı’nı, ziraatın keşfedilmesinin sonucunda kentleşmenin gerçekleşmesinin ve yerleşikliğe geçilmesinin de Yukarı Barbarlık Konağı’nı oluşturduğunu vurgulamaktadır.

Yukarı Barbarlık Konağı’nda üretimin gelişmesiyle işbölümü de genişlemiş, genişleyen işbölümü de alışverişin genişlemesini gerektirmiştir. Bunun için de özel bir alışverişçi sınıf, yani bezirganlık gerekmektedir.

Bezirganların yanı sıra “mühür”lenerek tapınakta biriktirilen toplumun ürünlerini hesaplayıp koruyacak tanrının hizmetçisine ve hesap sistemine ihtiyaç duyulmuştur. Böylece kent de doğmaya başlamıştır. Alışverişten kendilerine fazladan “pay” alarak birikim oluşturan bezirganlar ile tapınaktaki zenginlikten kendilerine “pay” alan tanrı hizmetçileri, giderek kente hakim olmaya başlamışlardır. Bu birikimle birlikte bezirganlar ve tanrı hizmetçileri giderek ayrışır ve “tanrısallaşırlar”. Bu gidişat toplumun sınıflara bölünmesine ve özel mülkiyetin ortaya çıkmasına yol açar. Böylece “Yazı-Para-Devlet üçüzünün” oluştuğu “medeniyete” varılır.

“Medeniyetin Doğuşu”

Yazılı tarihi açan medeniyet ilk olarak Irak’taki kentlerde doğmuştur.

Medeniyetteki kentler büyüdükçe kentin dışarısı ve barbarlarla olan ilişkileri artmış ve bu durum medeniler ile barbarların birbirlerine “sızmalarına” neden olmuştur.

Özellikle bezirgan ekonomiden kaynaklı zenginliği elinde toplayan “egemenler”, toplumun içindeki sınıf zıtlıklarına karşı kendi iktidarlarını korumak için kent dışındaki barbar savaşçıları getirmişlerdir. Diğer taraftan da savaşı kışkırtarak hem egemenliklerini barbar toplulukların üzerinde sağlamaya hem de barbar toplulukların üzerinde bulundukları madenlere ve ticaret yollarına hakim olmaya yönelmişler, zorla ya da çıkarla barbarları kent içine alıp “medenileştirmeye” çalışmışlardır.

Kıvılcımlı kentleşmenin Atina’ya Mısır’daki Kekrop, Roma’ya Truva’daki Enee, Mekke’ye Irak-Ur’dan gelmiş İbrahim “dölleri” ile mayalandığını belirtmektedir. Bu duruma göre Atina, Roma ve Mekke gibi stratejik bezirgan yolları üstündeki en elverişli “Barbar ortamları”, daha eski ve ilk medeniyetlerin sıçrama kolonileri olmuşlardır.

Kıvılcımlı’ya göre medeniyet içerisindeki sömürü ve baskıdan dolayı sınıflar arasında savaşlar artar, fakat bu bir sınıfın diğerini devirdiği sosyal devrime yol açmaz.  Çünkü antika medeniyetlerde Coğrafya+Gelenek-Görenek+Kolektif Aksiyon gücüne daha fazla sahip olanlar diğerlerini yenebilmişlerdir. Medeniyet içindeki ezilen sınıf bu güce sahip olmadığından barbarlar, teknik olarak geri olsalar da kolektif aksiyon güçlerinden dolayı “medenilere” karşı zafer kazanmış ve “Tarihsel Devrimleri” gerçekleştirmişlerdir.

Kıvılcımlı’ya göre iki türlü Tarihsel Devrim vardır:

1) Yukarı Barbarlık (tarımı keşfetmiş, kent kurabilmiş) medeniyeti yıkar, orijinal medeniyet doğar.

2) Orta Barbarlık (göçebe, çoban toplum) medeniyeti yıkar, medeniyet Rönesans yaşar ve barbar aşısı yapılmış olur.

Barbarlar medeniyeti yıkarak tıkanmış ve krizde olan özel mülkiyeti dağıtır, toplumcul mülkiyeti getirir. Bu medeniyette köleleşmiş halkı da yanlarına çekmelerini sağlar. Barbarlar medeniyeti yıktıktan sonra kendilerine geçimlik toprağı alırlar, gerisini medeniyetin halkına dağıtır (bkz. Beytülmal, Timar sistemi).

Yukarı Barbarlık Konağı’ndaki barbarlar yıktıkları medeniyetin üzerinde yeni bir medeniyet kurarlar. Yukarı Barbarlar bezirgan sınıfın Yazı-Para-Devlet ve kentin oluş haline sahip oldukları için medeniyete geçiş imkanına sahiptiler. Medeniyete geçen eski Yukarı Barbarlar zamanla bezirgan münasebetlerine başlarlar, toprak sahibi olup derebeyleşir ve sonra barbar aşısına uğrarlar.

Orta Barbarlık Konağı’ndaki çoban-göçebe barbarlar ise yıktıkları medeniyet tarafından içerilirler.  Orijinal medeniyet kurabilmeleri için Orta Barbarların maddi (tarım-sanayi-işbölümü) ve manevi (devlet kurumları) temelleri olması gerekmektedir. Bu temellere sahip olmayan Orta Barbarlar ticaret yollarını kapalı tutan çökmüş medeniyetleri yenip, bu ticaret yollarının tekrar işlemesini sağlayarak  yendikleri medeniyete Rönesans-Diriliş yaşatmışlardır. Diğer yandan da Orta Barbarlar yendikleri medeniyetin kurumlarını alır, askeri şefler askeri maiyet oluşturmaya başlarlar. Bu ise askeri şeflerin “soysuzlaşmasına”, kandaşlığın yerini “ulu” ve tanrısal bireyin merkez olduğu ilişki biçimine yani “medeniyete” geçiştir.

Kıvılcımlı, İbn Haldun’un devleti belirli dönemlere ayıran ve devlete ömür biçen (3 kuşak, 120 yıl) yaklaşımından etkilenmiştir.

Kıvılcımlı’ya göre medeniyetin 5 evrim basamağı vardır:

1) Dağınık kapalı kentler konağı, 2) Kentlerin kümelenişi konağı, 3) Kentlerin tüm açılışı konağı, 4) İmparatorlukların kuruluş konağı, 5) Orijinal medeniyetin çöküşü.

Antika Tarihteki medeniyetler ancak son basamağa geldiklerinde barbarlar tarafından “Tarihsel Devrimler”e uğratılırlar.

Kıvılcımlı medeniler ile barbarların 15. yüzyıla kadar birbirleriyle dövüşerek bir arada var olduklarını belirtmektedir. 6500 yıl medeniyet ile barbarlık çatışmış, kimi zaman barbarlar kimi zaman medeniler kazanmıştır.

Fakat kapitalizmle birlikte barbar düzeni alt etmiştir. Çünkü 15.yüzyıldan itibaren geniş yeniden üretim yapabilen kapitalist sosyal düzeni, iç zıtlıklarını medeniyet çökmeden sosyal devrimlerle çözümleyebilmesi nedeniyle barbarlara “gerek kalmamıştır”. Ayrıca yeni üretici güçler sağlayacak coğrafya ve barbarların kalmaması, teknik üretici güçlerin büyük gelişimi ve onun sağladığı sosyal devrimci modern sınıfların oluşumdan dolayı Tarihsel Devrim artık mümkün değildir.

Tarihsel Devrimler yani medeniyetlerin yıkılıp kurulduğu devrimler bitmiştir, çünkü sosyal kolektif aksiyon gücü yarım veya tam örgütlenme ve bilince varmıştır. Artık Sosyal Devrimler çağına gelinmiştir ve bu çağda medeniyetler değil sosyal sınıf tahakkümü yıkılmaktadır.

2.Osmanlı Tarihinin Maddesi

Kıvılcımlı, Osmanlılardan önce Bizans ve İslam medeniyetlerinin uzun süredir birbirlerini yıkamadan sürekli savaştıklarını belirtir. Bu iki medeniyet aralarındaki savaşlarda göçebe-Orta Barbar toplulukları da birbirlerine karşı kullanmaktadırlar. Medeniyetler diğer yandan da bu göçebeleri-Orta Barbarları din adamları yoluyla manevi açıdan, küçük yurt vererek maddi açıdan ehlileştirmeye çalışmışlardır.

Osmanlılar ise İslam’ı Rönesans’a uğratan Selçuklular ile Roma’yı Rönesans’a uğratan Bizans arasında sıkışan, çürüyen ve birbirleriyle savaşan bu medeniyetlere saldırarak “barbar aşısı” yapmıştır. Böylece Osmanlı Bizans tezi ile İslam anti-tezinden doğan bir sentez olmuştur.

Kıvılcımlı, Osmanlıların Orta Barbarlık Konağı’ndaki göçebe-çoban topluluk olduğunu belirtmektedir. Osmanlılar Orta Barbarlıktan geldikleri için bireysel mülkiyetleri olmadığından ve Yukarı Barbarlık ilkel sosyalizmine sahip ilk Müslümanlık kurallarını kendilerine yakın buldukları için elde ettikleri toprakları kamu mülkü yapmışlardır.

Osmanlı İlbleri ve Gazilerinin “antika zengin efendilerin” düzenini dağıtıp toprakların “tasarrufunu” o düzeninin yoksullarına dağıtıp kurdukları yeni düzene “Dirlik Düzeni” adını vermişlerdir. Dirlik düzeninde topraklara miri topraklar adı verilmekteydi, toprağın mülkiyeti Beytülmal’in yani toplumun idi ve padişah toplum adına toprağın sahibiydi. Dirlik düzeninde çiftçi (toprağı ekip biçen) ve Dirlikçi (toprağın tasarruf hakkını alan ve toprağın işleyişinden sorumlu asker) vardır ve çiftçi gelirinin onda birini öşür vergisi olarak devlete vermektedir.

Dirlik düzeninde ürün iradı (öşür) ile para iradı (haraç) bir arada bulunmakta, fakat ağırlık ürün iradındadır. Zamanla topraktaki verim imkanlarını zorlayan çiftçiler, diğerlerini sömürmeye yönelmiş ve dirlik düzeninde bile para iradına yönelik adım atmışlardır.

Kıvılcımlı, para iradının artmasının yanı sıra I. Murad’ın kardeşlerine zulmü, Yıldırım Beyazıt’ın kimi askercil şefleri (İlbler) dışarıda bırakması gibi çürüme göstergelerinin Osmanlıların “medenileştiğini” gösterdiğini belirtmektedir. Bu medenileşme kimi İlblerin Timur’un yanında yer alarak Osmanlı’nın “barbar aşısı” olmasına neden olmuştur.

Fetret devrinin ardından “İkinci Osmanlı Devleti”nde Fatih Tarihsel Devrim yapmış, Bizans’a Rönesans-Diriliş yaşatmıştır. Fatih diğer yandan da “Rönesans” yaparak fiilen özel mülk olan toprakları kamulaştırmış, fakat ardından II. Beyazıt Fatih’in aldığı toprakları sahiplerine geri vermiş ve Kanuni ile toprakların özelleştirilmesi “kanunlaştırılmıştır”. Kıvılcımlı, Kanuni döneminde Dirlik düzeninden Kesim düzenine geçilmesinin tamamlandığını belirtmiştir.

Kesim düzeninde toprağın tasarrufu satılır hale gelmiş ve zamanla toprağın “malikaneler” haline getirilerek özel mülkiyet halini alması gerçekleştirilmiştir. Kesim düzeninde kesimciler toprağı işleten mültezimden irat almaktaydı, mültezim sarraftan para alıp ona faiz vermekteydi ve mültezim çiftçiyi çalıştırıp kâr almaktaydı.

Miri toprağın veriminin sınırlılığı ve gelişen dünya ticaretine ayak uyduramaması, verimlilikten kaynaklı zamanla zenginleşen “devlet sınıfları” ile “eskinin ilbleri yeninin toprak beylerinin” istekleri ve büyüyen devletin finansman ihtiyacı kesim düzenine geçilmesini sağlamıştır. Bu “siyasi darbe” ile ürün iradı kaldırması ve yerine para iradının geçmesi hedeflenmiştir. Bunlarla birlikte miri topraklar azaldıkça devlet vergileri arttırmış, diğer yandan da kesimcilerin mülkiyeti artmış ve kesimcilerin devletin vergilerini çıkarmak için çiftçilere ek vergi koymasıyla üretim araçlarının yeniden üretimi tehlikeye girmiş, toprak çoraklaşmış ve verim ile irad azalmıştır. Kıvılcımlı bu  durumun “derebeyleşmenin fasit dairesi” olarak tanımlamıştır.

Kıvılcımlı, Osmanlı’nın Kesim düzenini İslam’dan ziyade eski Roma’dan miras aldığını belirtmektedir. Miri toprakların malikaneye dönüşümünün Fransa’daki Benafice’nin Fief’e dönüşümünde olduğu gibi evrensel olduğunu, “Asya tipi” veya “Osmanlı’ya özgün” bir özellik taşımadığını vurgulamaktadır.

3.Osmanlı Devlet Sınıfları

Kıvılcımlı, Kayı Boyu’ndaki herkesin asker olduğunu ve din ülkücülüğü ağır basanların “Erenler”, savaş görevi ağır basanların “İlb”, “Gazi” olduğunu belirtir. Toprakların ele geçirilmesiyle birlikte göçebe geçimden tarım ekonomisine geçiş işbölümü, “uzmanlaşmayı” ve sosyal sınıflaşmayı, bu da politik örgütlenmeleri getirmiştir. Gazilerin ve İlb’lerin bir kısmı olan Yörük toplulukları toprağa yerleşmiş ve giderek çiftçi/reaya içinde eriyerek köylüleşmişlerdir. Bir kısmı da savaşçılığa devam edip “Akıncılar”, bir kısmı da zamanla Osmanlılığın taşra silahlı gücü ve “Seyfiye” olmuşlardır. “Erenler” de zamanla “İlmiye” olmuşlar ve böylece devlet sınıflarının oluşumu başlamıştır.

Diğer yandan topraklar genişledikçe politik düzenleme işi askercil şefin büyük oğlu Beşe’ye verilmiştir. Beşe giderek Başa, Paşa ve Vezir olmuş ve “Mülkiye” oluşmuştur. Ekonomiyi düzenleme işi de insanı toprağa nişanlayan Nişancı ile başlamış, defter ile ilgilenen defterdara geçmiştir. Sonrasında ise kalemler, katipler, hocalar ve “Kalemiye” oluşmuştur.

Kıvılcımlı Osmanlı’nın toprak ekonomisinde yaşayanların “devlet nüfusu”, toprak politikasında yaşayanların ise “devlet sınıfları” olduğunu belirtmiştir. Bu devlet sınıfları aynı zamanda kendileri için bir kast ortamı yaratmışlardır:

1) İlmiye (Bilimciller): Hukuk ve Din adamları

2) Seyfiye (Kılıççıllar): Savaş adamları

3) Mülkiye (Mülkçiller): Siyasi düzen adamları

4) Kalemiye (Kalemciller): Ekonomik düzen adamları

Osmanlı Tarihsel Devrim ile devirip Rönesans-Diriliş yarattığı Bizans’ın devlet kurum ve kurallarını tercüme ederek almaktan çekinmemiş, devlet sınıfları da bu kurum ve kurallar doğrultusunda hareket etmişlerdir.

Kıvılcımlı’ya göre bu devlet kurum ve kuralları, Pers şahlarından Bizans imparatorlarına dek gelmiş üçüzlü devlet idaresi sisteminin Fatih’in kurduğu düzenle Osmanlılar da gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Fatih şu üç görev çevresinde kişileri ve yetkilerini toplamıştır: 1- En yukarıda “Politik” görev: Vezirlik (Mülkiye). 2- Ortada “Sosyal-Askercil” görev: Kadzaskerlik (Kadı+Askerlik) (İlmiye-Seyfiye). 3- Altta “Ekonomik” görev: Defterdarlık-Nişancılıktır (Kalemiye).

Bizans kanunları ile İslam Şeriatı ile Padişah devlet bütünleşmiş, sözü kanunlaşmıştır. Vezirler, Kazasker, Defterdar ve Nişancı Divan-ı Hümayun’un ana elemanları ve padişahın en yakınındakiler olmuştur.

Dirlik düzeninde devlet sınıfları, toplum adına toprağın mülkiyetine sahip olan devleti temsil etmekteydiler. Kesim düzeniyle birlikte devlet sınıfları kesimcilerle iç içe geçmiştir, çünkü kesimcilerin birçoğu devlet kapısına bilfiil veya unvanca mensuptular.

Kesim düzeni ile birlikte mülkiye ve kalemiye, seyfiye ve ilmiyenin “büyük başlarını” da yanlarına çekerek miri toprakları kesim malikaneleri haline sokmuş ve doğrudan doğruya talana başlamışlardır. Altta kalanlar ise geçinememeye başlayarak isyana veya esnaflığa başvurmuşlardır. Kıvılcımlı payitahttaki isyanların asıl sebebi bu olduğunu vurgulayarak “Payitaht veya Büyükşehir tezadı” olarak açıklamaktadır.

Merkezdeki mülkiye kesim düzeniyle talan yaparken taşradakiler tefeci-bezirganların zenginleşmesi nedeniyle ayakları altındaki toprağın kaydığını görüp ya tefeciliğe ve bezirganlığa başlamışlar ya da rüşvet almışlardır. Rüşvet almayla birlikte taşradaki mülkiyeliler liyakata göre değil verdikleri paraya göre göreve gelmişler ve verdikleri parayı çıkarmak için soygunu arttırmışlardır. Bu da mülkiyenin derebeyleşmesine yol açmıştır. Kesim düzeniyle birlikte vezirlerin sayısı da artmış ve bu vezirler parayla göreve gelmişlerdir. Vezirler taşraya gidip orada kendi düzenini kurup kendi güçlerini oluşturup soygunlarını arttırarak derebeyleşmişlerdir. Vezirler, paşalar azl oldukça onların askerleri başıboş ve işsiz kalıp köylülere saldırmış ve Celali eşkıyası olmuşlardır.

Kalemiye ise toprakta yaptığı hilelerle kazanç elde etmekle birlikte tefeci-bezirgan zümre ve saraya yakın olanların da “kazanmasını” sağlamıştır.

Mülkiye ve kalemiyenin talanında ilmiye sınıfının yardımı büyük olmuştur. Ebu Suut’un fetvasıyla çiftçinin toprak üzerinde kendi emeğiyle yarattığı “imaret” hakları mülk olarak tanınmış ve toprağın sahibi olmanın yolu açılmıştır. Fıkıhın da yardımıyla toprakların özel mülk haline getirilmesi meşrulaştırılmış, yargılama yaparak pratik işleri de kadı gerçekleştirmiştir. Böylece ilmiye hiyerarşisi kastlamış, ilmiyedekiler de derebeyleşmeye yani toprak sahibi olmaya başlamışlardır.

Dirlikler, miri toprak halindeyken de derebeyleşme başlamıştır. Derebeyleşen dirlikçiler zamanla dirlikleri kölelerine vb. yazdırarak toprakları çiftlikleri haline getirerek “sepetlemişlerdir”. Savaşa da görünüşü kurtarmak için birilerini yollamışlardır ve böylece seyfiye de “derebeyleşmiş” ve orduda “çürüme” başlamıştır.

Devlet sınıflarının derebeyleşmesi, hem bu devlet sınıflarının kendi aralarında hem de kesim düzeniyle birlikte güçlenen tefeci-bezirganlarla aralarındaki talan savaşımına neden olmuştur.

Fatih’e kadar sabit olan sikkelerin kıratı, İstanbul’un fethinden sonra akçe züyuflaştırılmasına bozulmuştur. Bu züyuflaştırma kesim düzeninin etkisiyle Kanuni döneminde daha hızlılaşır. Tefeci-bezirganların da paradan çalmasıyla alım gücü düşmüş ve devlet de giderini karşılamak için akçeyi züyuflaştırmıştır. Bu durum devletten gelen parayla geçinen ulema ve yeniçerilerin aldıkları paranın azalmasına ve yeniçerilerin de ticarete başlamasına veya ulema ile birleşip ayaklanmasına neden olmuştur.

Diğer yandan güçlenen tefeci-bezirganlar “ayanlaşmaya” ve toplumun sosyal-siyasal güçlerini ele geçirmeye başlamıştır. Tefeci-bezirganlar “derebeyleşen” devlet sınıflarına oranla çok daha fazla kesim düzeninin talanından yararlanmış, bunun karşılığında devlet sınıflarına bir “pay” bırakmıştır.  Bu siyasal güçle birlikte “ayanlar” ile devlet sınıfları arasında (bkz. Genç Osman ve III. Selim) kanlı iktidar kavgaları gerçekleşmiştir. İktidar kavgalarının sonucuna göre devlet sınıflarının aldığı “pay” ile tefeci-bezirganların “talanı” değişiklik göstermiş, fakat devlet sınıflarının devletin görünen yüzü ve idarecisi olma “vazifesi” devam etmiştir.

Sonuç

Türkiye’nin önde gelen sosyalist düşünür ve mücadeleci kişilerinden biri olan Hikmet Kıvılcımlı, gerek Marks ve Lenin’in fikriyatına bağlı kalarak Türkiye’nin özgünlüğüne yönelik bir yaklaşım geliştirme çabası içinde olması, gerekse birçok farklı alanı kapsayan çalışmalarından kaynaklı olarak Türkiye sosyalist hareketi tarihinde önemli bir yere sahiptir. Kıvılcımlı’nın en önemli çalışma alanlarından biri de Osmanlı üzerine yaptığı tahliller olmuştur.

Hikmet Kıvılcımlı ortaya koyduğu “Tarih Tezi” doğrultusunda Osmanlı’yı tahlil etmiştir. Öncelikle bu teze göre kapitalizm öncesi tarihte, yani Antika Tarih’te, Tarihsel Devrimler gerçekleşmekte ve bu devrimler dolayımıyla tarih ilerlemektedir. Tarihsel Devrimler ise iki şekilde gerçekleşmektedir: a) Kentleşmiş ve Yukarı Barbarlık konağında bulunan toplulukların, sınıflara bölünmesinden dolayı yozlaşmış-çürümüş “medeniyete” saldırıp yıkması ve bunun sonucunda “orijinal” bir medeniyet kurduğu Tarihsel Devrim, b) Göçebe-çoban ve Orta Barbarlık konağında bulunan toplulukların, sınıflara bölünmesinden dolayı yozlaşmış-çürümüş “medeniyete” saldırıp yıkması, yıktığı medeniyet tarafından içerilmekle birlikte o medeniyete “barbar aşısı” yaparak onu diriltmesi/“Rönesans” yaşatmasıyla sonuçlanan Tarihsel Devrim.

Hikmet Kıvılcımlı, Osmanlı’nın Orta-Barbarlık konağında bulunan göçebe-çoban bir topluluk olduğu belirtir. Kıvılcımlı’ya göre Osmanlı barbarlığı çöken iki kadim medeniyet Roma ve İslam medeniyetlerinin yıkmış, bu yıkıntıdan yepyeni bir sentez oluşturarak İslam’ın en son ve en büyük “Rönesans”ını yaratmıştır.

Bu Rönesans ile Osmanlılar, ilkel komünist kan örgütünden devlet örgütüne uzun karşılıklı etki tepkilerle eriyip geçmiş, devlet örgütüne de ilkel komünist kan örgütünden gelen kimi damgalarını da vurmuştur. Osmanlı’nın ilk dönemlerinde Dirlik düzeni de bunun göstergesidir. Bu düzende Osmanlı topraklarında miri toprağın belirleyiciliği vardır ve bu toprağın mülkiyeti halk adına devlete, tasarrufu üreticilere aittir. Kıvılcımlı bu düzeni Osmanlılarda devam eden ilkel komünist “ruhun” etkisi olarak açıklar.  Kıvılcımlı bu etkinin yanında Osmanlı “barbarlığın” medeniyet içinde erimesinin de gerçekleştiğini, “devletleşmeye” başladığını belirtir. Bu devletleşmeyle birlikte İlmiye, Kalemiyye, Seyfiye, Mülkiye’den oluşan “devlet sınıfları”nın ortaya çıktığını ifade eder. Bu “sınıflar” ile birlikte tefeci-bezirgan kesimler, kendi çıkarları doğrultusunda dirlik düzenini soysuzlaştırıp-yozlaştırarak yıkılmasını sağlarlar ve Kesim Düzeni’nin ortaya çıkmasına neden olurlar.

Kesim Düzeni ile birlikte “devlet sınıfları” iktidarın verdiği güç ile “derebeyleşmişlerdir”. Bu derebeyleşmeyle yanı sıra devlet sınıfları, tefeci-bezirgan zümrenin daha çok talan yapmasına yol açmış, bunun karşığında bu talandan olabildiğince büyük pay almaya yönelmiştir. Tefeci-bezirganlarla yaşadığı bu talan ve pay savaşımı iktidar mücadelesine de yansımıştır. Devlet sınıfları, “ayanlaşan” tefeci-bezirganlara karşı devlet iktidarını korumak için kimi zaman tavizler vermekle birlikte gerektiğinde padişahları katletmekten (bkz. Genç Osman ve III. Selim) de çekinmemiştir. Bunlarla birlikte devlet sınıfları, yarattıkları “kastları” korumak amacıyla merkezi yapılarını, şiddet tekelini ve “despotik” tavrını da değiştirmeden devam etmiştir. Bu hâl günümüze kadar uzanan bir sürekliliğin de kökünü oluşturmuştur.

KAYNAKÇA

[1] Kıvılcımlı, H (2007) Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[2] Kıvılcımlı, H (2008) 27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[3] Kıvılcımlı, H (2008) Oportünizm Nedir – Halk Savaşının Planları – Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, İstanbul: Derleniş Yayınları.

[4] Kıvılcımlı, H (2008) Osmanlı Tarihinin Maddesi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[5] Kıvılcımlı, H. (2014) İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş İngiltere, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[6] Kıvılcımlı, H (2014) Tarih Devrim Sosyalizm, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[7] Kıvılcımlı, H (2014) Toplum Biçimlerinin Gelişimi, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

[8] Kıvılcımlı, H (2017) Tarih Yazıları, İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları.

14 Ekim 2019 Pazartesi

Kıvılcımlı, Devlet ve Türkiye Kapitalizmi Üzerine

(El Yazmaları, 14 Ekim 2019)

Ömrünün 22 yılını cezaevinde geçiren ve Türkiye sosyalist hareketine son derece özgün bir külliyat bırakan, mücadele ve fikir insanı Dr Hikmet Kıvılcımlı, ölümünün 48. yılında bir “aziz” olarak anılmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Onun ortaya koyduğu özgünlük, bugünkü karanlıktan çıkış için bizlere bir perspektif sunabilir.

Kıvılcımlı çeşitli eserlerinde Türkiye’nin orijinalitesine farklı yönlerden vurgular yaptı. Bu vurgularda Türk modernleşmesinin özgün yönlerini çeşitli biçimlerde ortaya koydu. Örneğin ‘Devrim Zorlaması, Demokratik Zortlama’ adlı eserinde Türkiye burjuva devriminin niteliğine dair şu tespiti yapar:

“…Onun için Türkiye’de 1923 Cumhuriyeti, ister istemez Fransa’da Restorasyon (Krallığın yeniden kurulması) denilen şey olmuştur. Padişah’ın yerine Paşa geçmiştir. O kadar. Saltanatın adına Cumhuriyet denmiştir: Toplumun egemen yapısı ve politikası; elifi elifine 1815-1851 Fransa’sında (36 yıl) ne idiyse, 1917-1970 Türkiye’sinde (53 yıl) tıpkı odur.”[1]

Cumhuriyetin köklü bir devrim değil de Osmanlı’nın bir restorasyonu olmasını Kıvılcımlı, onun sınıfsal karakteriyle açıklar. Bu restorasyonun en önemli niteliği yeni cumhuriyetin sosyal yapısının Osmanlı sosyal yapısının birebir aynısı olmasıdır. Devlet aygıtının neredeyse olduğu gibi korunduğu bu geçiş sürecinde, önemli birtakım modernizasyon hamleleri yapılsa da Osmanlı gericiliğini ortaya çıkaran eşraf/ağa/tefeci/bezirgân ile devlet memuru/askerlerden oluşan “çatışmalı” koalisyon iktidarı muhafaza edilir. Köklü bir devrim, yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip bu şer ittifakının yerle bir edilmesini gerektirirdi. Oysa cumhuriyet kadroları bu devrimi gerçekleştirmek şöyle dursun, bu sınıfların egemenliği üzerine inşa etmişlerdi yeni rejimi.

Kıvılcımlı’nın antika tarihe kadar izini sürdüğü, Türkiye kapitalizminin yerli sermaye fraksiyonlarından ‘tefeci-bezirgân sermaye’ onun Türkiye kapitalizmi tahlilinde önemli bir yer tutar.

1965 yılında yayımlanan ‘Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi’[2] adlı eserinde Türkiye burjuvazisinin bir incelemesini yapar Kıvılcımlı. II. Abdülhamit döneminde toplanan parlamentoda “…şehirlerin ve köylerin bütün zenginlik kaynaklarını, hele imparatorluğun ekonomik temeli olan toprak üretimini tekellerine geçirmiş ‘Fermier General’ler” ile “ …Devlet Baba’nın can damarlarına göbek bağlarıyla bağlı ve kamu sektörünün kanını, iliğini hep öyle olağanüstü alkış tutarak….kutsal ‘Özel Sektör’e aktarıp Karunlaşan, tefeci bezirgân sınıfı içinde Arapça Müteahhit, Frenkçe Konturatçı adlı kişiler” in olduğunu söyler.

Yerli burjuvazinin bu fraksiyonları alışageldikleri devlet ilişkilerinden kopuşmak istemeyen asalak bir sınıftır. Bir yanda Abdülhamit’ten ‘güneşin altındaki yerlerini’ istiyorlar, yani mutlak idarenin keyfi idaresine karşı çıkıyorlar, diğer taraftan Kıvılcımlı’nın deyimiyle ‘kendilerini zenginleştirmiş bulunan meyveli tekkelerini muhafaza etmek’ istiyorlardı.

Bu sınıfsal karakter daha sonra Türkiye kapitalizmi üzerine inceleme yapan birçok araştırmacı yazar tarafından çeşitli yönleriyle ortaya konmuştur.

Örneğin eserlerinde yer yer Türkiye’deki sermaye birikim süreçlerinin özelliklerini ortaya koyan Ayşe Buğra, ‘Devlet ve İşadamları’ adlı çalışmasında cumhuriyet dönemi ve öncesinde Türkiye’deki girişimcilerin çeşitli niteliklerini ortaya koyar.

İttihat ve Terakki döneminde olsun, cumhuriyet döneminde olsun girişimci sınıf, ‘her şeyden önce politik güç odaklarıyla olan ilişkisi bağlamında’ tanımlanıyordu. Devlet desteği ve müdahalesi piyasadaki en önemli etkendir. Başlangıç döneminde ya işveren ya da en önemli müşteridir devlet.

Girişimcilerin büyük çoğunluğu ticaret burjuvazisini temsil etmekte (Kıvılcımlı’nın bezirgân sınıfı) iken, küçük bir sanayici azınlık vardı. Zanaatkârlıktan sanayiye geçiş oranı oldukça düşük. Spekülatif nitelikli hedeflerin birincil önemde olduğu, sanayileşmenin risk olarak görüldüğü, büyük arsa spekülasyonlarının önemli birer birikim hamlesi olarak görüldüğü bir kapitalist gelişme söz konusuydu.[3]

Akademisyen Özgür Öztürk de ‘Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları’ adlı çalışmasının ilk bölümünde Osmanlı’dan Cumhuriyet rejimine aktarılan mirasın bir incelemesini yapar. Buna göre 19. yy sonlarında Avrupa ölçeğinde genişleyen ticari ilişkiler sonucunda Osmanlı’da, ‘kapitalizm öncesi yapılarla kapitalist toplumlar arasındaki bağlantıları kuran, ancak kendi başına kapitalist üretim ilişkilerinden söz etmeye yetemeyen’ bir sınıfın varlığından bahseder.

Marx’ın Avrupa incelemesinde kapitalist üretimin gelişimi manüfaktür-makineli üretim-fabrika sistemi şeklinde bir sıralama söz konusuydu. Ancak Osmanlı’da ve genç Türkiye’de böyle olmadı. Özellikle Osmanlı’da belirli bir büyüklüğe ulaşan zanaat tipi üretim, zamanla kapitalist tipte elbirliğine ve manüfaktüre dönüşmek bir yana, kapitalist Avrupa ülkeleriyle kurulan temas sonucunda hemen tamamen ortadan kalkmıştır.[4]

Elbette Kıvılcımlı’ya göre Türkiye’de güdük ve ucube bir kapitalizmin gelişmesinin önemli bir nedeni onun erken kapitalistleşmiş ve finans-kapital dönemine erişmiş Batı kapitalizminin boyunduruğu altına girmesidir. Ancak bir diğer neden de tefeci-bezirgân sermaye ile devlet sınıflarının kaynaşmasının içerisine nüfuz ettikleri toplumun tüm gelişim potansiyellerini boğmaları da yatar.

Rantçı, faizci ya da tüccar antik sermaye Türkiye kapitalizminin gelişimin nasıl etkiledi? Evvela sanayici kapitalizmin ortaya çıkışını engelledi. Bunu Kıvılcımlı şöyle ifade eder:

Mübalâğalı önsermaye gelişimi, antika para beylerini – Ortaçağ Avrupa’sında da görüldüğü gibi – toprak ve imtiyazları parayla satın alarak toprak beyliğine çevirir. Modern sermayenin en büyük düşmanı olan önsermaye, antika medeniyetlerde kapitalizm gelişimini imkânsızlaştırır. Osmanlı toprak münasebetlerinin bu güne dek süren özelliği buradan gelir. Türkiye’nin içinde bulunduğu sosyal ve politik bocalamaların toprak ekonomisi bakımından tarihsel sebepleri, en sonunda bu noktada toplanır.

….19’uncu yüzyıl, büyük sanayi ile doğrudan doğruya üretime bağlı serbest rekabetçi kapitalizmin, hiç değilse ileri batı ülkelerinde, o zaman için, üretimle dolaysız münasebeti bulunmayan bezirgânlıktan iyice kurtulduğu çağdır. O zamana kadar, modern çağda harikalı TEKNİK üretici güçlerin iskeleti sayılan metalürji yerinde saymıştır! Hangi sebeple? Modern uzmanlık orasını araştırmıyor. Tarih, metalürji gelişimindeki yavaşlık ile bezirgân sınıfın üretime kayıtsız, şartsız egemen oluşunun aynı çağ olduğunu yazıyor. İki olayın birbirinden habersizce paralel gitmediklerini, tersine, birbirleri üzerine en keskin etki-tepki yaptıklarını anlamak için keramet sahibi olmaya hacet var mıdır?”

Kadim Devletçilikten Günümüze

Madem kapitalizm bu topraklarda kendiliğinden filiz vermedi. O halde devlet onu kendisi getirmeliydi. Ne de olsa kapitalizm ya da komünizm faydalı bir şeyse onu da devlet getirirdi. Böylece batılılaşma çabalarıyla kapitalizm adeta “ithal” edildi. Elbette bu ithalat bize özgü olmalıydı. Öyle de oldu.

Antika tarihten gelen sınıf ilişkileri Türkiye kapitalizminin karakterini adeta damgaladı. Ona kendi özgünlüğünü verdi. Sermaye sınıfı ile devlet arasında kökeni tarih öncesine dayalı bir ilişki belirdi. O ilişki bugün halen geçerlidir.

Kıvılcımlı’nın antik tarihe kadar dayandırdığı “Devletçilik” bugün devlet ile sermaye arasındaki ilişkisellik olarak tanımlayabileceğimiz özgün despotik yapının doğmasına neden oldu. Bu yapının doğmasında ise üretim ilişkileri temel nedendir. Kıvılcımlı Sümerlerden başlayarak devlet ile bezirganların halkı soymada ortaklaştığını belirtir. Bu ortaklık Bizans’a, Osmanlı’ya, Cumhuriyet’e ve nihayet günümüze kadar gelen bu suç iktidarı hep aynı karakterde işlemiştir. Fakat Kıvılcımlı bu ortaklığın her zaman “güllük gülistanlık” içinde olmadığını, içeriden ve dışarıdan gelen baskılarla birlikte kendi aralarındaki çekişmelerden dolayı aslında sürekli bir “çatışma” hali içinde olduğunu belirtir. Nitekim Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi’nin önemli vurgularından birisi de kapitalizm öncesindeki toplumlarda bu ortaklaşa iktidarın soygunundan kaynaklı toplumdaki sınıflaşmaların keskinleştiği, fakat devrimci bir sınıf olmamasından kaynaklı bu keskinliği dışarıdan gelen barbarların ortadan kaldırdığına yöneliktir. Bu barbarlar “medeni” olmamalarından dolayı “devlet”e yabancıdırlar, fakat yıktıkları “medeniyet” onları kısa bir sonra içermekte zorlanmayacaktır. Böylece barbar aşısı olan “medeniyet” diriliş geçirerek tekrardan devlet sınıfları ile tefeci-bezirgan arasındaki iktidar ortaklığı sağlanır. Ancak bu tekrardan devlet sınıfları ile tefeci-bezirganın üretimde gerçekleşen artık-üründen pay alma savaşımlarını tekrardan başlatır, ta ki proletarya iktidarı devralana kadar.

Tarihten bu yana süregelen devlet içerisindeki bürokratik sınıf ile sömürücü sınıfların ittifakı bugünkü modern kapitalist koşullarda halen iş başındadır. Devlet sınıflarının/despotların kimi zaman üstte ve yol açıcı bir şekilde konumlanıp sömürücü sınıfların ise altta ve kan emici olarak yol aldıkları kimi zaman da sömürücü sınıfların üste geçecek şekilde kanının pirelendiğinde devlet sınıflarının “haracını” azalttığı özgün bir kapitalist model bugünün “tuhaf zamanlarını” damgalayan bir etkendir.

Bugünün inşaat kapitalizmi, rant ve ihale kapitalizmi o kadim devletçiliğin bir ürünü olarak şimdi halkı soymaya devam etmekte.

Sonuç

Kıvılcımlı coğrafyamızın özgün gelişim yollarını inceleyerek şu sonuca varmıştı: Kökenini çok eski zamanlardan alan gericilik, bugünü damgalamıştır. O gericilik toplumsal alanın her köşesinde yeniden üretilir. İşçi sınıfının ve diğer halk sınıflarının özne olabilme kapasiteleri bu gericilikle sınırlanmıştır.

Kıvılcımlı’nın ortaya koyduğu özgün tezler bugünün despotizmine ışık tutmaktadır. Sermayenin pısırıklığı ve yeni rejime koşulsuz boyun eğişi anlık bir tutum değildir. Onun DNA’sında bu vardır. Sanayiyi geliştirme, üretimin kapasitesini arttırma gibi bir ülküsünün olamaması da taşıdığı tarihsel kodlardan ileri gelir. Zamanında toplumsal bir devrime öncülük etmemesinin sebebi de budur. Sümer medeniyeti kadar eski olan, despotlar ve bürokratlarla yakın ilişkide olarak halkı soyma geleneği bugün halen işbaşındadır. Bugün halen ihaleleri, vurgunları, rantları, peşkeşleri, arsa spekülasyonlarını konuşuyoruz. Bunların hepsi kapitalizme özgü olabilir. Ama bu ilişkilerin hepsinin buradaki kapitalizmin merkezinde yer almaları tarihsel köklerden ileri gelir.

[1] Hikmet Kıvılcımlı, Devrim Zorlaması Demokratik Zortlama, Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2011.

[2]Hikmet Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Sosyal İnsan Yayınları, İstanbul, 2007.

[3] Ayşe Buğra, Devlet ve İşadamları, İletişim Yay.

[4] Özgür Öztürk, Türkiye’de Büyük Sermaye Grupları, SAV yay,

1 Ekim 2019 Salı

İdlib’de Olmak Tercih Değil “Zorunluluk”

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

Suriye’deki savaşın sonuna doğru gelinirken Türkiye’nin neo-Osmanlıcı hayallerinin son külleri de atmosferin engin genişliğinde kaybolmak üzere. Fakat iktidar bu hayallerinden uyanıp gerçeklerin dünyasına dönmemekte ısrarcı. Elindeki “kozlara” sıkı sıkı sarılarak tekrardan parlamayı murat ediyor. 

Kapıdaki “tehlike” 

İktidarın elindeki en önemli “kozlardan” birisi İdlib’deki durum. Büyük kısmı El-Kaide’nin Suriye kolu Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolü altında olan İdlib bölgesi, Türkiye’nin gözlem noktalarının kuşatmasında. 

Fakat diğer yandan bu kuşatma özellikle cihatçı gruplar için kalkan niteliği de taşımakta. Nitekim geçtiğimiz ay Suriye ordusunun Han Şeyhun’a kadar ilerlemesinden Türkiye’yi sorumlu tutan bu gruplar sınıra yürümüş ve Reyhanlı’yı “almakla” tehdit ederek “kalkanlık” durumunu “sorgulamışlardı.” 

Bu “sorgulama” Türkiye’ye duyulan güveni göstermenin yanı sıra prangalarına da işaret ediyor. Esad’ı devirme ve Şam’daki Emevî Camii’nde namaz kılma hayalleriyle çıkılan yolda elde kalan son “koz” bu cihatçı gruplar. Ki bu gruplar HTŞ’ye karşı varlık bile gösterememiş, kendilerini tamamen Türkiye’ye teslim etmişlerdi. Dolayısıyla Türkiye bu grupları “korurken” ister istemez HTŞ’yi de kolları altına almış oldu. 

Yani İdlib’in bu gruplardan temizlenmesi demek, bunlardan arta kalanların Türkiye’yi bir cihatçı yuvası haline getirmesi demek. Ve bu durum gerçekleştiği taktirde zaten kırılgan olan Türkiye siyasal ortamının kaotik bir hal alması işten bile olmayacaktır. 

“Tehlike” kapımızda ve kapımızı daha sık çalmaya başlıyor. 

Sahada bulunma tutkusu 

Ankara’nın gözlem noktalarına, ki Morek’tekinin kuşatma altında kalmasını göze aldı, sıkı sıkıya bağlanmasının nedeni de “sahada bulunma” tutkusu. “Sahada olmayan masada da olamaz” düsturuyla davranan iktidar, ne pahasına olursa olsun sahada kalmaya devam ediyor. 

Sahada kalıp elde edilmek istenen sonuçlar öncelikle Fırat’ın doğusunun “temizlenmesi” ve böylece Türkiye’deki mültecilerin buraya “gönderilmesi”. 

Bu başarıldığı taktirde tekrardan Esad’ı devirme ve neo-Osmanlıcılığı diriltme hedefi güdülüyor. Bu nedenle Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı operasyonları ile İdlib’deki gözlem noktalarının arka planında bu hedefleri gerçekleştirme arzusu yatmakta. 

Bu hedeflerin bir diğer ayağı ise inşaat tutkusu yani “ekonomi”. 

Astana Platformu’nun son Ankara zirvesinde de açıkça söylendiği gibi bu bölgelerin yeniden inşasında Türkiye’nin baş rolü kimseye kaptırmak niyetinde olmadığı görülüyor. Bu yollarla, ülke içindeki ekonomik krize ve sermayenin birikim krizine “dışarıdan taşıma suyla” çare arandığı anlaşılıyor. 

Türkiye’nin başta İdlib olmak üzere Suriye’de bulunması tercihten çok bir zorunluluk niteliği taşıyor. Fakat bu zorunluluk yandaş medyada bile artık yankı bulmayan “vatanın bekasından” öte sermayenin bekası için gerekli. 

Ve savaş sürdükçe asalak, talancı, yağmacı karakterli Türkiye sermayesi bu zorunluluğunu “vatan, millet, Sakarya” edebiyatıyla meşrulaştırmaya devam etmeye çalışacak. 

Akşener Fırsat Avında

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

“Türkiye’ye Çok İyi Gelecek” sloganıyla yola çıkan İyi Parti (İYİP), kendisine bile iyi gelemeden oldukça hareketli olan siyasal ortamda yalpalamaya devam ediyor. 

Bahçeli’nin “daveti”, 30 Ağustos resepsiyonunda Akşener’in Erdoğan’la verdiği poz, Babacan’ın yolunu çizmeye başlaması da bu yalpalamaların devam edeceğine ve İYİP’in gideceği rotayı kendisinin değil, “büyüklerin” belirleyeceğine işaret ediyor. 

Somut” paylar gerek 

Geçtiğimiz günlerde “anahtar partiyiz” diyen Akşener, bu yalpalamanın aslında “nemalanma” güdüsüyle yapıldığını ifşa etmiş oldu. 

31 Mart seçimlerinde oluşan tabloyla iştahı kabaran Akşener, bir il belediyesi bile alamamayı telafi etmek için “kilit” rol oynadığı büyükşehir belediyelerinden payını istiyor. 

Bu payı da iktidar ve sağa biraz daha yaklaşarak, bir nevi “tehdit” yoluyla edinmeyi istediği görülüyor.

Akşener’i pay istemeye iten bir diğer neden ise partide yaşanan gerilimler. Her ne kadar barajı geçmiş ve içinden çıktığı MHP’ye yakın bir oy almış olsa da beklenen kitleselliğe hâlâ yaklaşamadı. Üstelik yaklaşma ümidi de neredeyse yok. Dolayısıyla Akşener, iç konsolidasyonu sağlayabilmek için bir an önce partisine “somut” şeyler vermesi gerektiğinin farkında. 

Babacan faktörü 

Akşener’in “sağa” biraz daha kırmasının bir diğer nedeni de Babacan ve Davutoğlu’nun açacağı alandan faydalanma isteği. CHP ile yapılan ittifaktan kaynaklı “faşizan” çizgisini soluklaştıran ve “ılımlı” bir görünüşe bürünen İYİP, sızamadığı Karadeniz ve İç Anadolu’daki kitlelere Babacan ve Davutoğlu’nun açacağı çatlaklardan ulaşmayı planlıyor. Kayyımları sadece usûlen eleştirerek “özünü” unutmadığını gösteren İYİP, böylece bu kitlelere siyaseten yabancı olmadığını ispatlamaya çalışıyor.

Diğer yandan İYİP, tefeci-bezirgân kökenli “yerel” burjuvaziye de AKP-MHP ittifakı çöktüğünde MHP’nin sağladığı talanları sağlamayı vaat etmekle birlikte, özellikle Batı sermayesiyle kopan bağları tekrardan kurabileceğini göstererek kendi yanına çekmeye çalışıyor. 

Bu noktada özellikle Babacan ile kurulacak ittifak ve sağlayacağı alan önem kazanıyor. 

Çünkü Babacan’ın finans-kapitalle olan organik bağa İYİP’in tek başına ulaşamayacağı “ciğerleri” sağlayabilme ve böylece MHP’nin kitlelerini İYİP’in “çalabilme” olasılığı yüksek. 

İYİP ve Akşener’in var olabilmeleri kendi eylemlerinden öte “büyüklerin” ortaya koyacağı oyunda oluşacak rollere bağlı gözüküyor. 

Bu da Akşener’i “kırmızı çizgi” demeden” her türlü fırsatı kollama ve elde etmeye itiyor. Böylece “yalpalama” bir yandan İYİP ve Akşener için varoluşsal bir anlama bürünürken diğer yandan Türkiye sağının “makûs talihi” olmaya devam ediyor.

Halkın Direnişi Cendereyi Aşıyor

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

”Batı’da kaybettir, Doğu’da kazandır” sloganıyla 31 Mart seçimlerine gire-

rek AKP-MHP blokuna büyükşehirlerin çoğunu kaybettirip kayyımların elindeki belediyelerin de çoğunu kazanan HDP, iktidarın arkası kesilmeyen saldırılarıyla karşı karşıya. Kayyımlar ve “annelerin” yanı sıra kapatılma olasılığıyla da karşı karşıya olan HDP, halkın direnişiyle bu hamleleri savurmaya devam ediyor. 

İktidar yeminli 

İktidar, seçim öncesi “vaadini” gerçekleştirerek Diyarbakır, Van ve Mardin büyükşehir belediyelerine kayyım ataması halkta büyük bir tepkiye yol açmakla kalmadı, bir ayı aşan bir direnişin de müsebbibi oldu. 

Bu direnişin gücü, HDP ile yan yana görüntü vermekten imtina eden CHP’lileri Diyarbakır ve Mardin’e kadar getirtti. 

Böylece iktidarın kriminalize etme çabaları boşa düşürülmüş olmakla birlikte HDP’yi kendisine muhtaç olarak gören ana muhalefet kısmen de olsa sokağı tatmış oldu. 

Kayyım hamlesinin boşa düşmesinin ardından bir politik hamle olarak HDP binası önünde başlatılan otuma eylemleri ise iktidarın aslında bütünlüklü bir strateji güttüğünün göstergesi. 

Annelerin ardından, bakanlar ve sarayın “sanatçılarının” birbiriyle yarışırcasına HDP il binası önüne gitmeleri bu hamlenin bir mizansenden öteye gidemeyeceğini işaret ediyor. 

Elbette iktidarın HDP’yi boğma çalışmaları devam ediyor. Nitekim kısa bir süre sonra Kulp’ta 7 kişinin ölümüyle sonuçlanan patlamanın ardından Kulp Belediyesi’ne ışık hızıyla kayyım atanması da iktidarın HDP’yi “silene” kadar durmamaya yemin ettiğini gösteriyor. 

Bölgeye yoğun “ilgi” 

İktidarın HDP’yi bitirmeye yönelik hamlesine karşılık “muhalefetin” de HDP’yi güç alanına çekmeye yönelik hamleleri artıyor. 

“Düğün” için Batman’a giderken şöyle bir Diyarbakır’a da uğrayan İmamoğlu Kayapınar Belediyesi’ne Atatürk portresi hediye ederek “desteğini” gösterirken, Muharrem İnce de Ahmet Türk ziyaretiyle 2023 (belki de daha önce) başkanlık seçim çalışmalarına başlamış oldu. Bu ikilinin yerel seçimlerde Kürtlerin “kazandıran” oylarını, olası başkanlık seçimi için kendisine almaya oldukça niyetli olduğu görülüyor. 

AKP’den kopuşan Davutoğlu’nun da 7 Haziran-1 Kasım 2015 sürecinde “suçsuzluğunu” ilan etmesi, kayyıma “karşı çıkması” ve kendisine “Serok” denmesine sevineceğini ifade etmesi de gözünü ilk olarak bölgeye diktiğini imliyor. Keza Saadet Partisi’nin Genel Başkanı Karamollaoğlu’nun Kürtlere yönelik söylemlerini arttırması da gösteriyor ki bu ikili AKP’den HDP’ye yönelen “dindar” Kürtleri “kazanmayı” amaçlıyor. 

Cendere kırılabilir 

Bir taraftan AKP-MHP bloğunun bitirmeye yönelik saldırıları, diğer taraftan CHP-Davutoğlu-SP’nin kendi alanlarına dolgu yapma çabaları arasında kalan HDP, bugüne kadar olan mücadelelerin gösterdiği ve hala göstermeye devam ettiği üzere halka dayandığı takdirde bu cendereden kurtulabilir. 

Halkla birlikte yürütülecek mücadelenin yanı sıra devrimci-demokrat-halkçı güçlerle Demokratik Cumhuriyet etrafında kurulacak güç alanı bu cendereyi parçalayarak halkların tarihinde yeni bir sayfa açma olasılığının yüksek olduğunu gösteriyor. 

AKP’nin Çaresizliği: Kayyımlar

(Toplumsal Özgürlük, Ekim 2019 sayısı)

7 Haziran seçim yenilgiDarbe girişiminin hemen ardından Eylül 2016’da başlayan kayyım atamaları, 31 Mart seçimlerinin dumanı dağılmadan uygulanmaya devam ediliyor. AKP-MHP bloğunun çaresizce sarıldığı kayyım hamlesi, özellikle halkın direnişiyle giderek etkisini kaybetmekle birlikte ters tepmenin emarelerini taşıyor. 

Alınmayan “ders” 

15 Temmuz darbe girişiminin ardından Yenikapı Mitingi’yle somutlaşan AKP-MHP bloğunun, faşizmi inşa etmek adına attıkları ilk adımlardan biri Kürt halkının iradesini ve direnişini sindirmeye, yok etmeye yönelikti. Bu nedenle artık klasikleşmiş olan baskılar, tutuklamalar, gözaltılar vb. yanı sıra belediyelere kayyımlar atanarak halkın iradesini yok etmek, halkçı bir yerel yönetimin nüvelerini tamamen ortadan kaldırmak hedeflenmişti. OHAL’den kaynaklı olarak kayyımlara yönelik tepkiler o dönemde belli bir sınırlılık taşımış, fakat çeşitli biçimlerde kendini de göstermişti.

Nitekim biriken bu tepkiler ilk olarak 2017 referandumunda, ardından 2018 seçimlerinde kendini göstermiş ve nihai tokadını 2019 yerel seçimlerinde vurmuştu. Kayyım atanan belediyelerin büyük çoğunluğu halkın iradesiyle geri alınmış, üzerine büyükşehirlerde de AKP-MHP bloğuna dersi verilmişti. 

Engelleme çabaları 

Fakat AKP-MHP bloğunun, verilen bu dersi “yaşanmamış” saymak için tekrardan kayyım hamlesine başvurmaktan imtina etmemesinin altında yatan temel neden ise halkın iradesi. 

Faşizmin inşasının önündeki en önemli engellerden biri olan Kürt halkının iradesini yok etmek hem ülke içerisindeki siyasal durumdan hem de bölgedeki güç ilişkilerinden dolayı AKP-MHP bloğu için hayati bir nitelik taşıyor. 

AKP-MHP bloğu, içerideki “hegemonyasını” sürdürmenin, özellikle İstanbul, Mersin ve Adana gibi büyükşehir belediyelerini kaybetmesine neden olan ve “Batı’daki” demokrasi güçleriyle birleşen Kürt halkının iradesinin daha fazla “ileri” gitmesini engellemekle birlikte “Batı’daki” demokrasi güçlerinin de bu iradeyle yakınlaşmasını önlemekten geçtiğinin farkında. 

Bunu da belediyeleri kriminalize ederek sağlamaya çalışıyor. Fakat kayyımların kralları ve padişahları kıskandıran şatafatları ile Yenikapı ruhunun yeni temsilcileri “Cliolar”, demokrasi güçlerinin daha da yakınlaşmasını sağlıyor. 

Ters etki 

Diğer yandan Fırat’ın doğusuna girip “vatan, millet, Sakarya” düsturuyla ekonomik krizi, devlet krizini vb. unutturup herkesi kendi arkasına dizmeyi başaramayan AKP-MHP bloku, sınırın altındaki iradeyle üstündeki iradenin birleşerek neo-Osmanlıcı hayallerinin köküne kibrit suyu dökülmesine mani olmaya çabalıyor. Fakat sınırın altındaki iradenin BM nezdinde kabul görmesi, bu çabanın giderek boşa düştüğünü gösteriyor. Hem içeride hem dışarıda AKP-MHP blokunun varlığını sürdürmesine yardımcı olması beklenen kayyım hamlesi, halk direnişi sayesinde istenilen sonucu vermemekle birlikte bloğa da ters etkisini göstermeye başladı. Bu etkinin niteliğini ise halkın direnişinin sürekliliği ve gücü belirleyecek. 

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...