29 Şubat 2020 Cumartesi

Bahçeli’nin Suriye Düşü

(Toplumsal Özgürlük, Mart Nisan 2020 sayısı)

İktidar ortağı MHP, savaş tamtamlarını bütün iştahıyla çalmaya devam ediyor. Tamtamların çıkardığı ses “milliyetçi” ahalinin bir yandan motivasyon sağlamasına, titreyip kendine gelmesine neden olurken diğer yandan yaklaşan felaketin sesinin duyulmasını da engelliyor. Kuruluşundan itibaren varlığını “savaş” üzerinden temellendiren MHP ve öncülleri, sermaye düzeninin tehlikeye girdiği veyahut yeni “atılımlar” yapacağı anların sivrilen öznesi oldu, olmaya da devam ediyor. 

Bu bağlamda Devlet Bahçeli’nin Esad’ı devirme tutkusu kimi hezeyanları barındırmakla birlikte bu ikili “anı” da içeriyor. 

Bozkurt ileri! 

“Arap Baharı”nı yayılmanın bir fırsatı olarak gören sermaye, bu fırsatın kâbusa dönüştüğü gerçeğine rağmen özellikle Suriye’deki “atılımını” inatla sürdürüyor. Afrin zeytinlerinin ve İdlib’teki sanayinin talan edilmesi bu “atılımın” bir boyutuyken üniversite kurulması, PTT ofislerinin açılması ve kaymakam atanması diğer boyutu. Fakat Esad’ın Rusya ve İran’ın desteğiyle hızla ilerlemesi, bu atılımları tehlikeye düşürmekte. Dolayısıyla Bahçeli’nin bozkurtları, bu atılımların korunmasıyla birlikte olası ilerleme fırsatları için de “taze” kanlar. Ergenekon’dan çıkma motivasyonuyla Suriye dosyasını alan bozkurtların Şam hayalini kurmaları bu açıdan çok da sürpriz değil. Nitekim Bahçeli de gerekirse silah elde savaşacağını belirtmedi mi? 

Suriye fırsatları 

Suriye’de savaş bozkurtların yanı sıra tefeci-bezirgân kökenli Anadolu sermayesi için de alan açıyor. AKP döneminde pastadan yeterince pay alamayan bir kesim MHP aracılığıyla oluşan boşluktan faydalanmak istediğini, yerel seçimlerde İç Anadolu’daki oy kayışında kendini ifade etmişti. Anlaşılan o ki Suriye’deki pasta hem bu kesimin hem de bu kesimi çeperinde tutmak isteyen Bahçeli’nin ağzını sulandırıyor. Suriye’deki savaş ayrıca MHP’nin daralan toplumsal alanını da genişletme fırsatı taşıyor. Toplum üzerinde estirilen milliyetçilik, vatan, şehit söylemleriyle halkı mümkünse esir alarak Şam seferine sürükleme, değilse de belirlenen alanın dışına çıkmamasını sağlayarak bağımlı hale getirme amaçlanıyor. Böylece AKP sonrasında MHP’nin var olabilmesinin olanakları da yaratılmak isteniyor. Suriye fırsatlar kadar, hatta bir nebze ondan daha da çok sayıda, “tehlikeleri” de gerçekleşmesi yüksek olasılık olarak barındırıyor. Ekonomik krizle birlikte derinleşen devlet krizi, sermaye düzeninin işleyişini tehdit ediyor, halkçı dinamiklerin önünü açıyor. “Tehlike” durumunda esas işlevi halkçı dinamikleri yok etmek olan MHP’ye büyük “görev” düşecektir. Bu görevini “başarabilmesi” için ise yeterli güce sahip olmayan MHP için Suriye’nin fırsatları, bu gücü sağlayabilmesi açısından büyük önem taşıyor. Fakat bu fırsatların gerçekleşebilmesi MHP’nin gücünden çok halkçı dinamiklerin göstereceği mücadeleye bağlı olacaktır. 


İki İpteki “Cambaz” Dengesini Kaybediyor

(Toplumsal Özgürlük, Mart Nisan 2020 sayısı)

Çoklu kriz dinamiklerinin sıkıştırdığı AKP/Erdoğan iktidarına bir “kriz” de İdlib’te yaşanan “gerilimden” geldi. Bir “an”da Rusya’nın ateşi altında kalan AKP/ Erdoğan, desteğe çağırdığı NATO’dan gelen “olumsuz” yanıtla “sıkıştı”. Ve bu sıkışıklığı aşmak için zaman geçirilmeden Moskova’nın ve Brüksel’in kapısı tırmalandı. 

Moskova’nın “mutabakatı” 

Çalınan ilk kapı olan Moskova’dan davetin geç gelmesi olacakları baştan belli etmişti. İlk olarak Putin İstanbul’a davet edilmiş, fakat davete icabet edilmemesi üzerine yüzsüz misafir gibi Moskova’ya gidilmişti. Misafirlerinin “diplomatik” gezisine tarihsel unsurlar da eklemek isteyen Rusya, Aleksandr Suvorov portresi ve II. Katerina heykeliyle neo-Osmanlıcılara geçmişin “geçmiş” olmadığını hatırlattı. Kısacası Rusya hem görüşmelerde hem de sahada güçlü olduğunu, bu gücünü kullandığı takdirde AKP/Erdoğan iktidarının pek de şansı olmadığını ortaya koymuş oldu. Dolayısıyla AKP/Erdoğan’ın Batı’yla olan “stratejik” ittifak, S-400 alımı, nükleer santrallerin yapımı gibi “kozlarla” Rusya’ya karşı koyabilme veya yönlendirebilme “taktiğinin” artık Moskova tarafından “yutulmadığı” görülüyor. Putin hâl ve hareketlerinin de gösterdiği üzere Rusya kendi politikalarını açıktan iktidara dayatıyor. Bununla birlikte Putin’in AKP/Erdoğan iktidarıyla olan “ortaklığından” sonuna kadar faydalanmak için sıkıştırmalarını bir dereceye kadar yapmakta. İdlib’i tamamen süpürebilecek durum varken Türkiye ile “mutabakat” yapması da bunu gösteriyor.

Moskova AKP/Erdoğan iktidarının sıkışmışlığını görmekte ve bundan dolayı da iktidarı “yıkmadan” veya yıkılasıya kadar maksimum faydayı elde edecek şekilde hareket edecektir. 

Batı da “yutmuyor” 

Kapitalizmin yapısal kriziyle bağlantılı olarak ABD emperyalizminin hegemonya krizi yaşaması, AKP/Erdoğan iktidarına Orta Doğu’da “istediği” şekilde hareket edebileceği, hatta isterse Osmanlı’yı diriltebileceği zannına itmişti. Nitekim bölgede alınan peş peşe yenilgiler bu zannı gerçekte geriletse de düşte yaşar kılınmasına engel olamadı, olamıyor. Bu düşteki zanla birlikte ülke içindeki sıkışmışlığı açma açısında oldukça önemli bir fırsat sunan Suriye dosyası, AKP/Erdoğan iktidarının varlığını sürdürebilmesi için kapanmaması gereken  bir dosya. Bu nedenle bir süredir “limoni” olduğu Batı’ya yükümlülüklerini hatırlatmakta hiçbir beis görmeyen AKP/Erdoğan, istediği yanıtı almak için mültecileri “hızlıca” sınıra yolladı. Fakat Batı da bu hamleleri “yutmadığını”, mülteciler için daha fazla para istemek üzere Brüksel’e kadar gelen Erdoğan’ı eli boş yollayarak gösterdi. Bununla yetinmeyen “Batı”, NATO’yu yardıma çağıran Erdoğan’a S-400’leri iade etmesini gerektiğini “hatırlattı”. Böylece Batı’nın da AKP/ Erdoğan iktidarının sıkışmışlığını gördüğünü ve Erdoğan’ın taktiklerini “yutmadan”, bu sıkışmışlıktan çıkarları doğrultusunda daha fazla yararlanmayı amaçladığı görülmekte.

Hem ülke içinde hem de ülke dışında sıkışan AKP/Erdoğan iktidarının, Batı ve Rusya tarafından “sıkıştırılması” nedeniyle manevra alanı daralıyor. Fakat bu “sıkıştırılmanın” sınırlılığının olması, AKP/ Erdoğan iktidarına nefes alacak alan sağlamaya devam ediyor. Bu nefes almayı büyük oranda belirleyen ise artık AKP/ Erdoğan’dan çok “dış” güçler ve bu da iki ipte birden oynayan “cambazın” dengesini kaybetmeye başladığına işaret ediyor. 

9 Şubat 2020 Pazar

Kıvılcımlı, İslam ve Marksizm – 2

(El Yazmaları, 10 Şubat 2020)

İlk yazımızda Kıvılcımlı’nın tarih tezini ele almıştık. Kıvılcımlı’nın İslam’ı ele alışını incelemeden önce, tarih tezi doğrultusunda dinleri nasıl ele aldığını incelememiz gerekmektedir.

Hikmet Kıvılcımlı’nın Dinleri Ele Alışı

Kıvılcımlı dinleri ele alırken yapmayı denediği ilk işin dinin altında yatan tarihin madde ve ruhunu gözler önüne sermek olduğunu ifade etmektedir. Çünkü din, içinde bulunduğu tarihsellikte bilinç yerine geçen “tarihin gidiş kanunlarını” saklı tutmaktaydı. İkinci olarak ise bilinçaltına bastırdığımız dinin maddesinin ve ruhunun, hangi kanunlarla işlenerek beyinlere etki ettiğini bilince çıkarmaya çalıştığını belirtmektedir.[1]

Kıvılcımlı’ya göre din, en geniş anlamıyla toplumcul bir olaydır. Toplum dini etkilediği gibi, din de toplumu etkiler. Özel anlamıyla din ise toplumda, insanların düşünce ve davranışlarına dair kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak uygulayan, teorik bir dünya görüşü ve pratik bir evren düzeninin adıdır.[2]

A. Kutsallaştırma

Kıvılcımlı’ya göre toplum kendisini üretirken, üretim ve üreyim ihtiyaçlarını giderebilmek için evrenin doğasıyla birlikte kendisini de anlamak zorundadır. Bunun için de sürekli öğrendiklerini bildikleri ile karşılaştırarak yeni yorumlar yaratır. Bu yorumlar maddi ve manevi tapınışları ortaya çıkarır. Böylece insan düşüncesinde biriken deterministler yani belirlenişler bir hiyerarşi oluşturur. İnsan toplumunu determine eden yani belirleyen doğacıl ve toplumcul gidiş kanunları yani doğa ve toplumsal olaylarının akışını ifade eden de tarihsel determinizmdir. Tarihsel determinizm hem bilinç hem de bilinçaltı akışımızı belirler. Bu yüzden gerçek anlamda bilince çıkaramadıklarımız, bilinçaltımıza bastırdığımız bu determinizmlerimiz yani belirlenişlerimiz olur. Dini ifadeler de tarihsel determinizmin bilinçaltı etkilerinin ifadesidirler. Bu nedenle dini ifadeler ancak determinist kanunların bilince çıkarılmasıyla aydınlanabilirler.[3]

İnsan toplumu ilk olarak komün biçiminde gelişirken içinden çıkıp geldiği doğasını kutsallaştırmıştır. İnsan doğayı parça parça totemleştirip kutsallaştırarak onu yorumlamıştır. Komün insanı, pratik ihtiyaçlarının karşılanması zorunluluğundan dolayı içinde yaşadığı doğayı ve toplumu yorumlama ihtiyacı duymuştur. Yorumlama ihtiyaçları alttan alta gelişir ve toplumun bazı üyelerinde zamanla gelişerek kültürleşir. On binlerce yıl süren bu yorumlayışla kutsallaştırma, insanın düşünce sistemi ve geleneği haline gelmiştir. Kutsallaştırma süreci aynı zamanda toplumsal evrimin bir süreci, toplumun yarattığı bir süreçtir. Kutsallaştırma, modern üretici güçlerin gelişiminde teknik üretici gücünün ağırlığını arttırmasıyla giderek zayıflar, fakat biçim değiştirerek devam eder.[4]

B. Tanrıların Oluşumu

Deneyimler birikip teknik geliştiğinde ve vahşet çağları aşılıp barbarlığa geçildiğinde somut gündelik bellekli düşünceden soyut sentetik bellekli düşünceye geçilmiştir. Soyut sentetik bellekli düşünce biriktikçe de yeni teknik keşifler yapılmıştır. Teknik keşifler ilerledikçe de somut deneyimler birikerek soyut fikir sentezleri hızlandırmıştır. Böylece somut deneyimlerin ve yaşamların bir yansıması olarak ilk tanrılar ve dinler oluşmaya başlamıştır. İlk başlarda tanrı, cennet, cehennem gibi soyut fikir sentezleri insanların yanı başında hatta somut yaşamlarının içindeydi. Sınıflı toplum olan medeniyetle birlikte bu somut din sistemleri de soyutlaşmış ve “gökselleştirilerek” toplumdan uzaklaştırılmıştır. İlkin doğadan yani bitki ve hayvanlardan oluşan atalar Aşağı Barbarlık’ta ana-tanrı olmuş, Orta Barbarlık’ta erkek tanrılar da kadın tanrıların arasına girmiştir. Medeniyet yayılıp barbarlık azaldıkça erkek tanrılar kadın tanrıları ikinci plana atmış ve kutsallaşma hızlanmıştır. Bu kutsallaşma giderek her şeyi yaratan, bir ve tek olan ata-tanrıya yani Allah’a dönüşmüştür. Dinler ise dünyadan ayrı bir soyut inanç olmak bir yana bütün dünya işlerine ve insan ilişkilerine belirli bir düzen vermeyi hedeflemiş sosyal bir sistem haline gelmiştir. Fakat zamanla dinler, sınıflaşmayla ortaya çıkan çatışmaların altında yatan maddi kanunların yüzeyde görünen sembolik ifadelerine dönüşmüştür.[5]

Her mitoloji de sosyal ve tarihsel olayların, tarih öncesi insanının beyin ve ruh yani kendi toplumunun aynasında yansımasıdır. Tarih öncesi insan kendi topluluğu içinde olan değişiklikleri, kendi dünya görüşü ve kendi somut araçlarıyla tanımlamak istemiştir. Özellikle barbarlar mitolojilerini, destanlarını vb. sözlü ve şiirsel aktarıyorlardı. Mitolojideki tanrılar ise ana-kentin temsilcileri olmakla birlikte yarı-tanrılar ve kahramanlar ise yavru kentin kurucularıdırlar.[6]

Kıvılcımlı’nın, inançların insanların yaşamlarını üretme tarzlarından ve bu üretim tarzına göre gerçekleştirdikleri davranışlar sonucunda edindikleri bilgilerden oluştuğunu ileri sürerek Marks ve Engels ile benzer yaklaşıma sahip olduğunu görmekteyiz.

Tanrı fikri, vahşet aşamasından beri insan beyninin doğasını ve toplumunu anlamak ve yorumlamak için yarattığı bir şeydir. Çünkü insan yaşayabilmek için doğaya ve topluma uyum sağlamak zorundadır. Bu yüzden tanrısallık, determinizmin bir parçasıdır. Zamanla biçim değiştirir ve yenilenir. İnsan toplumu da giderek kendisinin ve doğasının bilince varıp kendisine yön veren doğanın ve tarihin kanunlarına uyum sağlar.[7]

Medeniyet ticaret ve hammadde dolayısıyla çevredeki barbarlar arasında yayıldıkça ve barbarlar da medeniyetlerle savaşıp tarihsel devrimleri gerçekleştirdikçe toplumlar, tanrılarını birbirlerine ekleyerek sayılarını çoğaltırlar. Medeniyetin ilk lokal aşamasının kapanıp kıtalararası medeniyet kurulması aşamasına ulaşınca imparatorluklar oluşur ve tanrı sayısı sadeleşerek azalır, bu da tanrının tekleşmesine yol açar. Bunun yanı sıra medeniyetle birlikte ticaretin kanunları olan arz, talep ve fiyat gelişir. Ticaretin gelişmesi de toplumun gelişmesinde önemli rol oynamaktaydı. Böylece ekonomik determinizm ticaret dolayımıyla Arz-Talep-Fiyat üçüzü ya da fiyat tekliğinde simgeleşip kutsallaşıyordu. Nitekim evrenselleşme aşamasına doğru ilerleyiş de tek-tanrıcılık ihtiyacı doğurmaktadır.[8]

Kıvılcımlı’ya göre tek-tanrıcılık, doğayı ve toplumu yorumlamakta tarihsel determinizme bir adım daha yaklaşmayı ve düşünceleri çoktanrıcılığın karmaşasından kurtararak özgürleştirmeyi sağlamıştır. Başta Hz. İbrahim olmak üzere peygamberler de tek-tanrı düşüncesiyle çoktanrıcılığın karmaşasından kurtularak yaşadığı olayları daha gerçekçi ve determinist yorumlayabilmiştir.[9]

C. Peygamberler

Sınıflı toplum geliştikçe sınıflı topluma karşıt olarak toplumcu gelişimi savunacak olan peygamberler de ortaya çıkmıştır. Bu peygamberler, insanları tarihsel determinizme uyum sağlamaya yönlendiren çağının elçileridirler. Peygamberler, barbar toplumları medeniyete geçirmeye çalışan önderlerdir. Özellikle kutsal kitap inmiş peygamberler kentten orijinal medeniyete geçecek barbar toplulukların lideridir. Barbar komünlerinin toplumcul ve özgür iradesinden destek alan peygamberler, eski kutsallaştırma biçimini eleştirerek ve yerine yenisini yerleştirmeye çalışırlar. Dolayısıyla her peygamber kendi çağının ve toplumunun lideri olarak tarihsel determinizmin sözcüsü, yansıtıcısıdır. Peygamberler ve vahiyleri, içinde bulunulan veya içine girilen üretici güçler gelişiminin dayatmaları altında gelişen insanın düşünce gelişimine “uyum” geliştirme sorununu çözmeye çalışırlar. Peygamberler her ne kadar kendi çağlarındaki tarihsel determinizmin en yüksek ifadesi ve bilgisiyle birlikte binlerce yıllık kutsallık geleneklerine sahip olsalar da, en sonunda “Allah” yorumculuğuna sığınmışlardır. Çünkü peygamberler doğacıl ve insancıl gelişimi kavrayacak bilimsel bilince henüz yeterince sahip değillerdi, bu yüzden doğacıl ve insancıl gelişimin bilimsel yorumlarını bilinçaltına bastırıyor ve Allah sistemine uyduruyorlardı. Böylece tarihsel determinizm bilinçaltından bilinçlenmeyi geliştirirken ifadesini dinde buluyordu.[10]

Peygamberlerin çoğu Semitlerden çıkmıştır, çünkü Semitler Sümer kentlerine karşı tarihsel devrimler yapmak istemiş, bunun hayalini kurup geliştirmişlerdir. Kıvılcımlı’ya göre Semitlerin yeryüzüne atıldıkları “Cennet” yani “Tanrı Bahçesi”, dört ırmağın kaynak aldığı sulak ve yeşillikleri altında, Kevser Şarabı’ndan tatlı çaylar akan bu bahçe Van gölü ile Ceyhan ve Seyhan nehri arasındaki “Kürdistan”dır.  Cennetteki Şeytan-Yılan ise Tarım Tanrısı olup, “yasak ürün” yani barbara yabancı olan buğday ve benzeri medeniyet mallarını kervanlarla taşıyıp tanıtmaktadır. Aşağı Barbarlık Yarı Tanrıçası Havva Ana ise Çobanlığa henüz giren avcı Barbar Adem’e Şeytan-Yılan yani Tarım tanrısının telkini ile uygarlık ürünlerini tattırmıştır. Böylece Semitler sulak cennet topraklarından tarımın yapıldığı sübtropikal ırmak yani Dicle, Fırat ve Nil boylarında olan medeniyetle ilişkilerini geliştirmişlerdir. Semitlerin bir kesimi bu ırmak boylarına inerek medeniyetle iç içe geçmiş ve ilkin Gılgameş’in yaban arkadaşı Enkidu gibi medeniyete tutsak-asker olmuştur. Semitlerin bir kesimi de çöllerde göçebelik yaparak, iç sosyal sınıf savaşlarıyla çökmeye başlayan ilk Sümer kentlerine akın edip Sümer bentlerinin kazıklarını sökerek, ortalığı sulara boğan “Tufan”a neden olmuşlardır. Göçebe Semitlerin bir diğer kısmı da Mısır medeniyetine akınlar gerçekleştirerek tarihsel devrimler yapmışlardır. Kıvılcımlı’ya göre Greklerin Kaos, İslam’ın Kıyamet dedikleri şey de Semitlerin yaptıkları bu “Tarihsel Devrim”dir. Yakup, Yusuf, Nuh, Yunus, İbrahim peygamberler de bu tarihsel devrimleri gerçekleştiren, ilkel komünist kişiliğe sahip Semit uluları, kahramanlarıdır.[11]

D. Ticaret Yolları

Semitlerin bulunduğu Yakın Doğu, antika çağ medeniyetlerinin uluslararası en büyük ve en geleneksel ticaret bölgesiydi. Bu bölgedeki Orta Ticaret Yolu her tarihsel devrim kargaşalıkları sırasında yaşanan yıkıntılarla tıkanmaktaydı. Orta Ticaret Yolu her tarihsel devrimde tıkandığında ise bezirgânların ilk başvurduğu yol Güney Ticaret Yolu olmuştur.  Bu yüzden Yakın Doğu dinlerinin ortak tarihi de bu ticaret yolları üzerindeki savaş başarılarının tarihi olmuştur.[12]

Yakın Doğu dinlerinin ve tek-tanrıcılığın öncüsü olan Hz. İbrahim de bu ticaret yolları üzerinde gerçekleşen olaylardan ve yaşadığı deneyimlerden etkilenmiştir. Hz. İbrahim bezirgânlığın evrensel aşamasının öncesindedir. Bu dönemde antika medeniyetler lokal aşamadaydılar. Irak-Mısır-Hint ve Çin medeniyetleri ticaret yollarıyla birbirlerine bağlı olsalar da içlerine kapanıklardı ve bu ticaret yolları arasındaki barbar topluluklardan dolayı ticaret çok zor koşullarda yapılabiliyordu. Hz. İbrahim ile başlayan tek-tanrıcılık, tefeci-bezirgân medeniyetlerin evrensellik denemelerinin ilk bilinçaltı ifadesidir. Ticaret yollarının kavşağında bulunması, Semit atalarından miras kalan geleneksel kutsallaştırma sentezleri, üretici güçlerin barbar-medeni çekişmesinde gösterdiği gelişmelerin bilgisine sahip olması Hz. İbrahim’i Allah determinizmine ulaştırmıştır.[13]

Hz. İbrahim de Orta Barbarlık konağındaki bir toplumda sürü sahibi olan, Irak-Mısır arasında ticaret yapan zengin biriydi. Hz. İbrahim Orta Barbarlık konağındaki bir toplumda yaşıyor olmasına rağmen bu toplumda aşağı barbar gelenekleri de devam etmekteydi. Ticaret yollarında medeniyeti gören Hz. İbrahim, halkını aşağı barbar geleneklerinden kurtararak medeniyete geçirmek istemiştir. Hz. İbrahim yeni orijinal bir medeniyet yaratacak yukarı Barbar kent aşamasını filizlendirmek ve kendisini kuşatan sınıflı toplumlardan korunmak için göçebelerin bir kısmını Güney Ticaret Yolu üzerindeki Hicaz ve Filistin’e yerleştirmiştir. Hz. İbrahim Filistin’e yerleşip tıkanan Orta Ticaret Yolu yerine Güney Ticaret Yolu üzerinde Kâbe’yi kurmuştur. Kıvılcımlı’ya göre Hz. İbrahim Mısır seferinde Firavun’dan armağan olarak aldığı dişi köle Hâcer’i, toplumda gücünü henüz yitirmemiş karısı Semit Anahan Sâre’den yılarak Mekke’ye bırakmış ve ondan olan oğlu İsmail’i de Kâbe’nin başına geçirmiştir. Bu olay Hz. İbrahim’i ortak ata olarak gören Sam oğullarının ikiye parçalanmasına neden olmuştur.[14]

Hz. İbrahim’den sonra gelen İshak, Yakup ve oğulları da bu tarihsel görevi tekerrür ettirerek ilerletmişlerdir. Bu ilerleme kimi zaman tarihsel devrimleri gerçekleştirip iktidar olmakla, kimi zaman da yenilerek çok-tanrıcılığa geri dönmekle zikzaklı bir çizgi izlemiştir. Sonuç olarak ise Hz. İbrahim’in tek-tanrı sentezi Musevilik’e, Hıristiyanlık’a ve İslamiyet’e varmıştır.[15]

Semitlerden gelen İsrailoğulları, Irak ve Mısır antika medeniyetlerinin kavşak noktası olan Filistin’de barbar gelenekleriyle peygamberleri yetiştirmişlerdir. İsrailoğulları Orta Barbarlık Konağı’ndaki göçebeliğini yitirmeden iki antika medeniyeti arasında mekik dokuyan tefeci-bezirgân olmuşlardır. Filistin antika medeniyetlerin kesişme noktası olduğundan zamanının evrensel ideoloji taslaklarına, tek-tanrılı dinlere elverişli olmakla birlikte bütün ticaret yolları için stratejik bir konaktı. Bu yüzden Filistin yalnızca malların değil, mallar ekonomisinin en büyük düzenleyicisi yani Arz, Talep ve Fiyat kanunlarının da odaklaştığı yerdi. Peygamberler bu yoğun ilişkilerin derin kanunlarına indikçe, fiyat, arz ve talepten ayrı olarak İsrailoğullarını tek başına etkiledikçe evreni toptan yaratıp yürüten tek-tanrı formülü üzerinde yoğunlaşıyorlardı. Diğer yandan medeniyetlerinin sınıflara bölünmüş insanları kadar çok-tanrıları da İsrailoğullarında tiksinti, düşmanlık ve ilk fırsatta isyan yaratıyordu. Her tarihsel devrimin koşulları olgunlaştığında bir İsrail peygamberi ortaya çıkıyordu. Peygamberler devrimin derecesine göre sentezleştirdikleri soyut Arz, Talep ve Fiyat kanunlarını sözle, kinayeyle veya mezmurlarla İsrailoğullarına yayıyorlardı. Diğer yandan bu tarihsel devrimlere rağmen İsrailoğulları “Hınta” yani buğday isteyip ve alıştıkları altın buzağı gibi medeniyet damgalı çok-tanrılılığa yeniden dönebiliyorlardı. Fakat Hz. Musa onlara “Hıtta” yani ülke ülküsü ile birlikte tek-tanrı inancını dayatmıştır. Girit Medeniyeti ile birlikte antika medeniyetler hayvancıl medeniyet karakterini kazanma aşamasındayken Mısır’daki Hiksoslar’ın egemenliği devrildiği sırada ayaklanan Semit kölelerini Filistin’e göç ettiren Hz. Musa peygamberin Musevilik’i böyle doğmuştur.[16]

Hz. İbrahim ve Hz. Musa’nın inançları ve gelenekleri ile iyice yerleşip kökleşmeye başlayan İsrail tefeci-bezirgânlığı kendi içerisinde sıkışıp kalmamıştır. Orta Ticaret Yolu tıkandığında bezirgânlar Hicaz ve Arabistan üzerinden Umman yollarına yöneldiğinden İsrailoğulları da bu yola yönelmiştir. İsrailoğulları, Hicaz ve Arabistan içlerinde tefeci-bezirgân üsleri kurmaya başlamıştır. Bu üsler sunaklar aracılığıyla kurulmuştur. Filistin’den Mezopotamya ve Mısır’a kadar yayılan sunaklarla bölgede tek-tanrı düşüncesi de ilerlemiştir.[17]

Musevilik dinine tefeci-bezirgân eğilimli din adamlarının egemen olmasıyla İsrailoğulları sınıflı topluma uyum sağlayarak “medenileşmişlerdir”. Fakat Filistin antika bezirgân ilişkilerin ve Arz-Talep-Fiyat kanununun neden olduğu düşüncelerin soyutlaştığı kavşak noktası olmaktan çıkmamıştır. Böylece İsrailoğulları içinden, Akdeniz Grek kentleşmelerinin imparatorlaşma aşamasını temsil eden Antika Batı Roma Medeniyeti tarihsel devrimlerle çökerken, silahlı ayaklanmayla çıkar yol bulamayan kölelerin acılarını dindirmek için İsa peygamber çıkmış ve Hıristiyanlık doğmuştur. Roma İmparatorluğu’nun tarihsel devrim yaşayışlarının ortasında evrenselleşen bir eğilimin tarihsel ve sosyal ürünü olan Spartaküs ve Hz. İsa gibi kahramanlar yetiştirmesine rağmen bir sosyal sınıf olarak var olan düzeni yıkacak örgütlülüğe, güce ve bilince sahip olmayan kölelerin umutsuzluğunu teslim oluşa çevirerek öteki dünyada kurtuluşa dair umut sunmuştur.[18]

Kıvılcımlı’nın peygamberlerin toplumun önderleri olmalarının yanı sıra toplumlarının tarihsel devrimini gerçekleştirmesi için çabalayan tarihsel devrimciler olarak tanımlaması, Marks ve Engels ile benzer yaklaşıma sahip olmakla birlikle farklılaştığı noktaları da göstermektedir.  Özellikle Engels’in ilkel Hıristiyanlarla modern sosyalistler benzerlik kurması[19] gibi Kıvılcımlı da peygamberlerin yaşadıkları toplumların devrimcileri olduğunu belirtir. Fakat Engels’ten farklı olarak Kıvılcımlı, peygamberlerin görece sınıfsal eşitliği istemekle birlikte sınıflı toplum olan medeniyete geçişi de sağlamak gibi tarihsel bir görevleri olduğunu, bundan dolayı da devrimciliklerinin sınırlı ve tarihsel olduğunu belirtir.

Dipnotlar:

[1]Kıvılcımlı, Hikmet. (2011a). Allah-Kitap-Peygamber. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 57-58.

[2]Kıvılcımlı, Hikmet. (2008b). Dinin Türk Toplumuna Etkileri. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 19.

[3]Kıvılcımlı, 2011a,  11, 77-78.

[4]Kıvılcımlı, 2011a,  9, 34, 187-188, 201-202, 218.

[5]Kıvılcımlı, Hikmet. (2007). Osmanlı Tarihinin Maddesi. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 576; Kıvılcımlı, Hikmet. (2008c). Metafizik Sosyolojiler. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 17-19; Kıvılcımlı, 2011a,  16-20, 92-96, 102, 194, 269; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011d). Fetih ve Medeniyet. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 19.

[6]Kıvılcımlı,  Hikmet. (2009). Günlük  Anılar. (Birinci  Baskı).  İstanbul:  Sosyal İnsan Yayınları, 109; Kıvılcımlı, 2011a,  97; Kıvılcımlı, Hikmet. (2011g). Tarih Yazıları. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları, 282.

[7]Kıvılcımlı, 2011a,  44, 192, 197, 200-201.

[8]Kıvılcımlı, 2011a,  84-86, 89, 106, 169, 172, 213-214.

[9]Kıvılcımlı, 2011a,  150-151.

[10]Kıvılcımlı, 2011a,  9, 26, 190, 205, 217, 218, 229, 234, 251, 256.

[11]Kıvılcımlı, 2009, 99-100; Kıvılcımlı, 2011a,  66, 311; Kıvılcımlı, 2011g,  242-244; Kıvılcımlı, Hikmet. (2014). Tarih Devrim Sosyalizm. (Birinci Baskı). İstanbul: Sosyal İnsan Yayınları,  82-83, 160.

[12]Kıvılcımlı, 2008b,  23; Kıvılcımlı, 2009,  110-111; Kıvılcımlı, 2011g, 183.

[13]Kıvılcımlı, 2011a,  26, 165, 169, 189.

[14]Kıvılcımlı, 2011a,  30, 125-130.

[15]Kıvılcımlı, 2011a,  157.

[16]Kıvılcımlı, 2009,  101-104, 110; Kıvılcımlı, 2011a,  69-70, 157.

[17]Kıvılcımlı, 2009,  110-111; Kıvılcımlı, 2011a,  149.

[18]Kıvılcımlı, 2009,  101, 104-105; Kıvılcımlı, 2011a,  157.

[19]Löwy, M. (1996). Marksizm ve Din. (Birinci Baskı). (Çev. İrfan Cüre). İstanbul: Belge Yayınları, 29-32.

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...