18 Ekim 2022 Salı

Hikmet Kıvılcımlı: Dünü Bugüne Bağlamanın Pusulası

(El Yazmaları, 19 Ekim 2022 (Toplumsal Özgürlük, Ekim Kasım 2022 sayısı))

Türkiye’de sosyalizm mücadelesinin kutup yıldızlarından Hikmet Kıvılcımlı’nın ölümünün 51, doğumunun ise 120. yıl dönümündeyiz. Ölümünden yarım asır, doğumundan ise neredeyse beş çeyrek asır geçmek üzere olan Kıvılcımlı’nın yaşamı boyunca uğradığı susuş kumkumasının son yıllarda azaldığına tanık olmaktayız. Bunda Kıvılcımlı’nın Marksist-Leninist teorinin bütün zenginliğini hayatın her alanında ortaya koyarak ufkumuzu açıp bilincimizi derinleştirmesinin önemli bir payı bulunmakta.

Marksist-Leninist teorinin zenginliğini ortaya koymanın getirdiği bu önemli payın yanında, en az onun kadar da etkili diğer etken ise Kıvılcımlı’nın yarım asır boyunca kesintisiz olarak parlak bir örneğini verdiği devrimci pratik.

Devrimci pratiğine yön veren, onunla birlikte ve ondan etkilenerek şekillenen ise devrimin güncelliğine odaklanmış güncel politik duruma bakış, devrim stratejisi ve taktik kişiliktir. Bu nokta devrimci teori ile devrimci pratiğin bütünlüğünün nasıl sağlanacağına dair Kıvılcımlı’nın koyduğu örnek duruşu göstermenin yanı sıra Kıvılcımlı’nın mücadele ettiği dönemde Türkiye devrimci hareketindeki özgün konumunu da ortaya koyuyor. Ve ayrıca, içinden geçtiğimiz politik süreçte bizlere ışık tutacak bir kılavuz da sunuyor.

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e

‘Biz yalnızca bir bilim tanırız o da tarihtir’ diyen Marx ve Engels’in izinden giderek her eserini geniş bir tarihsel arka plan üzerine inşa eden Kıvılcımlı, Türkiye’deki siyasi gelişmeleri de bu perspektiften değerlendirmiştir. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan, Osmanlı’nın da Bizans’tan çeşitli kopuşlarla birlikte aldığı miraslarla sürekliliğe sahip olduğunu ifade eder Kıvılcımlı ve bunu tarih teziyle açıklar.

Sınıflı topluma sahip “medeni” Bizans’ta sınıfsal çelişkiler, 15. yüzyılda uzlaşılmaz bir noktaya ulaşmıştır. “Sosyal” bir sınıfın yani proletaryanın henüz olmamasından kaynaklı bu uzlaşmazlığı çözecek olan medeniyetin dışında kalan “barbarlardır”. Bizans’a sürekli saldırılar düzenleyen Osmanlılar ise bu “barbarlığa” en büyük adaydır ve 1453’te Bizans’ı yıkarak “tarihsel devrim”i gerçekleştirirler. Fakat Osmanlılar orijinal medeniyeti kurabilecek yukarı barbar aşamasında değil de medeniyete “Rönesans” yaşatabilecek orta barbarlık aşamasında bir toplumdur. Dolayısıyla Bizans’taki keskinleşmiş sınıf çelişkilerinden bir kopuşu sağlayarak görece daha eşitlikçi bir toplum kursalar da Bizans kurumlarını büyük oranda içermişlerdir.

Bu içermeyle elde edilen kurumlarda sağlanan süreklilik, gelişen üretim biçiminden dolayı sınıfsal yapıya da sirayet etmiş ve Osmanlı toplumu da giderek sınıflaşmaya başlamıştır. Kanuni Sultan Süleyman döneminde “kanunlaşan” iltizam sistemiyle sınıflaşma da en üst düzeye varmıştır. Fakat bu sınıflaşmayı çözecek “barbarlar” ve proletaryanın olmaması nedeniyle Osmanlı, 20. yüzyıla kadar sürekli çürüyen bir “hastaya” dönüşmüştür. Bu süreçte bir taraftan devlet sınıfları (Askeriye, Mülkiye, İlmiye, Kalemiye) vergiler aracılığıyla, diğer taraftan tefeci ve bezirgânlar yağma ve talanla halkı soyarak zenginleşmişler ve bu zenginliklerini birbirlerine karşı iktidar savaşlarında kullanmışlardır.

Talan ve yağmayla semiren tefeci-bezirganlar, siyasal alanda ayanlarla ve/ya da kimi devlet sınıflarıyla iş birliği yaparak diğer tefeci-bezirganları ve/ya da devlet sınıflarını tasfiye ederek, onların paylarını kendi paylarına katmaya çabalamışlardır. Genç Osman’dan III. Selim’e ve II. Mahmut’a kadar girişilen “reform” çabaları ya da Yeniçerilerin “kazan kaldırmaları” ekonomik alandaki “paylarla” bağlantılı olarak siyasal alanda güç kazanma mücadeleleridir. Bu mücadeleler 19. yüzyılda Avrupa sermayesinin Osmanlı topraklarına giriş yapmasıyla yeni bir boyut da kazanarak devam etmiş, yarı-sömürgeye dönüşen Osmanlı’da bir taraftan komprador burjuvazi oluşurken diğer yandan devlet sınıfları Avrupa sermayesiyle “yakın ilişkiler” kurmuştur.

20. yüzyılın başlangıcında emperyal güçler arasında keskinleşen ve 1914’te emperyalist paylaşım savaşıyla sonuçlanan mücadelede Osmanlı “denge politikası” izlese de sonunda Alman emperyalizminin tarafında yer almıştır. Bu taraf almanın sonucunda İngiltere ve Fransa ile birlikte çalışan komprador burjuvazinin yanı sıra Ermeni sermayesi de tasfiye edilmiş ve devlet öncülüğünde “milli burjuvazi”yi yaratmanın ilk adımları atılmıştır. Fakat savaştan yenilgiyle çıkılması “milli burjuvazi” yaratma planlarını bir süre akamete uğratmıştır. 

Komünist Parti 

Bu tarihsel arkaplanı ortaya koyan Kıvılcımlı 1920’lerin başlarında itibaren işçi sınıfının önemli ve etkin bir sosyal varlık[1] olduğunu ileri sürerek, Yörük Ali çetesinden Türkiye Komünist Partisi üyeliğine geçerek kendisinin pratikte gösterdiği üzere, bir komünist partinin örgütlenebileceği somut koşulların olduğunu savunur. Anadolu’nun emperyalist güçler tarafından işgal edilmesine karşı mücadelede ulusal güçlerle ittifak yapılırken komünist partisinin “bağımsız” ve illegal örgütlenmeye devam etmesi gerektiğini belirtir. Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da bu görüşünü sürdürür ve 1930’ların başlarında “komünist faaliyetlerinden” dolayı tutuklu bulunduğu Elâzığ Cezaevi’nde partide tartışılması için yazdığı Yol serisinde daha da geliştirir.

Yol serisinde Kıvılcımlı, işçi sınıfına dayanan ve adanmış komünist kadrolardan oluşan, devletin baskıcı tutumundan dolayı illegal şekilde örgütlenen ama legaliteyi de sonuna kadar kullanmaktan çekinmeyen bir partiyi savunur. Bunlara ek olarak en önemli müttefikin köylüler olduğunu belirterek köylüler arasında örgütlenme faaliyetinin yürütülmesini gerektiğini söyler. Yol serisinde Kıvılcımlı’yı özgün kılan bir diğer nokta Kürt meselesine bakışıdır.

Kürdistan’ın sömürge olduğunu, Türk burjuvazisinin buradan elde ettiği ilkel sermaye birikimiyle önemli bir servete kavuştuğunu ve bu sömürge statüsünün devamı etmesinin Türk burjuvazisi için oldukça önemli olduğunu belirtir. Kürt halkının inkâr, imha ve asimilasyon politikalarına tabi tutulduğunu da ifade eden Kıvılcımlı, Kürt halkının kendi kaderini tayin hakkını savunur ve TKP’nin kardeş Kürt halkının komünist partisine kavuşması için gerekli desteği vermesi gerektiğini ileri sürer. Böylece Kıvılcımlı, işçi sınıfının öncülüğünde, köylüler ile Kürt halkıyla ittifak kurmuş komünist partinin “demokratik devrimi” gerçekleştirebileceğini ileri sürer.

Kıvılcımlı, burjuvazinin hem kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçilmesinden dolayı hem de tefeci-bezirgân kökeninden dolayı “demokratik devrimini” gerçekleştiremeyeceğini, bu nedenle bu görevin işçi sınıfına düştüğünü belirtir.

Ortaya koyduğu bu düşünceler Kıvılcımlı’yı, hem zamanında hem de sonrasında özgün bir konuma koymuştur. Özellikle 60lı yıllarda sola hâkim olacak 20. yüzyılın başında “memlekette işçi sınıfı yoktur” görüşünden ayrılacaktır. Keza cumhuriyetin ilanıyla “demokratik devrimin” gerçekleştiğini ve “sosyalist devrimin” hedeflenmesi gerektiği düşüncesine de set çekecektir. Daha da önemlisi ise Kürt halkına yönelik politikaları açıkça ortaya koyarak demokratik devrimde müttefik güç olarak görmesidir. 

Bu noktada Kıvılcımlı’ya bu düşünceleri ileri sürdürten tarihsel arka plana tekrardan bakış atmakta fayda var.

“Devletçilik”

Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan yenilgiyle çıkılmasından sonra Anadolu’nun çeşitli bölgelerindeki küçük sermaye sahipleri, eşraflar Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri etrafında bir araya gelmiş ve “bölgesel” kurtuluşu gerçekleştirmek için gerilla mücadelesine başlamışlardır. Mustafa Kemal’in liderliğindeki grubun güç kazanıp Ankara’da merkezi bir otorite oluşturmasıyla bunlar “ulusal” kurtuluşa “ikna” edilmişlerdir. Nitekim Kurtuluş Savaşı sonrasında (Rum sermayesinin de mübadeleyle tasfiye edilmesiyle) bu grup aracılığıyla yarım kalan “milli burjuvazi” oluşturma planına devam edilmek istenmiştir.[2] Bu bağlamda devletin bütün imkânları seferber edilmiş, tasfiye edilen Rum ve Ermeni sermayelerinin bu gruplara aktarılması sağlanmıştır. Diğer yandan (Lenin’in de belirttiği üzere) banka ve sanayi sermayelerinin iç içe geçmesiyle oluşan Finans-Kapitalin dünya çapında hâkim olmasının bir sonucu olarak Türkiye’de de İş Bankası’nın kurulmasıyla Türk burjuvazisinin önündeki buzlar kırılmak istenmiştir. Böylece Kıvılcımlı, Türk burjuvazisinin oluşmasında ve gelişiminde devletin ve Finans-Kapitalin rolüne özel bir vurgu yapar.

Fakat bu çabalara rağmen “sermaye” sanayi gibi üretimi geliştirecek alanlara yatırım yapmaktansa yağma ve talanla var olan üretim alanlarını “kapmaya” çalışmış ve bu nedenle tam anlamıyla bir milli burjuvazi oluşturulamamıştır. Buna ek olarak kapitalizmin dünyayı sarsan 1929 krizinin gerçekleşmesi ise devletin olaya el atmasına neden olmuştur. Böylece ekonomide “devletçilik”, siyasette ise (Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve Serbest Cumhuriyet Fırkası “deneyimleri” sonrasında) otoriter tek parti yönetimine geçilmiştir.

Bu süreçte SSCB’den alınan teknik ve finansal destekle kurulan kamu teşekkülleriyle ile devlet üretimi geliştirmenin öncülüğünü almış ve piyasanın genişlemesini ve gelişmesini sağlamaya çalışmıştır. Siyasal alanda ise serpilen işçi sınıfının siyasallaşmaması için (TKP’ye yönelik baskıların da gösterdiği üzere) komünistlere özel bir baskı uygulanmış, nitekim Donanma Davası ile Kıvılcımlı 1938’de hapse girecektir. 1950’de Demokrat Parti’nin (DP) getirdiği afla hapisten çıkacak olan Kıvılcımlı, bu dönemde otoriter rejime karşı demokratik devrimi savunmuş ve bu minvalde “ittifakların” kurulması gerektiğini belirtmiştir.

DP’nin iktidarının ilk günlerinde oluşan “demokrasi” havasının aldatıcı olduğunun farkında olan, ama bu havanın “istismar” edilmesi gerektiğini belirten Kıvılcımlı 1954 yılında Vatan Partisi’ni kurar. Partinin adının “Vatan”, kısa bir süre yayınlanacak olan parti gazetesinin adının da “Vatandaş” olması, Kıvılcımlı’nın sosyalist bir çizgiden “ulusalcı” bir çizgiye geçtiğine dair -bugün de devam eden- intibaların oluşmasına neden olmuştur. 27 Mayıs’a yönelik olumlu tutumu, ortaya attığı “İkinci Kuvâ-yı Milliyecilik” sloganı, Kürt meselesine çok az değinmesi bu intibayı güçlendirmiştir. Gerek dünyadaki gerekse de Türkiye’deki siyasal ve ekonomik gelişmeler ele alındığında bu intibanın “yüzeysel” olduğu görülmektedir.

“İntiba”

İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’ndan kısa süre sonra başlayan “Soğuk Savaş” ile dünya saflara ayrılmış, Hruşçov’un ortaya attığı ve Brejnev’in de sürdürdüğü “barış içinde bir arada yaşama” ilkesi ile de dünyada bir konsensüs sağlanmıştı. Bu dönemde “sosyalist” devrimlerden çok, halk kurtuluşu cephelerinin öncülüğündeki anti-sömürgeci hareketlerin bağımsızlık devrimlerine şahit olundu. İktidara gelen bu halk cephelerinin SSCB’den aldıkları yardımla “kapitalist olmayan yol”dan kalkınma politikaları izlemeleri ise “gelişmekte olan” ya da “az gelişmiş” ülkelerdeki devrimcilere örnek olmuştur.

Türkiye’de ise bu süreçte devletin oluşturduğu fidelikte gelişen sermaye, girişim ve atılımdan ziyade yağma ve talanla birikimini sürdürmeye devam etmiştir. DP döneminde ABD’den alınan teknik ve finansal destekle (dünyadaki iş bölümünden doğru Türkiye’ye düşen görev olan) tarımsal üretime odaklanılarak tarımsal kapitalizm geliştirilmeye çalışılmıştır. Tefeci-bezirgân kökenli sermaye gruplarıyla varlığını önemli oranda sürdüren toprak ağaları bu ortamda daha da semirmiş ve ekonomide önemli güç olmuşlardır.

Dünyadaki ve Türkiye’deki bu ekonomik gelişmelere siyasal alanda -özellikle komünistlere uygulanan- baskı ve terör eşlik etmiştir.

ABD’de McCarthy davalarıyla bütün dünyada kara propagandayla anti-komünist dalganın yükseltilmesiyle (Avrupa’da anti-faşist mücadeleye liderlik edip iktidara ortak olanlar dışında) komünistler yer yer katliama (bkz. Endonezya) uğratılarak siyasal ve toplumsal alanın dışına itilmek istenmiştir.

Dünyada ve Türkiye’deki bu ekonomik, siyasi ve toplumsal gelişmeler bir arada ele alındığında, anti-emperyalist ve anti-feodal bir demokratik devrim programı çerçevesinde mücadele etme gerekliliği ortaya çıkmaktadır. Kıvılcımlı da bu bağlamda mücadeleyi partili bir şekilde yürütmeye çalışmış, devletin etrafında oluşturduğu seti aşıp kitlelere ulaşabilmek için de “retoriği” yüksek ve “ses getirecek” söylemlerde bulunmaya çalışmıştır. “İkinci Kuvâ-yı Milliyecilik” sloganından “Eyüp Sultan Konuşması”na kadar uzanan geniş yelpazede Kıvılcımlı bir taraftan derin Marksist-Leninist bilincinin parlak örneklerini sunarken, diğer taraftan da işçiler, emekçiler, aydınlar ve halkın bilumum kesimiyle mücadele etmek için en küçük ve fedakâr çabadan da kaçınmamıştır. Dolayısıyla Kıvılcımlı’ya yönelik intiba; onun “devrimin güncelliği” doğrultusunda gerekli çaba ve taktik esnekliği göstermesini görememiş, salt söylemsel ve pragmatik bir pencereden değerlendirmiştir.

Benzer bir değerlendirmeyi “Ordu” meselesinde de görmekteyiz. 27 Mayıs olumlaması ve 12 Mart’ın hemen ardından kaleme aldığı “Ordu kılıcını attı” yazısının başlığı nedeniyle Kıvılcımlı darbeci ilan edilmiş, hatta uzun yılların emeği olan “Tarih Tezi”nin de ordunun müdahalesini meşrulaştırmak[3] için “uydurulduğu” bile ifade edilmişti.

Fakat Kıvılcımlı, “27 Mayıs ve Yön Hareketinin Sınıfsal Eleştirisi” başlıklı eseri başta olmak üzere 60’lı yıllarda yazdığı, söylediği her şeyde “işçi sınıfının” öncülüğünü vurgulamıştır. Hatta Türkiye’de kapitalizmin gelişmediğini ileri sürerek başta ordudaki subaylar olmak üzere “aydınların” öncülüğünü “belli” bir şekilde vurgulayanlara açıkça karşı çıkmıştır. Yoksul halkın safından gelen “aydın” subayların sosyal bir sınıf olan işçilerin öncülüğünde, halkın diğer tabakalarıyla ittifak kuran bir örgütle mücadele etmedikleri takdirde NATO’nun piyonu olacaklarını da özellikle belirtmiştir. Bugün bile haklı çıktığını söyleyemez miyiz?

Derleniş!

Günümüze geldiğimizde ise dünyada kapitalizmin krizinin, Türkiye’de de siyasal krizinin tarihteki en derin boyutlarına ulaştığını görmekteyiz. En ufak davranışların bile etkileyici ve belirleyici bir öneme sahip olduğu bu tarihsel dönemeçlerde cesur ve atik olma gibi meziyetler öne çıkıyor. Türkiye sosyalist hareketi tarihinde gerek teorik gerekse pratik alanda bu meziyetlere sahip olup yaşamı boyunca sergileyebilen ender isimlerden olan Hikmet Kıvılcımlı bir pusula gibi önümüzde duruyor. Fakat bu meziyetler kadar “pusulanın” gösterdiği siyasal ufka bakıp, o yönde ilerlemek “tarihsel” bir nitelik taşıyor.

Demokratik devrimin gerçekleşip demokratik bir anayasa ve demokratik bir cumhuriyetle taçlanması için somut koşullar gayet uygun. Bunun için işçi sınıfının öncülüğünde anti-kapitalist alanlarla kurulacak örgütsel dolayımlar ve verilecek mücadelelerle şekillenecek demokratik devrim programının oluşturulması oldukça gerekli. Ve geçtiğimiz günlerde büyük bir coşkuyla ilan edilen “Emek ve Özgürlük İttifakı” bu programı gerçekleştirebilme potansiyeline sahip. Ve bu potansiyelin gerçekleştirilmesi, sosyalistlerin “dağınıklığından” hayıflanıp “uyanmasını” ve “Büyük Derleniş”i gerçekleştirmesini isteyen Kıvılcımlı’nın bize bıraktığı bir görevdir de aynı zamanda.

Dipnotlar:

[1] Daha sonra yazacağı Yol Serisi, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, Türkiye İşçi Sınıfının Sosyal Varlığı kitaplarını somut ve bilimsel bir şekilde ortaya koyacaktır.

[2] Bkz. İzmir İktisat Kongresi.

[3] Bkz. Murat Belge’nin “Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın Tarih Tezi Üzerine” başlıklı yazısı. 

14 Ekim 2022 Cuma

Sağ Popülizm Tekrar “Yükselirken”

(Toplumsal Özgürlük, Ekim Kasım 2022 sayısı)

Geçtiğimiz aylarda Fransa, İtalya ve Brezilya’da gerçekleşen seçimler, faşist söylemlere sahip partilerin ve adayların “zaferleri” ya da başarılarıyla sonuçlandı. Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Tayvan’daki ABD-Çin geriliminin üzerine gelen bu gelişmeler, dünya halklarının “kaygılanmasına” yol açmış durumda. 

Macron, Le Pen ve “sol” 

Fransa’da son iki cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura kalan “aşırı sağcı” Marine Le Pen’in partisi, haziran ayındaki meclis seçimlerinde tarihi rekorunu kırarak 89 koltuk kazanarak üçüncü parti oldu. Babasından bu yana gelen geleneği sürdüren, hatta babasını yeterince “sert” olmamakla suçlayıp ihraç eden Le Pen’in aldığı bu başarı oldukça “kritik”. Kritik olmasının nedeni ise 577 sandalyeli mecliste devlet başkanı Macron’un çoğunluğu sağlayamamış olmaması. Böylece Le Pen, kimi tavizler karşısında istediği yasalara geçirmesi konusunda Macron’un ihtiyaç duyduğu desteği sağlayabilir. Nitekim neo-liberalizmin yılmaz savunucusu, Fransız emperyalizmini eski günlerine döndürmek için dünyadaki savaş alanlarına hızla müdahil olan Macron için Le Pen’den destek almanın hiç “ayıbı olmaz”. Fakat bu “işbirliğinin” gerçekleşmesinin önünde Fransız solu önemli bir engel olabilir. 

Bir süre sarı yeleklilere bıraktıkları mücadele bayrağını devralan Fransız işçi sınıfı, kısır tartışmalar içinde debelenen Fransız soluna hem sokakta hem de seçimde gerekli balans ayarını yaptı. Hazirandaki meclis seçimlerinde birleşik cephe (NUPES) oluşturan ve ikinci olan Fransız solu, Macron ve Le Pen’in (esasında Fransız sermayesinin) planlarını suya düşürebilecek kapasiteye sahip. 

Meloni, Bolsonaro ve “rehavet ” 

25 Eylül’de gerçekleşen İtalya Genel Seçimleri’nde Mussolini hayranlığını ve faşist söylemlerini gizlemeyen Giorgia Meloni’nin İtalya’nın Kardeşleri partisi birinci oldu. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ilk defa faşizan bir oluşumun bu kadar oy alıp birinci olması oldukça“kritik”. Uzun bir süredir (düzen içi sol partilerin de destekledikleri) teknokrat kabinelerle yönetilmeye çalışan İtalya’da halkın bu duruma tepkisini faşizan bir yapıyı destekleyerek göstermesi, 1920’lerin başında benzer bir kriz durumunda Mussolini’yi “seçmesiyle” benzerlik taşıyor. İtalya sermayesinin uzun zamandır yaşadığı krizle halkın bu “seçimi” birleşince, önümüzdeki dönemde başta işçilere ve göçmenlere olmak üzere, ciddi bir saldırı dalgasının başlatılacağı öngörülebilir. 

Diğer yandan halkın önemli bir kısmının protestosunu da gösteren bir şekilde seçimlere katılımın yüzde 63’lerde kaldı. Melioni’ye oy verilmesinde olduğu gibi sandığa gidilmemesi de teknokrat hükümetlere karşı bir önemli tepki olarak duruyor. Bu tepkinin hedeflerinden birinin de dağınık durumda olan İtalya

solu olduğu görülüyor. Fakat irili ufaklı şekilde boy veren işçi direnişleri Fransa’da olduğu gibi İtalya’da da sosyalist sola bir hiza verebilir. Brezilya’daki devlet başkanlığı seçimlerinin ilk turunda Lula’nın kazanamaması ve faşist söylemlere sahip Bolsonaro’nun yüzde 43 gibi ciddi bir oy alması Fransa ve İtalya’daki gelişmeler kadar “kaygı” üretmiş durumda. Kadın ve LGBTİ düşmanlığından yerli halklar ve solcu düşmanlığına, Trump destekçiliğinden Amazon ormanlarının sermaye tarafından yağmalanmasına kadar “halk düşmanlığı” niteliğini taşıyacak sıfatları üzerine alan Bolsonaro’ya verilen bu desteğin arkasında Brezilya ordusu ve sermayesinin payı büyük. Seçimlerden önce ordunun çeşitli bölümlerinin Bolsonaro’ya destek minvalinde yaptıkları askeri gösteriler, aynı zamanda Lula seçildiği takdirde “darbe” seçeneğinin de masada olduğunu gösteriyor. Diğer yandan Bolsonaro’nun partisinin meclis seçimlerinden birinci çıkması da “darbe” ihtimalini gerçek kılma ve daha şimdiden ikinci turda “hile yapıldığı” söylentisiyle seçimleri boşa düşürme konusunda cesaret veriyor. Anketlerde önemli bir farkla önde gösterilen Lula, her ne kadar yüzde 47 ile seçimden birinci çıksa da inisiyatif rakibine kaptırmış durumda. Lula her ne kadar yoksul halktan ciddi bir oy alsa da, anketlerin getirdiği rehavetten (ve “siyasi tercihten”) kaynaklı halkın örgütlenmesi ve örgütlü bir biçimde mücadele verilmesinden imtina etmesinden dolayı ikinci tura endişeyle bakmakta. Bu durum Lula kadar dünya soluna da önemli bir ders sunuyor. Kapitalizmin kriziyle doğrudan bağlantılı olarak gelişen enerji, gıda krizi ve artan savaş ortamları işçileri, emekçileri ve yoksulları taleplerini dile getirmekle kalmayıp gerçekleştirecek siyasi öznelere doğru yönelmesine neden oluyor. Sosyalist hareketlerin “şimdilik” bu yönelime cevap olamaması faşizan öznelerin iktidara gelmesine neden oluyor. 

Fakat faşizan güçlerin geçtiğimiz yüzyılın ikinci çeyreğinde olduğu gibi etkin bir iktidar gücü olmayı başaramaması, sosyalist solun kendisini toparlaması için fırsat sunuyor. Bu fırsatı değerlendirmenin yolunun nasıl olacağını da dünyanın dört bir yanında mücadeleyi yükselten işçiler, emekçiler, kadınlar ve gençler açıkça gösteriyorlar. 

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...