21 Aralık 2022 Çarşamba

Devlet Krizi “İvmeleniyor”

(El Yazmaları, 22 Aralık 2022 (Toplumsal Özgürlük, Aralık 2022 Ocak 2023 sayısı))

Hayatın her alanında yaşanan gelişmeler, hızını ve şiddetini giderek artırıyor. Dünya çapındaki hızlanma ve şiddetlenme, Türkiye’de kendisini ivmelenmiş bir biçimde gösteriyor. Bu “ivmelenme”yi tetikleyenlerinden birisi de devletin yaşadığı kriz.  

Vazife  

Yazılı tarihten bu yana kurumsallaşmış olarak var olan “devlet aygıtı”, toplumsal yaşamın düzenlenmesi ve istikrarlı bir biçimde devam etmesini sağlamakla vazifelendirilmişti. Günümüze kadarki gelişmelere bakıldığında devletin, egemen sınıfların çıkarları doğrultusunda toplumsal yaşamı düzenleyip idame ettirerek vazifesini yerine getirdiği görülüyor. Devletin vazifesini yerine getiremediği zamanlar da var: Ezilen sınıfların yaşamlarına sahip çıkarak “başkaldırdığı” ve egemen sınıflar arasında paylaşım mücadelesinin keskinleştiği zamanlar. 

Türkiye özelinde bakıldığında devletin krizi, birincisinin de kimi zaman etkili olduğu ama esas olarak ikincisinin (“şimdilik”) ağır bastığı bir zamana tekabül etmekte. Kapitalizminin derinleşen yapısal kriziyle bağlantılı olarak Türkiye burjuvazisinin yaşadığı kriz, sermayeyi toplumsal yaşamın her zerresini sömürmeye zorluyor. Sermayenin bu zorlaması da devletin “ideolojik aygıtlarından” daha fazla “şiddet tekelini” kullanmasına neden oluyor. Şiddet tekelinin sağladığı yeni sömürü alanları egemen sınıfların ağızlarını sulandırmanın yanı sıra bu tekele sahip olma arzusunu da artırıyor. Bu bağlamda siyasal alandaki söylemler ve eylemlerde de “şiddetin” dozu artırılarak devletin şiddet tekelinde pay kapılmaya çalışılıyor. Şiddet, zorlama ve pay kapma çabasının birleşip kaynaşması ise devletin vazifesini gerçekleştirmesini engellemekle birlikte “bütünlüğüne” de zarar veriyor ve krizinin büyümesine neden oluyor. 

Patlama  

AKP-MHP-Ergenekon ittifakının büyük oranda hükmettiği devlet aygıtının krizi, bu özneler ve öznelerin temsil ettiği sınıfsal tabakalar arasındaki pay kapma mücadelesinin büyümesinden kaynaklı derinleşiyor. Taksim’deki patlama, Suriye’ye yönelik operasyon çabası, zincir marketlere yönelik söylemler gibi gelişmeler bu derinleşmenin ivmelendiğinin göstergeleri. 

Taksim’deki patlamaya yönelik soru işaretlerinin giderilememiş olması, Erdoğan’ın İçişleri Bakanından değil de İstanbul Valisi’nden bilgi alması, şüphelinin MHP’li ilçe başkanının telefonundan aranmış olması ile şüphelinin yakınlarının ÖSO ile bağlantısı ve bunun gibi “bilgilerin” halka açık hale getirilmesi, patlamanın AKP/Erdoğan’dan “habersiz(!)” bir biçimde MHP-Soylu kliği tarafından uygulandığına dair intibayı güçlendiriyor. Keza patlamanın ardından Suriye’deki Kürt güçlerine yönelik operasyon hazırlığına girişilmesinde Bahçeli ve Soylu’nun özel çaba göstermesi de ikilinin özel bir hamle içerisinde olduğunu gösteriyor. 

Halk nezdinde desteği ve itibarı azalan, mafyöz sermayenin ihtiyaç duyduğu payı sağlamakta güçlük çeken bu ikilinin özel hamleyle hem siyasal hem de ekonomik alanda güç kazanmayı planladıkları gözüküyor. Yaşanan gelişmeler planlarında tam anlamıyla başarılı olamadıklarını, ama yapılan hamleyle sahip oldukları güçleri bir süre daha konsolide etmeyi sağladıklarını gösteriyor. Öte yandan Erdoğan ve Ergenekon’un ise bu özel hamleye doğrudan müdahil olmayıp yaratacağı sonuçlardan doğru kazanç sağlamayı çalışıyorlar. Erdoğan’ın ABD, Rusya ve hatta Esad’la ve Ergenekoncuların ise Rusya ve Esad’la iletişime geçerek Suriye’ye operasyon yapmaya çabalamaları buna işaret etmekte.  

Pay Kapma  

Zincir marketlere yönelik tartışmalarda da iç mücadelenin izlerini görmekteyiz. Bahçeli’nin süregelen söylemleriyle başlayıp karşı cevaplarla alevlenen tartışma şimdilik sönümlense de kor halinde alttan altta yanıyor. 12 Eylül’ün ardından İslamcı hareketlerin ve tarikatların yoksul mahallelerde örgütlenmelerini sağlayan ve AKP dönemiyle holdingleşecek kadar büyüyen zincir marketler, önemli bir siyasal, toplumsal ve ekonomik güce sahip. Çeşitli tarikatların sahip oldukları zincir marketler başta AKP’nin olmak cemaat ve tarikatların kitle örgütlenmelerini sağlamanın yanı sıra ekonomik güç de sunuyor. Bu nedenle MHP ve Ergenekoncuların iştahını kabartıyor.  

MHP halkın zamlara ve yoksulluğa duyduğu öfkeyi zincir marketlere yönlendirerek iktidar ortağını korumaya çalışırken, cemaat ve tarikatların iktidardaki alanını daraltarak kendi yerini büyütmeye çalışıyor. Büyütme çalışması da tarikatlar ile MHP arasındaki gerilimi şiddetlendirerek devlet krizine bir fay hattı daha ekliyor. 

Ergenekoncular ise bir taraftan halkın zamlara ve yoksulluğa duyduğu öfkeyi diğer taraftan cemaat ve tarikatların çocuklara uyguladıkları ve istismar nedeniyle yükselen halkın tepkisini “halkçı” ve “laiklik” söylemleriyle kapsayarak bu ekonomik, toplumsal ve siyasal “pasta”dan pay kapmak istiyorlar.  İktidar alanının içinde ama sorumluluğundan “dışarıda” olmaya özen gösteren Ergenekon kliği, popülist söylemlerle krize başka bir gerilim daha yüklüyorlar. 

İktidar alanında bulunan siyasal özneler, aralarındaki bu mücadeleye rağmen, “dış düşmanlara” karşı “birlik” içinde durarak ortaklığı “şimdilik” bozmamaya özen göstermekteler. Fakat bu “özen”in, eğer iktidar alanında güç kazanmayı sağlayacaksa “dış düşmanla” pragmatik ilişki kurulmasını (HDP heyetiyle görüşme, İYİP ve CHP üyelerini “teşviklerle” kazanma) dışlamadığı görülüyor. Şayet pragmatik ilişkilerin sağlayacağı kazançlar büyük olursa “dış düşmanların” öznelere göre değişiklik göstermesi de büyük bir olasılık. “İçeride” şiddetlenen pay kapma mücadelesine ek olarak “dış düşmanların” görecelileşmesi de özneler arasındaki gerilimi artırabilir. Ve gerilimin artması da “vazifesini” yerine getiremeyen devletin krizinin ivmelenip içinden çıkılamayacak kadar derinleşmesine neden olabilir. Fakat krizin derinleşmesi, halk hareketleri siyasal alanı etkileyen mücadeleleriyle müdahil olmadığı takdirde, devletin “şiddet tekelini” daha güçlü ve konsolide olmuş biçimde (yani faşizmi kurumsallaştırarak) uygulamasına yol açabilir. Dolayısıyla sermayenin dünya çapındaki kriziyle bütünleşmiş ve derinleşmiş devlet krizinin halkın lehine giderilmesinin tek yolunun devletin “restore” edilmesinden değil, halkın mücadelesiyle oluşacak gerçekten demokratik bir cumhuriyetten geçtiği görülüyor. 

14 Aralık 2022 Çarşamba

İran’da Mollalar ve Halk Arasındaki Mücadele Büyüyor

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2022 Ocak 2023 sayısı)

Mahsa Amini’nin öldürülmesinin ardından İran’da başlayan eylemler çeşitli biçimlerde ve yeni katılımlarla devam ediyor. İran halkının son yıllarda sıkça sokağa çıkmasının bir sonucu olarak süreklilik ve direnç kazanan eylemler, hem kazanım elde ediyor hem de rejimi yıkıcı bir şekilde sarsıyor. Buna karşılık molla rejimi ise bekleme pozisyonunu terk ederek havuç-sopa yöntemini devreye sokmuş durumda. 

Mücadele büyüyor 

Son yıllarda bütün dünyada olduğu gibi İran’da da kadınlar öncülüğünde başlayan eylemler, yine kadınların direnci ve mücadelesiyle ülkenin her tarafına yayılmış durumda. Uzun bir süre kadın direnciyle süregelen eylemlere işçiler ve esnaflar da katıldı.

İran İslam Devrimi öncesindeki grevlerle şahın devrilmesinde büyük pay sahibi olan İran işçi sınıfı, uzun bir zamandan sonra çeşitli fabrikalarda greve çıktı. Petrol gibi önemli sektörlerde greve çıkan işçiler, ekonomik krize ve rejime karşı tepkilerini bir arada gösteriyorlar. Diğer yanda esnaflar da işçilere benzer şekilde ekonomik kriz ve molla rejimine karşı tepkilerini tehditlere aldırmayarak kepenk kapatarak ortaya koydular. Şahı yıkan işçilerin ve esnafların bir arada mücadele alanına girmesi, mücadeleyi yeni boyutlara taşımakla birlikte rejim için çalan çanların sesini artırıyor. 

Hamleler ve değişmezlik 

Çanların sesini iyice duyan rejim de saldırı pozisyonuna geçti. Molla rejimi, sert ve yumuşak hamleleri bir arada gerçekleştirip kitleleri “sersemleştirerek” yok etmeyi planlıyor. İlk olarak rejim, zorunlu örtünmeyle ilgili yeni düzenlemelerle ortaya çıkan, ama kadınların fiili mücadelesiyle zaten işlevsizleşen İrşad Devriyeleri lağvetti. Ek olarak yeni “reformların” yolda olduğu ileri sürülerek halkın “teröristlere” uymamasıyla “yeni bir dönemin” açılabileceği vaat edildi. 

Molla rejimi, “yeni dönem” ve “reform” vaatlerini yerine getirme konusunda halkı çok bekletmeyeceğini idamlarla gösteriyor. Rejim güçlerine şiddet uygulamamış, özellikle 20’li yaşlardaki gençleri (aralarında Kürt gençleri çoğunlukta) hiçbir adil yargılama olmaksızın idam eden rejim, değişmeyeceğini tekrar kanıtlamış durumda. İdamların yanı sıra zorla örtünmeye yönelik yeni “teknolojik” önlemler alınacağına dair söylentiler de değişmeyen tek şeyin molla rejiminin kendisi olduğunu ortaya koyuyor.

Rejimin değişmediğini gösterdiği bir diğer konu ise Kürtler. İsyanın en başından beri ayakta olan Kürt halkına yönelik Irak ve İran’da gerçekleştirilen saldırılar, mollaların önce Kürt halkındaki direniş ateşini, sonrasında ise İran emekçileri ve halklarındaki mücadeleyi bitirmeyi amaçladığına işaret ediyor. Fakat Kürt halkının direnişini sürdürmesi, İran emekçileri ve halkları arasında mücadelenin büyümesi ve bunların sonucunda başta Hatemi gibi rejimin içerisinden gelen tepki sesleri, önümüzdeki dönemde rejimin işinin hiç de kolay olmayacağını açık bir biçimde gösteriyor. 

8 Aralık 2022 Perşembe

Erdoğan’ın “Seçim” Yürüyüşü

(El Yazmaları, 9 Aralık 2022 (Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2022 sayısı))

2 022 yılının sonlarına doğru gelirken Türkiye’deki siyasal gündemin zirvesine yerleşen “seçim” meselesinin konumu her geçen gün perçinleniyor. Siyasal öznelerin izledikleri/izleyecekleri politikalar seçimi kazanma/kaybetme üzerinden tartışılarak “anlam” kazanıyor. Muhalefet her sorunun çözümünü parlamenter sisteme dönülmesiyle gerçekleşecek olan “demokratikleşme”nin sonrasına bırakarak Erdoğan’ı yenme meselesini öne çıkartıp sürdürüyor.  

Erdoğan ise bir bütün olarak ele aldığı bu süreci sadece seçimi kazanmakla sınırlamayarak iktidarını kalıcılaştırmayı ve faşizmin inşa sürecini nihayete erdirmeyi hedefleyerek çok yönlü hamlelerini uygulamaya geçirmeye çabalıyor. 

Öncelik Ekonomide 

Erdoğan iktidara gelmesinde ve sürdürmesinde önemli payı olan ekonomik gelişmelerin, gidişine de yol açmaması için bu alana öncelik veriyor. Her fırsatta “ekonomist” titrini ifade etmekten sakınmayan Erdoğan için ekonomi, halkın rızasını “satın almak” için en önemli enstrüman. EYT’lilere yönelik hazırlıklar, asgari ücrete rekor zam yapma sözleri, doğalgaz faturalarını karşılama vaadi, binlerce konut müjdesi vb. hamleler, sermaye yanlısı politikalarla yoksullaştırdığı halkın hem rızasını hem de tercihini kazanmaya yönelik. Bu hamlelerin bir diğer özelliği ise halkın hak sahibi “özne” olabilme potansiyelinin gerçekleşme ihtimalini sıfıra indirgeyerek sadaka bekleyen “nesne” niteliğini derinleştirip kalıcılaştırmak. Nitekim Osmanlı’ya duyulan özlemin altında yatan nedenlerden biri de halkın nesne niteliğine sahip olduğu “(neo?)tebaa” haline olabildiğince dönüştürmek. Dolayısıyla halka yönelik stratejik ve ideolojik hedeflerine ulaşmak için Erdoğan, seçimlere kadar “sadaka”sını ve lütuflarını halktan esirgememeye ve halkın da bu beklentiler içerisinde kalmasını sürdürmeye çalışacaktır.

Erdoğan, halkın yanı sıra “burjuvazinin” de rızasını ve tercihini almak için ekonomi enstrümanını benzer bir şekilde kullanmaya çalışıyor. İktidarı boyunca burjuvaziye “ne istediler de vermedik” düsturu ile yaklaşan Erdoğan, para akışını hızlandırmaya çalışıyor. Yağma ve talana dayanan tefeci-bezirgân kökenli, cumhuriyet döneminde ise devletin fideliğinde yetişen Türk burjuvazisinin günümüzde Erdoğan’ın ağızlarına bırakacağı sikke keselerini asalak gibi beklediği görülüyor.

Erdoğan, diğer yandan sermayeye sopa göstermeyi de ihmal etmiyor. Enerji ve gıda gibi halkın temel ihtiyaçlarındaki yüksek enflasyonun yarattığı öfkenin “kendisini vurmaması” için zincir marketler hedef gösteriliyor. Zincir marketlerden gelen tepkilere karşı marketlerin kimi şubelerini kapatılarak zor kullanılması ise taraf değiştirmeyi aklına getirenlere de bir mesaj. Fakat kapitalizmin krizinin her geçen gün derinleşmesi, keselerin gelişindeki herhangi bir aksama gibi nedenler Erdoğan’ın “mesajının” geri dönmesine de neden olabilir. 

Erdoğan, sadakalar ve keseler için ihtiyaç duyduğu kaynağı üç yolla sağlamaya çalışıyor: “Özerk” Merkez Bankası’nın para basımını arttırması, IMF ve Körfez sermayesinden para akışı ve “kara para” iddiaları. Gelecek paraların bedelleri geleceğe havale edildiğinden iktidar, akan bütün çeşmelere kovalarını götürüyor. Nitekim Erdoğan son zamanlarda dış ziyaretlere ağırlık vererek resmen dünyayı dört dönüyor, “siyasette küslük olmaz” diyerek kendisinin kapattığı ya da kendisine kapatılan bütün kapıların açılmasına çabalıyor.

Erdoğan için önemli olan tek şey “şimdi” ve kısa vadede halkın ağzına çalınacak bir parmak balın ve sermayenin doyumsuz iştahının finanse edilmesi. Finanse etme çabasının özellikle dış politikadaki “çizgisizlik” ve “esneklik” ile bütünleştirilmesi ise kısa vadede önemli fırsatlar doğurmanın yanı sıra orta ve uzun vadede büyük riskleri de beraberinde getiriyor. Ama yine de önemli olan “şimdi”. 

Sünni İslam ve Türkçülük 

Erdoğan’ın bir diğer hamle alanı ise dış politika ve askeri alan. Miraslarını aldığı sağcı, Türkçü ve İslamcı iktidarlar gibi “vatan”, “bayrak”, “millet” ve “din” söylemlerini kullanarak hem ekonomik alanda yükselen sesleri susturmayı hem de kitlesini konsolide etmeyi hedefliyor. Bu bağlamda coğrafyamızdaki silahlı ya da silahsız bütün çatışmalara müdahil olarak söylemin üzerinde yükseleceği nesnel temelin sürekliliğini sağlıyor. Bu nesnel temel aynı zamanda muhalefetin iktidarın arkasında dizilmesini sağladığı için de oldukça faydalı.  

Nesnel temelin üzerinde ise iki öznenin inşa edildiğini görmekteyiz.  

İnşa edilmek istenen ilk özne ise “Sünni İslami” özne. İslamcı hareketler, Sovyetlerle ittifak içerisindeki anti-emperyalist ulusalcı hareketlerin 1973 Savaşı’ndaki yenilgiyle birlikte zemin kaybetmesi sonucunda özellikle Orta Doğu’da palazlanmışlardı. Gerek bölgede gerekse de Türkiye’de 90’lı yılların sonuna kadar askeri alanı öne çıkartan bu hareketler, 2000’li yıllarla birlikte siyasal alanda “demokrasi”ye, ekonomik alanda ise neoliberalizme yönelmiş ve özellikle liberallerin açık desteğiyle “halk isyanlarını” da çalarak iktidara gelmişlerdi. Fakat kısa süren bayramın ardından bu hareketler tekrar silaha sarıldılar ve “demokrasi”yi terk ederek “cihatçı” çizgiye yerleştiler. Tunus’tan Mısır’a, Filistin’den Irak’a, Azerbaycan’dan Afganistan’a ve oradan da Doğu Türkistan’a kadar İslam coğrafyasının neredeyse her alanında varlık gösteren bu hareketler, iktidara egemen bir güç olabilme kapasitesine sahip olamasalar da egemenlerin hamlelerinde araç olma niteliğine sahip olabiliyorlar. Bu bağlamda AKP/Erdoğan iktidarının Ukrayna’dan Karabağ’a, Libya’dan Suriye’ye kadar geniş alanda bu araçları kullanmaktan epey bir süredir imtina etmemesi, meseleye bakışının taktiksellikten öte stratejik olduğunu gösteriyor. Çeşitli dönemlerde Hizbullahçıların salınmasından SADAT’ın faaliyetlerinin perde arkasından devam ettirilmesi ise bu güçlerin stratejik “askeri” güçler olarak konumlandırıldığına işaret ediyor. 

Buna ek olarak da Sünni İslami söylemlerin halktan gelen tepkilere göre dozu ayarlanarak boca edilmesiyle “Sünni İslami” öznenin yenilgilere rağmen gerek siyasal gerekse ideolojik alandaki gücünü korumasına çalışılıyor. Fakat bir yandan güç toplamak adına bu araçsallığa “geçici olarak” katlanan cihatçı güçlerin başka “egemenler” tarafından da kullanılabilir olması, diğer yandan neoliberalizm soslu İslami söylemin ekonomik krizin derinleşmesiyle halk nezdindeki itibarının her geçen gün azalması ise “Sünni İslami” öznenin varlığını tehdit ediyor. 

İnşasına niyetlenilen ikinci özne ise “Türkçü” özne. Nazilerin yenilmesiyle tozlu raflara kaldırılan, ama Sovyetlerin yıkılmasının ardından tekrardan masaya getirilen “Turan davası”, Elçibey’in trajik yenilgisiyle kısa sürede berhava olmuştu. Sonraki yıllarda Türki cumhuriyetlerdeki soydaşlarla kültürel nostalji çerçevesinde gerçekleşen etkinliklerle kazandırılmak istenen “Türklük şuuru”, yükselen Kürt Özgürlük Hareketi’ne yönelik her askeri müdahaleyle topluma zorla enjekte edilerek önemli bir kazanım elde etmişti. Şimdi ise Rusya’nın Ukrayna’ya odaklanması sonucu Türki cumhuriyetlerde oluşan boşluk, başta Suriyeliler ve Afganlar olmak üzere göçmenler üzerinden oluşturulan nefretin Zafer Partisi aracılığıyla Türkçülüğe kanalize edilmesi ve Irak ve Suriye’de Kürtlere yönelik operasyonların beka meselesine dönüştürülmesi, “Türklük şuurunun” yükseltilerek “Türkçü” öznenin inşasını çalışıldığına işaret ediyor. Arzu edilen kadar olmasa da toplumun bir kesiminde güç kazanan bu özne, taşıdığı sınırlılıklarla birlikte “Sünni İslami” öznenin alternatifi olma potansiyelini taşıyor.

Seçim sürecine kadar sadece bölgemizdeki değil elinin uzadığı her yerdeki çatışmaya “elinde bayrak dilinde tekbir” ile dahil olmaktan çekinmeyerek güç alanı kazanmak isteyen Erdoğan için bu iki özne de oldukça muteber. Bu nedenle Erdoğan bu iki özneyi de “faydalılıkları” doğrultusunda “esnek” bir şekilde somut koşullara uygulamaktan çekinmeyecektir. Fakat bu “çekinmemezlik”, öznelerin risklerinin ülke içerisine taşınmasına ve iç politikada istenmeyen sonuçlara da neden olabilir. 

“Üflemeler” 

İç politika ise Erdoğan’ın özel ilgisine mazhar olmakta.

Halkın yükselen tepkisini ve mücadelesini her defasında “seçime kadar sabredin” diyerek sönümlendiren muhalefete, çizgiyi kimi noktalarda aşan Kaftancıoğlu ve İmamoğlu’na yönelik davalar olsa da, büyük oranda söylemlerle “dokunarak” işlevini kaybetmemesine dikkat ediyor. Altılı Masa’nın ortaya koyduğu politikalarla “minimal” bir “restorasyonu” hedeflemesi, Erdoğan’ın sınırlı gücünün önemsiz bir kısmını bu muhalif “özneye” ayırmasına neden oluyor. Altılı Masa’nın ayaklarına vurmadan, bu ayakların çözmeyi seçim sonrasına erteledikleri çelişkilerine üfleyerek masayı titreten Erdoğan, masanın “minimal” işlevini bile yerine getirmesine engel olabilecek “öznelliğe” sahip olduğunu gösteriyor. Bu gösterge, halkın yakıcı sorunlarını çözebilecek irade ve güce sahip “özne”nin (son dönemlerdeki anketlerde AKP ve Erdoğan’ın oy oranında meydana gelen artışın da gösterdiği üzere) Erdoğan olmasını sağlıyor. Dolayısıyla da Erdoğan “maddi” ve “manevi” üflemelerle kavalını üfleyerek seçimleri bekleyen altılı masanın köyünü boşaltmayı sürdürüyor.

Erdoğan iç politikadaki esas gücünü ise halkçı güçlere yöneltmiş durumda. Emekçiler, kadınlar, Kürtler, Aleviler, göçmenler, LGBTİ+lar her hafta sırasıyla hedef gösteriliyor. Bu girişim başarısız olunca Aleviler devlette kadro, Kürtler “açılım müjdesi” vb. ile nötralize edilerek ya da her basın açıklaması ve eyleme şiddet uygulayarak halkçı güçlerin “kutlu yürüyüşe” engel olmaması isteniyor. Çünkü farklı alanlarda çok yönlü hamlelerle seçim stratejisini başarıya ulaştırmaya çalışan Erdoğan’ın karşılaştığı içerideki ve dışarıdaki sınırlılıklar ile engeller kadar halkçı güçlerin gerçekleştireceği mücadelenin, seçimlerdeki ve sonrasındaki nihai sonucu belirlemede önemli oranda etkili olabileceği görülüyor.  

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...