31 Ekim 2020 Cumartesi

Moskova ve Bakü Kazanırken Halklar Kaybediyor

(Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2020 sayısı)

SSCB’nin dağılmasına yakın başlayan, son 30 yılda çeşitli savaşlara neden olan Dağlık Karabağ meselesi, son aylarda yaşanan çatışmalarla başka bir noktaya ulaştı. Ulaşılan bu nokta meselenin çözümü için önemli olasılıkları barındırmakla birlikte halkların kardeşliğinin sağlanmasını “şimdilik” içermiyor. 

“Kazanan” Moskova 

Nüfusu büyük oranda Ermeni olan Dağlık Karabağ bölgesi ve Azerbaycan’a ait 7 rayon (ile denk gelen idari birim) SSCB’nin dağılmasının hemen ardından Ermenistan ordusunun kontrolüne geçmişti. 1994’teki Bişkek Protokolü ile ateşkes sağlanmış ve 2008’deki Mardakert çarpışması dışında ufak çatışmalarla süreç bugüne gelmişti. Temmuz 2020’de başlayan ve Eylül ayında hızlanan çatışmalar sonucunda ise Azerbaycan başta tarihi kent Şuşa olmak üzere çok sayıda bölgeyi ele geçirerek tarihi bir ilerleme kaydetti. Şuşa’nın alınmasıyla Rusya araya girerek 9 Kasım’da ateşkes anlaşmasının imzalanmasını sağladı. 

Bu anlaşmaya göre Dağlık Karabağ’da sadece Rus askeri gücü konumlandırılırken (Türkiye ise Laçin koridorunu kontrol eden merkeze sınırlı sayıda sivil personel yollayacak), Ermenistan da işgal ettiği Azerbaycan’a ait 7 rayondan 1 Aralık’a kadar çekilecek. Bunun yanı sıra Ermenistan ile Dağlık Karabağ arasındaki ulaşımı sağlamak üzere Laçin koridoruna 3 yıl içerisinde yeni bir yol inşa edilirken; Azerbaycan ile Nahçıvan arasındaki ulaşımın sağlanması için de bir koridor açılacak. Ve bu koridorların kontrolünden Rusya Federal Güvenlik Servisi’nin (FSB) Sınır Muhafız Birimi sorumlu olacak. Anlaşmanın maddelerinin de gösterdiği üzere Rusya Azerbaycan’la birlikte süreçten en “kârlı” çıkan ülke. Deyim yerindeyse tek kurşun atmadan bölgeye askeri gücüyle geri dönen Moskova, Kafkasya’daki hâkim gücün kendisi olduğunu bir kez daha gösterdi. Diğer yandan Rusya 2018’de Ermenistan’da gerçekleşen bir başka “renkli devrimi” öncekilerin aksine salt askeri ve sert güçle değil “diplomatik” ve “yumuşak” bir güçle geriletmeyi başardı. Bu da Rusya’nın kendi “yaşam alanındaki” sorunları “rahatça” çözebilme yeteneğini kazandığını ve bölgedeki sorunları çözebilecek kapasitede bir küresel güç olduğunu gösteriyor. Bu durum bölge ülkelerinin Rusya ile olan ilişkilerini geliştirmelerine “ivme” verme ihtimalini arttırıyor. 

Kaybeden halklar 

Öte yandan 2019 yılındaki protestolarla sarsılan Aliyev hanedanlığı “zaferle” iktidarını sağlamlaştırıp hanedanlığın sürmesini bir süre daha garantiye aldı. “Renkli devrim” ile iktidara gelen ve AB/ABD ile daha yakın bağlar kurmayı hedefleyen Ermenistan Başbakanı Paşinyan’ın ise devrilmesi an meselesi. Paşinyan’ın yerine ise halktan çok Rusya yanlısı birisini gelmesi ise yüksek olasılık. Dolayısıyla savaşın dumanı ortadan kalktığında, ekonomik kriz ve pandeminin esas sıkıntısını çeken halklar açısından ise değişen bir şeyin olmadığı ortada. Hatta savaş nedeniyle halkların kardeşliğinin yara aldığı da ortada. SSCB döneminde “Homo Sovieticus” bağlamında kardeşleşmenin önemli bir boyutunu yaşayan Ermeni ve Azerbaycan halkları, Dağlık Karabağ meselesi ve “hanedan” iktidarların etkisiyle bu kardeşliği uzun zamandır “unutmuş” durumda. Fakat ekonomik kriz, pandemi ve savaşın yaralarını sarmanın yolu da “unutulanın” hatırlanmasından geçtiği de gün gibi açık. 

“Cumhur”un Birliği ve Çatlakları

(Toplumsal Özgürlük, Kasım Aralık 2020 sayısı)

Dışarıya verilen “birlik ve beraberlik” mesajı, damadın istifasının da gösterdiği üzere, kuvveden fiile geçen gerilimlerin yaratacağı çatlakları örtmeye yetecek durumda değil. Bununla birlikte yüzde 30’lara düşse de önemli bir kitlenin desteğine sahip Erdoğan’ın varlığı ile paramiliter-mafyatik güçlerin varlığı müttefikleri birbirine bağlamaya devam ediyor. 

Kıbrıs’tan Azerbaycan’a milli coşkular içerisinde koşturan Cumhur İttifakı, dışarıya birlik ve beraberlik içerisinde oldukları mesajı vermeye devam ediyor. Verilen bu mesajın bir boyutu daha var ki o da “gayrı millî” olarak tanımlananlara gösterilen “yumrukta” kendisini gösteriyor. 

Gerçekler ve kozmetikler 

Son günlerde Erdoğan’ın dilinden “reform”, “yeni dönem” vb. gibi lakırdılar düşmüyor. Fakat Kıbrıs’taki yasaklı bölge olan Maraş’ta verilen poz, Dağlık Karabağ meselesinde Azerbaycan’a verilen askeri destek, 2017’deki Newroz’da Kemal Kurkut’u vuran polisin beraat ettirilmesi vb. “gerçeklerin” gösterdiği üzere bu lakırdılar “kozmetik” bir içeriğe sahipler. 

Cumhur ittifakının küçük ortağı MHP’nin ise bu “gerçeklerin” sürekliliği için kimi “kozmetiklere” -bir seviyeye kadargürültü etmediği görülüyor. Bununla beraber MHP, mafyatik-paramiliter güçler aracılığıyla sözünü söylemeye devam ediyor. Yalıkavak’ta poz veren asker eskileri, Kılıçdaroğlu’nu tehdit eden Alaattin Çakıcı MHP’nin yaptıklarının yapmak isteyeceklerinin teminatı olduğuna işaret ediyor. MHP’nin poz ve tehdit aracılığıyla verdiği mesajın muhattabı büyük oranda “gayrı millî” olanlar olsa da, “birlik ve beraberlik içerisinde” olduğu müttefikine de ayrılan bir bölüm var. 

Gerilimler ve sadakat 

Başta af yasası olmak üzere geçmişte birçok konuda “gerilimler” yaşadığı AKP/ Erdoğan’ın birçok müttefikine yaptıklarını “unutmayan” MHP, çeşitli önlemler almaya çalışmakta. Erdoğan’dan önce erken seçim olasılığını reddeden, hatta Erdoğan’ı şimdiden cumhurbaşkanı adayı ilan ederek “sadakatini” ortaya koyan MHP, bunların karşılığında seçim yasasıyla kendini korumanın derdinde. Son anketlere göre oy oranı yüzde 7’den yukarı çıkmayan, kitlesinin önemli bir bölümünü İyi Parti’ye kaybettiği aşikâr olan MHP, seçim yasasıyla hem kendini hem de ortağını garanti almayı hedefliyor.

Diğer yandan MHP “dişini” göstererek, gitgide derinleşen ekonomik krizin olası sonuçlarına ön alıyor. Ekonomik kriz nedeniyle oluşacak karşı çıkışlara verilecek “sert” tepkiyi en iyi kendisinin uygulayacağını göstermekle kalmıyor, kriz nedeniyle daralan pastadaki payını korumak için “sertliğini” göstermekten çekinmeyeceğini ortaya koyuyor. 

Çatlaklar devam edecek 

Dolayısıyla dışarıya verilen “birlik ve beraberlik” mesajı, damadın istifasının da gösterdiği üzere, kuvveden fiile geçen gerilimlerin yaratacağı çatlakları örtmeye yetecek durumda değil. Bununla birlikte yüzde 30’lara düşse de önemli bir kitlenin desteğine sahip Erdoğan’ın varlığı ile paramiliter-mafyatik güçlerin varlığı müttefikleri birbirine bağlamaya devam ediyor. 

Düzen içi muhalefetin “iktidarı değiştirmeyi” zamana bırakması da Cumhur İttifakı’nın gerilimlerinin değil bağlarının artmasına zaman tanıyor. Fakat düzen içi muhalefetin “beceriksizliğine” karşı kımıldanmaya başlayan halk güçlerinin her harekete geçişi Cumhur ittifakında çatlaklara yol açmaya devam ederek, ittifakın kaderini belirleyen önemli bir etmen olmayı sürdürüyor, sürdürecek. 

24 Ekim 2020 Cumartesi

(Çeviri) Üzüntü, Gurur ve Henüz Sonu Yazılmamış Bir Hikaye – Schluwa Sama

Irak devriminin başlamasından bir yıl sonra aktivistler ve protestocular yeniden Bağdat’ın merkezindeki Tahrir Meydanı’nda toplandılar. Birçoğu siyah tişört giyiyordu: Gençlerden biri “Şehitlerimizi ve şehit düşen arkadaşlarımızı anmak için siyah giyiyoruz” diyerek bunu açıklıyor. Aynı zamanda, ezilen sınıfın ve devrimin sembolü haline gelen Tuktuklardan (3 tekerlekli motor taksi – ç.n.) oluşan konvoy, 1 Ekim’de sabahın erken saatlerinde meydandaki merkezi gösteride geçit töreni düzenlediğinde devrimci bir ruh hali ortaya çıkıyor. Bu sadece bir anımsama günü değil, aynı zamanda bir üzüntü, gurur ve devrimci sürecin yenilenmesinin talep edildiği gündür.

Tam olarak bir yıl önce, Irak Devrimi başladı ve hızla Ekim Devrimi olarak adlandırıldı. Gençliğin inanılmaz büyük çapta öz örgütlenmesi, mukavemet gücü ve devrimin hedefleri için tutkusuyla karakterize edildi. Temel amaç, 2003’ten sonra ortaya çıkan tüm sistemin ve onun mezhepçi ve yozlaşmış iktidar aygıtının devrilmesiydi. Bağdat’taki Tahrir Meydanı, bugüne değin işgal edilen merkezi protesto yerlerinden biriydi. Yaklaşık bir yıl önce devrimci sanatçılar, Tahrir Meydanı’nın tünel duvarlarına yaptıkları büyük grafitilerde kadınların ve Tuktuk sürücülerinin rolüne dikkat çekti. Bugün duvarlara birkaç şehit portresi de çizildi. Geçen yıl boyunca çeşitli protesto grupları tarafından kullanılan çadırların birçoğuna şimdi çok sayıda şehidin adı verildi.

Şehitler

Bir çadır artık “Şehit Ebu Ahmed El-Timimi’nin çadırı” olarak adlandırılıyor. Ebu Ahmed bir heykeltıraştı ve heykellerini devrim kültürüne katkı olarak Tahrir Meydanı’nda sergiledi. Ebu Ahmed, polisin kontrgerilla birimleri tarafından öldürüldü.

Şehitler arasında, yüzü devrimin tüm şehitlerinin sembolü haline gelen Saffa El-Saray gibi çok sayıda genç insan var. Geçen yılki protestolarda atılan göz yaşartıcı bomba nedeniyle hayatını kaybeden en tanınmış eylemcilerden biriydi. Aynı zamanda bununla birlikte genç kadınlar da öldürüldü ve aktivistlere yönelik onları kaçırma ve özel olarak hedef alan saldırılar oldu. Kahramane Meydanı’ndan Tahrir Meydanı’na kadın yürüyüşü bugünkü protestosunda onları anıyor. Bu, Basralı aktivist Sara Talib gibi birçok eylemciyi anmak için devletin izin verdiği bir protestodur. Sara Talib barikatlardaki eylemcilere tıbbi yardım sağlayan ilk kadınlardan biriydi.

Gösteri sırasında orada bulunan devlet güvenlik güçleri barışçıl hareket ediyor. Bir güvenlik görevlisinin elinde kamera var ve güvenlik güçleri ile göstericilerin fotoğrafını çekiyor. Kadın yürüyüşünün eylemcilerinden biri olan Zehra (isim değiştirildi), bunun devletin kamuoyundaki imajı üzerinde çalışırken kullandığı yeni taktiklerden sadece birisi olduğunu açıklıyor. İnsanlara yakın görünmek istiyorlar. “Sorumlu oldukları bunca ölümden sonra bunu nasıl kabul edebiliriz?”

Gerçekte 600’den fazla protestocu öldürüldü ve binlercesi yaralandı. Kadın hakları eylemcisi Samia’nın bildirdiğine göre birçok aktivist tehditler nedeniyle ülkeden kaçtı veya Tahrir Meydanı’na gelmedi. Samia meydanda yürüdüğümüz sırada birçok eylemciyi de sürekli selamlıyor.

Bir Tuktuk şoförü olan Ahmed, bütün kayıplara rağmen Tahrir Meydanı’nın öğle saatlerindeki doluluğundan ve çeşitli küçük yürüyüşler ve protestoların olmasından mutlu: “Bu bana umut veriyor.” Şimdi göstericilerle dolu olan Cumhuriyet Köprüsü’ndeki tuktukunda bir arkadaşıyla oturuyor. T-shirtlerinde, Irak bayrağını sallarken şehit düşmüş arkadaşlarının isimleri ve yüzleri yer alıyor ve ek olarak şu yazı var: «Bağdat devrimcileri. Tahrir’in koruyucuları grubu.” Bunu yaparken hükümetin kontrgerilla birimlerine karşı slogan atıyorlar: “Elinizden geleni deneyin, ama halk hala güçlü (Hele ʻAleyhu hele. Al-Shaʻab baʻad bi hela).”

Devrimci bir gelecek için gurur ve umut

Umut ve üzüntünün yanı sıra 1 Ekim’de Tahrir Meydanı’nda büyük bir gurur da var. Bir yıl önce göstericiler arasında gerçekleşen dayanışmayı anlatan Tuktuk sürücüsü Ahmed, göstericilerin her şeye rağmen bir şeyleri değiştirebileceklerini kanıtladığını anlatıyor: “Başbakan Adil Abdul-Mehdi’yi istifaya zorladık. Başbakanın istifası protestoların birincil amacı değildi, ancak bize bir değişiklik yapmak için yeterli güce sahip olduğumuzu gösterdi.” Bu istifa, şu anda geçici bir Başbakan’ın – Mustafa El-Kazemi’nin- olduğu ve 2021 için yeni seçimlerin planlandığı anlamına geliyor. Sadece ülkenin siyasi liderliği protestolara yanıt vermek zorunda kalmadı, aynı zamanda özgürlük hissi devrimin meyvelerinden biri oldu.

Kadın hakları aktivisti Samia (isim değiştirildi) önceki protesto dalgalarının her zaman dini ve siyasi otoritelere saygılı olan çok erkeksi protestolar olduğunu açıklıyor. Ekim Devrimi bunu değiştirdi: Iraklı kadınlar bu devrimde de aynı derecede görünürdüler ve otoritenin etrafındaki kutsal aurayı kırılabildiler.

Benzer şekilde inşaat sektöründe gündelikçi olarak çalışan Kasım (isim değiştirildi), dini otoritelerin ve siyasi liderlerin büyüsünün artık ortadan kalktığını açıklıyor. Sadr hareketinin bugün Tahrir Meydanı’na çeşitli girişleri ve “Türk Lokantası”nı kontrol ettiğini de ayrıca belirtiyor. Aynı zamanda şöyle diyor: “Devrimden önce, Sadr [dini ve siyasi otorite ve Barış Tugayları milislerinin lideri] hakkında şaka yapmaya kim cüret edebilirdi? Bugün, onun ideolojisinden artık etkilenmediğimizi gösterdiğimiz düzinelerce siyasi slogan attık.” Kasım’ın ekonomik durumu düzelmemiş olsa da, Tahrir Meydanı ile sınırlı olmayan yeni bir özgürlük duygusunu anlatıyor: “Önceleri mahalleme girip çıkmak için başka yolları kullanırdım. Bugün normal bir şekilde girip çıkıyorum. Mahallemdeki milislerden bazıları bugün bana farklı bakıyor çünkü güçlerinin azaldığını biliyorlar. Ekonomik durum düzelmemiş olsa bile, bu devrimden umudum var çünkü artık korkmuyorum.”

Kendi tarihini yarat

1 Ekim şimdi Irak’ta bir anma ve protesto günü. Çok sayıda yürüyüş ve miting sadece göstericilerin eylemlere başladığı günü hatırlatmıyor, aynı zamanda devam ettiğini gösteriyor. Iraklılar savaş, ölüm ve ızdırap dolu tarihlerinde aşağıdan gelen insanların gurur duyabilecekleri bir tarih yaratıyorlar. Aynı zamanda, devrim kapanmış bir hikayenin parçası değil henüz. Samia şöyle açıklıyor: “Burada başlattığımız şey uzun bir süreç olacak. Bunu çocuklarımız için yapıyoruz ve onurlu bir yaşam sürebilmelerini umuyoruz.”

Kasım 25 Ekim 2020’de, bundan bir yıl önce protestoların tüm ülkeyi ve birçok sosyal sınıfı etkisi altına alan bir ayaklanmaya dönüştüğü, devrim tarihinin devam etmesini bekliyor.

Onun için bugün bir kurtuluş günü. “İnsanların Tahrir’e gelmesini istiyoruz. Burası bizim ülkemiz ve bu devrimi başarılı kılmak gibi bir sorumluluğumuz var.” “Başarılı olmak” sadece yeni seçimlerin uygulanması anlamına gelmez, aynı zamanda ayaklanmanın temel talebine geri dönüş anlamına gelir: Sistemin devrilmesi.

(Bu yazı Türkçeye El Yazmaları için Caner Malatya tarafından çevrilmiştir. Yazının orijinali için: https://www.rosalux.de/news/id/43117/trauer-stolz-und-eine-geschichte-die-noch-nicht-zu-ende-geschrieben-ist?fbclid=IwAR0OnoV9WM8Wzlj5gB-Lk7pyvCF8rB7EF24AlYxsvGboAGnn1TJbYGRabiU )

18 Ekim 2020 Pazar

Garp Cephesi “Sessizlikte” Baltasını Biliyor

(El Yazmaları, 19 Ekim 2020)

Dört bir yanı savaş ateşiyle sarılı olan Orta Doğu coğrafyası, silah seslerinin görece azaldığı bir süreçten geçmekte. Silah seslerinin azalması doğalında barışın veya huzurun sesinin artacağını akıllara getirir. Fakat söz konusu Orta Doğu olunca bu ses azalmasının, barış ve huzur bir yana, önümüzdeki süreçte savaşın daha şiddetli olacağına işaret etmesi ne yazık ki (ve şimdilik) acı bir gerçek.

ABD-İsrail’in “Diplomasisi” 

Orta Doğu’daki savaş halinin coğrafyanın kaderinden çok emperyalist güçler ile bölge ülkelerinin, özellikle kapitalizmin derinleşen kriziyle birlikte daha da artan, paylaşım savaşının eseri olduğu ortada.

Bu savaşta başı çeken ülkelerden ikisi olan ABD ve İsrail, son dönemde savaş alanındaki “sessizliklerini” diplomatik alandaki hamleleriyle “gidermekteler”. Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ve Bahreyn ile ilişkileri resmi olarak “normalleştiren” İsrail, Suudi Arabistan, Sudan ve diğer Arap ülkeleriyle de bu adımı atmak için çabalarına hız veriyor. Bu çabalar, zaten on yıllardır var olan durumun sadece resmiyet kazanması gibi basit bir anlam taşımamaktadır.

ABD-İsrail’in fiiliyatta olanı aşikâr kılmasının altında yatan önemli nedenlerden birisi hegemonya mücadelesi. Rusya’nın ve İran’ın askeri ve siyasi olarak bölgeye girmesi ve iyice yerleşmesi ile Çin’in Tek Kuşak Tek Yol projesi kapsamındaki yoklamaları, SSCB’nin yıkılmasından sonra kendilerini bölgenin sahibi olarak ilan eden ABD-İsrail’in hegemonyası için büyük tehdit oluşturuyorlar. Buna karşılık olarak ABD-İsrail’in müttefikleriyle üstü “kapalı” olan ilişkilerini “açık” hale getirerek hegemonya savaşımında müttefiklerinin tam teslimiyetini istediği görülüyor.

Yaratılacak bu tam teslimiyet ile hegemonya krizi sürecinde oluşmuş olan kimi “iç” çatlakların giderilmesi de hedeflenmekte. Oluşmuş çatlakların özellikle Suriye, Lübnan ve Yemen dosyalarında İran, Hizbullah, Ensarullah vb. gibi öznelerin alan kazanmasına neden olması, koronavirüs salgını ve kapitalizmin kriziyle birlikte daha da sertleşecek ortamda yeni “istenmeyen” öznelerin doğuşuna yol açabilme ihtimali yüksektir. Bu ihtimal gerçekleştiği takdirde ABD-İsrail’in hegemonya krizinin daha da büyüyeceği ortada. Dolayısıyla ABD-İsrail yeterince silah yığdığı müttefiklerinin istenmeyen olaylar yaşandığı takdirde, bolca bulunan silahlarını birbirlerine değil istenmeyen öznelere karşı yöneltmeleri için işi sıkı tutmaya çalışıyor.

Fransa ve Almanya’nın Hesapları 

Hegemonya krizi diğer yandan küresel ve bölgesel “dost” güçlerin de yeni hamleler yapmasına imkân da tanımakta. Fransa, hamleleriyle bu “dost” güçlerin en önünde geliyor. Özellikle Beyrut patlamasının ardından Macron’un Fransız emperyalizminin geçmiş “şaşalı” günleri hatırlatırcasına pervasızca yaptığı ziyaretler bunun bir göstergesi. Diğer yandan da Libya’daki çatışmalı sürecin “şimdilik” ateşkese ve kısmi uzlaşmalara dönmesinde sergilediği “diplomatik” ataklar Fransa’nın “aktifliğinin” bir başka göstergesi. AB’de önderliği Alman sermayesine kaptıran Fransız sermayesi hem ABD ile bir denge kurarak hem de çatlaklardan faydalanarak bölgeden kapacağı “artık” ile hegemonya yarışından geri kalmamaya çalışıyor.

Fransa gibi “sert” güce sahip olmasa da hem askeri sanayi hem de finans sermayesi açısından önemli avantajlara sahip Almanya ise gerek İran’la yapılan nükleer anlaşma sonucunda yaptığı sermaye yatırımları gerekse de bölge ülkelerine yaptığı askeri teçhizat satışlarıyla avantajlı olduğu “yumuşak” güçten ilerlemeyi ve buna uygun koşulları desteklemeyi sürdürmeyi hedeflese de “çatışmalar” başladığında hızla uyumlu sağlama yeteneğine sahip.

Garp Cephesinde Değişim? 

“Soğuk Savaş” süresince Atlantik cephesi olarak birlikte hareket eden ve sömürge döneminin politikalarını emperyalizm dönemine uydurarak ABD’nin öncülüğünde Orta Doğu’da uygulayan garp sermayesi, giriştiği “diplomatik” çabalarla bir anlamda önümüzdeki süreç için baltalarını biliyor. Bu baltalar hegemonya savaşımında önemli olsa da öncelikli hedefinin Orta Doğu halklarına daha fazla sömürü, ölüm ve gözyaşı sunma olduğu değişmeyen bir gerçek.

Fakat Lübnan’da iktidara yönelik tepkilerin sürekliliği ve hükümeti istifaya mecbur etmesi, Irak’ta geçtiğimiz yıl gerçekleşen Ekim Devrimi’nin yıl dönümünde gerçekleşen kitlesel anmanın işaret ettiği üzere Orta Doğu halkları direniş ateşi sürüyor. Ve önümüzdeki süreçte baltaların keskinliğinden çok direniş ateşinin derecesi belirleyici olacaktır.

16 Ekim 2020 Cuma

Bu Hareketlilik “İyi”ye mi Alamet?

(El Yazmaları, 27 Ekim 2020)

İktidarın bütün söylemlerine ve çabalarına rağmen pandeminin, ekonominin, devlet krizinin ve siyasal ortamın “yerli yerinde olmadığı”, tam tersine her nesne ve öznenin daha da dinamik bir “hareketlilik” içinde olduğu bir hâl içerisindeyiz. Son dönemde bu “hareketlilik” hâlinden en çok pay alanlardan biri de İyi Parti.

İlk başlardaki “kaotik” durumu görece belli bir statükoya erişmiş olan İyi Parti’de (İYİP) son zamanlarda yaşanan “hareketlilik”, partinin anketlerdeki yükselişiyle bağlantılı olduğu kadar sınıfsal tabanındaki “genişlemeyle” de bağlantılı.

“Hareketliliğin” ilki 19-20 Eylül tarihinde gerçekleşen İYİP’in 2. Olağan Kongresi’nin ikinci gününde yaşandı. Genel İdare Kurulu (GİK) yani parti yönetimi için kurulan sandıklardan çıkan sonuçlarda partinin “ağır toplarının” önemli bir bölümü (özellikle MHP’ye daha yakın isimlerin) liste dışında kaldı. Akşener’in delegelerin “demokratik” seçimi olarak tanımladığı bu sonuç, bir başka hareketi tetikledi. GİK dışında kalan Ümit Özdağ’ın İstanbul İl Başkanı Buğra Kavuncu’yu FETÖ’cü olmakla suçlaması, bunun sonucunda Kavuncu’nun parti mekanizmalarını işletmekten çok “mahkemelere” başvurması ve Akşener’in bütün bunları adaletin tecellisine havale etmesi “hareketliliğin” şimdilik zirvesine ulaşmasına neden olmuştu.

“Merkeze” Hamle 

Bu hareketliliğin, özellikle MHP’den gelmesi ve orayla yakın ideolojik ve siyasal bağı sürdüren kesim üzerinden gerçekleşmesi önemli bir gösterge. Daha önce Bahçeli’nin daveti vb. süreçlerinde de görüldüğü üzere İYİP MHP’den gelen saldırılara karşı daha çok savunma çizgisi izlemişti. Bu savunma sürecinde hem partinin kuruluş süreci atlatılmaya çalışılmış hem de AKP ile ittifaktan istediğince pay alamamış MHP kesimlerinin partiye peyderpey katılmalarını sağlayacak esnekliğin kazanılması hedeflenmişti.

Partinin kuruluşunun 3. yılına girildiği bugünlerde partinin bu hedeflere önemli oranda ulaştığı görülüyor. Öte yandan bu hedefler partinin üzerinde durup yeni hamleler yapmasını sağlayacak bir temeli de oluşturmakta. Nitekim 31 Mart’taki yerel seçimlerde ittifakına önemli belediyeler kazandırsa da kendisi bir il belediyesi bile kazanamayan İYİP, seçimin hasarını da bir ölçüde gidererek hamlelerine başladı.

Halkın dinamik kesimleri olan gençlerin ve kadınların ekonomik, yaşamsal vb. sorunlarına değinerek, onlara meclis kürsüsünde yer vererek bu hamlelerine başlamıştı İYİP. Böylece hem “MHP’li” görüntüsünden de uzak bir “merkez” partisi olduğu izlenimi veriliyor hem de AKP-MHP iktidarına karşı direnişin başını çeken halk güçleri, partinin yeni alanlara sızması için kullanılmaya çalışılıyor. Nitekim anketlerdeki yükseliş de çabaların karşılığının alındığını gösteriyor.

“Sermayenin” Arayışı 

Bu “siyasal” hamlelerin yanı sıra İYİP’i “merkeze” yönelten bir diğer önemli etken de “ekonomik”. Kapitalizmin dünyada yaşadığı krizden daha da hızlı derinleşen bir krize sahip olan Türkiye’de, özellikle küçük ve orta büyüklükteki sermayenin arayışları da hızlanmış durumda. AKP iktidarının önemli bir bölümünde sağlanan talan ve yağmadan beslenerek yağlanan, etlenen tefeci-bezirgân kökenli küçük-orta büyüklükteki “Anadolu sermayesi”, 15 Temmuz sonrasında “devlet sınıflarında” da bir miktar yer kazanan MHP’ye yanlamış ve bunu 2018 ile 2019’daki seçimlerde özellikle İç Anadolu ve Karadeniz’deki oy geçişiyle işaret etmişti.

Fakat krizle birlikte ekonomi pastasının oldukça küçülmesi, tarikatlar vb. yerel öznelerle yaşanılan çatışmalar arayışı hızlandırmakta. Ve bu arayışın kısmen cevabını İYİP’te bulduğu görülüyor. Bunda Millet İttifakı ile “kıyı kentlerde” önemli bir etki alanı kazanan İYİP’in başta ticaret burjuvazisi olmak üzere uluslararası sermayeyle kurduğu özenli ilişki yatıyor. Bu ilişki sadece “Anadolu sermayesi”nin bir bölümünü çekmekle kalmıyor, “İstanbul sermayesinin” bakışına da haiz olmasını sağlıyor. Ve bunları sağlama ve sürdürmede “merkez” parti olmayı başarabilmek oldukça elzem. Aynı zamanda bu “merkezilik”, yaşanmakta olan devlet krizini yumuşatacak ve devlet bekasını bir süre daha mümkün kılacak zinde kuvvetlerin ortaya çıkmasını da sağlama imkânını taşıyor.

Dolayısıyla İYİP’te yaşanan bu “hareketlilik”, partinin var olan kaotik ortamın açtığı çatlaklardan yararlanabilmek için kimi “bavullardan” kurtulması anlamına geliyor. Bu bavullardan kurtulma, İYİP’i (şimdilik) “büyük sermayenin” birinci tercihi yapmasa da ana yedek oyunculardan biri yapması için önemli. Üstelik halk güçlerini önceki dönemlere nazaran “sert” güçle değil de meclis kürsüsüne çıkarma vb. yöntemlerle “iyilikle” dizginlemeye veya yönlendirme yeteneğini de kazanırsa hem sermayenin tercih sırasında hızlıca yükselmesi hem de restorasyon sürecinin öncülüğünü yapması işten bile değil. Ayrıca İYİP’in bu hamlesinin, Cumhur ve Millet ittifakları arasında bir tercihe zorlanan halk güçlerinin sistem içinde kalmalarını güçlendirme ihtimalini barındırdığı da bir gerçek. Tabii halk güçleri izin verirse.

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...