Çevirenin Notu: 1908’de yazılan ve Fransız Milletlerarası Tahkim Cemiyeti’nin 1902-1909 yılları arasındaki yayın organı Revue de la Paix’in Aralık 1908 tarihli sayısında yayımlanan yazı, Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/12/x01.htm
Balkan devletlerinin tarihini incelediğimizde, dış
politikalarının tutarsızlığı ve çelişkili yapısı dikkatimizi çeker. Belki de,
bu politikaların halkların hayati ve temel çıkarlarıyla o kadar uyumsuz ve
ilgisiz olduğu için, hiç dış politikaları olmadığını söylemek daha doğru olur.
Dış
ilişkilerinde gözlemlenebilen herhangi bir süreklilik varsa, bu genellikle
sadece hareket özgürlüğünden vazgeçilmesinin bir sonucudur. Örneğin, Romanya'da
durum böyledir. Üçlü İttifak'ın politikalarına bağlı kalarak ve özellikle
Avusturya ile bir askeri anlaşma imzalayarak, Romanya kendi çıkarlarına ihanet
etmek zorunda kaldı. Sözde itirazda bulunsa da, Avusturya ve Macaristan'ın –
Berlin Antlaşması'nı ihlal ederek – Demir Kapılar'dan[1]geçen
gemilere aşırı vergiler uygulayarak Tuna Nehri'nin üst kesimlerinde deniz
taşımacılığı tekelini kurmasına katlanmak zorunda kaldı. Hepsi bu kadar da
değil. Tarım üretimine elverişsiz ticaret anlaşmaları imzalamaya zorlandı.
Dahası, Lahey Konferansı'nda uluslar arasında zorunlu tahkim aleyhinde
oy kullanan Romanya delegelerinin sergilediği bağımsız politika eksikliğinin
daha iç karartıcı bir kanıtı var mı?[2]
Uluslararası ilişkilerde daha fazla adaletin sağlanmasına en çok ihtiyaç
duyanlar, küçük devletler ve özellikle de Romanya idi. Üç ila dört milyon
Romanyalının Avusturya, Macaristan ve Rusya egemenliği altında yaşadığı ve bu
ülkelerdeki militarizmin zayıflamasının ezilenler için daha fazla özgürlük
anlamına geldiği unutulmamalıdır.
Romanya'nın ulusal
çıkarı zorunlu tahkime oy vermek olsa da, diplomatik yükümlülükleri onu
Almanya ve Avusturya'ya bağladı ve bu ülkeler buna karşı çıktıkları için
Romanya'yı da aleyhte oy vermeye zorladılar.
Diğer Balkan
ülkeleri de aynı güçsüzlük ve düzensizlik izlenimini vermektedir. Görünüşe
göre, bu ülkelerin tek amaçları ve tek kurtuluş yolları, başta Rusya ve
Avusturya olmak üzere, Büyük Güçlerden birinin himayesine girmektir. Bu
nedenle, Doğu'da son zamanlarda yaşanan olaylar sırasında şu acıklı manzaralara
tanık olduk: Bulgaristan, Avusturya diplomasisinin kör bir aracı rolündeydi[3];
ayrıca Sırplar, gürültülü gösteriler ve özel diplomatik misyonlar yoluyla,
Bosna-Hersek'in ilhakına karşı Rusya'nın yardımını yalvarıyorlardı – bu ilhak,
uzun zaman önce Rusya tarafından Avusturya'ya vaat edilmiş ve gerçekleştirilmişti[4];
İstanbul’daki kalabalık, Büyük Güçlerin elçilikleri önünde sevinç gösterileri
yapıyordu; ancak önerilen konferansın görevi, fiili durumu kayda geçirmek
olacağı öğrenildiğinde bu kutlamalar pişmanlıkla karşılandı; Yunanlılar,
Girit'in Yunanistan tarafından ilhak edildiğini ilan ederken Türklerle
dayanışma duygularını ifade ettiler; ve son olarak, çevrelerindeki genel
kargaşayla uyuşukluklarından biraz olsun uyanan Rumenler, Avusturya'nın
kendileri üzerinde uyguladığı baskıcı vesayeti protesto etmeye başladılar ve bu
durumdan kurtulmak için "İtalyan Kardeşlerine" güvenmeye başladılar.
Dahası, bu
tüm Balkan halkları tarafından benimsenen bir taktik olmuştur. Sadece birbirlerinden
destek almakla kalmadılar, aksine iç savaşlarında yabancılardan yardım
istediler. Uzun zamandır karşılıklı ilişkilerinin temel özellikleri güvensizlik
ve nefret olmuştur. İlişkileri, açık bir çatışma içinde olmadıkları zamanlarda
bile her zaman gergindir; bugün Yunanistan ile Romanya arasında olduğu gibi,
aralarındaki diplomatik ilişkiler sonsuza dek kopmuş durumdadır; daha önceki
dönemlerde Bulgaristan ile Romanya arasında ve Bulgaristan ile Sırbistan
arasında da durum böyleydi. Hükümdarlarının taht konuşmalarında birbirlerine
verdikleri samimi güvenceler ya birer oyun ya da boş sözlerden ibarettir.
Gerçekte, birbirlerini kıskanıyorlar ve verimsiz ve bencil mücadelelerde
kendilerini tüketiyorlar, böylece kendi yıkımlarına yol açıyorlar. Tarihleri,
barbar Doğu'nun kanlı gösterilerine benziyor; o zamanlar hükümdarlar,
sadakatsiz eşlerini daha acımasızca cezalandırmak için, eşlerin boğulacağı
çuvallara kedilerin konulmasını emrederlerdi. Bu korkunç düzenek deniz dibinden
çıkarıldığında, kedilerin boğulurken birbirlerini parçalamayı başardıkları görülmüştür.
II
Bu tür
politikaların sonuçları Balkan halkları için ancak felaket olabilir. Bir
kredinin verilmesinden önceki gün veya başka bir vesileyle, hükümetleri
ülkelerinin ilerlemesi hakkında övgü dolu raporlar yayınlarlar, ancak modern
devletlere yetişmek için kat etmeleri gereken mesafeden asla söz etmezler.
Balkan halklarının, inisiyatifleri korku ve yarının belirsizlikleri tarafından
felç edilmemiş olsaydı ve kaynakları doyumsuz bir militarizm tarafından
kurutulmamış olsaydı, ne kadar ilerleme kaydetmiş olabileceklerinden ise hiç
bahsetmezler.
Uzun zaman
önce, von der Goltz[5]
Türkiye'yi günümüzün en militarist devleti olarak nitelendirmişti. Askerlik
yapabilecek (Hıristiyanlar muaf tutulduğunda) 12 ila 15 milyonluk bir nüfusa
sahip olan Türkiye'nin barış zamanındaki toplam asker sayısı 300.000'dir.
Bulgaristan, ortalama 120 milyonluk bütçesinden ordusuna 30 milyon, yani dörtte
birini harcıyor. Bu rakam, elbette, bazı yıllarda 50 milyona ulaşan, silahların
modernizasyonu ve mühimmat ile teçhizat stokunun korumak için ayrılan özel
kredileri içermiyor. Romanya, ordusuna yılda 40 ila 45 milyon harcıyor.
1883'ten 1906'ya kadar geçen 23 yıl içinde, özel krediler ve tahkimat maliyetleri
hariç olmak üzere toplam 970 milyon frank harcamıştır. Tahkimatların ülkeye ne
kadara mal olduğunu tahmin etmek için, Bükreş tahkimatlarının ulusal varlık
bilançosunda 112 milyon olarak değerlendirildiğini bilmek yeterlidir.
Yunanistan, savaş zamanında kömür ve mühimmat sıkıntısı çeken savaş gemileri
inşa etmekle kendini tüketmektedir.
Bu
politikaların bu halkların iç durumuna olan yıkıcı etkisini, mali durumlarının
içler acısı halinden anlayabiliriz. Yabancı alacaklılarını temsil eden
uluslararası denetim komisyonlarının Türkiye, Yunanistan (birkaç kez iflasını
ilan etmiştir) ve kısmen Sırbistan ve Bulgaristan'da faaliyet gösterdiğini biliyoruz.
Bu
komisyonlar, kendilerine ödenmesi gereken faizlerin düzenli olarak ödenmesini
denetlemektedir. Bütçesinin üçte birini (240 milyon frankın 80 milyonu) kamu
borcunun faizini ödemek için kullanan Romanya, iflastan ve uluslararası
denetimden ancak halka aşırı vergiler yükleyerek; tütün, kibrit, sigara kağıdı,
av tüfeği barutu, oyun kağıdı, tuz ve son olarak ilkokul öğrencileri için kitap
ve ders kitaplarının üretimini ve satışını devlet tekeli haline getirerek; ve
benzin, şeker, yağ, şarap, bira vb. tüm temel ihtiyaç maddelerine muazzam
vergiler uygulayarak kurtulmuştur.
Bu ülkelerde
okul, kullanılabilir yollar, kanallar ve hastanelerin olmaması şaşırtıcı mıdır?
Cehalet, sefalet ve ölüm oranı şehirleri ve kırsal alanları kasıp kavuruyor.
Türkiye'nin
içler acısı durumu herkes tarafından bilinmektedir. Herkes, coğrafi konumu
nedeniyle dünyanın en güzel şehri olan imparatorluğun başkenti de dahil olmak
üzere, şehirlerin iğrenç yönlerini duymuştur. Bağımsızlığının 30. yılını geride
bırakan Bulgaristan’da hâlâ Balkan Dağları’nı aşan bir demiryolu hattı
bulunmamaktadır. Kuzeyden güneye seyahat eden ve Sofya üzerinden büyük bir
dolambaçlı yoldan gitmek istemeyenler, Mithat Paşa döneminde döşenen tek ulusal
yol üzerinde katır sırtında ya da zorlukla çekilen arabalarla eski usulde
Balkanlar’ı geçmek zorundadırlar.[6]
Bu ülkeleri ziyaret ettiğinizde, birbirlerinden tamamen izole oldukları gerçeği
dikkatinizi çeker. Bulgaristan ve Romanya, toplam sınırlarının yarısını
paylaşmalarına rağmen, onları birbirine bağlayan tek bir demiryolu hattına bile
sahip değiller. Dahası, Berlin Antlaşması Sırbistan, Bulgaristan ve Türkiye’den
kendi topraklarında Paris-İstanbul ana hattının kollarını inşa etmelerini
istemeseydi, belki de bugüne kadar Tuna Nehri ve Karadeniz’den başka hiçbir
iletişim yoluna sahip olamayacaklardı.
Tüm bu
ülkelerin kültürel geri kalmışlığı, yüksek okuma yazma bilmeyen nüfus
oranlarıyla daha da belirgin hale gelmektedir. Bulgaristan’da yüzde 75 olan bu
oran, Romanya’da inanılmaz ama yine de gerçek olan yüzde 86 ila 88’e kadar çıkmaktadır.
Bu ülkede, 1904–05 yıllarında okul çağındaki 2.832.558 çocuktan sadece
706.508'i okula devam ederken, geri kalan 2.126.030'u hiçbir eğitim almamıştır.[7]
Okula gidenler arasında da sadece önemsiz bir sayının ilkokulun beşinci
sınıfını tamamladığını eklememize gerek var mı? Rumen halkının maddi ve manevi
sefaleti söz konusu olduğunda, resmi istatistiklere göre bir Rumen köylü
ailesinin bütçesinin 0,45 ile 0,5 frank arasında olduğunu[8],
kırsal kesimde düşük statüdeki çocukların yüzde 48'inin yedi yaşından önce
öldüğünü ve şehirlerde çocukların yüzde 25'inin gayrimeşru olarak doğduğunu
söylemek yeterlidir.
Tüm Balkan
ülkelerinin kuraklık ve sel felaketlerine maruz kaldığı ve kötü bir hasadın
kıtlık ile ekonomik ve mali kriz anlamına geldiği bilinen bir gerçektir.
Bulgaristan'ın Paris'teki temsilcisi, bir gazeteciyle konuşurken ve Türk-Bulgar
çatışmasının[9]
hızlı bir şekilde çözülmesini gerekli kılan tüm nedenleri sıralarken, önemli bir
itirafta bulundu. O, ilk olarak yolların tıkanması ve savaş söylentileri
nedeniyle Bulgar köylülerinin buğday satışlarındaki çöküşünden bahsetti.
Yunanistan'da kuru üzüm ve zeytinyağı, Sırbistan'da ise kuru erik ve
hayvancılık ürünlerinin satışlarının düşüklüğü de aynı öneme sahiptir. İstanbul’un
fethi ve Bizans imparatorlarının ya da Kral Dušan'ın imparatorluğunun yeniden
kurulması için görkemli jestler yapan, ancak daha sonra tam bir başarısızlık ve
güçsüzlüğü kabul eden bu politika ne kadar felaket ve gülünç görünüyor![10]
III
Oysa Balkan
devletleri, ortak bir hedef doğrultusunda güçlerini birleştirmiş olsalardı,
siyasi ve ekonomik ilerleme için ne kadar müthiş bir güç oluşturabilirlerdi!
Türkiye, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Sırbistan ve Karadağ’ın bir araya
geleceği bir konfederasyon, ilk sonuç olarak, tüm bu halklara bugün sahip
olmadıkları kendi varoluşlarına olan güveni verirdi. Çok daha az maliyetle,
böyle bir konfederasyon, topraklarının savunmasını güvence altına alacak ve
aralarında çok canlı bir ekonomik ve ticari faaliyeti teşvik ederek, üretici güçlerinin
büyümesine yardımcı olacaktı. Avrupa'da, Balkan Yarımadası ve Küçük Asya kadar
endüstriyel ve tarımsal gelişime elverişli doğal koşullara sahip başka bir
bölge yoktur.
Karpatlar'ın[11]
zengin petrol kaynakları , Sırbistan ve Küçük Asya'daki sayısız kömür
madenleri, Rodop[12]
, Pindus[13]
ve Laurium[14]
bölgelerindeki madenler ve mermer ocakları; ulusal bir sanayi ekonomisinin
doğuşunu ve büyümesini mümkün kılacak her şey mevcuttur.
"Sicilya
ovalarını bile geride bırakan" Tuna ovalarının, Trakya'nın, Makedonya'nın
ve Teselya'nın toprağının şaşırtıcı verimliliği, bu bölgeyi Avrupa için gerçek
bir tahıl ambarı haline getirmektedir. Tahılların yanı sıra, bu ülkeler tüm
endüstriyel bitkilerin yetiştirilmesine elverişlidir; Romanya'da kolza ve
keten, Güney Bulgaristan ve Küçük Asya'da gül, Güney Bulgaristan ve
Makedonya'da pirinç, pamuk ve tütün, Yunanistan'da ise üzüm ve zeytin ağaçları.
Dağların eteklerindeki yemyeşil otlaklar, sayısız büyük ve küçük hayvan
sürüsünün yetiştirilmesini mümkün kılar. Tüm bu ülkeleri çevreleyen Tuna,
Karadeniz, Akdeniz ve Hint Okyanusu[15],
üç büyük kıta ile kolay ve sürekli iletişim kurulmasını sağlar.
Buna ek
olarak, Balkan Yarımadası, Küçük Asya ve Arap Yarımadası ile birlikte, adeta
bir düğüm oluşturarak Avrupa, Asya ve Afrika'yı birbirine bağlamaktadır. Bir
zamanlar birçok medeniyetin beşiği olan, şimdi ise ıssız ve yoksullaşmış olan
tüm bu ülkeler, barış ve özgürlük rejiminin sakinlerinin becerilerini iç siyasi
ve ekonomik işlerini yürütmek için kullanmalarına izin verseydi, ne kadar
farklı görünürlerdi. Ve tüm bunlar tamamen Balkan halklarına, onların
çıkarlarını anlamalarına ve siyasi bilgeliklerinin derecesine bağlıdır.
Balkan
konfederasyonu gibi bir ortaklıkta, herkes için yer ve özgürlük olurdu. Ancak
bu durumda kendimize şunu sormalıyız: Bugüne kadar böyle bir fikrin hayata
geçirilmesini şimdiye kadar ne engellemiş olabilir?
Balkan
halklarının bu tutumunu, her şeyin yoluna girmesi için sadece açıklığa
kavuşturulması gereken basit bir yanlış anlama olarak açıklamak çocukça olur.
İnsanlığın hayatı, insani düşüncelerimize göre hareket etmeden devletleri ve
halkları yok eden ya da birleştiren kaçınılmaz güçler tarafından belirlenir.
Ancak Balkan yarımadasında bu güçlerin oyununu inceleyerek, bir Balkan
konfederasyonunun yakın bir gelecekte mümkün olduğunu söylemenin haklı olduğuna
inanıyoruz. Bir süre önce, böyle bir iyimserlik haklı değildi. O zamanki
koşullar böyle bir fikrin gerçekleşmesi için elverişli değildi; bunu bir
fantezi olarak değerlendirebilirdik. Bugün durum artık böyle değil. Bunun yarın
gerçekleşeceğini söylemiyoruz, ancak bunun ideolojik bir dilek olmaktan çıkıp
siyasi grupların ve partilerin sloganı haline geldiği zamanın geldiğini
söylüyoruz. Bu önemli bir ilerlemedir. Bu, Balkan konfederasyonu fikrini
şimdiye kadar askıya alan tarihsel nedenleri analiz ettikten sonra daha da netleşecektir.
IV
Balkanlardaki
mücadelenin ilk ve en önemli kaynağı, ezilen halkların özgürlüklerini ve
bağımsızlıklarını yeniden kazanma arzusuydu. Bunu başarmak için, sadece
padişahların egemenliğine değil, aynı zamanda Yunan din adamlarının
egemenliğine de karşı savaşmak zorundaydılar.
Türklerin İstanbul’u
fethinden sonra, Makedonya'da Bulgar, Yunan ve diğer gruplar arasındaki kanlı
çatışmaları anlamsız kılan önemli bir olay meydana geldi. O zamana kadar sadece
ismen var olan Yunan Patrikhanesi'nin Doğu'daki tüm Ortodoks toprakları
üzerindeki iktidarının genişlemesinden bahsediyoruz. On dokuzuncu yüzyılın
başında, İstanbul’daki Fener’de, Patrik'in yanında bulunan, açgözlü ve
yozlaşmış bir Bizans oligarşisiyle karşı karşıya kaldık. Eski Bizans aileleri
ile Türk paşalarına verdikleri hizmetler sayesinde öne çıkan sonradan
görmelerden oluşan bu açgözlü ve yozlaşmış oligarşi, Balkan yarımadasındaki tüm
Hıristiyanlığın efendisi haline gelmişti. Gücünü Bukovina[16]
, Transilvanya ve güney Rusya'ya kadar genişletmişti. Kiliseler ve manastırlar
dahil her şey onun elindeydi. En küçük köydeki rahiplik görevinden piskoposluğa
kadar her şey açık artırmaya çıkarılır ve en yüksek teklifi verene satılırdı.
Ana yuvası Athos Dağı[17]
olan bir sürü Yunan rahip, kasaba ve köyleri istila ederek mutsuz halkı katı
bir rejime tabi kıldı. Dini ayinler Yunanca yapılıyordu; okullar varsa, eğitim
de Yunanca veriliyordu. Sırp, Arnavut, Bulgar ve Rumen isimleri sözlükten
silindi: Türkiye tek bir halkı, "Rum milleti"ni (Roma halkı)[18]
ve onları temsil edecek tek bir gücü, yani Patrik ve Fener oligarşisini
tanıyordu.
Balkan
halklarının ulusal uyanışının neden ilk olarak Fenerli din adamlarına karşı acı
bir mücadeleyle kendini gösterdiğini anlamak mümkündür. Güney Rusya,
Transilvanya ve Bukovina'dan kovulan bu din adamları, daha sonra Sırbistan ve
Romanya'dan da kovuldular. Ve bu ülkeler 1864'te Yunan manastırlarının elde
etmeyi başardığı devasa mülklerine el koydular. Son olarak 1871'de Türk
hükümeti Bulgar Kilisesi'nin özerkliğini tanımak zorunda kaldı. Sonuç olarak,
Yunan din adamları Bulgarların büyük çoğunluğu üzerindeki etkisini yitirdi.
Ancak Makedonya'da bu etkisini sürdürdü; burada Eksarhistler[19]
ile Patrikler arasındaki mücadeleler devam ediyordu; yani, Patrik'in resmen ayrılıkçı
olarak ilan ettiği Bulgar Kilisesi'ne mensup Bulgarlar ile Patrik'in
otoritesini tanıyan ve ayinlerin ve öğretimin Yunanca yapıldığı kilise ve
okullara devam eden Patrikler arasındaki mücadeleler.
Yunanistan’ın
Patrik’e karşı tutumuna dikkat çekmek ilginçtir. Bir zamanlar, Yunanistan
Krallığı, Türk hükümetinin elindeki alçak bir araç olan Fener’e karşı şiddetli
bir mücadele vermek zorunda kalmıştı, çünkü Fener, yalnızca kendi çıkarlarını
gözeterek, özgür bir Yunanistan’ın inşası ve gelişmesinin önüne engeller
koyuyordu. Eski Yunanca'yı – kitleler için erişilmez olan – egemenliğinin bir
aracı haline getiren Fener, yazılı dil olarak modern Yunanca'yı kullanmak
isteyen Yunan vatanseverlerini zulme uğratmıştı. Fenerliler bu dili küçümseyerek
"Zagora (Tesalya'da bir kasaba) bakkallarının dili" olarak tanımlamışlardı.
Bu düşmanlık
uzun sürmedi. Kuzeye doğru genişleme arayışında olan ve yeni kurulan krallık,
Patrikhanede bir müttefik ve Pan-Hellenizmin öncüsünü buldu.
Makedonya’daki
Yunan propagandasının yanı sıra, Sırp propagandası da ortaya çıktı. Berlin
Antlaşması’ndan sonra Bosna yönünde genişleme umudunu yitiren Sırbistan,
Makedonya ve Eski Sırbistan üzerinden denize açılma yolu aramaya mecbur kaldı.[20]
Bu nedenle Makedonya’nın Sırp toprağı olduğunu kanıtlama ihtiyacı doğdu.
Bulgarların
mücadelesi de giderek aynı milliyetçi karakteri kazandı. Bu mücadele,
Makedonya'daki Bulgar nüfusunun gerçek çıkarlarını hedeflemekten çoktan vazgeçmiş
ve bu eyaleti Bulgaristan'a ilhak etmek için açık bir mücadeleye dönüşmüştü.
Türkiye'nin
yakında parçalanacağı beklentisi, tüm bu halkların liderleri arasında,
belirleyici bir yarışın arifesinde adayları için azami oyu kazanmaya çalışan
seçmen temsilcilerinin zihniyetini ortaya çıkardı. Böylece Bulgarların,
Yunanlıların, Rumenlerin veya Sırpların tek bir amacı vardı: Bölünme gerçekleştiğinde
Makedonya'nın kendilerine verilmesi için nüfusun çoğunluğunun kendilerinden
yana olduğunu kanıtlamak. Bu bölünmenin yakında gerçekleşeceği düşünülürken,
kaybedecek zaman yoktu. Her Makedonu ikna, para veya hançer gibi her türlü
yolla kendini Bulgar veya Yunan olarak ilan etmeye zorlamak hayati önem
taşıyordu. Ve nihayet, dış dünyayı ikna etmek için tamamen uydurma
istatistikler sunuldu.
V
Türkiye'deki
rejim değişikliğinin durumu ne kadar değiştirebileceği görülebilir. Bu, herkesin
aklını başına getirecektir. Uçuruma doğru bir yarıştan başka bir şey olmayan
Makedonya'yı ilhak yarışı, önemini büyük ölçüde ilgisini yitirecek ve farklı
milletler gerçekliği daha aklıselim bir şekilde değerlendireceklerdir.
Böyle bir
dönüşümün bir günde gerçekleşemeyeceğini söylemek doğru olur. Çeşitli nefretler,
kıskançlıklar ve kin duyguları bir süre daha halklar üzerinde felç edici bir
etki yaratmaya devam edecek; ancak ibadet özgürlüğünün ilan edilmesiyle farklı
dinler arasındaki çatışmaların keskinliği büyük ölçüde azaldığı gibi, bu
gruplar arasındaki çatışmaların keskinliği de büyük ölçüde azalacaktır. Dini
eşitliğin bir gerçeklik olduğu ülkelerde, partiler uzun zaman önce kendilerini
dini bağlılıklarla özdeşleştirmeyi bırakmışlardır ve artık sadece ekonomik ve
siyasi çıkarları gözetmektedirler. Aynı şekilde, yeni Türkiye de milletler
arasında tam bir eşitlik sağlayarak, onları tek bir ortak millet halinde
birleştirmeyi başaracak ve bu milletin bağrında, homojen milletler içinde var
olan türden yeni mücadeleler ortaya çıkacaktır.
Buna doğru
atılacak büyük bir adım, eğitim reformu olurdu. Eski Türkiye’de bu iş, dini
topluluklara bırakılmıştı. Her millet, gönüllü bağışlar ve Balkan devletleri
tarafından gizli ya da açık olarak sağlanan sübvansiyonlar yoluyla ilk, orta ve
yükseköğretim okullarını finanse ediyordu. Aynı durum dinin finansmanı için de
geçerliydi. Bu durumun, ulusal blokların ayrılıkçı politikalarını ne kadar
teşvik ettiğini vurgulamaya gerek yok.
Şimdi gerekli
reformun ayrıntılarına giremeyiz, ancak reformun amacı, her milliyetin dilinde
eğitim verilmesini sağlarken, devlet veya belediyeler tarafından idare edilen
ulusal okullar oluşturmak olmalıdır.
Türk hükümeti
böyle bir reformu gerçekleştirebilecek durumda olmadığı sürece, mevcut ulusal
blokları yok etmeye yönelik tüm girişimler boşuna şiddet olacaktır. Bu, Jön
Türklerin her ne pahasına olursa olsun kaçınması gereken bir taktiktir. Ne
yazık ki, onların tüm zayıf hükümetlerinin ortak noktası olan bu yoldan aşağıya
doğru sürüklenmeye başladıklarını kabul etmek gerekir. Makedonya'da olduğu gibi
İstanbul’daki parlamento seçimlerinde de, yapay çoğunluklar yaratmak için
–burada Yunanlılara, orada Bulgarlara karşı– pek de övgüye değer olmayan
yöntemler kullandıkları görülüyor. Dahası, kendimizi kandırmıyoruz:
Türkiye’deki yeni rejim, varlığı sadece şu ya da bu siyasi grubun, özellikle de
doğal olarak aşırı merkeziyetçilik ve otoriterliğe eğilimli Türk grupların iyi
niyetine bağlı olsaydı, çok geçmeden tehlikeye girerdi. Bu durum, Hıristiyan
demokrasinin, eski hataları sürdürerek Jön Türk milliyetçiliğinin oyununa tek
başına katılmasını hiçbir şekilde haklı çıkarmaz.
İşte Türkiye’nin
içsel evrimi, Balkan devletleri arasındaki Osmanlı mirası konusundaki
çekişmelerin nedenlerinden birini – en önemlisini – ortadan kaldırarak, bu
devletlerin konfederasyonuna giden yolu açmaktadır. Konfederasyon, tarihsel
ilerlemenin kaçınılmaz bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu fikri
destekleyen propaganda, onlara yeni kaderlerini göstererek, Türkiye’deki
milliyetçileri ve Türk milletini, karşılıklı ilişkilerinde daha güvenli ve daha
hoşgörülü davranmaya alıştıracaktır.
VI
İlgili Büyük
Güçlerin müdahalesi, Balkan halklarını Türkiye'nin ya da birbirlerinin aleyhine
toprak genişlemesi olasılığını gözlerinin önüne sererek birbirlerine karşı
kışkırtmış ve Doğu'daki ulusal mücadeleleri karmaşıklaştırmış ve
şiddetlendirmiştir.
Bu bakımdan
en zararlı rolü oynayan Rusya’dır. Son makalemizde[21]
belirttiğimiz gibi, Avusturya’nın bu kışkırtıcı rolü üstlenmeye çalıştığı
doğrudur. Ancak bunda başarılı olmuşsa, bu kısmen Rusya’nın desteği
sayesindedir.
Rusya, güneye
– Akdeniz’e – doğru durdurulamaz ilerleyişini sürdürmek için Türkiye’yi
fethetmek zorunda kalacaktır. Burada, Rusya’nın Avusturya, Fransa veya
İngiltere ile üzerinde anlaşmak istediği ya da anlaştığı, Osmanlı
İmparatorluğu’nu bölüşmeye yönelik sayısız projeden bahsetmeyeceğim. Bu
projeler, İstanbul’u ve boğazlarını paylaşmanın imkânsızlığı nedeniyle hayata
geçirilemedi – Wellington’un dediği gibi, iki İstanbul olsaydı, Türkiye çoktan
ortadan kalkmış olurdu. Ayrıca, doğrudan bir fetih savaşı başlatamayacak
durumda olan Rusya, kendisini mümkün olan tek politika ile sınırlamak zorunda
kaldı; bu da, Hıristiyanları korumayı amaçlayan Türkiye’ye sürekli müdahale etme
politikasıydı. Umulan sonuç, Türkiye’nin zayıflaması ve parçalanması olacaktı.
Bu politika
ışığında, öncelikle Türkiye’nin iç reformlarla kendini sağlamlaştırmasını
engellemek – bu, Rusya’nın müdahale bahanesini ortadan kaldıracaktı – ve ikinci
olarak, Rusya’nın nihai fethine giden bir aşama olarak kurulacak olan Balkan
devletlerinin birleşerek güçlenmelerini engellemek hayati önem taşıyordu. Bu,
Rusya’nın onları koruma hakkını ortadan kaldıracaktı.
Bugün, Mithat
Paşa’nın mektuplarının oğlu tarafından yakın zamanda yayımlanmasının ardından,
o zamanki Rusya’nın İstanbul büyükelçisi General Ignatiev’in[22]
1876 anayasa reformunu sabote etmek için kurduğu entrikaları biliyoruz.
Kendisini Eski Türklerin müttefiki ve en coşkulu danışmanı ilan etti. Bunu
gizlemedi. “Rusya, Türkiye’ye bir parlamento ve anayasa verilmesini kendisine
yönelik bir hakaret ve meydan okuma olarak görüyor. Bir Türk anayasasının
varlığı, bizim savaş ilan etmemiz için başlı başına yeterli bir sebeptir.
Anayasal bir hükümeti olmayan tek Avrupa gücü olarak kalmayı asla kabul
etmeyeceğiz,” dedi İngiliz büyükelçisi Sir Layard’a[23]
, ki o da 30 Mayıs 1876 tarihli bir mektupla bu durumu hükümetine bildirdi.
Yirmi yıl
sonra, Rusya dışında başkaları da Türkiye’deki Hıristiyan katliamlarına – Küçük
Asya’daki Ermeni katliamlarına – karşı çıkmak ve reformları desteklemek
istediğinde, Prens Lobanov[24]
katliamların üzücü “olaylar” olduğunu ve ciddi reformlara, özellikle de
Ermenistan’a özerklik verilmesine gelince, Rusya’nın bunlardan hiçbiri duymak
istemediğini söyledi. St. Petersburg'daki İngiliz büyükelçisi Sir Frank
Lascelles'e[25]
şunları söyledi: "Küçük Asya'daki Rus-Türk sınırında ikinci bir
Bulgaristan'ın kurulmasına izin vermeyeceğiz." Sonunda, bir yıl sonra,
muhtemelen tarihin gördüğü en korkunç katliamlar olan 1896'daki İstanbul
katliamları İngiltere'yi Türkiye'ye karşı silahlı müdahale önermeye ittiğinde,
Rus bakan Şişvin, katliamlardan Sultan'ı sorumlu tutamayacağını ve "ona
karşı her türlü baskı yönteminin Çar Hazretlerine iğrenç geldiğini"
söyledi.
Ve bugün
Rusya yeni rejime olumlu bakıyorsa, bunu isteksizce yapmaktadır; çünkü şu an
için Doğu’daki toprak statükosunu korumanın tek yolunu, kârlı bir
şekilde değiştirebileceği zamana kadar, bu rejimde görmektedir. Rus
diplomasisinin her zaman bir Balkan konfederasyonuna kararlı bir şekilde karşı
olduğu ise şüphelidir. Temsilcileri, bazı samimi anlarda bunu açıkça dile
getirmişlerdir. Tatiştev[26],
Du Passé de la Diplomatie Russe adlı kitabında şöyle yazmıştır: “Sırbistan,
Romanya ve Bulgaristan’dan oluşan üç devletli bir federasyonun kurulması,
Boğazlara giden yolumuzu kesin olarak tıkayacak ve bizim için çok daha
tehlikeli olacaktı. Bu, düşmanlarımızın elinde güçlü bir silah görevi
görecekti.”
Aslında, tüm
Rus politikası adeta bu korkuyla gölgelenmiştir. Halklar arasında herhangi bir
uzlaşmayı önlemek için, aralarına nifak tohumları ekmiştir. Bulgaristan’daki
etkisinin çok güçlü olduğu dönemde, iki kez Bulgaristan’ı savaşa sürüklemeye
çalışmıştır; 1883’te Sırbistan’a karşı ve 1885’te Romanya’ya karşı. Her iki
durumda da, mesele sınırların çizilmesiyle ilgili önemsiz bir konuydu
(Sırbistan ile Bregovo’daki ve Romanya ile Arab-Tabia’daki sınırlar). İç
olaylar ve – Romanya ile olan çatışmada – Doğu Rumeli’deki devrim[27]
– bu anlaşmazlıkların kanlı bir hal almasını engelledi. Ancak birkaç ay sonra
roller tersine döndü; Bulgaristan Rusya’dan koptu ve Sırbistan Bulgaristan’a
yaklaştı. Ve Rusya’nın Avusturya ile işbirliği içinde Sırbistan’ı Bulgaristan’a
karşı savaşa itti. Yakın tarihli makalemizde, 1885 Sırp-Bulgar savaşında bu iki
gücün sorumluluğuna zaten değinmiştik.
İşte kanıtı.
Rumeli'deki devrimden sonra toplanan İstanbul Konferansı'nda, Büyük Güçlerin
temsilcileri – Türk başkentindeki büyükelçileri – bir ilkeler bildirgesi
hazırladılar. Rusya’nın desteğiyle ve Avusturya’nın talebi üzerine,
Sırbistan’ın askeri hazırlıklarına yönelik bir eleştiri olarak yorumlanabilecek
her türlü ifade metinden çıkarıldı. Diğerlerinin yanı sıra şu cümle de metinden
çıkarıldı: “Büyük Güçlerin oybirliğiyle arzu ettiği şey, tüm Balkan
Yarımadası’nda barışın korunmasıdır.”
Bir başka
gerçek: Savaşın arifesinde, Fransız hükümeti, düşmanlıkları önleyebilecek bir
eylem önerdi: Sırp hükümetine, Sırbistan’ın saldırması durumunda “Avrupa’nın,
Sultan’ın vassalı olan Bulgaristan Prensi’ne yardım etmesini engellemeyeceği”ni
bildirmek üzere Belgrad’a toplu bir girişimde bulunmak. Bu öneriye yanıt
olarak, Rusya Dışişleri Bakanı Bay Giers[28]
, St. Petersburg’daki Fransız büyükelçisine şunları söyledi: "Her şeyden
önce Avrupa, Prens Alexander'a[29]
Sofya'ya dönmesini tavsiye etmelidir; bunun ardından, artık öfkelenmek için bir
nedeni kalmayacak olan Kral Milan[30]
sakinleşecektir."
Rusya’nın
1897 Türk-Yunan Savaşı ve Makedonya’daki milliyetler arası çatışma sırasındaki
tutumu da aynı derecede tipikti. Daily Chronicle’ın[31]
Atina muhabiri Bay Naumann tarafından aktarılan ve bütün basın tarafından ele
alınan bir olay, Rusya’nın İstanbul büyükelçisi Bay Nelidov’un[32]
Yunanistan ile Türkiye arasında başlamış olan doğrudan müzakereleri baltalamayı
amaçlayan müdahalesiydi. Rus diplomasisi açıkça savaşı teşvik ediyordu ve Novoe
Vremya’nın[33]
başını çektiği tüm resmi basın, “Atina demagojisinin” hak ettiği cezayı alacağı
düşüncesiyle sevinç içindeydi. Bu gazete, 29 Mart 1897 tarihli sayısında şöyle
yazmıştı: “Devrim ve anarşinin yenilgisi, ancak monarşiyi ve düzeni güçlendirebilir.”
Ayrıca,
Makedonya meselelerine aşina olanlar, yerel çatışmalarda Rus konsoloslarının
oynadığı aktif rolün farkındadır. Başlangıçta Bulgarlara sempati duyan
konsoloslar, daha sonra açıkça Sırpların tarafını tuttular. Selanik'teki Rus
konsolosu Yastrebov, özellikle misyonerlik faaliyetleriyle tanınıyordu.
VII
“Rusya, boyun
eğdirilmiş halkları müttefiklerine bahşiş olarak dağıttığı küçük paralar gibi
kullanır.” Bir Sırp tarihçinin bu sözleri, Avusturya’nın Bosna-Hersek’i
işgalinin tarihini hatırladığımızda açıkça haklı çıkmaktadır.
Daha önce de
belirttiğimiz gibi, bu iki eyalet 1876’da Türkiye’nin parçalanması durumunda
Rusya tarafından Avusturya’ya vaat edilmişti ve uzun süre gizli kalan bu
gerçek, ilk kez 1887’de (27 Nisan sayısında) Bismarck’ın yayın organı Norddeutsche
Allgemeine Zeitung tarafından ortaya çıkarılmıştı. Birkaç gün sonra, Moscovskja
Wiedomoski[34]
(29 Nisan-11 Mayıs) gazetesi, Viyana’daki Rus büyükelçiliğinde sekreter olarak
bu gizli anlaşmanın imzalanmasına şahit olan Bay Tatiştev’in bir makalesini
yayımladı. O, şu itirafta bulunarak gerçekleri doğruladı: Yeminimi veya
diplomatik sağduyumu ihlal etmeyeceğimi güvenle söyleyebilirim ki, bu antlaşma
tam olarak uygulanmış olsaydı, Balkan yarımadası bugün bitmek bilmeyen
anlaşmazlıklar, kanlı çatışmalar ve yabancı etkilerine boyun eğme gibi üzücü
bir manzaraya sahne olmazdı; aksine, Rusya’nın halklar arasındaki etkisi geniş
ve sağlam temeller üzerine kalıcı olarak yerleşmiş olurdu.
Okuyucu,
bunun Rusya ile Avusturya arasında Türkiye'nin bir kısmının ya da tamamının
paylaşılmasına bir gönderme olduğunu anlayacaktır.
Bosna-Hersek'in
Sırbistan ve Karadağ'a verilmesini isteyen Martens ve Komarowski'ye karşı
polemik yapan bir başka Rus yazar, Bay Skalkovsky[35]
ise şöyle demiştir: "Bu bilge adamlar, Berlin Antlaşması'ndan bağımsız
olarak, Rusya'nın sadece Avusturya-Macaristan'dan işgal altındaki eyaletlerin
iadesini asla talep etmeyeceğini değil, aynı zamanda eski Sırbistan'ın işgaline
de engel olmayacağını taahhüt ettiğini görmezden geliyorlar."
Doğu’nun
diplomatik tarihine bu uzun bir sapma yaptık, çünkü bugün bir Balkan
konfederasyonunun kurulmasının, geçmiştekiler kadar güçlü ve amansız
düşmanlarla karşılaşmayacağını göstermek istedik. Uzak Doğu’daki[36]
yenilgisinin ardından zayıflayan ve Kırım Savaşı’ndan sonra olduğu gibi bir iç
muhasebe dönemine giren Rusya, en azından bir süre için Balkanlar’da saldırgan
bir politika yürütme çabasından yoksundur. Hatta Avusturya'nın ilerleyişini
durdurmak için Karadeniz çevresinde yeni bir gücün ortaya çıkmasını bile kabullenebilir.
Aynı zamanda, devrimci hareketin gerilemesine rağmen, Balkan halklarına sempati
duyan Rus kamuoyu eskisi kadar pasif değildir.
Avusturya'nın
planlarına gelince, bunlar Balkan halklarının birleşik eylemi ile kolayca felç
edilebilir. Hem ulusal gruplar arasında hem de sosyal demokrat güçler arasında,
Habsburg İmparatorluğu'nun kendi içinde güçlü savunucular bulacaklardır.
VIII
Yüzyıldan
fazla bir süre önce, Bay Vanderk, tüccarlardan bahsederken, Philosophe sans
le Savoir (Bilmeden Felsefeci)[37]
adlı eserinde şöyle demiştir: “Bizler, yeryüzünde, ulusları birbirine bağlayan
ve ticaretin gerekliliği yoluyla onları barışa kavuşturan sayısız ipek
iplikleriz.” Böylece, çağımızda uluslararası yakınlaşmanın başlıca yolunu
işaret etmiştir. Ekonomik olarak geri kalmış olan Balkan ülkeleri, tahıl ve
hammadde üreticileri olarak büyük sanayi ülkeleriyle birçok bağlantıya
sahipken, kendi aralarında çok az bağlantıya sahiptir. Bu durum, şüphesiz ki
onların uzlaşmasını büyük ölçüde geciktirmiştir. Bunun bir istisnası,
Türkiye ile Bulgaristan arasındaki ticarettir. Bulgaristan, sadece tarım
ürünlerini ve hayvanlarını değil, aynı zamanda bazı sanayi ürünlerini de
Türkiye ve özellikle de İstanbul pazarlarında satmaktadır. Ve biz, Türk-Bulgar
çatışmasının barışçıl bir şekilde çözülmesini, işte buna, yani bir savaşın
ardından yaşanacak ticari kriz korkusuna borçlu olduğumuzu düşünüyoruz. Ve tüm
Balkan devletleri arasındaki ticari ilişkilerin güçlü ve kalıcı bir şekilde
gelişmesi, onların siyasi ve kültürel yakınlaşması için en etkili aracı
sağlayacaktır.
Balkan ittifakını
engelleyen başlıca faktörleri sıraladığımıza inanıyoruz. Bunlar, artık
gerçekleştirilmiş olan bir ulusal kimlik yaratma ihtiyacı; bu meşru
mücadelelere aşılanan ve halihazırda gerileyen şovenizm; ve beklenmedik
olayların etkisiz hale getirdiği Büyük Güçlerin entrikalarıydı. Bu ana
faktörlerin yanı sıra, devlet başkanlarının kendilerini XIV. Louis rolünde
gösterme hırsları, halkın doğrudan kontrolü olmadan faaliyetleri yetersiz kalan
politikacıların ve partilerinin yetersizliği nispeten önemsizdir. Krallar ve
hükümetler, zamanlarının gereklilikleri ve uluslarının iradesi karşısında boyun
eğmek zorunda kalacaklardır. Bu durum, özellikle yeni dış koşullar, iktidar
sahiplerinin genellikle ülkelerinin bağımsızlığını savunma bahanesiyle hanedan
veya parti çıkarlarını korudukları karanlık komplolara artık bu kadar yer
vermeyeceği için daha da geçerlidir.
Söylemeye
gerek yok ki, bir Balkan konfederasyonu ancak bir savunma politikasına
dayandırılabilir. Ana amacı, onu oluşturan halkların toprak bütünlüğünü ve
siyasi bağımsızlığını savunmaktır. Türkiye’de Abdülhamit mutlakiyetçiliğinin
hüküm sürdüğü dönemde, böyle bir siyasi yapılanmadan dışlanması gerekirdi. Onu
kabul etmek, Sultan’a ve onun çevresine güç ve dokunulmazlık vermek anlamına
gelirdi. Ve bugün bile Türkiye'nin büyük rolüne layık bir konuma gelmesi için,
1876 Anayasası'nın demokratik bir revizyonu gerekmektedir. Bu anayasa, kısıtlı
oy hakkı ve yarısı[38]
Sultan tarafından atanan parlamento ile halkın iradesini pek dikkate
almamaktadır.
Bu makaleyi,
Balkan ittifakını gerçekleştirmek için şimdiye kadar yapılan
girişimlerden bahsetmeden bitirmek istemiyoruz. Tüm ülkelerde bu girişimin en
sadık ve istikrarlı destekçileri olan sosyalistlerin çabalarının yanı sıra,
bazı özel ve hükümet girişimlerine de değinmeliyiz. Bunların arasında ilk olarak
eski Yunan bakan Trikoupis’in[39]
1887’de Bulgaristan’a yaptığı bir seyahat sırasında Stambolov’a[40]
bir Balkan konfederasyonunun kurulması için birlikte çalışmayı önerdiğini
belirtmeliyiz. Ancak bize, Bulgar diktatörünün bu konuşmayı Türk hükümetine
bildirdiği ve bunun karşılığında Makedonya’da iki Bulgar piskoposunun
atanmasını sağladığı söylenmektedir. 1897'de Bulgaristan ile Sırbistan arasında
bir ittifak girişimi oldu. Sofya'ya yaptığı bir ziyaret sırasında Kral
Alexander, Prens Ferdinand ile Vardar Nehri'ni sınır çizgisi olarak alarak
Makedonya'nın bölünmesini görüştü.[41]
Neyse ki bu projenin bir geleceği olmadı. Ancak 1906'da Sırp-Bulgar gümrük
birliği projesinin başarısızlığını üzülerek belirtmeliyiz. Avusturya'nın buna
karşı çıktığını biliyoruz.
Prens
Battenberg'in ayrılmasından sonra Bulgarlar, Romanya Kralı'na Bulgar tahtını
teklif ettiler. O ise bunu reddetti. Her halükârda, o dönemde Rusya'nın bir
Romanya-Bulgaristan krallığının kurulmasına rıza göstermesi olası değildi.
Şimdiye kadar
bu yönde ciddi bir özel girişim olmadı. Eski bakan Naçoviç'in[42]
başkanlık ettiği bir Türk-Bulgar ittifakı komitesi, ancak Türk devriminden
sonra Sofya'da kuruldu. Biliyoruz ki, kriz sırasında bu komite, çatışmayı
yatıştırmak amacıyla Sofya'ya gelen Jön Türk delegeleriyle birlikte çalıştı.
Umalım ki bu tür girişimler sıklaşsın ve tüm Balkan ülkelerinde, bu kadar gerekli ve yararlı olan Balkan ittifakı için çalışacak komiteler kurulmuş olsun.
[1]
Demir Kapılar, Tuna Nehri’nin Karpat Dağları’nı yararak Karadeniz’e
doğru ilerlediği, Sırbistan’dan Romanya’ya uzanan 60 millik muhteşem kanyonlar
zincirine verilen addır. (ç.n.)
[2] Rus Çarı'nın müdahalesinin ardından,
1899 ve 1907 yıllarında Lahey'de silahsızlanma, uluslararası anlaşmazlıkların
tahkimi ve kara savaşı kuralları konularını görüşmek üzere iki barış konferansı
düzenlendi. Bunun sonucunda 1900 yılında kurulan Uluslararası Adalet Divanı ve
1907 Lahey Sözleşmesi, Birinci Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında büyük güçler
tarafından tamamen göz ardı edildi. (ç.n.)
[3] Bosna-Hersek'i ilhak etmek üzere olan
Avusturya'nın teşvikiyle Prens Ferdinand da Jön Türk devriminden yararlanarak
bağımsızlık ilan etti. Avusturya böylece Sırbistan'ı boğmayı, Bulgaristan'ı
kendi etki alanına çekmeyi ve Rusya'ya karşı bir zafer kazanmayı umuyordu.
[4] 1876'daki Reichenstadt
Konvansiyonu'nda Rusya, o yılki Türkiye ile savaşta Sırbistan-Karadağ'ın galip
gelmesi durumunda Bosna'nın bir kısmını Avusturya'ya vereceğine söz verdi.
[5] Colmar Friedrich von der Goltz
(1843–1916), 1885'ten itibaren "Goltz Paşa" olarak Alman askeri
doktrinine uygun şekilde Osmanlı ordusu ve subay kadrosunun modernizasyonunu
üstlenen Alman subayı. (ç.n.)
[6] Ahmet Şefik Mithat Paşa, 1876 anayasa
deneyiminin mimarı olarak ün kazanmadan önce, 1860'larda Tuna vilayetinde (günümüz
Bulgaristan'ı da içeren) ilerici ve faydalı bir eyalet yöneticisiydi. (ç.n.)
[7] Bu rakamlar birbiriyle tutarlı
olmadığı için burada bir baskı hatası var gibi görünüyor. (ç.n.)
[8] Metin, bunun haftalık, aylık mı yoksa
yıllık mı olduğunu belirtmiyor. (ç.n.)
[9] Ekim 1908'de Bulgaristan, Osmanlı
İmparatorluğu'ndan bağımsızlığını ilan etti. Ardından Bulgaristan'ın Türkiye'ye
ödeyeceği "adil tazminat"ın miktarı konusunda tartışmalar başladı.
(ç.n.)
[10] Bulgaristan, Sırbistan ve
Yunanistan'ın büyük milliyetçilik akımları, hepsi de ortaçağdaki ihtişamlı
dönemlere bakıyordu; sırasıyla, İstanbul’un kapılarında durdurulan Bulgar
imparatorları; Çar Dušan Nemanja'nın (1331–1355) Sırp imparatorluğu; ve Bizans
İmparatorluğu'nun kendisi.
[11] Viyana çevresinden büyük bir yay
çizerek başlayan, ardından Çekoslovakya'yı yatay olarak geçen, Romanya'nın tüm
kuzey-güney eksenini boydan boya kat ederek doğu Sırbistan'da son bulan bir dağ
silsilesi. (ç.n.)
[12] Sofya bölgesinden güneydoğuya doğru
Ege Denizi'ne uzanan bir dağ silsilesi. (ç.n.)
[13] Güney Arnavutluk sınırından Ege
Denizi'ne kadar Yunanistan anakarasını boydan boya geçen ve Girit Adası'nda
tekrar ortaya çıkan bir dağ silsilesi. (ç.n.)
[14] Atina'nın güneyinde, Ege Denizi'ne
kıyısı olan Attika bölgesi. (ç.n.)
[15] Rakovsky, Balkanlar'ı ve Osmanlı
İmparatorluğu'nu (Yakın Doğu dahil) jeopolitik bir bütün olarak görmektedir. (ç.n.)
[16] 1775'ten 1918'e kadar, bu eski
Osmanlı eyaleti Avusturya İmparatorluğu'nun en doğudaki kraliyet toprağı ve
etnik açıdan en karışık bölgelerinden biri haline geldi. Günümüzde Romanya ve
Ukrayna arasında bölünmüştür. (ç.n.)
[17] Athos Dağı, Ege Denizi'ne bakan
Selanik Yarımadası'nın en güneydoğu ucunda yer almaktadır. (ç.n.)
[18] Osmanlı İmparatorluğu dışındaki
bölgeler dini topluluklar (milletler veya "uluslar") halinde
örgütlenmişti. Ortodokslar, Ortodoksluğun Bizans-Roma İmparatorluğu'nun devlet
dini olması nedeniyle Roumiaioi (Rum milleti) olarak biliniyordu. (ç.n.)
[19]
1870'te kurulan bağımsız Bulgar Eksarhlığı'na (Bulgar Kilisesi'ne)
bağlı olan, ayinlerin ve eğitimin Bulgarca yapılmasını savunan Bulgarlar.
(ç.n.)
[20] Bugün bu bölge, güney Sırbistan'daki
Novi Pazar, Kosova ve Makedonya Cumhuriyeti'nin kuzeybatısını kapsamaktadır.
Adı, eskiden Orta Çağ Sırb İmparatorluğu'nun bir parçası olmasından
gelmektedir. (ç.n.)
[21] C. Rakovsky, La Question d’Orient
et les Puissances (Doğu Sorunu ve Güçler), Revue de la Paix,
Kasım 1908 [Yazarın notu].
[22] Kont Nikolai Pavloviç Ignatiev
(1832–1908), pan-Slavist bir diplomat ve devlet adamıydı; 1864–77 yılları
arasında İstanbul’daki Rus büyükelçisi olarak, 1875–78 Doğu Krizi sırasında
Türkiye ve Avusturya-Macaristan’ın aleyhine Rus hedeflerini ilerletmek amacıyla
pan-Slav isyanını teşvik etmişti. (ç.n.)
[23] Sir Austen Henry Layard (1817–1894),
arkeolog, diplomat ve politikacıydı. (ç.n.)
[24] Prens Aleksei Borisoviç
Lobanov-Rostovsky (1824–1896), Rus diplomat ve devlet adamıydı ve 1895–96
yıllarında dışişleri bakanlığı görevini yürüttü. (ç.n.)
[25] Sir Frank Cavendish Lascelles
(1841–1920), Victoria ve Edward dönemlerinde görev yapmış kıdemli bir İngiliz
diplomatıdır. (ç.n.)
[26] Sergei Spiridonoviç Tatishtev
(1846–1906), Rus tarihçi ve diplomattı. Bkz. Iz proshlogo russkoi
diplomatii. Istoriya, St Petersburg, 1890. (ç.n.)
[27] Berlin Antlaşması, özerk bir Bulgar
devleti ile birlikte, Osmanlı İmparatorluğu'ndan yarı özerk Doğu Rumeli (bugün
kabaca Bulgaristan'ın güney yarısı) eyaletini oluşturdu. 1885'te eyaletteki bir
devrim, Bulgaristan ile birleşmesine yol açtı. (ç.n.)
[28] Nikolai Karloviç Giers (1820–1895),
III. Aleksandr'ın hükümdarlığı döneminde (1881-94) Rusya dışişleri bakanıydı.
(ç.n.)
[29] Battenbergli Alexander (1857–1893),
Bulgaristan Prensi (1879–86) idi. Rus hakimiyetine karşı çıkması, Rus yanlısı
Bulgarlar tarafından kaçırılmasına ve sonunda tahttan çekilmesine yol açtı. (ç.n.)
[30] Milan Obrenoviç, 1868–89 yılları
arasında Sırbistan Kralıydı. (ç.n.)
[31] The Daily Chronicle, 1872–1930
yılları arasında Londra’da yayımlandı. (ç.n.)
[32] Alexander Ivanoviç Nelidov
(1835–1912), Prens Alexander'ın Rusya'nın kışkırtmasıyla kaçırıldığı dönemde Bulgaristan’daki
Rus büyükelçisiydi. (ç.n.)
[33] New Times (St Petersburg,
1868–1917), Rusya'da en yüksek tirajlı sağcı bir günlük gazeteydi. (ç.n.)
[34] 1756'da kurulan Moscow Gazette,
1863–87 yılları arasında Rus pan-Slavist Mikhail Katkov (1818–1887) tarafından
yönetildi. (ç.n.)
[35] Konstantin Apolonoviç Skalkovsky
(1843–1906), mühendis, gazeteci ve tarihçiydi.
[36] 1904–05 Rus-Japon Savaşı, Uzak
Doğu'da, esas olarak Çin'in aleyhine, etki alanları oluşturmak amacıyla
yapıldı. Rusya'nın yenilgisi, doğrudan 1905 Birinci Rus Devrimi'ne yol açtı. (ç.n.)
[37] Le Philosophe sans le savoir (1766),
Michel Jean Sedaine (1719–1797) tarafından yazılmış bir komedi eseridir. (ç.n.)
[38]
Yarısı değil, üçte biri padişah tarafından atanıyordu. (ç.n.)
[39] Harilaos Trikoupis (1832–1897), on
dokuzuncu yüzyılın son çeyreğinde Yunan siyasi yaşamına damgasını vuran bir
Yunan devlet adamı ve reformcuydu. Siyasi kariyeri boyunca, 1891’de Türk
karşıtı bir Balkan birliği de dahil olmak üzere, çeşitli milliyetçi “Balkan
birliği” planlarının savunucusuydu. (ç.n.)
[40] Stefan Stambolov (1854–1895),
Bulgaristan'ı Rus "korumasından" kurtaran naip ve başbakan (1886–94)
idi. (ç.n.)
[41] Vardar Nehri, bugünkü Makedonya
Cumhuriyeti'ni ikiye böler, ardından Yunanistan'a geçer ve sonunda Selanik
Körfezi'ne dökülür. (ç.n.)
[42] Grigor Naçoviç (1845–1920), önde
gelen bir Bulgar muhafazakar siyasetçi, bakan ve diplomattı. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder