28 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Boğazlar Savaşı - Karl Radek

Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 29 Eylül 1922 tarihli 83. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/radek/1922/09/straits.htm

Diplomatik Durum

Boğazlar üzerindeki mücadeleyle ortaya çıkan diplomatik durum, tazminat meselesiyle ilgili diplomatik durumla tam bir paralellik göstermektedir. Sadece İngiltere ve Fransa’nın rolleri değişmiştir. İngiltere, Almanya karşısında barışsever ve itidalli bir unsur rolünü oynarken, Türk meselesinde bu rolü üstlenen Fransa’dır. Fransız basını şu anda askeri maceranın aptallığı, kılıç sallamanın yararsızlığı ve ihtilaflı meselenin müzakere ve karşılıklı mutabakat yoluyla çözülmesi gerektiği konusunda yazılar yazmaktadır.

Her iki durumda da barışçıl açıklamalar, emperyalist çıkarları örtbas etmek için yapılan ikiyüzlü bir maskelemeden ibarettir. Alman pazarına ihtiyaç duyan ve Almanya’yı Fransa’ya karşı bir denge unsuru olarak kullanmak isteyen İngiltere, Batı’da barış meleği olarak görünürken, Doğu’da ise Versay’ın Shylock’u[1] rolünü oynamaktadır. Müslüman dünyasını İngiltere’ye karşı kışkırtmak, Türkiye’yi Mısır ve Hindistan’daki İngiliz konumuna karşı güçlendirmek ve Doğu’daki baskı aracılığıyla İngiliz emperyalizmini Avrupa’daki yağma seferberliğinde daha uysal hale getirmek için Fransa, Doğu’da barış meleği olarak görünmektedir.

M. Poincaré, İngiliz rolünü şaşırtıcı bir ustalıkla oynamaktadır. Fransa, Almanya’nın Tazminat Komisyonu’nun kararlarını uygulamayı reddetmesi durumunda Ruhr havzasını işgal etme tehdidini kullandığında, İngiltere, Almanya’nın Versay Barış Antlaşması’nı yerine getirmesi gerektiği konusunda prensipte hemfikir olmasına rağmen, Almanya’ya karşı herhangi bir askeri girişimde yer almayacağını ilan etti. Bugün Fransa da benzer bir açıklama yapıyor. Fransa, Mart ayında Paris’te düzenlenen Müttefikler Konferansı kararlarının uygulanmasına prensipte katılıyor; ancak buna rağmen, Çanakkale Boğazı’nın Asya kıyısından birliklerini geri çekiyor; bu da, Türkiye’de meydana gelebilecek olası askeri çatışmaların tüm sorumluluğunu İngiltere’ye yüklemek istediği anlamına geliyor. Bu şekilde Fransa, sadece İngiltere'yi tecrit etmek ve Türkiye’nin baskısını güçlendirmekle kalmıyor, aynı zamanda İtilaf Devletleri'nin ittifakının sürdürülmesini İngiliz siyasetinin en önemli noktası olarak gören Muhafazakar Parti'deki unsurların Lloyd George'a karşı hoşnutsuzluğunu da körüklüyor.

Elbette bu, İtilaf Devletleri'nin ittifakının henüz dağıldığı anlamına gelmez. Fransa sadece Türk meselesine karışmasının bedelini ödemek istemektedir. Ve bu bedel giderek artmaktadır. Berliner Lokalanzeiger[2], İngiliz-Fransız anlaşmazlıklarında her zaman bedelini ödeyen Almanya'nın, büyük olasılıkla bu bedeli de ödemek zorunda kalacağını iddia ederken tamamen haklıdır.

Askeri Durum

Asıl soru, Türk ordusunun başarı umuduyla İstanbul’u ve Boğazları ele geçirmeyi göze alıp alamayacağıdır. İngiliz hükümetinin önemli miktarda askeri ve deniz takviyesi gönderdiği gerçeği, bize bu soruya olumlu yanıt vermemiz için bir neden sunmaktadır. Şimdiye kadar İngiltere’nin Çanakkale bölgelerinde emrinde 12.000’den fazla askeri yoktu. Böylesine küçük bir ordu, elbette Kemal’in kuvvetlerinin ilerleyişini durduramaz. Şimdi soru, Kemal’in birliklerinin Çanakkale Boğazı’nı geçip geçemeyeceğidir. Evet, geçebilirler. Çanakkale Boğazı’nın her iki yakasındaki kaleler büyük ölçüde yıkılmış olsa da, boğazın kayalık Asya kıyısına konuşlandırılmış ağır toplar, İngiliz savaş gemilerini başarıyla bombalayabilirler. Çanakkale Boğazı çok dardır; birçok noktada kıyılar birbirinden 1.000 metreden daha az mesafededir. Kemalist topçuların ateşi altında böyle bir boğazda savaş gemilerini manevra ettirmek son derece zordur. Kemalistler, Gelibolu'ya birlikler gönderip Edirne-Dimotika hattını işgal ederek, Trakya'da Vlachopul komutasındaki 40.000 kişilik Yunan ordusunu kuşatabilirlerdi. Küçük Asya'daki Yunanların çöküşüyle morali bozulmuş olan bu ordu, o zaman sadece Kemal'in düzenli birlikleriyle değil, aynı zamanda Türk ve Bulgar isyancılarla da uğraşmak zorunda kalacaktı. Yunan işgali altındaki Trakya'dan yaklaşık 200.000 Türk, İstanbul ve çevresine göç etti. Bu kitlenin tamamı, memleketlerine dönme imkânını sabırsızlıkla beklemektedir. Bulgarlar konusunda ise, Bulgar hükümetinin tarafsızlığını korumaya yönelik çabalarına rağmen, önemli sayıda Bulgar’ın sadece Makedonya’da değil, Trakya’da da devrimci ulusal örgütlerde aktif olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Bulgarlar Ege Denizi’ne erişim arzulamaktadır ve Dedeağaç limanı Bulgarların hedefindedir.

Kemalist ordunun Boğazları ele geçirmeyi hedefleyip hedeflemediği henüz kesinleşmemiştir; ancak bu görevi yerine getirebilecek güçtedir. Boğazların ele geçirilmesi, İngiltere ile savaşın devam etmesi anlamına gelir. Kemal’in bu konuda kararlı olup olmadığını bilmiyoruz. Onun kararı sadece askeri güçlerinin gücüne ve ülkenin ekonomik kaynaklarına değil, aynı zamanda Kemal Paşa'nın Fransa'nın desteğine ne ölçüde güvenebileceğine de bağlıdır. Kemalistlerin Boğazlara yönelik saldırıdan vazgeçip, İngiliz egemenliğinin en zayıf noktası olan, İngiliz kuvvetlerinin çok zayıf olduğu ve hiçbir savaş gemisinin gönderilemeyeceği Mezopotamya'ya bir darbe vurmaları da ihtimal dahilindedir.

İngiltere Ne Yapacak?

Boğazlar meselesinin yakın gelecekte hangi yöne gideceği, askeri mi yoksa diplomatik yollarla mı çözüleceği konusunda, İngiltere'nin amaçlarına bir göz atmak önemlidir.

İngiliz basını, Trakya'daki Bulgar ve Yunan nüfusunun Türklerin eline bırakılmaması gerektiğini ilan ediyor. İngiliz siyasetini ulusal motiflere dayandırıyorlar. Bu nedenle, Manchester Guardian'da[3] Arnold Tombey'in yazdığı makaleyi okumak çok ilginç. Bu makale, şu karakteristik gerçeğe dikkat çekiyor: İngiltere, Kıbrıs'ı 78 yıldır kontrolü altında tutuyor. İngilizler, gizli bir anlaşma ile Kıbrıs'ı Türkiye'den aldıklarında, Ruslar tarafından işgal edilen Kars ve Ardahan'ın tekrar Türklerin eline geçmesi halinde Kıbrıs'ı iade etmeye söz vermişlerdi. Kars ve Ardahan zaten Türkiye'nin elindedir. Ancak Kıbrıs, Yunan nüfusuna bakılmaksızın bir İngiliz kolonisidir. İngilizler, Türklerle yaptıkları müzakerelerde milliyet ilkelerine atıfta bulunduklarında, onlara şu İngiliz atasözüyle cevap verilebilir: “Hayırseverlik önce evden başlar.”

İngiliz basını, “Milletlerin Özgürlüğü”nün yanı sıra “Seyir Özgürlüğü” ilkesine de atıfta bulunmaktadır. Ancak Çanakkale Boğazı, Cebelitarık, Süveyş, Aden veya Singapur’dan ne açıdan daha iyi ya da daha kötüdür? İngiltere, Akdeniz’e, Kızıldeniz’e veya Hindistan’dan Pasifik Okyanusu’na girişlerde kendi gemileri dışında hiçbir geminin girmesini engelleyebilecek konumda ise, seyir özgürlüğünün anlamı nedir?

İngilizlerin son argümanı daha da ilginçtir, çünkü bizi İngiliz emperyalizminin propagandacı mitlerinden İngiltere’nin gerçek amaçlarının alanına götürür. Lloyd George’un yayın organı The Daily Chronicle[4], “İngiltere, Karadeniz’e girişinin kendisine kapatılmasına izin vermeyecektir” diye ilan etti.

Bu açıklamanın anlamı nedir? 1914'te İngilizler, Türklerden İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçiş iznini aldıklarında, o sırada Almanya'ya karşı savaşan Rusya ile ittifak halindeydi. İngiltere artık Rusya ile ittifak halinde değil ve Rusya da artık kimseyle savaşmıyor. Son yıllarda ticaret gemilerinin serbest geçişinin önündeki en büyük engel, istediği zaman Rusya’ya giden gemilerin geçişine izin veren ya da alıkoyan İngiltere olmuştur. İngiltere bunu yapmayı bıraktığında, Ege Denizi’nden Karadeniz’e gelen tüm ticaret gemileri barış zamanlarında serbest geçiş hakkına sahip olacaktır. Savaş zamanlarına gelince, İngiltere'nin gelecekte bizimle ittifak halinde diğer güçlere karşı savaşacağımızı mı yoksa Türkiye'nin İngiltere'nin Sovyet Rusya'ya yardım etmesini engelleyebileceğini mi düşündüğünü sormalıyız... Türkiye ile İngiltere'den daha yakın bir ilişki içindeyiz ve İngiltere'nin yakın gelecekte müttefikimiz olacağını düşünmesini gerektirecek hiçbir işaret görmüyoruz. Her halükârda, İngiltere bize bu tür işaretlerin varlığına dair hiçbir bilgi vermemektedir. Siyaset ile aşk arasında bir ayrım vardır; siyasette hiçbir şeyin kendiliğinden anlaşılır değildir, aksine kesin bir beyan gerektirir.

İngiltere'nin, Sovyet Rusya'ya sözde düşmanlarına karşı yardım etmesinin engellenme olasılığından çok, Boğazları Türkler ve Sovyet Rusya'ya karşı baskı uygulama aracı olarak nasıl elinde tutabileceği ile ilgilendiğinden endişe duyuyoruz.

İstanbul Türkiye'nin başkenti olduğu sürece, Gelibolu'da bir İngiliz garnizonunun varlığı ve İngiliz savaş gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan serbest geçişi Türkiye için acil bir tehdit teşkil etmektedir. Rus donanmasının zayıflığı nedeniyle bu durum, Rusya için de tehlike anlamına gelmektedir. Ve İngiltere'nin Boğazlar için verdiği tüm mücadele, İngiltere'nin, İngiliz emperyalizminin Türkiye ve Sovyet Rusya üzerinde silahlı baskı uygulayabilme imkânı için verdiği mücadeleden başka bir şey değildir.

Sovyet Rusya ve Çanakkale Boğazı

Rus hükümeti, Dışişleri Halk Komiserliği aracılığıyla bir nota göndererek, Karadeniz’e kıyısı olan tüm ülkelerin katılımının vazgeçilmez olduğu bir uluslararası konferansla Yakın Doğu’da bir savaşın önlenebileceği gerçeğine İngiliz hükümetinin dikkatini bir kez daha çekti. İngiliz basını bu notaya çok görkemli bir şekilde yanıt verdi. Lord Balfour, Karahan’ın[5] notasına hiçbir yanıt vermedi. Ancak bu, çok inatçı olan gerçekleri hiç de değiştirmez.

Askeri durum, İngiliz gemilerinin Çanakkale Boğazı'ndan geçmeyi başarsalar bile Marmara Denizi'nden çıkmalarını engellemeyi mümkün kılıyor. Sovyet Rusya'sının dahil olmadığı tüm çözümler, basitçe gerçek güç dengesini hesaba katmadıkları için uygulanamaz olacaktır. Müttefiklerin, Rusya ve Türkiye olmadan Yakın Doğu meselesini Sevr Antlaşması’nda çözmeyi umdukları zaman çok da uzak değildir; Sevr Antlaşması’ndan bu yana sadece iki yıl geçmiştir. Ancak o zamandan beri Sovyet Rusya, Beyaz Rusya’yı nihayet yok etmiş ve artık sadece bugünkü Rusya’nın emekçi kitleleri adına değil, aynı zamanda gelecek nesiller adına da konuşmaktadır.

Bu arada, yenilgiye uğramış ve zayıflamış Türkiye, hayatta olduğunu ve harekete geçebileceğini kanıtladı. Bu nedenle, Kemal Paşa nefes alabilmek için Türk halkının çıkarlarına aykırı bir şekilde Boğazlar sorununun çözümüne girmeye zorlansa da, İngiltere her iki ülkenin hayati çıkarlarını ilgilendiren bu meselelerde Türkiye ve Rusya ile ortak bir çözümü reddetse de reddetmese de, böyle bir çözümün geçerliliği Sevr kararınınkinden daha uzun sürmeyecektir. Çünkü bu çözümler, önümüzdeki birkaç yıl içinde güçleri artmaya devam edecek olan Rus ve Türk halklarının çıkarlarına aykırı olacaktır. Ve bu türden her çözüm, yeni bir savaşın başlangıç noktası haline gelecektir.

İngiliz hükümeti, Fransızlara, belirli bir anda adaletsiz bir barışı dayatmanın kolay, ancak bunu uygulamaya koymanın çok zor olduğu konusunda pek çok kurnazca sözler sarf etmiştir.

İngiliz hükümetinin, kılıç sallamak ve Gelibolu'da ölen İngiliz emperyalizminin kurbanlarının ruhları adına yemin etmek yerine, Yakın Doğu'daki barışı şimdiye kadar dayandığı temelden daha sağlam bir temele oturtmanın faydalı olup olmayacağını sakin bir şekilde düşünmesi çok daha iyi olurdu.


[1] Shylock, William Shakespeare'in Venedik Taciri adlı oyununda yer alan kurgusal, Yahudi bir tefecidir. Oyunda hem zalim bir kötü adam hem de maruz kaldığı ırkçılık nedeniyle trajik bir kurban olarak resmedilmektedir. (ç.n.)

[2] 1883-1944 yılları arasında Berlin'de yayımlanan, zamanının en yüksek tirajlı ve etkili Alman günlük gazetelerinden biriydi.(ç.n.)

[3] 1821 yılında Manchester'da kurulan, liberal çizgisiyle tanınan köklü bir İngiliz günlük gazetesidir. 1959'da The Guardian ismini alan gazetenin yayın hayatı bugün de sürmektedir. (ç.n.)

[4] 1872-1930 yılları arasında İngiltere'de yayınlanan, liberal/sol görüşüyle bilinen günlük gazetedir. (ç.n.)

[5] Lev Mihayloviç Karahan (1889–1937), Sovyetler Birliği’nin en önemli diplomatlarından biridir ve 1934-1937 yılları arasında SSCB'nin Ankara Büyükelçisi olarak görev yapmıştır. (ç.n.)

27 Nisan 2026 Pazartesi

(Söyleşi) Solun Kaçtığı Sahaya Giren Adam: Hikmet Kıvılcımlı

1) Tanımayanlar için kısaca Hikmet Kıvılcımlı kimdir?

Hikmet Kıvılcımlı (1902-1971), Türkiye'nin en özgün Marksist düşünürlerinden biridir. Hikmet Kıvılcımlı, genç yaşlarda sosyalist harekete katılmış ve ömrünün büyük bölümünü cezaevlerinde, sürgünde ve yeraltında geçirmiştir. Kendi deyimiyle "50 yıl Marksizm-Leninizm sancağı altında dövüştüğünü" söyleyen Kıvılcımlı, yalnızca bir eylemci değil, aynı zamanda son derece üretken bir teorisyendir.

Kıvılcımlı'yı bilindik bir sosyalist figürden ayıran şey, ürettiği kuramsal çerçevenin derinliği ve özgünlüğüdür. Marx ve Engels'in antika tarih üzerine bıraktığı eksik ve taslak halindeki birikimi devralan Kıvılcımlı, bunu "Tarih Tezi" adını verdiği kapsamlı bir teoriye dönüştürmüştür. Bu tezde insanlık tarihini iki temel dönemde ele alır: teknik üretici gücünün belirleyici olduğu "Modern Tarih" ve coğrafya, insan ile tarih (gelenek-görenek) üretici güçlerinin baskın olduğu "Antika Tarih." Bu ayrıma dayanan özgün tarih okuması, onu Türkiye'deki solun çok ötesine taşır.

"Dini siyasete alet etmekle" yargılanan ilk ve tek sosyalist olması ise onun ne denli cesur ve farklı bir devrimci olduğunun simgesidir. Tüm bu özellikler Kıvılcımlı'yı yalnızca Türkiye değil, dünya ölçeğinde de ilgi çekici ve incelenmeye değer bir figür haline getirmektedir.

2) Kıvılcımlı'yı "anlamak" noktasında, onun İslam'ı sistematik ve maddeci bir şekilde analiz eden ilk ve tek sosyalist olması, onu "geleneksel" Marksizm’den ne ölçüde ayırır?

Bu soruyu yanıtlamak için önce "geleneksel Marksizm"in dine nasıl yaklaştığını netleştirmek gerekir. Türkiye'deki sosyalist gelenekte —ve büyük ölçüde dünya genelinde de— Marksist çevrelerin dine ilişkin tutumu ağırlıklı olarak iki eksende şekillenmiştir: ya dini sınıf bilincinin önünde bir engel olarak görmek ya da onu iktidar bloğunun ideolojik bir aleti olarak tanımlamak. Her iki durumda da din, özsel olarak "gerici" bir kategori sayılmış; üstesinden gelinmesi ya da aşılması gereken bir şey olarak konumlandırılmıştır.

Kıvılcımlı tam bu da noktada köklü bir kırılma yaratır. O, dini yalnızca bir üstyapı unsuru ya da sınıf tahakkümünün aracı olarak değil, içinde doğduğu toplumun maddi üretim koşullarını, tarihsel çelişkilerini ve sınıfsal mücadelelerini barındıran canlı bir toplumsal kayıt olarak okur. Bunu yaparken dini "anlamaya" çalışır. Bu anlamaya çalışma dini reddetmek ya da aşmak için değil, içindeki tarihsel gerçekliği ortaya çıkarmak içindir.

Bu yaklaşım onu geleneksel Marksizm’den üç temel açıdan ayırır. Birincisi, yöntemsel özgünlüktür: Kıvılcımlı diyalektik materyalizmi yalnızca ekonomik ilişkilere değil, dinî söylem ve pratiklere de uygular. İkincisi, içerik özgünlüğüdür: İslam'ı yalnızca bir üstyapı unsuru olarak değil, Yukarı Barbarlık konağından medeniyete geçişin hem ürünü hem de taşıyıcısı olarak ele alır. Üçüncüsü ise siyasi cesarettir: Türkiye'deki sol, İslam'ı büyük ölçüde "düşman saha" olarak gördüğü bir dönemde Kıvılcımlı, bu sahada derinlemesine düşünmeyi göze alır.

Kıvılcımlı’nın yaklaşımı Marksizm'den bir kopuş değildir. Çünkü kendisinin de belirttiği üzere Marx ve Engels'in din üzerine söylediklerinde ve özellikle antika tarih ve İslam meselesine dair yazdıklarında ciddi boşluklar mevcuttu. Kıvılcımlı bu boşlukları Marksist yöntemle, Marksist kavramlarla, ama Marksist gelenekte daha önce gidilmemiş bir yola girerek doldurmaya çalıştı. Bu, bir kopuş değil, bir derinleşmedir.

3) Kıvılcımlı'nın din analizini klasik Marksist "din halkın afyonudur" önermesinin bir ötesine taşıdığını görüyoruz. Onun için din ne anlam ifade eder?

"Din halkın afyonudur" ifadesinin bağlamını doğru anlamak gerekir. Marx bu cümleyi dini sadece bir afyon olarak değil, aynı zamanda hayattaki gerçek acılara karşı bir protesto olarak da tanımladığı daha kapsamlı bir pasajın içinde kullanır. Ne var ki Türkiye'deki sol hareket, bu bütünlüklü okumayı büyük ölçüde görmezden gelmiş ve yalnızca "afyon" metaforuyla yetinmiştir.

Kıvılcımlı ise dini çok daha zengin bir içerikle kavrar. Ona göre din, en genel tanımıyla "toplumcul bir olay"dır. Toplum dini, din de toplumu etkiler. Daha özgül anlamda ise din, insanların kişiler üstü güçlerin etkilerini yorumlayarak kendilerine ve toplumlarına uygulanan teorik bir dünya görüşü ile pratik bir evren düzenidir.

Kıvılcımlı'nın din anlayışının merkezinde "tarihsel determinizm" kavramı yer alır. İnsanlar, üretim ve üreyim ihtiyaçlarını karşılamak için hem doğayı hem de toplumu anlamak zorundadır. Bu anlama çabası, binlerce yıl boyunca birikmiş ve belirli yorumlama pratikleri doğurmuştur. İşte bu birikimin —yani "tarihin gidiş kanunları"nın— bilince tam çıkarılamadığı ve bilinçaltına bastırıldığı dönemlerde, bu bastırılmış bilginin kendine ifade alanı açtığı yer dindir.

Yani din, Kıvılcımlı'ya göre yanlış bir bilinç değildir, aksine henüz bilimsel dile dönüştürülememiş bir bilginin sembolik dilidir. Bu çerçevede Kıvılcımlı dinin şu boyutlarını öne çıkarır: İlk olarak, totemizm ve çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa uzanan süreç, yalnızca dinsel değil, aynı zamanda insan düşüncesinin maddi koşullarla gelişiminin bir göstergesidir. İkincisi, her peygamber kendi çağının tarihsel determinizminin yüksek sesli sözcüsü ve toplumunu barbarın komünal kökleriyle medeni dünyanın gerçekliğini sentezlemeye çalışan bir öncüdür. Üçüncüsü, dinin "gerici" ya da "ilerici" olması tarih dışı bir nitelik değil, içinde bulunduğu toplumsal yapıya ve sınıf ilişkilerine göre değişen tarihsel bir konumdur.

Bu yaklaşım dini ne kutsayan ne de şeytanlaştıran, onu üretim güçleri ve sınıf ilişkilerinin aynasında okuyan özgün bir tarihsel maddecilik anlayışıdır.

4) Kıvılcımlı’nın, İslam’daki "Allah" kavramını "Tarihsel Determinizm" (tarihin gidiş kanunları) ile özdeşleştirmesi ve "Esma-ül Hüsna"yı evrimsel yasalar olarak okuması, dini sadece Marksist terminolojiyle "sekülerleştirme" çabası değil midir? Kıvılcımlı'nın "Allah"ı "Tarihsel Determinizm" ile özdeşleştirmesini nasıl okumalıyız? Bu, teolojiyi sosyolojiye indirgemek değil midir?

Bu soru, Kıvılcımlı'ya en sık yapılan eleştirilerden birine dokunuyor. Yanıt vermek için önce Kıvılcımlı'nın ne yaptığını net biçimde ortaya koymak gerekir.

Kıvılcımlı'nın temel tezi şudur: Hz. Muhammed, içinde yaşadığı toplumun tarihsel dönüşümünü anlama çabası içinde, üretim biçimi ve sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihin gidiş kanunlarını keşfetmiştir. Ancak bu keşfi, toplumun o günkü düzeyine göre kutsallaştırmak zorunda kalmış ve "Allah" adıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla Müslümanların Allah dedikleri şey, Kıvılcımlı'ya göre özünde tarihsel determinizmdir.

Bu yaklaşımı "indirgemecilik" olarak eleştirmek mümkündür; ama bu eleştiri birkaç önemli noktayı gözden kaçırır.

Her şeyden önce Kıvılcımlı, Allah'ın "gerçekte" ne olduğunu belirlemeye çalışmaz. Kıvılcımlı, insan toplumlarının Allah kavramını nasıl ürettiğini ve bu üretimin hangi maddi koşullardan beslendiğini araştırır. Bu, teolojik bir soruya felsefî değil, tarihsel-maddeci bir yanıttır. İkincisi, Kıvılcımlı'nın Allah kavramına getirdiği yorumlarla tarihsel determinizmin çeşitli veçhelerini betimler. Bu okuma teolojik bir metnin içinden geçerek onu anlama çabasıdır.

Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı’nın bu yaklaşımıyla, Müslümanların inanç dünyasını "boş ya da yanıltıcı" olarak nitelendiren geleneksel sol tavrın tam tersine, bu inanç dünyasının içinde gerçek bir maddi anlam taşıdığını savunmasıdır. Yani "Allah'a inanan kitleler zaten doğru bir şeyin —tarihin nesnel yasalarının— farkında ama bunu henüz bilimsel dille ifade edemiyor. Edemediği için de kutsallaştırma yoluna gidiyor" demektedir. Bu, dini ciddiye almanın ve onu inanlar için anlaşılır bir dilden ele almanın yoludur.

Şüphesiz bu yaklaşım tartışmalıdır ve teoloji ile sosyoloji arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Ama Kıvılcımlı'nın amacı bu sınırı korumak değil, din ile maddi tarih arasındaki köprüyü kurmaktır. Bu köprü, hem Marksist hem de Müslüman kimliğini taşıyan toplumsal kesimlere seslenen bir dil inşa etme çabasının ürünüdür.

5) Kıvılcımlı’nın Hz. Muhammed’i (s.a.v.) "tarihsel bir devrimci" olarak nitelendirmesinin altında yatan temel mantık nedir?

Kıvılcımlı'nın tarih anlayışında "tarihsel devrim", bir medeniyetin iç çelişkilerinden kaynaklanan çürüme sürecini, dışarıdan gelen komünal geleneklere sahip barbar bir toplumun yarattığı kırılmayla aşan köklü dönüşümleri ifade eder. Bu çerçevede her tarihsel devrimcinin belirli özellikleri vardır. Tarihsel devrimci içinde bulunduğu toplumun maddi koşullarını derinlemesine kavrar, sınıfsal çelişkilerini doğru okur, ezilen kesimleri örgütler ve tarihsel gidişin belirlediği görevi üstlenir.

Hz. Muhammed, Kıvılcımlı'ya göre tam da bu çerçeveye oturur. O, 7. yüzyıl Arabistan'ında Güney Ticaret Yolu'nun önem kazandığı, Bizans ve Sasani imparatorluklarının birbirini tüketerek orta ticaret yolunu tıkadığı ve Mekke'de tefeci-bezirgânların Bedevileri ile köylüleri giderek yoksullaştırdığı bir konjonktürde ortaya çıkar.

Bu koşullarda Hz. Muhammed, Bedevileri, Mekke'nin yoksullarını ve Medineli topraksız köylüleri bir araya getirir ve Kureyşli Patrisyenler, Ebu Süfyan ve Yahudi tefeci-bezirgânlara karşı harekete geçirir. Bu mücadele yalnızca dinî bir içerik taşımaz, esasında Mekke patricileri ile pleb kitleleri arasındaki sınıfsal bir çatışmadır. Tıpkı Spartaküs'ün ya da Hz. İsa'nın kendi döneminin devrimci görevini üstlenmesi gibi, Hz. Muhammed de kendi çağının sınıf çelişkilerini çözmeye yönelir.

Kıvılcımlı'nın bu tanımlamayı yaparken dikkatle vurguladığı bir sınırlılık da vardır. Hz. Muhammed bir tarihsel devrimcidir, ama sınırlı ve dönemsel bir devrimcidir. Medeniyete geçişle birlikte komünal değerlerin aşınması kaçınılmaz olur ve Hz. Muhammed bu gidişin farkında olsa da tarihin nesnel akışını tersine çeviremez. Nitekim Hudeybiye Antlaşması bu uzlaşmanın simgesidir ve Emevi saltanatının kuruluşu ise bu sınırlılığın acı sonucudur.

Bu yaklaşım, Hz. Muhammed'i ne kutsal bir figür olarak yücelten ne de onu sadece bir siyasi lider olarak küçülten bir yaklaşımdır. Tam tersine onu kendi tarihsel koşulları içinde anlamaya ve değerlendirmeye çalışan özgün bir okumadır.

6) Kıvılcımlı'nın "Antika Tarih" kurgusunda "Barbarlık" neden bu kadar merkezi bir öneme sahip? Neden medeniyetlerin kaderini dışarıdan gelen bu "barbar topluluklar" belirler?

Bu soruyu yanıtlamak için Kıvılcımlı'nın medeniyetin "çürüme" dinamiğini nasıl kavradığını anlamak şarttır.

Kıvılcımlı'ya göre medeniyet, tefeci-bezirgânlığın gelişmesiyle birlikte kaçınılmaz bir sınıflaşmayı beraberinde getirir. Bu sınıflaşma derinleştikçe toplum, birbirinin çıkarlarına göre düşman bloklara ayrışır. Sömürülen kesimler yeterli kolektif aksiyon gücüne ve sınıf bilincine sahip olamadığı için sistemi içten deviremezler ve bu da medeni toplumun çürümesine yol açar. Böylece medeniyetin iç çelişkilerinin yol açtığı çürüme, dışarıdan gelen barbar gücün tarihsel devrim yapmasının zeminini hazırlar.

Barbarlık Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi’nde ve Tarihsel Devrimler tespitinde ciddi bir öneme sahiptir, çünkü barbarlar medeniyetin çürümeyle yitirdiği ama korunması gereken üç temel üretici güce — insan, tarih ve coğrafya — sahiplerdir. Özellikle insan üretici gücü (kolektif aksiyon) ve tarih üretici gücü (gelenekler-görenekler), barbarların medenilere karşı üstünlük kurmasının maddi temelidir. Teknik olarak geri olan barbarlar, sınıfsal çıkarların parçaladığı medeniyetlerin bütünlüklü kolektif gücüne karşı koyabilirler, çünkü onlar henüz sınıflara ayrışmamıştır.

Bu çerçeve, Marx ve Engels'in barbar istilaları üzerine saptamalarını sistematik bir tarihe dönüştürme çabasıdır. Engels de Cermenler ve Roma İmparatorluğu ilişkisini benzer biçimde değerlendirmiştir. Ki Kıvılcımlı da bu çerçeveyi İslam'ın doğuşuna, Osmanlı tarihine ve antika tarihteki birçok gelişmeye uygulamıştır.

Eleştirilere karşı şunu söylemek gerekmektedir. Kıvılcımlı hiçbir zaman barbar = iyidir ve medeni = kötüdür gibi basit bir karşıtlık üretmez. Barbarların tarihsel devrimci rolü, belirli koşullara bağlıdır: Medeniyetteki sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, barbarların tarih ve insan üretici güçlerinin medenilerinkinden üstün olması ve yeni teknik ile coğrafya güçlerini ele geçirebilecek düzeyde olmaları. Her barbar saldırısı tarihsel devrim değildir ve tarihsel devrim ancak bu koşulların bir araya geldiği özgül tarihsel anlarda gerçekleşir.

7) Kıvılcımlı’nın Marks, Engels ve Morgan’dan alıp harmanladığı "Barbarlık" kavramını, yalan ve eşitsizlik bilmeyen bir "ilkel sosyalizm" olarak idealize etmesi, sizce tarihsel bir gerçekliğe mi dayanıyor yoksa Murat Belge’nin de eleştirdiği gibi "romantik bir efsane" mi yaratıyor?

Bu soru, Kıvılcımlı'ya yöneltilen en iddialı eleştirilerden birini içeriyor ve dürüstçe yanıtlanmayı hak ediyor.

Murat Belge başta olmak üzere çeşitli eleştirmenler, Kıvılcımlı'nın barbar topluluklardaki "ortak mülkiyet" ve "komünal değerler" vurgusunu abartılı ve idealleştirilmiş bulmaktadır.

Ancak birkaç noktayı da göz önünde bulundurmak gerekmektedir.

İlk olarak, Kıvılcımlı bu noktada yalnız değildir. Engels'in "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Morgan'ın "Ancient Society" adlı eserleri, benzer tezleri savunur. Kıvılcımlı bilimsel incelemelere dayanan bu geleneği “romantize etmeden” olduğu gibi devralır.

İkincisi, Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" kavramı, modern sosyalizmin öngörüldüğü ya da fiilen var olduğu iddiası değildir. “İlkel sosyalizm”, özel mülkiyetin henüz toplumsallaşmadığı, üretimin ortaklaşa gerçekleştiği bir evreye verilen bir addır. Bunu bir erdem takdimi olarak değil, tarihsel bir adlandırma olarak kullanmaktadır.

Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı'nın asıl amacı barbar toplumları yüceltmek değildir. Onun vurgulamak istediği şey, medeniyet tarafından tasfiye edilen bu komünal değerlerin ne tamamen yok olduğu ne de tamamen korunduğudur. Bu komünal değerler, sınıflı toplumun içinde bastırılmış bir biçimde yaşamaya devam eder ve her büyük tarihsel devrimde yeniden yüzeye çıkar. İşte Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" vurgusunun asıl işlevi burada yatmaktadır: Geçmişteki komünal değerlerin izini bugüne ve geleceğe taşımak.

Dolayısıyla “ilkel sosyalizm” tanımlamasının tarihsel açıdan kısmen romantik bir efsane olduğu ileri sürülebilir, ama politik açıdan son derece tutarlı bir siyasi-teorik hamle olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir.

8) Son olarak, günümüze dair bir şey sormak istiyorum. Kıvılcımlı'nın İslam analizinden bugünkü sosyalist hareketlerin alabileceği bir "ders" var mı? Kıvılcımlı’nın eserlerinden günümüz Türkiye’si için nasıl bir ders çıkarılmalıdır?

Kıvılcımlı'nın önemi, yazdıklarının tarihsel doğruluğundan daha fazla, benimsediği yöntemin güncelliğinden kaynaklanmaktadır.

Türkiye bugün, din ile siyaset arasındaki ilişkinin son derece çetrefilli bir görünüm aldığı, İslam'ın hem egemen ideoloji hem de ezilenlerin dili olarak işlev gördüğü bir toplumsal gerçeklikle yüz yüzedir. Sol, bu gerçekliği ya görmezden gelmiş ya da onu "gericilik" etiketiyle geçiştirmiştir. Bu tutum, onlarca yıl boyunca solun dindar emekçi kesimlerle kurduğu ilişkiyi körelten, siyasi izolasyonunu derinleştiren bir hatadır.

Kıvılcımlı'nın derslerinden birincisi şudur: Dinin "gerici" ya da "ilerici" olması, özsel bir tanımlama değil, tarihsel bir konumdur. İslam'ın içinde hem Emevi saltanatının meşruiyet kılıfı hem de başta Ebû Zer el-Gıfârî ve Şeyh Bedrettin'in isyanı olmak üzere ezilenlerin söylemleri yan yana yaşar. Sol, bu çelişkili içeriği görerek hareket etmek zorundadır.

İkinci ders, siyasi dil meselesidir. Kıvılcımlı, dindar kitlelerin kavramsal dünyasını "yanlış bilinç" olarak değil, içinde maddi gerçekliklerin gizlendiği bir semboller dünyası olarak ele alır. Bu yaklaşım, sosyalist siyasetin bu kitlelerle kurduğu iletişimi köklü biçimde dönüştürme potansiyeli taşır.

Üçüncü ders ise teorik cesaret meselesidir. Kıvılcımlı, "dini siyasete alet etmekle" yargılanma pahasına düşündüklerini açıkça yazmıştır. Bugün de Türkiye'deki sol, "dindar kitlelerle nasıl buluşulur?" sorusunu cevaplamaktan kaçınmaktadır. Bu kaçınmanın bedeli, milyonlarca emekçinin kaderinin AKP gibi partilere bırakılmasıdır.

Sonuç olarak Kıvılcımlı'dan alınacak en temel ders şudur: Dini anlamadan onu aşmaya çalışmak, haritasız denize açılmak gibidir. Türkiye'nin toplumsal gerçekliğini şekillendiren bu büyük kültürel nehri görmezden gelen bir sol, sadece güçsüz kalmaz, aynı zamanda kendi kendini tarihin dışına iter.

Teşekkürler.

Ben teşekkür ederim.

https://fikircografyasi.com/makale/solun-kactigi-sahaya-giren-adam-hikmet-kivilcimli

25 Nisan 2026 Cumartesi

Irak’ta Kuşatma ve Yükselen Direniş

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat’ta İran’a karşı başlattığı savaşın etkileri, yalnızca İran sınırları içinde kalmadı. Bugün Irak, bir yandan ABD’nin ekonomik ve askeri kuşatması altında ezilirken, diğer yandan emperyalist saldırganlığın yarattığı lojistik krizleri aşmak için tarihi adımlar atıyor. Bölgesel denklemin en kritik aktörlerinden biri haline gelen Irak'ta, Direniş Ekseni'nin meydan okuması da giderek yükseliyor.

Suriye Rotası

ABD ve İsrail'in İran'a saldırısının ardından Tahran'ın Hürmüz Boğazı'nı fiilen kapatması, bölgedeki enerji akışını altüst etti. Deniz yoluyla ihracatı büyük ölçüde duran Irak, bu krizi aşmak için 15 yıl aradan sonra Suriye üzerinden karayoluyla petrol ihracatına başladı. "Siyah petrol" olarak bilinen fuel-oil taşıyan ilk Irak tanker konvoyu, uluslararası pazarlara sevk edilmek üzere Suriye'nin Tartus kıyısındaki Banyas Rafinerisi'ne ulaştı. Irak Petrol Bakanlığı, fuel-oilin tankerlerle Suriye üzerinden ihraç edilmeye başlandığını resmen doğruladı.[1]

Bu hamle, Irak için yalnızca bir ihracat sorununun çözümü değil, aynı zamanda bütçe gelirlerinin ve üretimin sürdürülebilirliği açısından oluşan krize verilen stratejik bir yanıt. Zira Hürmüz Boğazı'nın kapanmasıyla Irak'ın güneyindeki ana petrol sahalarında üretimin yüzde 80 oranında düştüğü ve günlük üretimin yaklaşık 800 bin varil seviyesine kadar gerilediği belirtiliyor. Ayrıca bu sevkiyat planının geçici bir refleks değil, haziran ayına kadar geçerli olmak üzere dört farklı şirketle anlaşma imzalanan organize bir ihracat programı olduğu da ifade ediliyor.[2]

Bu gelişmeler, HTŞ lideri Ahmed Şara'nın Suriye’yi Hürmüz’e alternatif bir kara güzergâhı olarak yeniden konumlandırma çabasıyla da örtüşüyor.  Dolayısıyla ABD’nin de.

ABD’nin Vesayeti

Irak’taki son yasama seçimleri, ABD işgali sonrası kurulan ve kimliklere dayalı siyasi sürecin kısır döngü içinde devam ettiğini bir kez daha gösterdi. Asaib Eh el-Hak gibi bazı Şii silahlı grupların sandalye sayısındaki belirgin artış dikkat çekerken, Başbakan Sudani’nin İmar ve Kalkınma Koalisyonu 45 sandalye ile Şii partiler içinde en büyük blok haline geldi.[3]

Fakat seçimlerin üzerinden aylar geçmesine rağmen başbakanlık makamı hâlâ doldurulamadı. Şii Koordinasyon Çerçevesi, eski Başbakan Nuri el-Maliki’yi yeniden aday göstermek isteyince Trump yönetimi doğrudan müdahale ederek petrol gelirlerini bloke etme tehdidinde bulundu. Maliki bu ağır şantaj üzerine geri adım atarak yerine Basim Bedri’yi önerdi, karşısına ise mevcut Başbakan Muhammed Şia es-Sudani’nin desteklediği İhsan Avadi çıktı. Yapılan iç toplantıda Bedri 7, Avadi 5 oy almasına rağmen kesin karar çıkmadı. ABD’nin Irak siyaseti üzerindeki tahripkâr vesayeti, başbakanlık krizini kronikleştirmiş durumda.[4]

Bu siyasi restleşmeye İran sessiz kalmadı. Devrim Muhafızları Kudüs Gücü Komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani, ateşkes sürecinden bu yana ilk yurt dışı ziyaretini Bağdat’a yaparak, “Irak, başkalarının müdahale edemeyeceği kadar büyüktür” mesajıyla Washington’a yüklendi.[5]

Bu mesaja ABD silah gücüyle yanıt verdi. ABD güçleri Enbar, Kerbela ve Necef gibi çeşitli yerlerde Irak Sınır Muhafızları’nı ve Haşdi Şabi güçlerini hedef aldı.[6] Böylece ABD İran’a giden lojistik hatları kesmek ve Irak’ı savaşın lojistik üssüne çevirmek için silah gücünü kullanacağını göstermiş oldu.

Direniş Ekseni

Ancak ABD emperyalizmine karşı Direniş Ekseni’nin mücadelesi de sürüyor. Irak’taki İslami Direniş grupları, ABD ile gayri resmi ateşkesin sona erdiğini ilan etti. Nuceba Hareketi’nden Haydar el-Lami, “Irak içindeki tüm ABD üsleri hedeftedir” derken, bu tehdit hemen sahaya yansıdı. Direniş güçleri bugüne dek 170’ten fazla düşman hava aracı ve seyir füzesini etkisiz hale getirdi ve 12 Mart’ta da bir KC-135 tanker uçağını imha etti. Saraya Awliya al-Dam grubu ise ABD’nin bölgedeki tüm üslerini hedef alan saldırılarını artırmaya hazır olduğunu duyurdu.[7]

Diğer yandan Yemen’deki Ensarullah güçleri ABD-İran müzakereleri çöktüğü ve savaşın yeniden alevlendiği takdirde Babülmendep Boğazı’nı ve Kızıldeniz’i uluslararası trafiğe kapatma tehdidinde bulundu. Bu da İran’ın Direniş Ekseni kapsamında Irak ve Yemen cephelerini de stratejik bir bütünlük içinde gördüğünü ortaya koyuyor.

İran’ın hamlelerine karşı ise ABD Irak’a tam anlamıyla bir kuşatma uyguluyor. Bir yandan dolar şantajıyla hükümeti teslim alıp başbakanı belirlemeye çalışırken, diğer yandan askeri işgalle Irak’ı doğrudan egemenliği altına almak istiyor. Ancak başbakan düğümünün çözülememesi, direniş eksenindeki grupların saldırıları ve İran’ın savaşı bölgeye yayma stratejisi Washington’un Irak’ta işinin hiç de kolay olmayacağına işaret ediyor.


[1] https://t24.com.tr/dunya/hurmuz-bogazi-krizi-irak-i-petrol-sevkiyatinda-suriye-ye-yoneltti-irak-15-yil-sonra-suriye-uzerinden-siyah-petrol-ihracatina-basladi,1311585?_t=1777143379790

[2] https://www.gzt.com/ekonomi/irak-petrol-uretimi-son-durum-26-mart-2026-hurmuz-bogazi-neden-kapali-ekonomi-haberleri-4026411/2

[3] https://bianet.org/haber/irak-hukumeti-kurmakla-muhammed-siya-es-sudani-nin-gorevlendirilmesi-bekleniyor-313523

[4] https://x.com/kursunmuhammet/status/2046304666905108893

[5] https://www.indyturk.com/node/776028/d%C3%BCnya/washington-ve-tahran-ba%C4%9Fdat-%C3%BCzerindeki-bask%C4%B1y%C4%B1-art%C4%B1r%C4%B1yor

[6] https://www.rudaw.net/turkish/middleeast/iran/0404202617

[7] https://ydh.com.tr/d/37452/d/38410/tahran-dan-washington-a-sartli-yesil-isik

21 Nisan 2026 Salı

İlerleme, Çatışma ve Özgürleşme: Kant'tan Marx'a Siyasi Düşüncede Evrensel ile Özelin Gerilimi

Modern siyasi düşüncenin temel gerilimlerinden biri, bireyin özgürlüğü ile toplumsal bütünün gereklilikleri arasında nasıl bir denge kurulabileceği sorusunda düğümlenir. Kant'ın tarihsel ilerleme kuramı, Hegel'in devlet felsefesi ve Marx'ın bu felsefeye yönelttiği eleştiriler; bu gerilimi farklı düzlemlerde ele alarak birbirini hem tamamlayan hem de aşan bir düşünsel silsile oluşturur. Kant'ta ahlaki eğilimin kılavuzluğuyla gerçekleşen insanlık tarihi, Hegel'de kurumsal uzlaşım arayışına, Marx'ta ise bu uzlaşımın köklü bir eleştirisiyle ortaya çıkan devrimci bir ufka dönüşür.

I. Kant: Ahlaki İlerleme ve Cumhuriyetçi Ufuk

Kant, insan türünün sürekli ilerlediği sorusunu yanıtlarken tarihin ne deterministik bir kötümserliğe ne de saf bir iyimserliğe teslim edilemeyeceğini öne sürer. Tarihte geleceğe dair yapılabilecek üç tür öngörünün —terörist, mutlulukçu ve durgun Abderacı— hiçbirinin tek başına tatmin edici olamayacağını gösterdikten sonra Kant, insan türünün ahlaki eğiliminden kaynaklanan bir ilerleme ufkuna kapı aralar. Kötüden iyiye dönüş, ani bir devrimle değil; geçmişten ders alınarak ve özgür eylemle mümkün olur.

Bu ilerlemenin kolektif bir nitelik taşıdığını vurgulayan Kant'a göre devrim gibi köklü dönüşümler sırasında kamuoyunda beliren çıkarsız duygudaşlık, ahlaki bir kapasitenin kanıtıdır. Söz konusu duygudaşlık, bireysel çıkara değil "ideal"e yönelir. İşte bu nitelik, insanları cumhuriyetçi bir anayasa için mücadeleye sevk eder. Cumhuriyetçi anayasaya sahip halklar, savaşların yol açtığı acıları bizzat deneyimledikleri için başkalarına saldırılmasına izin vermeyecek; böylece kalıcı bir barışın temelleri atılacaktır. Kant, bu süreçte hukuki-kurumsal bir ilerlemenin zorunlu olduğunu kabul etmekle birlikte soyut ahlaki niyetlerin değil, ödeve uygun somut eylemlerin tarihsel değişimi mümkün kıldığını özellikle vurgular.

Kant'ın bu tablosu, evrensel ile özeli birbirinden koparmaz; aksine, bireylerin ahlaki kapasitesini evrensel bir ilerlemenin taşıyıcısı olarak görür. Ne var ki bu uzlaşım, kurumsal düzeyde gerçek bir çatışmayla yüz yüze geldiğinde gerilir. İşte bu noktada Hegel devreye girer.

II. Hegel ve Marx: Devlet, Özel Alan ve Çözümsüz Çatışma

Hegel'in Hukuk Felsefesi'nin 261. paragrafı, somut özgürlüğü özel çıkar sistemi (aile ve sivil toplum) ile evrensel çıkar sisteminin (devlet) özdeşliği üzerine kurar. Hegel'e göre devlet, bu iki alan karşısında bir "dış zorunluluk" olarak belirir; yasa ve çıkarların kendisine bağlı kılındığı erki temsil eder. Aile ve sivil toplum, bir yanda özerk olarak gelişirken öte yanda devletin öngerekliliklerini karşılar. Böylece Hegel, özel ve evrensel olanın özdeşleştiği bir birlik tablosu çizer.

Marx ise bu birlik iddiasını köklü biçimde sorgular. Ona göre devletin özel alanlara uyguladığı "bağımlılık" ve "bağlılık" ilişkisi, aslında özel varlığa yönelik bir baskıdır. Devlet, bir yanda dış zorunluluk olarak aile ve sivil toplumu kısıtlarken öte yanda bu alanların kendi içkin ereklerini devlette görecekleri ileri sürülür. Marx'a göre bu çelişki çözülmeden bırakılır: Hegel, özel çıkarlar ile evrensel erekler arasındaki gerilimi birlik ve özdeşlik söylemiyle örtbas eder. Bireyler, devlet karşısındaki haklarıyla devlete karşı ödevlerinin özdeş olduğu söylendiğinde çatışma görünmez kılınır; ama ortadan kalkmaz.

Kant'ın ilerleme söyleminin kurumsal uzantısı sayılabilecek Hegel'in devlet felsefesi, Marx'ın bu eleştirisiyle siyasi idealizmden gerçek çelişkilere dönülmesinin bir çağrısına dönüşür. Evrensel ile özelin uzlaşımını kurumsal değil sınıfsal bir zemine oturtmak, Marx'ın düşüncesinin merkezine oturur.

III. Marx: İttifak, Enternasyonalizm ve Komünist Toplumda Bölüşüm

Gotha Programının Eleştirisi, Marx'ın bu sınıfsal perspektifi somut bir programa karşı nasıl uyguladığını gösterir. İki sosyal demokrat örgütün birlik kongresi için hazırladığı taslağı inceleyen Marx, önce ittifak sorununu ele alır. Taslak, işçi sınıfının mücadelesini yalnızca kapitalistlere karşı yöneltirken toprak sahiplerini görmezden gelir. Marx'a göre bu yaklaşım, Lassalle'nin feodallerle kurduğu örtük ittifakın ürünüdür. Köylüler, zanaatçılar ve orta katmanlar, üretimi kapitalist karakterden kurtarmaya çalışan proletaryayla ittifak kurabildikleri sürece "gerici" değildirler.

İkinci büyük sorun enternasyonalizmdir. Kant'ın cumhuriyetçi halklar arasında kalıcı bir barış ufku çizdiği yerde Marx, proletaryanın evrenselliğini yalnızca soyut bir "halkların kardeşliği" bilincine indirgeyen anlayışa karşı çıkar. Gerçek enternasyonalizm, ulusal sınırları aşan somut işçi dayanışmasından doğar; soyut ilkelerden değil.

Üçüncü ve belki de en özgün boyut, Marx'ın komünist toplum tahlilidir. Toplam toplumsal üründen; tüketilen üretim araçlarının yenilenmesi, genişletilmiş yatırım, sigorta fonu, yönetim giderleri, eğitim ve sağlık ile çalışamayanların geçimi için kesintiler yapıldıktan sonra geriye kalan, bireyin topluma kattığı emek miktarıyla orantılı biçimde paylaşılır. Kapitalizmden yeni çıkmış bir toplumda bu paylaşım, bireylerin eşit olmayan niteliklerinden kaynaklanan eşitsizlikleri tam anlamıyla aşamaz. Ancak komünist toplumun üst aşamasında bu eşitsizlikler giderilebilir ve dağıtım ilkesi şuna dönüşür: herkesten yeteneklerine göre, herkese gereksinimlerine göre.

Sonuç: Üç Düşünürde Evrensel ile Özelin Kaderi

Kant, Hegel ve Marx'ın ele aldığı sorun özünde aynıdır: Birey ile toplum, özel ile evrensel nasıl ilişki kurar ve bu ilişki nasıl dönüştürülebilir? Kant için yanıt, ahlaki eğilim ve cumhuriyetçi kurumlar aracılığıyla gerçekleşen kademeli bir ilerlemede yatmaktadır. Hegel bu yanıtı kurumsal bir diyalektikle derinleştirir; devleti, aile ve sivil toplumun üzerinde yükselen evrensel bir uzlaşım mekânı olarak tasarlar. Ne var ki Marx, her ikisinin de gizlediği çelişkiyi gün yüzüne çıkarır: Ne Kant'ın ahlaki öznesi ne de Hegel'in devleti, gerçek toplumsal çatışmayı çözebilir. Çözüm, ancak mülkiyet ilişkilerini dönüştürecek ve bölüşümü emeğe —sonunda da gereksinimlere— dayandıracak köklü bir toplumsal dönüşümle mümkündür.

Bu üç düşünür, modern siyasi felsefenin birbirini izleyen üç büyük hamlesi gibi okunabilir. Kant özgürlüğü ve ilerlemeyi mümkün kılan ahlaki zemini döşer; Hegel bu zemini kurumsal bir mimariye dönüştürür; Marx ise bu mimarinin taşıyıcı duvarlarındaki çatlakları göstererek onun ötesine geçer. Evrensel ile özelin gerilimi, bu silsile boyunca çözüme kavuşturulmaz; ancak her seferinde daha keskin bir biçimde kavranır.

Kaynakça:

Kant, Immanuel. ([1798] 2022) "’İnsan Türü Sürekli İlerliyor Mu?’ Sorusunu Yeniden Yanıtlama Denemesi", çev. Aydın Gelmez, Politik Yazılar, Ankara: Dipnot Yayınları, 171-188.

Marx, Karl. ([1843] 2016) "§261", çev. Kenan Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, 11-14.

Marx, Karl, Friedrich Engels. (2017) "Gotha Programının Eleştirisi”, çev. Erkin Özalp, Gotha ve Erfurt Programları Üzerine, İstanbul: Yordam Kitap, s. 23-33.

18 Nisan 2026 Cumartesi

Pekin'in Sessiz Satrancı

Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) İran'a geniş çaplı hava saldırılarıyla başlattığı savaş, altı haftayı geride bıraktı. Nükleer müzakerelerin sürdüğü bir dönemde, hiçbir resmi savaş ilanı yapılmadan ve Kongre kararı alınmadan yeni bir katliama imza atan bu koalisyon, İran'ın beklenmedik direnişi karşısında hesaplarının tutmadığını gördü. Tüm dünyanın gözü Orta Doğu'ya çevrilmişken, küresel güç olma yolunda kararlı adımlarla ilerleyen Çin'in bu saldırılara nasıl tepki vereceği en büyük soru işareti olmaya devam etti.

Pekin yönetimi ise pek çok kişinin beklediği gibi doğrudan ve sert bir askeri angajman yerine, sabır ve hesaplamaya dayalı, çok katmanlı bir strateji izledi. Bu strateji; diplomatik söylem, ekonomik direnç ve dikkatli askeri gözlemden oluşan nüanslı bir bütünü ifade ediyor.

Diplomatik Söylem

Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin krizin ilk anından itibaren başlattığı yoğun telefon diplomasisi, Çin'in önceliğini net biçimde ortaya koydu: çatışmanın bölgesel bir yangına dönüşmesini engellemek. Rusya'dan Suudi Arabistan'a, İran'dan İsrail'e kadar geniş bir yelpazede temas kuran Pekin, saldırıları “uluslararası hukukun açık ihlali” olarak kınarken ilginç biçimde Trump'ı doğrudan hedef almaktan kaçındı. Bu tutum diyalog kapısını açık tutmaya yönelik bilinçli bir stratejinin yansımasıydı.

Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de bu süreçte Orta Doğu ve Körfez bölgesinde “barış içinde bir arada yaşama” ilkesine bağlılığını yineledi. “Ulusal egemenlik” vurgusunu ön plana çıkararak bölgedeki tüm ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.

Böylece Pekin, bölgede Batılı güçlerin asırlık “böl ve yönet” taktiğinin tam karşısında konumlanıyor. Çin'in hedefinin kaos değil istikrar, sömürgecilik değil altyapı yatırımları ve ekonomik iş birliği yoluyla bölgeyi müreffeh bir pazara dönüştürmek olduğunu göstermek istiyor.

Buna ek olarak Çin, ABD'nin koşulsuz İsrail desteğinin bölgede yarattığı güvensizlik ortamında sivil kayıplara karşı net tavır alarak ahlâki bir alternatif de sunuyor.

2023'te Suudi-İran normalleşmesindeki yapıcı rolünü bu krizde de sürdüren Pekin, Batı'nın askeri hegemonyasının karşısına arabulucu ve rasyonel ortak kimliğiyle de çıkıyor.

Bütün bu “imajlar” geleceğin dünya düzeninde Çin’in esas belirleyici güç olacağı intibasını yaratıyor.

Ekonomik Direnç

Çin'in “sakinliğinin” altında ekonomik savunma hattı da yatıyor. İran'ın ham petrol ihracatının yüzde doksanından fazlasının Çin'e akıyor olması, Tahran'ı Batı'nın yaptırım kıskacından koruyan en kritik kalkan. ABD, bu saldırılarla aynı zamanda Çin'in “enerji musluğunu” kesmeyi ve İran'ı bir “prova sahası” haline getirmeyi hedeflemekteydi. Ancak Pekin, 25 yıllık kapsamlı iş birliği anlaşmasına sadık kalarak bu darboğazı aşmayı başardı.

Bu süreçteki en kritik hamle ise finansal cephede yaşandı. Batı'nın SWIFT sistemine bağımlılığı kırmak amacıyla geliştirilen Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS), bu savaş döneminde adeta altın çağını yaşadı. Hindistan’ın İran petrolü için Çin Yuanı ile ödeme yapmaya başlaması da Yuan'ın uluslararasılaşması açısından tarihi bir dönüm noktası oldu. Bu gelişmeler dolar hegemonyasındaki çatlakların küçük ama kalıcı bir genişlemesini sağlamakta. Deutsche Bank ve Barclays gibi küresel finans kuruluşlarının raporları da bu tespiti doğruluyor.[1]

Böylece Çin, enerji piyasalarına şok etkisinin yaşandığı, petrol fiyatlarının dalgalandığı bu krizden sabırla ördüğü ekonomik ağ sayesinde ekonomik ve stratejik olarak daha güçlü çıkıyor.

Askeri Gözlem

Çin'in İran ile ilişkisi “askeri ittifak” olmaktan uzak. Ama bu durum, Pekin'in sahadaki süreci tamamen pasif biçimde izlediği anlamına da gelmiyor. Pekin, bu savaşı adeta bir “laboratuvar” olarak kullanıyor ve ABD'nin stratejik açmazlarını ve teknolojik darboğazlarını uzaktan ama son derece dikkatli bir gözle süzüyor.

Özellikle Hürmüz Boğazı'nın İHA'lar aracılığıyla kapatılmasının küresel enerji piyasalarına yaşattığı şok etkisi, Pekin için olası bir Tayvan krizinde Washington'ın “acı eşiğini” ölçmek adına paha biçilmez bir ders niteliği taşıyor. ABD kamuoyunun ve ekonomisinin enerji şoklarına nasıl tepki verdiğini, Amerikan askeri gücünün uzak cephelerde lojistik açıdan nerede zorlandığını gözlemlemek, Çin'in stratejisine doğrudan önemli veriler sağlıyor.

Sahadaki desteğe yönelik en çarpıcı iddia ise teknolojik destek konusunda. İran'ın misilleme operasyonlarında, Çin merkezli “Earth Eye Co” şirketi tarafından üretilen "TEE-01B" uydusunu kullandığına ilişkin “iddialar” gün yüzüne çıktı.[2] Pekin ise bu iddiaları ne doğruladı ne de yalanladı. Çin’in bu tutumuyla hem küresel arenada meşruiyetini korumayı hem de müttefikine somut fayda sağlamayı başardığı görülüyor.

Doğrudan Müdahale

Çin’in savaşa doğrudan müdahil olmamasının birden fazla nedeni bulunuyor.

Çin'in Orta Doğu'daki temel önceliği, Tek Kuşak Tek Yol girişiminin istikrarlı biçimde sürdürülmesidir. Çatışmayı tırmandıracak, petrol fiyatlarını yükseltecek ve ekonomik güvenliğini riske atacak doğrudan bir askeri müdahale, bu girişimine ciddi zararlar verebilir.

İkinci neden ise bölgesel çok taraflılık. Çin, yalnızca İran'la değil Suudi Arabistan, Mısır ve çeşitli Körfez devletleriyle de köklü ekonomik bağlar sürdürüyor. “Herkesle iyi geçinen tarafsız ortak” imajı, Pekin için uzun vadede son derece kıymetli. Açıkça İran’ın tarafını tutması bu imajını yerle bir edebilir.

Üçüncü neden ise askeri öncelikler. Çin'in birincil askeri hazırlıkları hâlâ çok daha kritik iki göreve odaklanmış durumda: Tayvan meselesi ve ABD'nin kuşatması. İran'a verilecek kapsamlı askeri destek, bu temel görevlere ayrılması gereken kaynakları tüketme riskini barındırıyor.

Yeni Düzenin Sessiz Mimarı

ABD ve İsrail'in saldırıları, Washington'ın bölgedeki meşruiyetini ve “oyun kurucu” vasfını önemli ölçüde sarstı. Bu erozyon, Çin'in "kazan-kazan" odaklı pragmatik diplomasisine devasa bir alan açtı.

Bununla birlikte Çin bu savaştan birçok kazanç elde etti. Pekin ABD'nin stratejik açmazlarını yakından öğrendi, İran petrolü üzerindeki ekonomik nüfuzunu pekiştirdi, Yuan'ın uluslararası kullanımını genişletti, Batılı finansal sistemlerin kırılganlığını açığa çıkardı ve bölgede “tercih edilen ortak” imajını güçlendirdi.

Öte yandan Pekin için tablonun olumsuz tarafları da bulunuyor. ABD bu savaşı aynı zamanda “Çin'e karşı gelecekteki olası savaşa hazırlık” perspektifiyle değerlendirirken, savaş Çin'in son on yılda titizlikle ördüğü diplomatik ve stratejik ağlara kimi hasarlar verdi, enerji piyasalarını sarstı ve Tayvan üzerindeki gerginliği dolaylı biçimde artırdı.

Fakat yine de gelişmelerin yönü, ABD hegemonyasının ironik biçimde kendi başlattığı savaşla sarsıldığı bu eşikte, yeni dünya düzeninin sessiz mimarının Pekin olacağına işaret ediyor.


[1] https://finance.yahoo.com/news/deutsche-bank-declares-china-energy-000000059.html

[2] https://haber.sol.org.tr/haber/ft-iran-cin-yapimi-casus-uyduyla-abd-uslerini-izledi-408472

14 Nisan 2026 Salı

(Çeviri) Orta Doğu’da Emperyalist Diplomasi – Lev Troçki

Çevirenin Notu: Bu çeviri 14 (27) Ekim 1908’de yazılan ve Proletari gazetesinin 1 (14) Ekim 1908 tarihli sayısında yayımlanan “Balkanlar, kapitalist Avrupa ve çarlık” yazısından alıntıları içermektedir. Yazının tamamına İş Bankası Kültür Yayınları’ndan çıkan Lev Troçki-Balkan Savaşları kitabının 17-35. sayfalarından ulaşabilirsiniz.

Çevirinin yapıldığı alıntılara şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/trotsky/britain/v1/ch02a.htm

Berlin hükümeti dişlerini sıkarak kenara çekildi ve beklemeyi tercih etti. Jön Türklerle yakınlaşma arayışına ne kadar zorlanırsa, onların tutumları o kadar sertleşecektir. Ancak kapitalist Almanya’nın, anayasal Türkiye’nin zaferini şimdiye kadar ikiyüzlü bir şekilde kutladığı kadar, çöküşünü de aynı samimiyetle karşılamaya hazır olduğu şüphesizdir. Öte yandan, Türkiye Almanya’nın Balkanlar’daki konumunu ne kadar zayıflatırsa, İngiltere de yeni düzene olan dostluğunu o kadar gürültülü bir şekilde gösterdi. Bu iki güçlü Avrupa devleti arasındaki bitmek bilmeyen mücadelede, Jön Türkler doğal olarak Thames Nehri’nde destek ve “dostlar” aradılar. Ancak İngiliz-Türk ilişkilerindeki hassas nokta Mısır’dır. Elbette İngiltere’nin Mısır’ı gönüllü olarak boşaltması söz konusu olamaz: Süveyş Kanalı’nı kontrol etmek, İngiltere’nin çıkarları açısından çok büyük önem taşıyor. Askeri zorluklar yaşanması durumunda İngiltere Türkiye’yi destekler mi? Yoksa Türkiye’yi sırtından bıçaklayıp Mısır’ı kendi malı ilan eder mi? Koşullara bağlı olarak her iki ihtimal de aynı derecede olasıdır. Ancak her iki durumda da İngiliz hükümetinin eylemlerini yönlendiren şey, liberal Türkiye’ye duyulan duygusal bir sevgi değil, soğuk ve acımasız bir emperyalist hesaplamadır.

***

Rus diplomasisi, donanmasının yarım asırdan fazla bir süredir engellendiği Karadeniz'den Akdeniz'e serbestçe çıkmasını istemektedir. Toplarla güçlendirilmiş iki deniz geçidi olan İstanbul Boğazı ve Çanakkale, Avrupa’nın mandası olması gereğiyle boğazların bekçisi olan Türklerin elindedir. Ancak Rus savaş gemileri Karadeniz'den çıkamıyorsa, yabancı gemiler de Karadeniz'e giremez. Çarlık diplomasisi, yasağın sadece kendi gemileri için kaldırılmasını istiyor. İngiltere buna pek razı olamaz. Boğazların silahsızlandırılması, ancak filosunu Marmara Denizi'ne veya Karadeniz'e gönderme imkânı verilirse kabul edilebilir. Ancak o zaman, önemsiz deniz kuvvetlerine sahip olan Rusya kazançlı çıkamayacak, aksine kaybedecektir. Ve Türkiye her iki durumda da kaybeder. Donanması güçsüzdür ve İstanbul’un efendisi, savaş gemilerini sadece limanlarına koyabilen bir devlet olur. Novoe Vremya[1], Çarlık hükümetine bu hakkı tanımayan İngiltere’ye sert bir dille eleştiriyor; bu hak, Karadeniz Filosu’nun zayıflığı göz önüne alındığında “tamamen teorik nitelik” taşıyor, ancak Şah’ın hükümetini Rusya’ya kapıları açmaya ikna ediyor ve karşılığında Türkiye’nin boğazlar üzerindeki hakimiyetini yabancı müdahalelerden koruyacağına söz veriyor. Berlin Antlaşması adına Türkiye ile Avusturya arasındaki özel anlaşmaya itiraz eden Rusya, kendisi de Türkiye ile özel bir anlaşma yoluyla Avrupa'nın mandası olma durumundan kurtulmak istiyor. Eğer amacına ulaşmayı başarsaydı, bu sadece Türkiye'nin barışçıl gelişimi için değil, tüm Avrupa'nın barışı için de bir tehlike oluşturacaktı.

Izvolski[2] Avrupa’da diplomatik entrikaların düğümlerini birbirine bağlarken, Albay Lyakhov[3] onun işini paylaşarak kılıcıyla bazı diplomatik düğümleri kesmek üzere Asya’ya doğru yola koyuluyor. Balkan olaylarının[4] gürültüsünün ve sadık basının vatansever çığlıklarının ardında, Çarlık, devrimci İran'ın kalbine karşı Kazak çizmelerinin ikinci bir saldırısını hazırlıyor.[5] Ve bu, sadece Avrupa'nın sessiz suç ortaklığıyla değil, aynı zamanda “liberal” Britanya'nın aktif işbirliğiyle de gerçekleştiriliyor.

İran’ın en önemli şehri Tebriz’in Şah’ın ordularına karşı kazandığı zafer, St. Petersburg ve Londra diplomasisinin planlarını tamamen altüst etme tehdidinde bulundu. Devrimin nihai zaferinin İran’ın ekonomik ve siyasi yeniden doğuşunu beraberinde getireceği gerçeğinin yanı sıra, uzayan iç savaş, Rus ve İngiliz sermayesinin çıkarlarına da doğrudan zarar verdi... İran’ın hükmü verilmişti.[6] İzvolski ile Grey[7] arasındaki son görüşmeler hakkında rapor veren Dışişleri Bakanlığı, Orta Asya sorunlarının çözümünde “uyumlu işbirliği”nin garantisi olarak her iki hükümetin de tam bir dayanışma içinde olduğunu gösterişli bir şekilde vurguladı. Ve 11 Ekim gibi erken bir tarihte, ciddi bir topçu ve süvari gücüyle desteklenen altı Rus piyade taburu, devrimci Tebriz’i işgal etmek için İran sınırını geçti. Şehirle telgraf bağlantıları uzun süredir kesilmiş durumda, böylece Avrupa'nın insancıl halkları, Çarlık rejiminin küstah ayaktakımının Tahran'ın dumanı tüten yıkıntıları arasında iki “Hıristiyan” ulusun “uyumlu işbirliğini” nasıl gerçekleştirdiğini adım adım takip etmek zorunluluğundan kurtulmuş oluyor...



[1] 1868'den 1917'ye kadar yayımlanan aşırı gerici St. Petersburg gazetesi. 1905'ten sonra Kara Yüzler olarak bilinen aşırı sağcı grupları açıkça destekledi.

[2] 1905'ten 1909'a kadar Rusya Dışişleri Bakanı. (ç.n.)

[3] Albay Lyakhov (1869-1919), İran'da Rus subaylardan oluşan bir Kazak Tugayının komutanıydı. Haziran 1908'de karşı devrimci bir darbeyi desteklemek amacıyla İran parlamentosunu bombaladı. (ç.n.)

[4] Bosna-Hersek, Ekim 1908'de Avusturya-Macaristan tarafından ilhak edildi. Avusturya-Macaristan'ın Balkanlar'daki bu güç pekiştirme hamlesine Çarlık Rusyası karşı çıktı. (ç.n.)

[5] 1905-1908 İran Devrimi, Şah'ın feodal rejiminden demokratik reformlar kazanmak için köylülük ve işçilerin desteğiyle küçük burjuva demokratlar tarafından yönetildi. Ana merkezi Tebriz'de olmak üzere yerel devrimci konseyler (encümenler) kuruldu. Eylül 1906'da Şah Muhammed Ali, kısıtlı bir oy hakkıyla Meclis'i toplamak zorunda kaldı. Daha küçük reformlar, grevlerin ve toprak gaspının artışını durdurmaya yetmedi ve Haziran 1908'de, İngiliz ve Rus emperyalizminin desteğiyle Şah, Meclis'i ve genel encümeni dağıtan bir darbe düzenledi. Bunun üzerine Tebriz ayaklandı ve encümen iktidarı ele geçirdi, ancak Ekim 1908'de Çarlık güçleri tarafından devrildi. (ç.n.)

[6] "Antlaşma" olarak adlandırılan belge, Ağustos 1907'de imzalanan İngiliz-Rus Antlaşması'ydı. Bu antlaşma, iki imparatorluk gücünün Orta Asya, Tibet, Afganistan ve İran'daki çıkarlarını tanımlıyordu; buna göre kuzey bölgesi (Tahran ve Tebriz dahil) ve doğu bölgesi sırasıyla Rusya ve İngiltere'ye "etki alanları" olarak tahsis edilmişti. (ç.n.)

[7] İngiliz liberal siyasetçi, 1905-1916 yılları arasında Dışişleri Bakanı. (ç.n.)

11 Nisan 2026 Cumartesi

İslamabad'da Müzakere Molası

28 Şubat'ta soykırımcı Epstein Koalisyonu'nun (ABD ve İsrail) İran'a karşı başlattığı savaş, Pakistan'ın arabuluculuğuyla sağlanan geçici ateşkesle iki haftalığına “durdu”. 22 Nisan'da sona erecek ateşkes öncesinde taraflar, 11 Nisan'da İslamabad'da bir araya geldiler. İran heyetine Meclis Başkanı Kalibaf, ABD heyetine ABD Başkan Yardımcısı Vance başkanlık etmekte. İran, görüşmelerin başlayabilmesi için Lübnan'da ateşkes sağlanmasını ve dondurulmuş varlıklarının serbest bırakılmasını ön şart olarak belirlerken, ABD ise gündem maddesini nükleer silahla sınırlı tuttu.

Diğer şartlarla birlikte ateşkes de kâğıt üzerinde kalmış durumda. İsrail "Ebedi Karanlık" adını verdiği operasyonlarla Lübnan'da üç yüzü aşkın kişiyi katlederken, Hizbullah da misilleme olarak Hayfa ve Tel Aviv'e füze saldırılarında bulundu. Hürmüz üzerinde ABD'ye ait dört yüz milyon dolarlık MQ-4C Triton uçağı düşürüldü, İran boğazı kısa süreliğine yeniden kapattı. Müzakere heyetlerine yönelik suikast tehdidi de sürecin kilit isimlerinden Harrazi'nin İsrail’in saldırısı sonucunda 9 Nisan'da ölmesiyle gerçeğe dönüştü. Pakistan, İslamabad'da kırmızı alarm ilan edip on binden fazla güvenlik personeli konuşlandırdı. Kısacası herkes diken üstünde.

ABD Masaya Oturtuldu

Kırk günlük savaşta on üç binden fazla hedefi vurmasına, İran'ın hava savunmasını, füze depolarını ve nükleer altyapısının büyük bölümünü tahrip etmesine rağmen ABD’nin masaya oturması kendi iradesi dışında gerçekleşti. Yani ABD masaya oturtuldu ve ABD’yi masaya oturtan ise İran’ın teslim olmayarak direnmesi ve bölgedeki ABD üslerini sürekli saldırı altında tutması oldu.

İran’ın direnişinin yanı sıra Hürmüz’ü kapatması da ABD’nin masaya oturmasına neden oldu. Hürmüz'ün kapanması petrol fiyatlarını yukarı fırlatırken dünya ticaretinin kritik bir yolu tıkandı ve bu da küresel sermayenin ve hammaddenin dolaşımına ciddi bir zarar verdi. Şimdi Washington, sahada açamadığı bu tıkanıklığı müzakere masasında gidermeye çalışıyor.

Buna ek olarak, ABD'nin iç çelişkileri de müzakereyi dayatıyor. Savaş boyunca Raytheon gibi silah tekellerinin yeni üretim sözleşmeleri kapmasına karşın, savaşa karşı sokaklara dökülen kitleler savaşın meşruiyet zeminini daraltıyor. Hakeza Trump destekçisi MAGA kitlesi ile Cumhuriyetçi Kongre üyeleri de ikiye bölündüler. Bu nedenle ABD ve Trump için müzakere hem iç baskıyı yönetme hem de zaman kazanarak yeni bir baskı gücü oluşturma girişimi olarak görünüyor. Nitekim ABD'nin müzakere sürerken bölgeye güç sevk etmeyi sürdürmesi de bunu doğruluyor.

İran’ın “Zaferi”

Daha önce müzakereler sürerken defalarca saldırıya uğrayan İran’ın masaya oturmasının ardında “zaferini” kalıcı kazanımlara dönüştürme isteği yatıyor.

On üç bin hedefin vurulduğu bir savaştan sağ çıkıp müzakere masasında kendi on maddelik çerçevesini dayatabilmek bir “zafer” olsa da, ABD gibi emperyalist bir güç karşısında bu “zaferin” uzun süre kalıcı olması pek olası değil. Bu nedenle İran hem direnişinin meşruiyetini güçlendirmek hem de somut kazanımları zorlamak için masada.

Diğer yandan küresel petrol ticaretinin can damarı olan Hürmüz Boğazı’nı elinde tutması, müttefikleri Husilerin yardımıyla Babülmendep Boğazı'nı da kapatabilecek olması ve Lübnan’da Hizbullah ile Irak’ta Haşdi Şabi’nin direniş gücü İran'ı masada güçlü kılıyor. Bununla birlikte yeni lider Mücteba Hamaney'in Direniş Cephesi'nin birliğini koruyacağını açıkça ilan etmesi İran’ın müzakerelerden çok sahadaki “zafere” odaklanmayı sürdüreceğini gösteriyor.

"Mola"

Müzakerelerin "kalıcı barıştan” çok savaşa verilmiş bir “mola” olduğuna işaret eden birden fazla neden var.

Birincisi, nükleer dosya, füze kapasitesi, yaptırımlar, Hürmüz'ün yönetimi, ABD’nin bölgedeki askeri varlığı ve İran'ın direniş eksenine verdiği destek gibi birbiriyle iç içe geçmiş ve onlarca yıllık birikimin ürünü olan meselelerin hiçbirinin değil iki haftada, aylarca uğraşılsa da çözülemeyecek olması.

İkincisi, soykırımcı işgalci İsrail'in saldırıları. İlan edilen her ateşkesi saldırılarıyla ihlal eden İsrail, bu sefer de Beyrut’u bombalayarak müzakere sürecini fiilen sabote etti. Bu durum, Epstein Koalisyonu'nun tutarlı ve birleşik bir aktör olarak davranamadığını gösteriyor. Netanyahu'nun her müzakere evresini işlevsiz kılabilmesi, ABD-İsrail ilişkisinde küçük ortağın büyüğünü sıklıkla peşinde sürükleyebileceğini ortaya koyuyor.

Üçüncüsü ve en belirleyici olanı ABD emperyalizminin müzakereyi savaşın alternatifi olarak değil, farklı araçlarla sürdürülen bir baskı biçimi olarak kullanması. ABD emperyalizminin enerji kaynaklarını, ticaret yollarını ve bölgedeki güç dengelerini belirlemede tek karar verici olma ısrarı, savaş ateşinin Orta Doğu’dan bütün dünyaya yayılacağını açıkça gösteriyor.

(Çeviri) Balkan İttifakına Doğru - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu:  1908’de yazılan ve Fransız Milletlerarası Tahkim Cemiyeti’nin 1902-1909 yılları arasındaki yayın organı Revue de la Paix’in...