5 Ekim 2010 Salı

Özgürlükçü Laiklik Üzerine Deneme

İnsan, gerek kendisinin evrimleşmesi süreci, gerekse diğer canlılardan ayrışma sürecinde doğayı içselleştirerek, doğayla bir bütün halinde hareket etmiştir. Bu hareket sürecinde insan, doğayı izlemiş, denemiş ve elde ettiği sonuçlarla doğayı tanımayı çalışmış, onu anlamdırarak eylemlerini belirlemeye çalışmıştır. Bu eylemlerin başında ve temelinde olan insanın her gün kendisini yeniden üretmesini sağlayan üretim biçiminin, insanların kolektif aksiyonuna dayanmasından dolayı, bu doğayı tanımlama ve anlama çalışmalarının da üretim biçimi kadar süreklilik ve tekrar olması sağlayacak şekilde sistemli olmasını gerektirmiştir. Dolayısıyla insanlar ihtiyaçlarından dolayı bir düşünceler sistemini yani inancı yaratmışlardır.

İnanç, insanların ihtiyaçlarından ortaya çıkarak sosyal, ekonomik ve kültürel alanlara girerek, bu alanları etkilemeye ve bu alanlardan etkilenmeye başlamıştır. İnsanlar, doğayı, ekonomik faaliyetlerini, hukuklarını vs. kısaca yaşamlarını belirlerken, o zamanki bilgi ve deneyim birikiminin çerçevesinde ve ihtiyaçları doğrultusunda inançlarını belirlemiş ve inançlarının da belirlenmesini sağlamışlardır. Üretim biçiminin giderek sistemleşip, genişlik kazanmasıyla işbölümüne yol açması, inancın da sistemlilik kazanmasına ve sistemli inançlı uğraşan özel kişilerin oluşmasına yol açmıştır. Bu özel kişiler giderek toplum içinde statüleri yükselmiş ve toplum içinde önemli bir kurumsallaşma oluşturmuşlardır. Bu kurumsallaşmayla birlikte bir takım kurallar, eylemler belirlenerek toplum üzerinde egemenlik kurulmuştur.

Din de, inanç gibi insanın ihtiyaçlarından çıkmasına rağmen üretim biçimindeki iş bölümünün özelleşmesiyle birlikte bir takım kişilere özel olarak toplumda kurumsallaşmıştır. Böylece bir ihtiyacın karşılanması olarak ortaya çıkmasına rağmen, topluma hükmeden egemenler için bir ideolojik aygıta dönüşmüştür. 

Bilimin gelişmesiyle birlikte insanlığın inancı daha da somutlaşmış ve böylece din ve dini kurumlar sorgulanmaya başlanmıştır. İnsanların bilimsel düşünceye ve eyleme olan ihtiyacının dinsel inanca olan ihtiyacını aşmasını sağlayan bu sorgulamalarla birlikte, dinin ve dinsel kurumların yönetim ve dünyevi işlerden uzaklaştırılması gerektiğini söyleyen laiklik düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bu düşünceyle toplumsal yaşamda dinin inanışların yerine bilimsel olgular yerlerini almaya başlamıştır. Fakat kapitalizmin ortaya çıkması ve gelişme süreciyle birlikte yükselen işçi sınıfın bilincine karşılık bu sınıf bilincini yok etmek veya üstünü örtmek için din tekrardan egemenlerin bir ideolojik aygıtı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Dolayısıyla laiklik kurumsal olarak yerleşememiş ve birçok inancın yok edilmesine yol açmıştır. Özgürlükçü laiklik anlayışı da böyle bir ihtiyaçtan ortaya çıkmıştır.

Özgürlükçü laiklik inançların ve inanç kurumlarının, herhangi bir hegemonya altında kalmadan yaşanmasını ve yaşamasını savunur. Bütün inançların ve inançsızlığın özgürce yaşanmasını savunur. İnançların ihtiyaçlarının devletten karşılanmasını değil inançlılardan karşılanmasını savunur. Özgürlükçü laiklik, inançları ve inançsızlığı bireylerin vicdani meselesi olarak görür ve özgürce ifade edilerek yaşanmasını savunur.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Bilgi ve Olgu Üzerine

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2010 sayısı)

İnsanlık tarihi, insanların doğayla, toplumla ve kendileriyle yaşadıkları deneyimlerin tarihidir. Bu tarih sürecindeki çağlarda, bu yaşama deneyimlerinin büyük birikimleri sayesinde insanlık devrim yaparak diğer bir yaşama deneyimlerinin yoğunlaşacağı çağlara geçmiştir.

Günümüzdeki kapitalist sistemin, daha fazla kâr ve sömürü güdüsüyle üretim ve tüketim sürecinin hızlandırması ve genişletmesiyle bilginin önemi ve etkisi artmıştır. Bilgiye olan bu yoğunlaşma da günümüze "Bilgi Çağı" adı verilmesini sağlamıştır. Bu yoğunlaşma aynı zamanda bilginin tekrardan sorgulanmasının ve çözümlenmesinin gerekliliğini ortaya çıkarmıştır.

Bilgi ve Olgu

Bilgi, kabaca tanımlarsak, deneyimler sonucunda elde edilen olgulardır. Bu olgular birbirleriyle ve daha önce nesnel olarak edinilmiş olguların süzgecinden geçerek ulaşırlar olguluklarına. Bu olguların tekrarlanması veya bu olgulara yakın olguların oluşması, başka olguların bu olguları oluşturan olaylara olan etki-tepkisini belli bir eğilime yönlendirir. Bu eğilimin oluşması ise o olayın getirdiği olguların çeşitliliğinin bilinmesiyle ilgilidir. Diğer yandan olaylar gerçekleşen olgularla birlikte gerçekleşmeyen olguların nitelikleri de, öznel koşulları ile ilgili oldukları kadar nesnel koşullarıyla da ilgilidir. Bu nesnel koşullardan biri olan başka olguların etki-tepkisi ise belli bir zamanda gerçekleşen veya gerçekleşmeyen olguları deneyimleyecek kadar deneyimlemesine bağlıdır. Yani başka olgu, eğer bu yeni olguyu tanımlayabileceği veya kendi birikiminde bulunan eski olgularla birleştirebileceği deneyimlere sahipse, etki süreci ile gerçekleşen veya gerçekleşmeyen olguyu niteleme süreci, deneyimine sahip olmadığı olguya nazaran daha kısa olacaktır. Eğer bu yeni olguyu tanımlayabilecek ve eski olgularıyla birleştirebilecek olguya sahip değilse, bu eylemleri sergileyebileceği, bu yeni olgunun kazanmasını sağlayacak olan daha küçük yeni olgulara yönelir. Bu küçük yeni olguları tanımlamayı ve içselleştirmeyi, ‘büyük' yeni olguyu kazanana kadar devam ettirecektir. Bu kazanım süreci ise 'büyük' yeni olguyu niteleme ve diğer olgularla birleştirme süreciyle değil, onu deneyimlerine katma süreciyle biter.

Başka olguların deneyimleme süreci asıl olarak bütün varoluş sürecini kapsar, çünkü bu deneyimleme sürecinde karşı olguyla gireceği etki-tepki süreci, daha önceki deneyim sürecinin birikimiyle belirlenir. Yani başka olgu, daha önce deneyimlediği diğer başka olgularla yaşadığı deneyimin kendinde biriktirdiği deneyimlerle, bu yeni olgunun kendinde açığa çıkardığı diğer deneyimlerin etkileşiminin oluşturduğu etki-tepki sürecini ortaya koyar. Bu yeni olgunun açığa çıkardığı deneyim ise, başka olgumuzun daha önceki deneyimlerine olduğu kadar, deneyimlemediklerine de bağlıdır. Önceki deneyimlerine bağlıdır, çünkü birtakım gereksinimler ve alışkanlıklarından dolayı olsun, kendisini güçlendirme isteğinden olsun, kolayca içselleştirebileceği, önceki deneyimleriyle uyum sağlayabileceği bir yeni olguya yönelir. Daha önce deneyimlemediklerine bağlıdır, çünkü daha önceki deneyimlerinin sınırlı kalması, yeniye ve genişlemeye olan ihtiyacından dolayı bir yeni olguya yönelir. Ve başka olgu, bu etkilenimlerin eğilimlerinin ağırlıklarına bağlı olarak yeni olgudan etkilenir ve tepki verir.

Düşüş ve Yükseliş

Tepki verme süreci ile başka olgunun, bu yeni olgunun kazandıracağı tepkiyi sergilemeye uygun olup olmaması kadar, yeterli olup olmamasıyla da ilgilidir. Başka olgu kazandığı tepkiyi, deneyimleyeceği alt tepkilere sahip değilse, bu tepkisini en azından yeteri kadar sergileyemez. Sergilediği davranış ise ya yeterli davranışı sergilemek üzere tetikleyici olacaktır veya daha önceki deneyimlerine zarar verecektir. Keza bu vereceği tepkiye uygun olup olmamasıyla da ilgilidir. Eğer başka olgu tepkilere sahip olsa dahi, bunları yapacağı özel ve nesnel koşullara sahip değilse, bunu sergileyemez. Ancak bu koşullara rağmen, başka olgu sergileyeceği tepki ne olursa olsun ona yeni deneyimler, yeni alanlar açacaktır. Bu yeni deneyimler, eğer başka olguyu ileriye taşıyan deneyimler olmazsa, bu başka olgunun tamamen gerilediği anlamına gelmez. Başka olgu daha önce bulunduğu zeminin dinamiklerini ve onun olgularını kavrayamadığı veya içselleştiremediğinden dolayı ileriye taşıyamamıştır deneyimlerini. Dolayısıyla bu yeni deneyimler, başka olgunun içinde bulunduğu zeminin dinamiklerini ve olgularını kavrayıp içselleştirerek yeni bir zemine, ileriye doğru atlayışını sağlayacaktır. Böylece ilk başarısız deneyimindeki durumuna göre aslında daha ileriye gitmiş bulunacaktır. Bir anlamda onun ilk düşüşü, daha sonra- tur. ki büyük yükselişi için bir adım olmuştur.

"Bilgi Çağı"nda yaşamanın getirdiği "bilgi zenginliği"nin içinde yaşamak, zenginlik kelimesinin çağrıştırdığı rahatlık kelimesinin tersine zorlukları ortaya çıkarmaktadır. Kâr ve sömürme güdüsünün yönlendirdiği bilgi, sınır ve ilke tanımadan bir mikrop gibi yayılmakta ve etkilemektedir. Bu mikroba karşı savaşım ise bilgiyi çeşitli yönlerinden kavrayıp eleştirerek ve onu yaşamımızda deneyimleyerek tepki vermekten geçer, çünkü mikrobu ancak savaşarak yenebilirsiniz...

Abhazlar

(Özgürlükçü Gençlik, Ekim 2010 sayısı)

Apsiwa jizatzuk imazar, xiz yara yijweyd axş asas yizi yitzuaxweyd.

“Abhazın bir ineği varsa peynir suyunu kendi içer, sütü misafire ikram eder" anlamına gelen bu Abhaz atasözü, Kafkasya'nın çok renkli ve çiçekli bahçesinden kopartılarak halkların kardeşlik bahçesi Anadolu'ya sürülmesine rağmen özünden hiçbir şey kaybetmeden, direnerek ve diğer halklarla da dayanışarak var olmayan çalışan Abhazlar'ı anlatan ve bize onlar unutturmayan, aksine hatırlamamız gerektiğini gösteren bir atasözü de ayrıca.

Abhazlar-Abazalar

Tarihin bilinen ilk dönemlerinde beri bugünkü Gürcistan'ın kuzeybatısında yer alan Abhazya'da yaşayan Kafkas halklarındandır Abhazlar. Kendilerine Apsuva, ülkelerine de Apsni yani 'canlar ülkesi' adını veren Abhazlar, genellikle 'Abaza' olarak bilinirler. Fakat 'Abaza' (kendilerini Aşuva olarak adlandırırlar) kelimesi daha çok Abhazya'dan göç ederek Kuzey Kafkas- ya'ya, yani Karaçay-Çerkes Cumhuri yeti sınırları içerisine yerleşen Tapanta, Bashağ ve Aşharuva grupları için kullanılmaktadır. "Abhaz' kelimesi ise daha çok, Abhazya'da yaşayanlar için kullanılmaktadır. Fakat Abhazlar, Kafkasya dışında genellikle Çerkes tanımına dahil edilirler.

Abhazya Tarihi

Çok uzun bir geçmişe sahip olan Abhazlar'a Helen kaynaklarında rastlayabiliyoruz. M.Ö. 500'da Hekataios Henokhai'yı, Karyanda ise Akhaioi'yı Abhazya olarak belirtir. M.Ö. 1.yy'da ise Strabo Pitsunda'dan Trabzon'a uzanan bölgeyi Abhazya olarak belirtir.

Ortaçağ'da ise, İmparator Justinyanus dönemiyle birlikte Abhazya, Hristiyanlığın etkisi altına girmiş, Pitsunda Hristiyanlığın merkezlerinden biri olmuştur. M.S 8.yüzyılın sonlarına (780 yılları) doğru Bizans Imparatorluğu'nun ve Hristiyanlığın etkisini kaybetmesiyle birlikte Çaçba (Açba) hanedanında gelen Abhaz Kralı 2.Leon Abhazya, Egrisi, Likhe'yi birleştirerek Abhazya Krallığı'nı kurar. Krallığın kurulmasından itibaren iki yüzyıllık süreç içerisinde Abhazya Krallığı genişleyerek Gürcistan'ı da içine alır. Fakat 13. yüzyılda Moğollar'ın Gürcistan'ı işgal etmesiyle birlikte bu krallık çökmüş ve Gürcü ve Abhaz prensliklerine bölünmüştür. 14. yüzyılda ise, Laz (Mingrel) Prensi Georgi Dadiani Abhazya'yı ele geçirmesiyle, Abhazlar'ın bir kısmı bugünkü Karaçay-Çerkes topraklarına göç etmiştir (Bu göç eden kısım, yukarıda da belirttiğimiz gibi bugünkü 'Abaza'ları oluşturan kısımdır). Abhazya'da kalan Abhazlar ise, Laz Prensliği'ne karşı zaman zaman başkaldırarak varlıklarını korumaya çalışmışlardır. Bu başkaldırma sürecinde Abhazlar, 16. yüzyılda Osmanlılar ve İslamiyet'le tanışırlar.

1860'da Abhazya'nın Rusya'nın egemenliğine girmesine kadar Abhazların Türklerle ve İslamiyet'le yoğun ilişkilere girmesi sonucu, Abhazlar'ın büyük bir kısmı Müslümanlığı kabul etmiştir. 1864'te biten Kafkas-Rus savaşları ve 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşıyla birlikte diğer Kafkas hakları gibi, Abhazlar da büyük katliama uğrayarak, Osmanlı topraklarına göç ettirilmiştir.

Ekim Devrimi'nin hemen ardından 1918 yılında Abhazya'da ilk Sovyet yerel yönetimi kurulur; fakat Menşevik Gürcü hükümetinin saldırısı sonucu Sovyet yönetimi ortadan kaldırılır. 1921'de Kızılordu'nun Gürcistan'a girmesiyle, 31 Mart 1921'de Özgür Abhazya Cumhuriyeti kurulmuş olduğunu ilan eder ve 21 Mayıs'ta Sovyetler Birliği tarafından tanınır. Ama 5 Temmuz 1921'de toplanan Komünist Parti Merkez Bürosu, Stalin'in teklifiyle, Abhazya'yı Gürcistan'a bağlı bir Özerk Sovyet Cumhuriyeti haline getirir.

Sovyetler Birliği'nin yıkılmasıyla birlikte, 1992-1993 yıllarında Abhazya'da Abhazlar ve Gürcüler arasındaki savaşta binlerce insan katledilir; fakat Abhazlar büyük bir direniş sonucunda Gürcü işgalcileri yenerler ve bugün Rusya, Nikaragua, Venezuela ve Nauru tarafından tanınan "de facto" (fiili olarak) Abhazya Cumhuriyeti'ni kurarlar. Gürcü hükümeti ise Abhazya'yı özerk bir cumhuriyet olarak tanır ve Abhazya'yı yöneten hükümet olarak bağımsız Abhazya'nın hükümetini değil, kendi atadığı 'özerk' Abhazya'nın hükümetini tanır.

Dini İnanç

Abhazlar arasında, genellikle Hristiyanlık ve Müslümanlık hakim dinlerdir. Ortodoks Hristiyanlık, İmparator Justinyanus dönemiyle yayılırken, Sünni Müslümanlık 16.yüzyılda Osmanlı ve Adigelerin etkisiyle yayılmıştır. Fakat bu iki din de Abhazlar'ın pagan inançlarıyla kaynaşması sonucu Abhazlar'a tam olarak nüfuz edememiştir. Öyle ki bugün bile, 'kâbz' denilen Abhaz gelenek ve görenekleri toplumsal yaşamı ve kuralları belirler. Yine her soyun kendi koruyucu tanrısı ve "anıha" adı verilen kutsal koruları vardır. En üst tanrı Ançüa, av tanrısı Ajüeypş, yıldırım tanrısı Afı gibi pagan inancından kalma inançlar da kısmen devam etmektedir. Bugün Abhazya'da yaşayan çoğu Abhaz Hristiyan, diğer Abhazlar'ın büyük çoğunluğu ise Müslüman'dır.

Abhazya Bayrağı

Abhazya'nın bayrağının tasarımı Valery Gamgiya'ya aittir. Bayraktaki kırmızı renk Abhazya için dökülen kanları, yeşil şerit İslam’ı ve Abhazya'nın doğasını, beyaz şerit ise saflık, temizlik ve Hristiyanlığı temsil eder. Yedi yıldız ve beyaz-yeşil renklerden oluşan yedi şerit ise; Sadz, Bzip, Guma, Pshi-Ayoga, Dal-Tzabal, Abjuwa ve Samirzakan'dan oluşan Abhazya'yı, yedi kutsal yeri, yedi mitolojik kardeşi ve 1918'de kurulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ni oluşturan yedi Kafkas halkını sembolize eder. Aynı zamanda Abhaz Krallığı'nın da sembolü alan açık el ise "Dosta selam" ve "Dost isen gel, düşman isen dur!" anlamlarını taşımaktadır.

Abhazların Yaşamı

Abhazlar, davranış ve görgü normlarını, toplumla ve doğayla bütünlük taşıyan Apsuvara (Abhazlık) ile incelikle işleyerek biçimlendirmişlerdir. Örneğin; her Abhaz kökleri yüzyıllar öncesine dayanan bir soya (ajula) mensuptur. Aynı soy adını taşıyan kimseler birbirleriyle akraba sayılır ve aralarında evlenme yasağı vardır. Yine Abhazlarda, konukseverlik, akrabalık dayanışması (Akrabana yapmadığın iyilik sana fayda sağlamaz -Wwa bzia yıwumto wxahawam), yaşlara saygı büyük önem taşır.

Dünyada ve Türkiye'de Abhazlar

Bugün Abhazya'nın nüfusunun 500 bin civarında olduğu söylenmektedir. Bu nüfusun çoğunluğunu Abhazlar oluşturmakla birlikte; Ruslar, Ermeniler, Gürcüler, Yunanlar ve Yahudiler de bu nüfusu oluşturmaktadırlar.

Bugün Abhazya'da yaklaşık olarak 120 bin, Karaçay-Çerkes Cumhuriyeti'nde 30 bin, Türkiye'de ise yaklaşık 100-150 bin Abhaz yaşamaktadır. Ayrıca Acaristan, Mısır, Ürdün ve Suriye'de de Abhazlar bulunmaktadır.

Türkiye'de Abhazlar yoğun olarak İzmit, Adapazarı, Düzce, Bolu, Bilecik, Bursa (İnegöl), Eskişehir, Kayseri (Pınarbaşı), Sivas (Şarkışla), Adana (Tufanbeyli), Yozgat, Çorum, Amasya ve Samsun'da yaşarlar.

Savaşların Ortadoğu ve Kafkasya'yı kavurduğu şu zamanlarda "Alatza yşa atsk'isli yılada ntza yheap'ap" (Erkeğin gözyaşı, kanından daha değerlidir) diyen Abhaz atasözüne katılmamak mümkün mü? Halkların birlikte barış ve kardeşlik içinde yaşamasının en temel koşullarından biri de yine bir Abhaz atasözünün "Hadzar kunagi mard fasduvar" (Atanın kıymeti ölünce anlaşılırmış) dediğinin tersine birbirimizin farkına, farklılığına varıp, tanımak ve sevmekten geçer. Ki, binlerce kez savaşmalarına rağmen barışı ve kardeşliği bugün hala zihinlerinde yüreklerinde barındıran halklar, gözü sömürmekten başka bir şey görmeyenlere en güzel cevabı tekrar tekrar vereceklerdir. Xeps zmaz ámla dagán çuğra zmaz dğaşáukxad (Altını olan açlıktan ölmüş, mahsulü olan kurtulmuş.) 

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...