Çevirenin Notu: Karl Kautsky’nin 1908 Devrimi’ni değerlendirdiği bu yazı, 1917’de yayımlanan “Serbien und Belgien in der Geschichte” (Tarihte Sırbistan ve Belçika) adlı kitabının 10. bölümünde yer almaktadır.
Türkiye'deki ayaklanma, şüphesiz ki Japonya'nın 1904 ve 1905
yıllarında Rusya'ya karşı kazandığı zaferlerle ve ardından gelen Rus Devrimi
ile bağlantılıdır. Japonya, Türkiye'nin gerilemesinden beri yenilmez olarak
kabul edilen Avrupalıların Orta Doğu'daki, Müslüman dünyasındaki, Hindistan'daki
ve Çin'deki prestijini yok etti. Rus Devrimi ise, Orta Doğu’da doğal devlet biçimi
olarak görünen mutlakiyetçiliğin prestijini yok etti.
Çin, Hindistan, İran ve Mısır'da olduğu gibi, bu durum
Türkiye için de güçlü bir itici güç oldu. Ancak, 1908'de Türkiye'de tetiklediği
devrim demokratik bir devrim değildi. Gerekli tüm ön koşullar eksikti. Modern
sanayi, modern ulaşım ve eğitim sistemi olmadığından bu devrim, halk kitlelerine
devlet politikalarına ilgi duymalarını ve anlamalarını sağlayacak tüm
faktörlerden yoksundu. Devrim küçük bir üst sınıfın ayrıcalığı olarak kaldı ve yalnızca
bu sınıf tarafından gerçekleştirildi. Başlangıçta, ekonomik ve siyasi
gelişmenin bu aşamasındaki tüm siyasi ayaklanmalar gibi (antik Bizans
İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu'ndaki ayaklanmalar gibi, Türkiye'deki
önceki ayaklanmalar gibi) sadece bir saray ve asker devrimiydi. Ancak,
seleflerinden tamamen farklı bir Avrupa ortamında gerçekleşti.
Türkiye'nin yöneticileri devletlerinin modernleşmesine ne
kadar direnmiş olsalar da, dış politika, diplomasi ve ordu araçlarını en
azından diğer güçlerinkine bir nebze de olsa eşdeğer hale getirmek için çaba
sarf etmek zorundaydılar. Bu amaçla, subaylar ve üst düzey bürokratlar
yurtdışına eğitim almaları için gönderildiler. Çoğu zaman, Batı medeniyetinin
yalnızca yüzeysel yönlerini -ve pek de umut verici olmayan yönlerini- öğrenip
ülkelerine geri döndüler. Ancak edindikleri bu bilgiler, devlete Avrupa tarzında
reformlar yapmayı ve gençleştirmeyi amaçlayan subaylar ve bürokratlar arasında
bir hareketin ortaya çıkmasına yetti: Yeni Osmanlılar veya Jön Türkler. 1908
devrimi onlardan kaynaklandı ve bu nedenle devrim sadece iktidardaki kişilerin
değişmesinden ibaret kalmadı. Devrim Türkiye'yi modern yapılara sahip, en
önemlisi de seçilmiş bir parlamentoya sahip bir devlete dönüştürdü.
Elbette, bu biçimlerin içeriği hâlâ eksikti. Türkiye'de
demokratik bir devrim için gerekli ön koşullar henüz mevcut olmadığı gibi,
parlamenter bir rejim için de mevcut değildi. Çoğu seçim bölgesinde hükümet
seçim sonuçlarını istediği gibi manipüle edebiliyordu ve parlamentoda yer
alabilen az sayıdaki muhalif, halk arasında destek bulamıyordu. Parlamentarizm,
kitlelerin devlet politikasına güçlü bir şekilde katılabildiği yerlerde ne
kadar önemliyse, kitlelerin böyle bir katılıma ne muktedir ne de istekli olduğu
yerlerde de o kadar anlamsızdır.
Bununla birlikte Türk devrimi, modern sanayi kapitalizmi,
modern ulaşım sistemi, modern eğitim sistemi, yasal ve yasadışı soygunculara
karşı kişilerin mal ve can güvenliğinin sağlanması ve bu kadar yoksul bir devletin
verimsiz harcamalarının sınırlandırılması yönünde etkili olursa, devleti gençleştirmenin
ve canlandırmanın bir aracı haline gelebilir.
Reformcuların elbette bu niyeti vardı. Ancak kısmen kendi
kendilerine koydukları, kısmen de koşulların dayattığı ilk görevleri; orduyu
güçlendirmek ve masraflarını artırmak, o zamana kadar sadece Müslümanlara
uygulanan askerlik hizmetini Hristiyanlara da genişletmek ve Makedonya'yı
feodal sömürüyü ortadan kaldırarak değil, en acımasız askeri güç kullanımıyla
yatıştırmaktı, ki bu güç kısa süre sonra Arnavutlara karşı da uygulandı. Buna
ek olarak artan dış çatışmalar, silahlanmanın giderek artması ve nihayetinde 1911'de
İtalyanların Trablusgarp'ı işgaliyle başlayan bir dizi savaş yaşandı. O
zamandan beri Türkiye neredeyse sürekli bir savaş halinde oldu. Bunlar, ülkenin
ekonomik kalkınmasını sağlayabilmek için pek de elverişli koşullar
değildi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder