Ali Laricani'nin adı, Hamaney’in Epstein koalisyonu tarafından (ABD-İsrail) öldürülmesinin ardından bütün dünyada duyulmaya başladı. Meclis başkanlığı yapan ve nükleer müzakerelerin baş aktörü olan Laricani’nin ününün yayılmasında Hamaney’in öldürülmesinin ardından İran Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi Sekreteri olmasının ve kendisi de öldürülene kadar gösterdiği duruşun payı büyük. Bütün bunlarla birlikte gündeme gelen ama görece perde arkasında kalan bir yönü de mevcut. O da Laricani’nin Tahran Üniversitesi'nde felsefe öğretim üyesi olarak ders veren, Immanuel Kant üzerine en az üç kitap yazmış, René Descartes'ın metodolojisini devlet aklına uyarlamış özgün bir düşünür olması.
Siyasi bir figürün
aynı zamanda bir entelektüel olması, özellikle içinde yaşadığımız dönemde, pek alışılmadık
bir durum. Bu yazıda Laricani'yi yalnızca İran’ın bir yöneticisi olarak değil,
aynı zamanda bir entelektüel olarak anlamaya çalışacağız.
Laricani’nin
düşüncelerine geçmeden önce önemli bir hususu belirtmemiz gerekiyor.
Laricani’nin kitaplarını ve makalelerini Farsça yazmış olması ve bunların başka
bir dile çevrilmemiş olması nedeniyle edindiğimiz bilgiler ikincil kaynaklardan
gelmektedir.[1] Bunun Laricani’nin
düşüncesini anlamaya çalışırken yaşadığımız önemli bir handikap olduğunu ifade
etmek isteriz.
Kum'dan
Tahran'a
1958'de
Irak'ın Necef şehrinde doğan Ali Ardeşir Laricani, Şii ilim dünyasının tam merkezinde
büyümüştür.
Babası
Ayetullah Mirza Haşim Amolî, yalnızca önde gelen bir din adamı değil, aynı
zamanda Rıza Şah'ın laikleştirme politikalarına direnen bir figürdü.
Sadece babası
değil ailesinin tamamı da Laricani'nin siyasi ve düşünsel macerası açısından da
belirleyici bir etkendir. Kardeşler arasında en dikkat çekici olanı ağabeyi
Muhammed Cevad Berkeley mezunudur. Ağabeyi zamanla Ayetullah Hamaney'in
dışişleri danışmanı ve etkili bir muhafazakâr teorisyen haline gelecektir.
Kardeşi Sadeq ise 2009-2019 yılları arasında İran yargısının başında bulunmuş,
ardından Düzenin Maslahatını Teşhis Konseyi’nin başkanlığını üstlenmiştir. En
küçük kardeş Bakır, eski sağlık bakan yardımcılığı görevini yapmıştır. Bunlara
ek olarak Ali Laricani, İran İslam Devrimi’nin önemli düşünürlerinden Murtaza
Mutahhari'nin kızıyla evlidir. Kısacası Laricani ailesi, İran İslam
Cumhuriyeti'nin yalnızca bürokratik değil, ideolojik çekirdeğiyle de doğrudan
akrabalık ilişkisi içindedir.
Ali
Laricani'nin akademik çizgisi alışılmadık bir yol izlemiştir. Şerif Teknoloji
Üniversitesi'nden matematik ve bilgisayar bilimleri alanında lisans diploması
alan Laricani, daha sonra Tahran Üniversitesi'nde Batı felsefesi üzerine
doktora yapmıştır. Bir hafız olarak teknik bilimlerle çalışmış, oradan Kant'ın
sentetik a priori yargılarına yönelmiş ve sonrasında da devlet yönetimine
geçmiştir. Ailesi de göz önüne alındığında aslında bu yolculuğun rastlantısal
değil, son derece tutarlı bir arayışın ürünü olduğu görülmektedir.
Molla
Sadra'dan İbn Arabî'ye
Laricani'nin
felsefi bilinci, modern dönemde İran İslam düşüncesini şekillendiren üç büyük
ismin etkisinde oluşmuştur: Seyyid Muhammed Hüseyin Tabatabaî, Şeyh Murtaza
Mutahhari ve İmam Humeyni. Ayrıca bu üçlü, çok daha derin bir felsefi mirasın, Molla
Sadra ve İbn Arabî çizgisinin de devamıdır.
Laricani’nin
etkilendiği bu düşünce çizgisinde felsefe ile irfan kesişir ve akıl ile keşif
iç içe geçer. Bilgi ise varlığın birliği ve dereceleri üzerine inşa edilir.
Molla Sadra'nın kurduğu “aşkın hikmet” (hikmet-i müteâliye) çerçevesiyle akıl
ile nakil, felsefe ile din arasındaki klasik ayrımı aşmayı hedeflemiştir. Bu
yaklaşım cevheri hareket fikrine, yani varlığın dereceli oluşuna ve varlığın
tek ama mertebeli bir hakikat olduğuna dayanır. İnsan bilgi ve eylemle
gerçekleşir ve varlığın mertebelerinde yükselerek olgunlaşır.
Laricani için
Tabatabaî'nin “el-Mizan” tefsiri de bu anlayışın somut örneğiydi. Bu yaklaşımda
vahiy akıldan kopuk okunmaz, ama akıl da deney sınırlarına indirgenemez. İkisi
aynı bilgi ufkunda birleşir. Mutahhari’ye göre de akıl yalnızca analiz aracı
değil; varlığın mertebelerini kavrama, zahir ile batını, duyum ile aklı, bilgi
ile huzuru ayırt etme yetisidir. Ve bu felsefi birikim, Laricani’yi Kant’a
götürmektedir.
Kant ile
Karşılaşma
Edindiği
felsefi birikim Laricani'nin yaptığı Kant çalışmalarının yüzeysel bir akademik
merakın ürünü olmadığını göstermektedir. Tahran Üniversitesi’ndeki özgeçmişine
göre Kant üzerine üç telif eseri vardır: Kant Felsefesinde Matematiksel
Yöntem, Kant Felsefesinde Metafizik ve Pozitif Bilimler ve Kant
Felsefesinde Sezgi ve Sentetik A Priori Yargılar. Bunlara Descartes'ın Yöntem
Üzerine Konuşma’sı hakkında bir çalışma da eşlik eder.
Laricani'nin
Kant yorumunun özgünlüğü, bilim felsefesiyle ilişkisinde gizlidir. Sentetik a
priori yargılar meselesinde Laricani şunu sormaktadır:
“Eğer
matematiksel ve bilimsel bilginin temelleri deneyim öncesi bilişsel sezgiye
dayanıyorsa, dini bilginin sezgisel temeli basitçe irrasyonel ya da “aşağı”
olarak nasıl reddedilebilir?”
Bu soru son
derece keskindir. Kant'ın matematiksel bilgiye ilişkin argümanını —ki bunun
temeli “sentetik a priori”, yani hem zorunlu doğru hem de deneye dayanmayan
yargılardır— dini bilginin meşruiyetini savunmak için kullanan Laricani,
Aydınlanma'nın en sert silahını tersine çevirmektedir.
Ödev ve
Devlet
Laricani'nin
Kant yorumunun siyasi boyutu en çarpıcı yönüdür. Kant'ın felsefesindeki “ödev”
kavramı —kategorik imperatif— bireysel etik alanında sınırlama değil, aklın
özgürlüğünün ifadesidir. Laricani bu kavramı kolektif siyaset alanına taşır ve
İslam Cumhuriyeti'nin varlığını bir kategorik imperatife dönüştürür: Devlet
yalnızca pragmatik bir zorunluluk değil, ahlâki bir ödevdir; koşullara değil,
ilkelere bağlıdır.
Bu yorum,
İran'ın nükleer programından Orta Doğu’daki etkisine kadar pek çok meseleyi
basit çıkar pazarlıklarının ötesine taşıyarak “ödev” alanına yerleştirir.
Batılı müzakereciler İran'ın tutumunu inatçılık olarak yorumlarken,
Laricani'nin çerçevesinden bakıldığında bu tutum tutarlı bir kategorik ahlâkın
gereğidir. Bir “uzlaşma” mümkün değildir; çünkü konu “çıkar” değil, “ödev”dir.
Laricani'nin
Kant'tan aldığı başka bir ders de sınır bilincidir. Kant'a göre aklın etkin
olabilmesi için sınırlarını bilmesi gerekir; sınır tanımayan güç zorbalığa
dönüşür. Laricani'de bu bilinç, liderliği mutlak hakikat iddiasından
uzaklaştırır ve ona koşullara bağlı bilginin alçakgönüllülüğünü kazandırır.
Siyasi bilgi matematik kesinliği taşımaz; imkânlar içinde yürütülen bir
değerlendirmedir.
Fenomen ve
Numen
Laricani'nin
en özgün hamlesi, Kant'ın epistemolojik ayrımını —fenomen/numen, yani
görünüş/kendinde şey— doğrudan uluslararası ilişkilere uygulamasıdır. Kant'a
göre bilgimiz kendi zihinsel yapılarımızla sınırlıdır; “kendinde şeyi” asla
gerçekten bilemeyiz. Laricani bu tezi şu sonuca taşır: Batı'nın “evrensel
değerler” olarak sunduğu şeyler yalnızca Batı bilincinin “fenomenleridir”,
başkaları için ne zorunlu ne de bağlayıcıdır.
Bu çerçeve,
Laricani'ye uluslararası hukuk ve küresel kurumlar karşısında güçlü bir argüman
sunar. Birleşmiş Milletler ya da Uluslararası Adalet Divanı gibi kurumların
egemen olduğu küresel hukuk düzeni, nesnel ya da evrensel bir adaleti temsil
etmez; Atlantik dünyasının tarihinden, önyargılarından ve güç yapılarından
süzülerek ortaya çıkmış belirli bir kurallar bütünüdür. Uluslararası hukuku
mutlak bir gerçeklik yerine fenomen olarak çerçeveleyerek Laricani, İran
devletine küresel normlara seçici biçimde uyma konusunda felsefi bir gerekçe
sunar.
Batılı güçler
uluslararası hukuku referans göstererek İran'ın eylemlerini kınadığında,
Laricani bunu yabancı bir “zihinsel kategorinin” dayatılması olarak görür. İran
İslam Cumhuriyeti'nin içsel mantığı, tarihsel kırgınlıkları ve devrimci kimliği
—yani “numenal gerçekliği”— Batı'nın hukuki çerçevesinin ölçemeyeceği bir
düzlemde var olur. Bu yaklaşım, tartışmayı “hukuk ihlali” meselesinden “algıların
çatışması” meselesine taşır; Batı'nın evrensellik iddiasını felsefî zeminde
çökertir.
Descartes'ı
Devletin Hizmetine Sokmak
Laricani,
Kant'a ek olarak Descartes'ı da çalışmıştır; Descartes hakkında Zihnin
Yönlendirilmesi Kurallarının Eleştirisi ve İncelenmesi adlı bir çalışma
kaleme almıştır. Ancak burada ilginç olan, yalnızca Descartes'ı incelemesi
değil, onun yöntemini devlet felsefesine uyarlamasıdır.
Descartes'ın “radikal
şüphe” yöntemi bireysel epistemolojinin temelini atar:
Yanlış olma
ihtimali bulunan tüm inançları sistematik biçimde elden geçir, şüphe edilemez
bir kesinliğe ulaş ve “düşünüyorum, öyleyse varım.”
Laricani bu
bireyci epistemoloji stratejisini kolektif, ulusal bir stratejiye dönüştürür.
Devlet de şüphe etmelidir: Yabancı modellere, Batı değerlerine, başkalarının
anlattığı tarihe, bağlayıcı olduğu ilan edilen uluslararası normlara. Şüpheyi
bıçak gibi kullan; taklitçiliği kes, bağımlılığı kes. O zaman devlet kendisinin
netliğine ulaşır.
Bu çerçevede
gerçek egemenlik, dışa bağımlılıklardan —entelektüel, ekonomik, askerî— kopuşla
başlar. Laricani'nin yerli teknoloji ve ulusal sanayi politikalarına verdiği
destekte bu Kartezyen mantığın izleri görülür: “Öteki”ne bağımlı olmak, onun
tahayyülünün bir ürünü olmak ve oyunun bir piyonu olmak riskini taşır. Aynı
biçimde Kartezyen yöntemin dört adımı —kesin olmayan hiçbir şeyi kabul etmeme;
sorunları parçalama; düşünceleri düzene sokma; kapsamlı inceleme— Laricani'nin
stratejik sabrına da yansır.
“Nihilizm” ve Meşru Direniş
Laricani'nin
Batı medeniyetine yönelik değerlendirmesinin özünü salt siyasi bir çekişmeden
öte felsefi bir teşhis oluşturmaktadır. Ona göre Batı, “kutsal olanı” ya da “numenal
olanı” terk ederek saf faydacılığı benimsediğinde etik pusulasını kaybetmiştir.
Ortaya çıkan “kötücüllük,” gücün kendini sofistike ama nihayetinde boş
söylemlerle haklı çıkardığı bir durumdur: Erdem görüntüsü sunarken aslında
gerçek bir ilkesizliği, “nihilizmi” barındırır.
Bu nihilizm
teşhisi, Laricani'ye Batı diplomasisinin “çifte standartlarını” açıklamanın
tutarlı bir çerçevesini sunar. Eğer nesnel bir ahlâki yasa yoksa “adalet”
yalnızca o anki en güçlü aktörün söylediğidir. Laricani'ye göre Batı, “hukukun
üstünlüğü” söyleminden “kurallara dayalı düzen”e geçişte bile bu çürümeyi
açıkça sergilemiştir: Kant'ın kategorik imperatifi koşullu imperatiflere
dönüşmüştür; “çıkarına hizmet ediyorsa böyle davran.”
Bu teşhisin
doğal sonucu, İran İslam Cumhuriyeti'ni bu nihilizmin karşıtı olarak
konumlandırmaktır. Devrimi salt bir teolojik hareket olarak değil, Batı
modernitesinin krizine karşı en mantıklı ve “saygın” tepki olarak gören
Laricani, yönetim ideolojisine Humeynici mistikle aynı olmayan ama onunla
bütünleşebilen bir rasyonalist çerçeve kazandırır. Humeyni'nin söylemi çoğu
zaman aşkın ve mutlakken, Laricani'ninki yapısal ve sistematiktir.
“Militan
Entelektüel”
Laricani'nin
profiline bakıldığında, Batı'daki modern entelektüelin krizi olarak
tanımlanabilecek durumla keskin bir karşıtlık göze çarpar. Çağdaş Batı
entelektüeli, söylemin sonuçlarından yapısal olarak yalıtılmıştır; düşünce
eylemden ve varoluştan kopuktur.
Laricani ise
canlı bir geleneğin içinde yer alan “militan entelektüel” tipini temsil eder.
Onun felsefeyle ilişkisi hiçbir zaman tamamen akademik kalmamıştır; düşünce,
egemenlik, direniş ve eylemlerinden ayrılamaz. Hakeza İslam felsefesindeki
bilgi ve eylem birliği —ilim ve amel— de bireyi hareket etmeye, bilgiye somut
bir biçim vermeye davet eder. Siyaset bu perspektiften çıkar yönetimi değil;
dünya görüşünün, insan tasavvurunun ve bilgi anlayışının başka araçlarla
sürdürülmesidir.
Laricani'nin
kariyer çizgisi de bu bütünlüğün cisimleşmesidir: İran Radyo Televizyon Kurumu
başkanlığı, Kültür ve İslami Rehberlik Bakanlığı, on iki yıl süren İran Meclisi
başkanlığı ve Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi sekreterliği. Bu görevlerle
birlikte nükleer görüşmelerinden Orta Doğu’daki savaşlara kadar uzanan tarihsel
kırılmaların tam merkezinde bulundu. Dolayısıyla Laricani'nin bu siyasi
görevlerini en üst düzeyde ve sürekli olarak gerçekleştirmesini felsefi arka
planını bilmeden anlamak pek mümkün değildir.
Yeni
İslami Rasyonalizm mi?
Laricani'nin
uzun vadeli anlamı, belki de şu soruda yatmaktadır: İran İslam Cumhuriyeti'nin
ideolojik repertuvarına yeni bir dil eklemekte midir?
Laricani
düşüncesinin sentezi, İran İslam Devrimi’ni gerçekleştiren kuşağın “Büyük
Şeytan” retoriğinden farklı bir iletişim tarzı üretir. Humeynici mistik düşünce,
Batı'yı ruhani bir kategorilemeyle reddederken; Laricani, Batı'yı rasyonalist
bir kategorilemeyle reddeder: “Nihilizm,” “öznel,” “fenomenal.” Yani Batı’nın diliyle,
Batı'ya karşı.
Bu sentez
sayesinde İran liderliği, yoğun diplomatik ve ekonomik baskı altında bile bir
tür ahlâki tutarlılık hissini koruyabilir. Kendi mücadelelerini, daha yüksek ve
akla dayalı bir yasaya bağlılığın zorunluluğu olarak tanımlayabilirler. Bu
durum içeride olası bir çözülmeye karşı da bir güvence işlevi görür: Tek bir
liderin karizmatik önderliğine ya da konjonktürel koşullara bağlı kılmadan halk
nezdinde kalıcı ve tutarlı bir temel sağlar.
Laricani'nin
bu katkısı, İran İslam Devrimi’nin küreselleşmiş bir dünyada entelektüel olarak
savunulabilir olması gerektiği ısrarında yatmaktadır. İslam Cumhuriyeti'nin
hayatta kalabilmesi için yalnızca devrimci neslin coşkusuna değil; modern
bilimi, uluslararası hukuku ve küresel ekonomiyi analiz edip çözümleyebilecek
sofistike bir içsel mantığa da ihtiyacı vardır. Laricani bu mantığı inşa etmeye
çalışmıştır.
Çıkarılabilecek
Dersler
Laricani'nin
düşüncesi, elbette sol açıdan ciddi metodolojik sorular doğurmaktadır; hem
içeriği hem de yapısı itibarıyla.
İçerik
açısından Laricani'nin düşüncesinin sınıfsal niteliği açıktır: Batı
hegemonyasına karşı direnişin dili, toprak bütünlüğünü ve devlet egemenliğini
öne çıkaran bir burjuva-ulusalcı zemine oturur. Batı emperyalizmine yönelik
eleştiri net ve keskindir; ancak bu eleştiri sistemi aşmayı değil, içinde
farklı bir konumlanma kurmayı hedefler. Toplumsal sınıfları, üretim
ilişkilerini ve sermayenin mantığını devre dışı bırakan bir anti-emperyalizm,
sonunda sistemi yeniden üretme riskini taşır. Nitekim İran'ın “direniş
ekonomisi” söylemi, söylem düzeyinde Batı kapitalizmini reddederken pratik
düzeyde mülkiyet ilişkilerini ve sınıf antagonizmalarını büyük ölçüde yeniden
üretmektedir.
Bununla
birlikte Laricani'den alınabilecek ciddi metodolojik dersler de mevcuttur.
Birincisi, hegemonya kavramına ilişkin sezgisidir: Laricani'nin Kant ve
Descartes okuması, iktidarın yalnızca silah ve sermayeyle değil, aynı zamanda
kavramsal çerçeveler ve epistemolojik varsayımlar aracılığıyla işlediğini somut
biçimde gösterir. Gramsci'nin hegemonya analizine benzer bir sezgiyle Laricani,
Batı'nın “evrensel” iddialarını tarihsel ve öznel inşalar olarak teşhir eder.
Bundan çıkarılacak ders şudur: Özgürlük mücadelesi kaçınılmaz biçimde bir
ideoloji eleştirisi ve kavramsal yeniden inşa sürecini de kapsar.
İkincisi,
entelektüel üretimi siyasi pratikle buluşturma meselesidir. Laricani, teorinin
eylemden kopuk kaldığında giderek araçsal bir dekorasyon haline geldiğini yaşamıyla
kanıtlamıştır. Bu, tarihsel materyalizmin daima vurguladığı bir noktadır: Bilgi
biçimlerinin nesnel bir sınıfsal konumla ilişkisi vardır ve bu ilişkiyi
görmeden yalnızca kavramsal eleştiri üretmek, ideolojiyi eleştirmeden ideoloji
içinde dolaşmak olur.
Üçüncüsü ise
siyasi mücadelenin entelektüel temeli meselesidir. Laricani'nin Descartes'tan
aldığı “radikal şüphe” ilkesi —aceleci kanaatlerden kaçınma, koşulları
parçalayarak kavrama, kapsamlı bir değerlendirme yürütme— devrimci siyasetin
zaman zaman ihmal ettiği pratik bir disiplini çağrıştırır. Nesnel koşulları
iradecilikle değil metodolojik bir titizlikle analiz etme zorunluluğu, Lenin'in
“somut durumun somut analizi” ilkesiyle örtüşür. Laricani'nin felsefesi burjuva
bir hedefe hizmet etse de kullandığı entelektüel araçların yapısı, bu bakımdan
tümüyle yabancı değildir.
Sonuç olarak
Laricani'nin düşünceleri, bir burjuva-devrimci devletin kendi egemenliğini
felsefi düzeyde yeniden üretme çabasıdır. Onu yalnızca bir “İran devletinin”
temsilcisi olarak okumak yetersizdir; ama onu sınıfların üzerinde duran bir düşünür
olarak okumak da yanıltıcıdır. Asıl değeri, hegemonyanın epistemolojik boyutunu
teşhis etme biçiminde yatmaktadır. Bu teşhisi ciddiye almak, onu ürettiği
siyasi projeyle özdeşleştirmeden, sosyalist siyasete metodolojik bir katkı
sunar.
Kaynakça
Mahmoud
Hadhoud, “Larijani and Kant: Reason and Intuition”, Substack, 2026. Erişim 28
Mart 2026. https://mahmoudhadhoud.substack.com/p/larijani-and-kant-reason-and-intuition
Douglas
Youvan, “Entelektüel Direniş ve Rasyonel Devlet”, Gürgun Karaman Blog, Mart
2026. Erişim 28 Mart 2026. https://karamangurgun.blogspot.com/2026/03/
“Ali
Larijani: The Martyr Philosopher”, Al-Akhbar English, 2026. Erişim 28 Mart
2026. https://en.al-akhbar.com/
“The
Strategic Legacy of Ali Larijani and Its Impact on Iran's Resistance Doctrine”,
İlkha, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ilkha.com/...ali-larijani-519317
“Laricani:
Aşkın Hikmet ile Eleştirel Akıl Arasında”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/37038/
“İntikam
Peşinde Koşan Bir Filozof”, YDH, 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://ydh.com.tr/d/36688/
"Ali
Larijani on Descartes and State Reason", X (Twitter), 2026. Erişim 28 Mart
2026. https://x.com/i/status/2034670461481615805
"Ali
Larijani", Muslim Skeptic, 19 Mart 2026. Erişim 28 Mart 2026. https://muslimskeptic.com/2026/03/19/ali-larijani/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder