1) Tanımayanlar için kısaca Hikmet Kıvılcımlı kimdir?
Hikmet Kıvılcımlı (1902-1971), Türkiye'nin en özgün Marksist
düşünürlerinden biridir. Hikmet Kıvılcımlı, genç yaşlarda sosyalist harekete
katılmış ve ömrünün büyük bölümünü cezaevlerinde, sürgünde ve yeraltında
geçirmiştir. Kendi deyimiyle "50 yıl Marksizm-Leninizm sancağı altında
dövüştüğünü" söyleyen Kıvılcımlı, yalnızca bir eylemci değil, aynı zamanda
son derece üretken bir teorisyendir.
Kıvılcımlı'yı bilindik bir sosyalist figürden ayıran şey,
ürettiği kuramsal çerçevenin derinliği ve özgünlüğüdür. Marx ve Engels'in
antika tarih üzerine bıraktığı eksik ve taslak halindeki birikimi devralan
Kıvılcımlı, bunu "Tarih Tezi" adını verdiği kapsamlı bir teoriye
dönüştürmüştür. Bu tezde insanlık tarihini iki temel dönemde ele alır: teknik
üretici gücünün belirleyici olduğu "Modern Tarih" ve coğrafya, insan
ile tarih (gelenek-görenek) üretici güçlerinin baskın olduğu "Antika
Tarih." Bu ayrıma dayanan özgün tarih okuması, onu Türkiye'deki solun çok
ötesine taşır.
"Dini siyasete alet etmekle" yargılanan ilk ve tek
sosyalist olması ise onun ne denli cesur ve farklı bir devrimci olduğunun
simgesidir. Tüm bu özellikler Kıvılcımlı'yı yalnızca Türkiye değil, dünya
ölçeğinde de ilgi çekici ve incelenmeye değer bir figür haline getirmektedir.
2) Kıvılcımlı'yı "anlamak" noktasında, onun
İslam'ı sistematik ve maddeci bir şekilde analiz eden ilk ve tek sosyalist
olması, onu "geleneksel" Marksizm’den ne ölçüde ayırır?
Bu soruyu yanıtlamak için önce "geleneksel
Marksizm"in dine nasıl yaklaştığını netleştirmek gerekir. Türkiye'deki sosyalist
gelenekte —ve büyük ölçüde dünya genelinde de— Marksist çevrelerin dine ilişkin
tutumu ağırlıklı olarak iki eksende şekillenmiştir: ya dini sınıf bilincinin
önünde bir engel olarak görmek ya da onu iktidar bloğunun ideolojik bir aleti
olarak tanımlamak. Her iki durumda da din, özsel olarak "gerici" bir
kategori sayılmış; üstesinden gelinmesi ya da aşılması gereken bir şey olarak
konumlandırılmıştır.
Kıvılcımlı tam bu da noktada köklü bir kırılma yaratır. O,
dini yalnızca bir üstyapı unsuru ya da sınıf tahakkümünün aracı olarak değil,
içinde doğduğu toplumun maddi üretim koşullarını, tarihsel çelişkilerini ve
sınıfsal mücadelelerini barındıran canlı bir toplumsal kayıt olarak okur. Bunu
yaparken dini "anlamaya" çalışır. Bu anlamaya çalışma dini reddetmek
ya da aşmak için değil, içindeki tarihsel gerçekliği ortaya çıkarmak içindir.
Bu yaklaşım onu geleneksel Marksizm’den üç temel açıdan
ayırır. Birincisi, yöntemsel özgünlüktür: Kıvılcımlı diyalektik materyalizmi
yalnızca ekonomik ilişkilere değil, dinî söylem ve pratiklere de uygular.
İkincisi, içerik özgünlüğüdür: İslam'ı yalnızca bir üstyapı unsuru olarak
değil, Yukarı Barbarlık konağından medeniyete geçişin hem ürünü hem de
taşıyıcısı olarak ele alır. Üçüncüsü ise siyasi cesarettir: Türkiye'deki sol,
İslam'ı büyük ölçüde "düşman saha" olarak gördüğü bir dönemde
Kıvılcımlı, bu sahada derinlemesine düşünmeyi göze alır.
Kıvılcımlı’nın yaklaşımı Marksizm'den bir kopuş değildir.
Çünkü kendisinin de belirttiği üzere Marx ve Engels'in din üzerine söylediklerinde
ve özellikle antika tarih ve İslam meselesine dair yazdıklarında ciddi
boşluklar mevcuttu. Kıvılcımlı bu boşlukları Marksist yöntemle, Marksist
kavramlarla, ama Marksist gelenekte daha önce gidilmemiş bir yola girerek
doldurmaya çalıştı. Bu, bir kopuş değil, bir derinleşmedir.
3) Kıvılcımlı'nın din analizini klasik Marksist "din
halkın afyonudur" önermesinin bir ötesine taşıdığını görüyoruz. Onun için
din ne anlam ifade eder?
"Din halkın afyonudur" ifadesinin bağlamını doğru
anlamak gerekir. Marx bu cümleyi dini sadece bir afyon olarak değil, aynı
zamanda hayattaki gerçek acılara karşı bir protesto olarak da tanımladığı daha
kapsamlı bir pasajın içinde kullanır. Ne var ki Türkiye'deki sol hareket, bu
bütünlüklü okumayı büyük ölçüde görmezden gelmiş ve yalnızca "afyon"
metaforuyla yetinmiştir.
Kıvılcımlı ise dini çok daha zengin bir içerikle kavrar. Ona
göre din, en genel tanımıyla "toplumcul bir olay"dır. Toplum dini, din
de toplumu etkiler. Daha özgül anlamda ise din, insanların kişiler üstü
güçlerin etkilerini yorumlayarak kendilerine ve toplumlarına uygulanan teorik
bir dünya görüşü ile pratik bir evren düzenidir.
Kıvılcımlı'nın din anlayışının merkezinde "tarihsel
determinizm" kavramı yer alır. İnsanlar, üretim ve üreyim ihtiyaçlarını
karşılamak için hem doğayı hem de toplumu anlamak zorundadır. Bu anlama çabası,
binlerce yıl boyunca birikmiş ve belirli yorumlama pratikleri doğurmuştur. İşte
bu birikimin —yani "tarihin gidiş kanunları"nın— bilince tam
çıkarılamadığı ve bilinçaltına bastırıldığı dönemlerde, bu bastırılmış bilginin
kendine ifade alanı açtığı yer dindir.
Yani din, Kıvılcımlı'ya göre yanlış bir bilinç değildir, aksine
henüz bilimsel dile dönüştürülememiş bir bilginin sembolik dilidir. Bu
çerçevede Kıvılcımlı dinin şu boyutlarını öne çıkarır: İlk olarak, totemizm ve
çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa uzanan süreç, yalnızca dinsel değil, aynı
zamanda insan düşüncesinin maddi koşullarla gelişiminin bir göstergesidir.
İkincisi, her peygamber kendi çağının tarihsel determinizminin yüksek sesli
sözcüsü ve toplumunu barbarın komünal kökleriyle medeni dünyanın gerçekliğini sentezlemeye
çalışan bir öncüdür. Üçüncüsü, dinin "gerici" ya da
"ilerici" olması tarih dışı bir nitelik değil, içinde bulunduğu
toplumsal yapıya ve sınıf ilişkilerine göre değişen tarihsel bir konumdur.
Bu yaklaşım dini ne kutsayan ne de şeytanlaştıran, onu
üretim güçleri ve sınıf ilişkilerinin aynasında okuyan özgün bir tarihsel maddecilik
anlayışıdır.
4) Kıvılcımlı’nın, İslam’daki "Allah" kavramını
"Tarihsel Determinizm" (tarihin gidiş kanunları) ile özdeşleştirmesi
ve "Esma-ül Hüsna"yı evrimsel yasalar olarak okuması, dini sadece
Marksist terminolojiyle "sekülerleştirme" çabası değil midir?
Kıvılcımlı'nın "Allah"ı "Tarihsel Determinizm" ile
özdeşleştirmesini nasıl okumalıyız? Bu, teolojiyi sosyolojiye indirgemek değil
midir?
Bu soru, Kıvılcımlı'ya en sık yapılan eleştirilerden birine
dokunuyor. Yanıt vermek için önce Kıvılcımlı'nın ne yaptığını net biçimde
ortaya koymak gerekir.
Kıvılcımlı'nın temel tezi şudur: Hz. Muhammed, içinde
yaşadığı toplumun tarihsel dönüşümünü anlama çabası içinde, üretim biçimi ve
sınıf mücadeleleri tarafından belirlenen tarihin gidiş kanunlarını keşfetmiştir.
Ancak bu keşfi, toplumun o günkü düzeyine göre kutsallaştırmak zorunda kalmış
ve "Allah" adıyla ifade etmiştir. Dolayısıyla Müslümanların Allah
dedikleri şey, Kıvılcımlı'ya göre özünde tarihsel determinizmdir.
Bu yaklaşımı "indirgemecilik" olarak eleştirmek
mümkündür; ama bu eleştiri birkaç önemli noktayı gözden kaçırır.
Her şeyden önce Kıvılcımlı, Allah'ın "gerçekte" ne
olduğunu belirlemeye çalışmaz. Kıvılcımlı, insan toplumlarının Allah kavramını
nasıl ürettiğini ve bu üretimin hangi maddi koşullardan beslendiğini araştırır.
Bu, teolojik bir soruya felsefî değil, tarihsel-maddeci bir yanıttır. İkincisi,
Kıvılcımlı'nın Allah kavramına getirdiği yorumlarla tarihsel determinizmin
çeşitli veçhelerini betimler. Bu okuma teolojik bir metnin içinden geçerek onu
anlama çabasıdır.
Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı’nın bu yaklaşımıyla,
Müslümanların inanç dünyasını "boş ya da yanıltıcı" olarak
nitelendiren geleneksel sol tavrın tam tersine, bu inanç dünyasının içinde
gerçek bir maddi anlam taşıdığını savunmasıdır. Yani "Allah'a inanan
kitleler zaten doğru bir şeyin —tarihin nesnel yasalarının— farkında ama bunu
henüz bilimsel dille ifade edemiyor. Edemediği için de kutsallaştırma yoluna
gidiyor" demektedir. Bu, dini ciddiye almanın ve onu inanlar için
anlaşılır bir dilden ele almanın yoludur.
Şüphesiz bu yaklaşım tartışmalıdır ve teoloji ile sosyoloji
arasındaki sınırı bulanıklaştırır. Ama Kıvılcımlı'nın amacı bu sınırı korumak
değil, din ile maddi tarih arasındaki köprüyü kurmaktır. Bu köprü, hem Marksist
hem de Müslüman kimliğini taşıyan toplumsal kesimlere seslenen bir dil inşa
etme çabasının ürünüdür.
5) Kıvılcımlı’nın Hz. Muhammed’i (s.a.v.) "tarihsel
bir devrimci" olarak nitelendirmesinin altında yatan temel mantık nedir?
Kıvılcımlı'nın tarih anlayışında "tarihsel devrim",
bir medeniyetin iç çelişkilerinden kaynaklanan çürüme sürecini, dışarıdan gelen
komünal geleneklere sahip barbar bir toplumun yarattığı kırılmayla aşan köklü
dönüşümleri ifade eder. Bu çerçevede her tarihsel devrimcinin belirli
özellikleri vardır. Tarihsel devrimci içinde bulunduğu toplumun maddi
koşullarını derinlemesine kavrar, sınıfsal çelişkilerini doğru okur, ezilen
kesimleri örgütler ve tarihsel gidişin belirlediği görevi üstlenir.
Hz. Muhammed, Kıvılcımlı'ya göre tam da bu çerçeveye oturur.
O, 7. yüzyıl Arabistan'ında Güney Ticaret Yolu'nun önem kazandığı, Bizans ve
Sasani imparatorluklarının birbirini tüketerek orta ticaret yolunu tıkadığı ve
Mekke'de tefeci-bezirgânların Bedevileri ile köylüleri giderek yoksullaştırdığı
bir konjonktürde ortaya çıkar.
Bu koşullarda Hz. Muhammed, Bedevileri, Mekke'nin
yoksullarını ve Medineli topraksız köylüleri bir araya getirir ve Kureyşli Patrisyenler,
Ebu Süfyan ve Yahudi tefeci-bezirgânlara karşı harekete geçirir. Bu mücadele
yalnızca dinî bir içerik taşımaz, esasında Mekke patricileri ile pleb kitleleri
arasındaki sınıfsal bir çatışmadır. Tıpkı Spartaküs'ün ya da Hz. İsa'nın kendi
döneminin devrimci görevini üstlenmesi gibi, Hz. Muhammed de kendi çağının
sınıf çelişkilerini çözmeye yönelir.
Kıvılcımlı'nın bu tanımlamayı yaparken dikkatle vurguladığı
bir sınırlılık da vardır. Hz. Muhammed bir tarihsel devrimcidir, ama sınırlı ve
dönemsel bir devrimcidir. Medeniyete geçişle birlikte komünal değerlerin
aşınması kaçınılmaz olur ve Hz. Muhammed bu gidişin farkında olsa da tarihin
nesnel akışını tersine çeviremez. Nitekim Hudeybiye Antlaşması bu uzlaşmanın
simgesidir ve Emevi saltanatının kuruluşu ise bu sınırlılığın acı sonucudur.
Bu yaklaşım, Hz. Muhammed'i ne kutsal bir figür olarak
yücelten ne de onu sadece bir siyasi lider olarak küçülten bir yaklaşımdır. Tam
tersine onu kendi tarihsel koşulları içinde anlamaya ve değerlendirmeye çalışan
özgün bir okumadır.
6) Kıvılcımlı'nın "Antika Tarih" kurgusunda
"Barbarlık" neden bu kadar merkezi bir öneme sahip? Neden
medeniyetlerin kaderini dışarıdan gelen bu "barbar topluluklar"
belirler?
Bu soruyu yanıtlamak için Kıvılcımlı'nın medeniyetin
"çürüme" dinamiğini nasıl kavradığını anlamak şarttır.
Kıvılcımlı'ya göre medeniyet, tefeci-bezirgânlığın
gelişmesiyle birlikte kaçınılmaz bir sınıflaşmayı beraberinde getirir. Bu
sınıflaşma derinleştikçe toplum, birbirinin çıkarlarına göre düşman bloklara
ayrışır. Sömürülen kesimler yeterli kolektif aksiyon gücüne ve sınıf bilincine
sahip olamadığı için sistemi içten deviremezler ve bu da medeni toplumun
çürümesine yol açar. Böylece medeniyetin iç çelişkilerinin yol açtığı çürüme,
dışarıdan gelen barbar gücün tarihsel devrim yapmasının zeminini hazırlar.
Barbarlık Kıvılcımlı'nın Tarih Tezi’nde ve Tarihsel
Devrimler tespitinde ciddi bir öneme sahiptir, çünkü barbarlar medeniyetin
çürümeyle yitirdiği ama korunması gereken üç temel üretici güce — insan, tarih
ve coğrafya — sahiplerdir. Özellikle insan üretici gücü (kolektif aksiyon) ve
tarih üretici gücü (gelenekler-görenekler), barbarların medenilere karşı
üstünlük kurmasının maddi temelidir. Teknik olarak geri olan barbarlar,
sınıfsal çıkarların parçaladığı medeniyetlerin bütünlüklü kolektif gücüne karşı
koyabilirler, çünkü onlar henüz sınıflara ayrışmamıştır.
Bu çerçeve, Marx ve Engels'in barbar istilaları üzerine
saptamalarını sistematik bir tarihe dönüştürme çabasıdır. Engels de Cermenler
ve Roma İmparatorluğu ilişkisini benzer biçimde değerlendirmiştir. Ki
Kıvılcımlı da bu çerçeveyi İslam'ın doğuşuna, Osmanlı tarihine ve antika tarihteki
birçok gelişmeye uygulamıştır.
Eleştirilere karşı şunu söylemek gerekmektedir. Kıvılcımlı
hiçbir zaman barbar = iyidir ve medeni = kötüdür gibi basit bir karşıtlık
üretmez. Barbarların tarihsel devrimci rolü, belirli koşullara bağlıdır: Medeniyetteki
sınıf çelişkilerinin keskinleşmesi, barbarların tarih ve insan üretici
güçlerinin medenilerinkinden üstün olması ve yeni teknik ile coğrafya güçlerini
ele geçirebilecek düzeyde olmaları. Her barbar saldırısı tarihsel devrim
değildir ve tarihsel devrim ancak bu koşulların bir araya geldiği özgül
tarihsel anlarda gerçekleşir.
7) Kıvılcımlı’nın Marks, Engels ve Morgan’dan alıp
harmanladığı "Barbarlık" kavramını, yalan ve eşitsizlik bilmeyen bir
"ilkel sosyalizm" olarak idealize etmesi, sizce tarihsel bir
gerçekliğe mi dayanıyor yoksa Murat Belge’nin de eleştirdiği gibi
"romantik bir efsane" mi yaratıyor?
Bu soru, Kıvılcımlı'ya yöneltilen en iddialı eleştirilerden
birini içeriyor ve dürüstçe yanıtlanmayı hak ediyor.
Murat Belge başta olmak üzere çeşitli eleştirmenler,
Kıvılcımlı'nın barbar topluluklardaki "ortak mülkiyet" ve
"komünal değerler" vurgusunu abartılı ve idealleştirilmiş
bulmaktadır.
Ancak birkaç noktayı da göz önünde bulundurmak
gerekmektedir.
İlk olarak, Kıvılcımlı bu noktada yalnız değildir. Engels'in
"Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni" ile Morgan'ın
"Ancient Society" adlı eserleri, benzer tezleri savunur. Kıvılcımlı bilimsel
incelemelere dayanan bu geleneği “romantize etmeden” olduğu gibi devralır.
İkincisi, Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm"
kavramı, modern sosyalizmin öngörüldüğü ya da fiilen var olduğu iddiası
değildir. “İlkel sosyalizm”, özel mülkiyetin henüz toplumsallaşmadığı, üretimin
ortaklaşa gerçekleştiği bir evreye verilen bir addır. Bunu bir erdem takdimi
olarak değil, tarihsel bir adlandırma olarak kullanmaktadır.
Üçüncüsü ve en önemlisi ise Kıvılcımlı'nın asıl amacı barbar
toplumları yüceltmek değildir. Onun vurgulamak istediği şey, medeniyet
tarafından tasfiye edilen bu komünal değerlerin ne tamamen yok olduğu ne de
tamamen korunduğudur. Bu komünal değerler, sınıflı toplumun içinde bastırılmış
bir biçimde yaşamaya devam eder ve her büyük tarihsel devrimde yeniden yüzeye
çıkar. İşte Kıvılcımlı'nın "ilkel sosyalizm" vurgusunun asıl işlevi
burada yatmaktadır: Geçmişteki komünal değerlerin izini bugüne ve geleceğe taşımak.
Dolayısıyla “ilkel sosyalizm” tanımlamasının tarihsel açıdan
kısmen romantik bir efsane olduğu ileri sürülebilir, ama politik açıdan son
derece tutarlı bir siyasi-teorik hamle olduğu kuşku götürmez bir gerçekliktir.
8) Son olarak, günümüze dair bir şey sormak istiyorum.
Kıvılcımlı'nın İslam analizinden bugünkü sosyalist hareketlerin alabileceği bir
"ders" var mı? Kıvılcımlı’nın eserlerinden günümüz Türkiye’si için
nasıl bir ders çıkarılmalıdır?
Kıvılcımlı'nın önemi, yazdıklarının tarihsel doğruluğundan
daha fazla, benimsediği yöntemin güncelliğinden kaynaklanmaktadır.
Türkiye bugün, din ile siyaset arasındaki ilişkinin son
derece çetrefilli bir görünüm aldığı, İslam'ın hem egemen ideoloji hem de
ezilenlerin dili olarak işlev gördüğü bir toplumsal gerçeklikle yüz yüzedir.
Sol, bu gerçekliği ya görmezden gelmiş ya da onu "gericilik"
etiketiyle geçiştirmiştir. Bu tutum, onlarca yıl boyunca solun dindar emekçi
kesimlerle kurduğu ilişkiyi körelten, siyasi izolasyonunu derinleştiren bir
hatadır.
Kıvılcımlı'nın derslerinden birincisi şudur: Dinin
"gerici" ya da "ilerici" olması, özsel bir tanımlama değil,
tarihsel bir konumdur. İslam'ın içinde hem Emevi saltanatının meşruiyet kılıfı
hem de başta Ebû Zer el-Gıfârî ve Şeyh Bedrettin'in isyanı olmak üzere
ezilenlerin söylemleri yan yana yaşar. Sol, bu çelişkili içeriği görerek
hareket etmek zorundadır.
İkinci ders, siyasi dil meselesidir. Kıvılcımlı, dindar
kitlelerin kavramsal dünyasını "yanlış bilinç" olarak değil, içinde
maddi gerçekliklerin gizlendiği bir semboller dünyası olarak ele alır. Bu
yaklaşım, sosyalist siyasetin bu kitlelerle kurduğu iletişimi köklü biçimde
dönüştürme potansiyeli taşır.
Üçüncü ders ise teorik cesaret meselesidir. Kıvılcımlı,
"dini siyasete alet etmekle" yargılanma pahasına düşündüklerini
açıkça yazmıştır. Bugün de Türkiye'deki sol, "dindar kitlelerle nasıl
buluşulur?" sorusunu cevaplamaktan kaçınmaktadır. Bu kaçınmanın bedeli,
milyonlarca emekçinin kaderinin AKP gibi partilere bırakılmasıdır.
Sonuç olarak Kıvılcımlı'dan alınacak en temel ders şudur:
Dini anlamadan onu aşmaya çalışmak, haritasız denize açılmak gibidir.
Türkiye'nin toplumsal gerçekliğini şekillendiren bu büyük kültürel nehri
görmezden gelen bir sol, sadece güçsüz kalmaz, aynı zamanda kendi kendini
tarihin dışına iter.
Teşekkürler.
Ben teşekkür ederim.
https://fikircografyasi.com/makale/solun-kactigi-sahaya-giren-adam-hikmet-kivilcimli
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder