Çevirmenin Notu: Bu yazı, Komünist Enternasyonal'in (Komintern) resmi yayın organı olan International Press Correspondence adlı derginin 17 Ekim 1922 tarihli 89. sayısında yayımlanmıştır. Einde O’Callaghan tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.marxists.org/archive/roy/1922/10/turk-vict.htm
Büyük Yunanistan hayali paramparça oldu. Kral Konstantin,
“sadık tebaasının istekleri doğrultusunda ve çok sevdiği Yunanistan’ın yararı
için” bir kez daha cömertçe tahttan çekildi.
Venizelos henüz kamuoyu önünde yönetimi eline almamış olsa
da, perde arkasından ipleri elinde tutuyor. Sık sık yaptığı ziyaretlerinde her
seferinde sunduğu yeni ve gizemli önerilerle, Manş Denizi’nin iki yakasındaki
Dışişleri Bakanlıklarını sürekli meşgul ediyor. Kurnaz Giritli, Büyük
Yunanistan hayallerini canlı tutmak için vazgeçilmez olan askeri desteğe sahip
olduğundan emin olmadıkça Yunanistan'ı kurtarma görevini üstlenmeyecektir. Baş
düşmanı Tino'nun ikinci kez düşüşünün ertesi günü Atina'ya dönmemesinin nedeni,
Downing Street'ten[1]
koşulsuz destek sözünü alamamış olmasıydı.
Türk Ordusu’nun zaferi o kadar eziciydi ki, İngiliz
Hükümeti, barbar Türkleri Avrupa’nın dışında tutmak için “Yunan halkının büyük
ve kararlı mücadelesini” yönetmesi üzere Venizelos’u görevlendirmeden önce iki
kez düşünmek zorunda kaldı. Bu, İngiliz Emperyalizmi’nin belli bir tereddüt
duymadan göze alamayacağı, çok ciddi askeri sonuçlar doğuracaktı. Ancak
kraliyet muhalifinin aksine, Venizelos her iki kampta da dostlara sahip olduğu
için şanslıydı. O, Quai d’Orsay’ın[2]
himayesindeydi ve Sir Basil Zaharoff[3]
aracılığıyla Lloyd George-Churchill klikinin de güvenini kazanmıştı. Böylece,
Fransızların antipatisinden muzdarip olan Konstantin’e göre daha avantajlı bir
konumdan oyunu oynayabiliyordu.
Fransız desteğinin Yunan emperyalizminden tamamen çekilmemesi
için Konstantin tahttan çekilmek zorunda kaldı. Kraliyet bayrağı altındaki bir
“Büyük” Yunanistan yalnızca İngiliz desteğine güvenebilirken, Venizelos
yönetimindeki bir Büyük Yunanistan ise Manş Denizi’nin öteki yakasındaki iki
rakibe de güvenebilirdi. Venizelos bu oyunu oynuyor ve 21 Eylül tarihli
Müttefiklerin Ortak Notu, onun diplomasisinin en azından kısmi başarısını
gösteriyor. Türkiye'nin arkasında beliren Sovyet Rusya hayaletine bakıldığında,
Fransız ve İngiliz finans çevreleri arasındaki rekabetin keskinliği azalmış
görünüyor. Kemalist ordunun arkasındaki görünmez güç, Milliyetçi Türkiye'nin
koruyucusu rolünü üstlenerek Yakın Doğu'yu tekeline almak isteyen Fransız
sermayesinin kalbine korku salmış gibi görünüyor. İngiltere yerine Sovyet
Rusya'nın İstanbul’a yerleşmesi, Fransa için pek de hoş bir ihtimal değildir.
Bu nedenle Fransa tereddütlü bir tutum sergilemektedir; bu nedenle de M.
Franklin Bouillon[4],
Fransız hükümetinin Kemal ile ne kadar ileri gidebileceğini anlayabilmek amacıyla
Ankara'ya ani bir ziyaret gerçekleştirmiştir.
Yunan kuvvetlerinin morali tamamen bozulmuştu; Boğaz’ın Asya
yakasındaki İngiliz birlikleri, Türklerin ilerleyişine direnmek için son derece
yetersizdi; Ankara ordusunun önünde İstanbul’a giden yol neredeyse açıktı. Yine
de Mustafa Kemal, genel bir duraklama emri vermek ve düşmanlarıyla müzakereye
hazır olduğunu ilan etmek zorunda kaldı. O, askerî açıdan bu politikanın
intihar anlamına geldiğini bilecek kadar iyi bir komutandır; zira bu, düşmana
kuvvetlerini seferber etmek için zaman kazandırıyordu. İki hafta önce
yapılabilecek olan şey, bugün artık kesinlikle imkânsız hale gelmişti. Kemalist
kuvvetler artık Boğazlara saldırıp İstanbul’u ele geçirecek durumda değillerdi.
Türk komutanlığı neden böyle bir şeyin olmasına izin verdi? Neden zaferin
meyvelerinin parmaklarının arasından kayıp gitmesine izin verdiler?
Bu Yakın Doğu oyununun piyonlarının Londra ve Paris’teki
gizemli eller tarafından yönlendirildiğini bilenler için cevap çok basittir.
Kemal, kurtuluşun eşiğindeki Türk köylülerinin devrimci toplumsal gücüne
güvendiği sürece bir zaferden diğerine ilerledi; ancak devrimci bir ilhamdan ya
da bakış açısından yoksun bir askeri diktatör gibi, İngiliz emperyalizmine
karşı entrikalar çeviren Fransız emperyalizminin boyunduruğuna girdi. Böylece,
Türk köylülerinin kanı ve acısıyla kazanılan zafer, pratikte geçersiz kılınma
tehlikesiyle karşı karşıya kalacak ve Kemal'in Türk köylülerinin devrimci
gücünden çok güvendiği iki emperyalist grubun rekabeti, emperyalizmin dünya çapında
bir etken olarak konumunu korumak için etkisiz hale getirilecektir. Sık sık
yapılan nota alışverişlerinin, zaman zaman yapılan ancak sadece tehdit
sınırlarını aşmayan tehditlerin, gizli ve açık konferansların gerçek anlamı
budur; bu konferanslar, Türklerin muhteşem zaferi ve Yunanistan'ın en az o
kadar muhteşem çöküşüyle sonuçlanmıştır.
Yakın Doğu’daki bu çatışmanın nihai sonucu ne olursa olsun, Hindistan’a
kadar uzanan Doğu ülkelerindeki siyasi ve manevi etkisi büyük olmuştur.
Emperyalist rekabetin ağlarına yakalanan Kemal, Batı Avrupa diplomasisinin
bağlarından tamamen kurtulma cesaretini göstermedikçe, askerî açıdan zaten
savunulamaz hale gelmiş olan hâkim konumunu terk etmek zorunda kalabilir. Çünkü
Batı Avrupa diplomasisinin dostluğu ve desteği, bankacıların ve finans
devlerinin çıkarlarına göre belirlenmektedir.
Ancak, muzaffer İtilaf Devletleri’nin onayıyla kurulan ve
Londra’nın koşulsuz desteğini alan Büyük Yunanistan’ın artık geçmişte kaldığı
gerçeği, sadece tüm Küçük Asya’nın değil, Trakya’nın bir kısmının da Türk
olacağı gerçeği ve bir Doğu ulusunun, kendisini sonsuz köleliğe mahkûm etmeyi
isteyen Avrupa emperyalizmine karşı başarıyla mücadele edebileceğini kanıtlamış
olması, başlı başına tüm ezilen halklar için büyük bir ilham kaynağıdır.
Örneğin, bu deneyimin, Hintli Müslümanları, Hilafetin sürdürülmesine yardımcı
olmak için şimdiye kadar gösterdikleri çabanın boşuna olduğuna ikna edeceği beklenebilir.
Türklerin, İtilaf Devletlerini Milletler Cemiyeti tarafından onaylanan
Antlaşma'nın bir bölümünü reddetmeye zorlama yeteneği, şüphesiz Iraklı
Arapları, Sir Percy Cox'un[5]
mandacı diktatörlüğüne karşı isyan etmeye teşvik edecektir. İngilizlerin
İran’daki etkisi çoktan geçmişte kaldı. Mısır, üst sınıf politikacıların
ihanetine rağmen kronik bir isyan halindedir. Burjuva milliyetçiliğinin
acımasız baskısı ve iflası sonucunda bir ölçüde demoralize olan bu isyan,
yeniden canlanma belirtileri göstermektedir. Türk zaferinin manevi etkisi genel
olarak budur. Ancak daha derin sonuçlar da beklenmelidir; bu sonuçlar, Doğu
ülkelerindeki devrimci milliyetçi unsurların bakış açısında köklü bir değişime
yol açacak ve hatta ezilen halkların isyanının toplumsal karakterini bile
dönüştürebilecektir.
Milliyetçi Türkiye’nin Sovyet Rusya ve Fransa tarafından
desteklendiği, İngiltere’nin ise Yunanistan’ın arkasında durduğu bilinmektedir.
Fransa’nın, İngiliz muhalefetine rağmen Sevr Antlaşması’nı fiilen reddetmesi,
Doğu ülkelerindeki burjuvazi üzerinde son derece olumlu bir etki yarattı.
Böylelikle, baş emperyalist hükümetlerin baskısına karşı demokratik ulusların
dostluğunu kazanma yönündeki eski fikir –ki bu fikir, Dünya Savaşı deneyimiyle
büyük ölçüde sarsılmıştı– yeniden canlanmaya başladı. Bu fikrin sinsi etkileri iyi
bilinmektedir. Bu fikir, mevcut emperyalizmin yerini almaya çalışan yeni bir
emperyalizmin nüfuzuna zemin hazırlamaktadır. Türkiye, kendi diplomatları ve
askeri kliklerin körüklediği bu emperyalist rekabet yüzünden paramparça
olmuştur; bu kişiler, kendi konumlarını güçlendirme umuduyla, halkı emperyalist
açgözlülüğün sunağında kurban ettiler. Bu suç niteliğindeki politikaların sonucu,
Türkiye'nin bir ulus olarak parçalanması oldu ve bu parçalanma tehdidine karşı
halkın ayaklanması, bugünkü milliyetçi hareketi doğurdu.
Ankara’da yeni kurulan Milliyetçi Hükümet, tüm İtilaf
Devletleri tarafından yok edilmekle tehdit edildiğinde, tek yardım eli Devrimci
Rusya’dan geldi. Ancak çok geçmeden Fransa, Türkiye’yi rakibi İngiltere’ye
saldırmak için bir araç olarak gördü. Fransızların mandası altındaki
topraklardan çekilmesi büyük yankı uyandırdı, ancak Franklin Bouillon
tarafından imzalanan Ankara Anlaşması’nın altında yatan gerçek anlaşma, sıradan
halk tarafından bilinmiyordu. Türk aydınlar ve militaristler, ki militaristler
Prusyalı meslektaşlarıyla işbirliği yapmanın daha kârlı olduğunu fark edene
kadar, hepsi de Fransa yanlısıydı. İngiliz liberalizminin ardındaki ticari
çıkarların geleneksel Türk karşıtı politikası, Fransız finans sermayesinin
Türkiye'ye girişine izin verdi. Osmanlı borcunun yüzde 70'inden fazlası Fransız
bankalarının elindeydi. Bu muazzam meblağın geri kazanılması, kronik olarak
kapatılamayan büyük bir bütçe açığı çeken Fransa için, mandası altındaki
toprakları elde etmesi karşılığında yapılan pek de elverişsiz bir anlaşma
değildi. Ardından gelen büyük demiryolu ve madencilik imtiyazları, tüm
Türkiye'yi Fransız finans sermayesinin diktatörlüğüne kazandırmak için çok iyi
bir başlangıç oldu.
Böylece Fransız-Türk Anlaşması, diğer muzaffer imzacı
devletler açısından Sevr Antlaşması’nın ölüm fermanını imzaladı; ancak zaferin
tamamını Fransa’ya mal edecek bir dönemi başlattı. Ankara Hükümeti, Paris’in
pek de özverili olmayan bu dostluğunu, önce askeri bir zorunluluk olarak, sonra
İngiltere’yi korkutmak için diplomatik bir hamle olarak kabul etti. Ancak bu
aslında, Türk egemen sınıfının devrimci sonuçlarından korktuğu Rusya’yla yakınlaşmaya
karşı bir denge bulmak içindi. Türk egemen sınıfı, Milliyetçi devrimin
belkemiğini oluşturan köylüleri, İşçi ve Köylü Hükümeti’nin yardımıyla
yönetirken, iç politikada üst sınıf egemenliği teorisine bağlı kalmanın uzun
vadede sürdürülebilir olmayacağından korkuyordu. Bu korku doğal olarak bir
güvensizlik yarattı ve Fransızlar bu güvensizliği kendi çıkarları için
kullandılar.
Ancak mevcut kriz durumu netleştirmiştir. Fransız
dostluğunun yüzeyselliği ortaya çıkmıştır. Türk liderler, Fransız patronlarının
kendilerinden oynamalarını istedikleri gerçek rolü hâlâ fark etmedilerse,
gerçekten de çok kalın kafalı olmalılar. Onlar, Manş Denizi’nin iki yakasında
yer alan iki emperyalist hükümetin oynadığı oyunda birer piyon olmalılar.
İngiltere, Avrupa'daki Fransız militarizminin taleplerine ve tüm dünyanın
ekonomik sömürüsünden önemli bir pay alma talebine boyun eğdiği anda, iki
emperyalist güç arasındaki rekabetin şiddeti azalır. Sonuç olarak Türklere
durmaları emredilir ve böylece kesin bir zafer şansı kaçırılır. Bu, Franklin
Bouillon'un Kemal'e ilettiği ve onu, askeri zafer kesinleşmişken müzakere
lehine bir bildiri yayınlamaya zorlanan, Ankara'daki Büyük Millet Meclisi'ne
iletmesi için ikna ettiği mesajın aynısıydı. Bu mesaj göz ardı edilseydi,
Türkler Paris'teki dostlarının emirlerine aykırı davranacak kadar cesur
olsalardı, Avrupa siyasetinde defalarca ölmüş ve gömülmüş olan İtilaf
Devletleri'nin birleşik muhalefetiyle karşı karşıya kalacaklardı.
Ezilen Doğu halkları arasındaki devrimciler, bu olaydan
büyük bir ders çıkaracaklardır. Emperyalizmin şu ya da bu ulusun sınırlarıyla
sınırlı olmadığını, hiçbir ulusun doğuştan emperyalist olmadığını ve
emperyalizmin uluslararası ölçekte bir ekonomik olgu olduğunu öğrenecekler ve bu
da onlar için büyük bir kazanç olacaktır.
Amerika’nın Boğazları savunmak için Müttefikler’in yanında
yer alacağı ve Hıristiyan azınlıkları korkunç Türklerden korumak gibi kutsal
bir görevi üstleneceği yönündeki açıklaması, tabloyu tamamlıyor. Çeşitli
emperyalist güçler arasında ganimetin paylaşımı konusunda rekabet var, ancak
yağma konusunda hepsi birlikte hareket ediyor. Çünkü, örneğin, Fransızların
Türk milliyetçi davasına koşulsuz desteği, İngiliz siyasetinin olduğu kadar
Fransız siyasetinin de temelini oluşturan emperyalizmin haklarına bir meydan
okuma olacaktır. Doğu halkları, bu acı derslerden ve hayal kırıklıklarından,
ulusal özgürlüklerinin soygun çetesinin hiçbir üyesi tarafından olumlu
karşılanmayacağını öğreneceklerdir. Sadece Avrupa işçi sınıfı, emperyalistlerin
ortak muhalefetine rağmen devrimin bayrağını dalgalandırmaya devam ettiği için ezilen
halkların özgürlüğünün gerçek dostu olabilir; çünkü her ikisinin de refahı,
emperyalizmin yok edilmesine bağlıdır.
Milliyetçiliğin üst sınıflardan olan liderleri, emperyalizme
karşı doğrudan bir tavır almamaktadırlar. Onların muhalefeti, ya bir tarafa ya
da diğerine yöneliktir; bu nedenle kaçınılmaz olarak emperyalist diplomasinin
bir tarafının ya da diğerinin elinde birer araç olarak hareket etmektedirler.
Türk halkı, liderlerini entrikacı emperyalist diplomatlarla
oyalanmaktan vazgeçip Devrimci Rusya'nın dostluğuna cesurca güvenmenin
gerekliliğini anlamaya zorladığında, Türk zaferi ancak o zaman tamamlanmış
olacaktır.
Aynı durum, Türk deneyiminden çok şey öğrenecek olan diğer Doğu halkları için de geçerlidir.
[1]
Londra'nın Westminster semtinde bulunan ve Birleşik Krallık Başbakanı'nın resmi
konutu ile ofisine ev sahipliği yapan tarihi bir sokaktır. (ç.n.)
[2]
Fransa Dışişleri Bakanlığı'nın ana binasına ev sahipliği yapan tarihi rıhtım
caddesidir. (ç.n.)
[3]
Muğla doğumlu Osmanlı Rumu asıllı, 20. yüzyılın başlarında dünyanın en zengin
ve etkili uluslararası silah tüccarlarından biri olan sanayicidir. (ç.n.)
[4]
Kurtuluş Savaşı sırasında Fransa ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM)
arasındaki ilişkilerde kilit rol oynamış bir Fransız siyasetçi ve diplomattır. 20
Ekim 1921'de Fransa adına imzaladığı Ankara Antlaşması'nı Franklin-Bouillon
Antlaşması olarak da bilinir. (ç.n.)
[5]
Birinci Dünya Savaşı sonrası Orta Doğu'nun, özellikle de Irak ve Basra Körfezi
bölgesinin siyasi sınırlarının şekillenmesinde en önemli rolü oynayan
Britanyalı bir asker ve diplomattır. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder