16 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) İşçi Sınıfı Filmleri ve Toplumsal Değişim: Ken Loach ile Röportaj

Çevirmenin Notu: Red Pepper dergisinin editörü Hilary Wainwright’ın 2,5 yıl önce Ken Loach ile son filmi The Old Oak (Umudunu Kaybetme) hakkında yaptığı röportajı Ken Loach’ın 90. doğum günü nedeniyle çevirdim. Röportaja şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.redpepper.org.uk/culture-media/stage-screen/working-class-films-and-social-change-an-interview-with-ken-loach/

Hilary Wainwright: The Old Oak, bazen I, Daniel Blake ve Sorry We Missed You'nun ardından üçlemenin üçüncü filmi olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni, hepsinin İngiltere'nin kuzeydoğusunda geçmesi mi? Eğer öyleyse, neden bu bölgeyi seçtiniz?

Ken Loach: Öncelikle, bu filmler Paul Laverty [senarist], Rebecca O’Brien [yapımcı] ve benim aramdaki güçlü bir işbirliği sayesinde çekildi. Bunun gerçekten bireysel olarak benimle ilgili olmadığını söylemem çok önemli.

Bu proje hiçbir zaman bir üçleme olarak tasarlanmamıştı. Her şey, mali desteğe hak kazanan insanların imkânsız bürokratik engelleri aşmaya zorlanarak bu haktan mahrum bırakıldıkları, sosyal yardım sisteminin kasıtlı acımasızlığını konu alan bir film çekmek istememizle başladı. Anlatmak istediğimiz ilk hikâye buydu: I, Daniel Blake.

Kuzeydoğuyu seçtik çünkü burası mücadelenin üzerine kurulmuş bir bölge. Eski sanayi tesisleri yok oldu, halk hem Muhafazakarlar hem de Yeni İşçi Partisi tarafından terk edildi. Blair kuzeydoğudaki Sedgefield seçim bölgesinin milletvekiliydi, aynı şekilde zavallı Mandelson da Hartlepool’un milletvekiliydi. İkisi de Thatcher’ın geride bıraktığı yıkım karşısında kayda değer hiçbir şey yapmadı. Burası ülkenin en yoksul, en harap bölgelerden biri – ama halkı harika bir kültüre, kendine özgü bir dile ve güçlü bir mizah anlayışına sahip. Film yaparken bu güçlü kimlik duygusu gerçekten çok önemli.

Emek kavramının doğası hem Paul hem de benim uzun zamandır ilgi alanım olmuştu; bu ilgi, Jim Allen ile birlikte çalıştığım, limanlardaki geçici istihdamı konu alan filmler (Big Flame) ile madencilerin grevini ve diğer fabrika mücadelelerini ele alan belgesellerin yapıldığı döneme kadar uzanmaktadır.

“Sorry We Missed You”da, işçilerin kendileri ve özellikle de aile yaşamları ve ilişkileri üzerindeki sonuçlarını göstermeye çalıştık. İnsanlar işteyken bir maske takarlar – günü atlatmaya çalışırlar – ama eve geldiklerine bitkin düşerler, birbirlerine ya da çocuklarına ayıracak zamanları kalmaz. Biz de bunu göstermeye çalışıyoruz.

Bu iki filmle neoliberalizmin sonuçlarının iki yüzünü ortaya koymuştuk, ancak henüz yanıtlayamadığımız en çarpıcı soru şuydu: Sanayilerini kaybeden ve geriye hiçbir şeyleri kalmayan bu bölgelere ne oldu? Durham’daki maden köyleri, kendi kendine yeten topluluklar olduklarından, bunu özellikle canlı bir şekilde ortaya koyuyor. Maden kapandığında, bölge halkı da yalnızlığa terk ediliyor.

Paul, bölgeye gelen ve düşmanca muameleye maruz kalan Suriyeli mültecilerin hikâyelerini duymuştu. Bu durum, bizim için hem terk edilmiş topluluklarda geride kalanların yaşadıklarının karmaşıklığını hem de bir savaşın dehşetini yaşadıktan sonra hükümetimizden son derece sınırlı ve soğuk bir karşılama görmenin ne demek olduğunu ortaya çıkaran bir tetikleyici olabilir.

Hilary Wainwright: The Old Oak, eski bölgesel kimliğe dayanan eski dayanışma biçimlerinin yıkıldığı bir bağlamda bana yeni dayanışma biçimlerinin varlığını hissettirdi. Sonuç olarak film, umut ve imkân duygusuyla sona erdi. Amacınız bu muydu yoksa siz ve Paul’un keşfettiği bir şey miydi?

Ken Loach: Bu, hikayenin başından beri örtük bir şekilde mevcuttu. O eski madenci topluluklarında bulunduğunuzda, geleneksel dayanışmanın ne kadar güçlü olduğunu çok net bir şekilde anlıyordunuz. Bu yüzden, 1980’lerin başında Ulusal Madenciler Sendikası en güçlü ve en politik sendika iken, Thatcher onları en sona bıraktı – diğer tüm sendikaları yenene kadar. O dayanışma anısı, bu topluluklardaki pek çok kişi tarafından büyük bir gururla yaşatılıyor.

Dolayısıyla filmin merkezinde, o topluluk içindeki bir bilinç mücadelesi yer alıyor: Bir yandan o dayanışmanın hatırası ile mültecileri kucaklamak için bu dayanışmayı yeniden canlandırma çabası arasında, diğer yandan ise acı ve öfke arasında. Bu düşmanca acı, sağcı basın ve Farage ile çetesi tarafından körüklendi. Ayrıca, iktidardayken onlar için hiçbir şey yapmayan ve şimdi de mültecilerin sorun olduğunu söyleyerek hükümetin safına geçen İşçi Partisi'nin sağ kanadı tarafından da körüklendi.

Hilary Wainwright: Tony Garnett, 1960’larda birlikte çektiğiniz televizyon filmlerinin – evsizlik konusunu ele alan Cathy Come Home ve kürtaj konusunu işleyen Up the Junction gibi – ulusal düzeyde siyasi bir etki yarattığını anlatmıştı. 1990’ların sonlarında ise kanalların çeşitliliği vb. nedenlerle bunun artık mümkün olmayacağını savunmuştu. Ancak I, Daniel Blake kesinlikle ulusal çapta bir olaydı. Bu film, 2017 seçimlerinde Jeremy Corbyn'e verilen desteğe büyük olasılıkla katkıda bulundu. Ulusal çapta bir etki yarattığına şüphe yok.

Peki ya The Old Oak? Bu filmin ne tür bir etki yaratmasını umuyorsunuz?

Ken Loach: Bahsettiğiniz etkiyi yaratacak filmin hangisi olacağını önceden tahmin etmek imkânsız. Her filmde aynı özenle çalışıyorsunuz, ama bazıları diğerlerinden daha çabuk unutulup gidiyor. Bunu bilmek gerçekten zor. Daniel Blake, sizin de dediğiniz gibi, bir damara dokundu, ancak filmi izleyenlerin sayısı, Cathy ya da Up the Junction’ı izleyen televizyon izleyicilerinin sayısıyla karşılaştırıldığında çok az kalıyor.

Tony’nin de yazdığı gibi, bunlar ulusal çapta olaylardı çünkü sadece iki buçuk kanal vardı ve o gece televizyon izleyenlerin yarısı bunu izlemiş olmalıydı – yani tek seferde yaklaşık 12 milyon kişiye ulaşmıştı. Bir film asla bu kadar ani bir etki yaratamaz çünkü izleyici kitlesi haftalar, aylar ve bazen yıllar içinde oluşur. Ama dediğin gibi, bir ya da iki film dikkatleri üzerine çekebilir. Daniel Blake dikkatleri üzerine çekti ve bir tür kamuoyu tartışması başlattı. Diğerleri ise farklı şekillerde dikkatleri üzerine çekti. İrlanda bağımsızlık savaşı ve iç savaşını konu alan The Wind That Shakes the Barley, sağcı basın tarafından büyük bir saldırıya uğradı. Ülkemizden nefret etmekle suçlandık.

Hilary Wainwright: Görünüşe göre filmleriniz İngiltere'den çok Avrupa'da daha geniş bir kitle tarafından beğeniliyor. Filmlerinizin kıtada ve İngiltere'de nasıl karşılandıkları arasındaki bu farkın önemli bir nedeni var mı?

Ken Loach: The Wind That Shakes the Barley filmi Altın Palmiye’yi kazandığında, Fransa’da filmin gösterimi 400’den fazla salonda yapıldı; İrlanda’da 70, İngiltere’de ise 40 salonda gösterildi. İngilizce bir film için Fransa’daki gösterim sayısının onda biri kadar. Televizyonda sansür uyguluyorlar ama sinemalar daha dolambaçlı bir yol izliyorlar. Filmi programlarına almayı reddediyorlar.

Avrupalılar, özellikle Fransızlar ve İtalyanlar, sinemaya farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Sinemayı daha ciddiye alıyorlar. Sinemanın neler yapabileceğine dair çok daha geniş bir bakış açısı var. Kendi politik sinema gelenekleri var. İtalyan neo-realist filmler, Doğu Avrupa filmleri, Fransız filmleri çok daha geniş bir yelpazeye sahip. Filmin bir meta olmasının yanı sıra ciddi bir sanat biçimi olduğu yönünde daha güçlü bir algı var.

Amerikalıların bizim dilimizi konuşması bizim için bir lanet – Britanya’daki sinema her zaman ABD’ye boyun eğmiştir. Bunun sonuçlarını gördünüz ve Hollywood’daki senarist grevi Britanya film endüstrisini neredeyse tamamen durdurduğunda olduğu gibi hâlâ görüyorsunuz. Biz sadece Amerikan yatırımları için bir ileri karakoluz ve kendi kendini ayakta tutabilecek bağımsız bir Britanya film endüstrimiz yok. Film endüstrimiz sömürgeleştirilmiş durumda.

Hilary Wainwright: ABD güdümlü bu tek tip sinema kültüründe, radikal filmlerin ana akım sinemada yer bulabilmesi için ne gibi umutlar var?

Ken Loach: Bunu görmek zor. Şu anda piyasa her zamanki gibi işliyor. Piyasanın mantığı, şirketleri bir önceki yıl para kazandıran filmlerin aynısını daha da fazla çekmeye teşvik ediyor. Eskiden, sanki edebiyatın havaalanı romanlarına indirgenmesi gibi bir şey olduğunu söylerdim – Hollywood da sinema endüstrimize tam olarak bunu yaptı. Film yapımında ve gösteriminde daha başarılı ve büyüyen bir bağımsız yol hayal edebilirsiniz, ancak bunun gerçekleşmesi için köklü yapısal değişikliklere ihtiyaç var.

Hilary Wainwright: Bu, siyasi değişimi nasıl gerçekleştirebileceğine dair düşüncelerini doğrudan sormak için iyi bir fırsat.

Ken Loach: Çalışmalarımızın temelini, 60'lı yıllarda öğrendiğim temel fikirler oluşturuyor: ne Washington ne de Moskova; emeğini satanlar ile bu emeği kâr için sömürenlerin sınıf çıkarları arasındaki uzlaşmaz çatışma; ve bu çatışmanın mevcut ekonomik sistemimizin bir parçası olması. Bu ekonomik sistem var olduğu sürece bu çatışma asla bitirilemez.

Bu, köylü ayaklanmalarından John Ball’a[1] kadar uzanan solun büyük yazıları ve sözlerine dayanan bir dünya görüşüdür: “İngiltere’de işler yolunda gitmiyor ve her şey ortak hale gelene kadar da asla yoluna girmeyecek.” Ya da 17. yüzyılda Gerrard Winstanley’in[2], toprağın “herkes için ortak bir hazine” olduğunu söylemesi gibi. Temel yapı taşı, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz çatışmadır. İşçi sınıfı iktidarı ele geçirmelidir ve bunu ancak bir mücadeleyle başarabilir.

Bir sonraki nokta ise işçi sınıfının bu değişimi gerçekleştirecek güce sahip olmasıdır. Jim Allen, Barry Hines ve diğer yazarlarla, ayrıca son 30 yıldır Paul ile birlikte hem belgesellerde hem de uzun metrajlı filmlerde denediğimiz her şeyin altında yatan ana fikir, bu gücü ve onun nasıl baltalandığını ortaya koymaktır.

İşte bu yüzden işçi sınıfı, filmlerimizi odaklamamız gereken temel konudur, çünkü değişimi gerçekleştirebilecek olan sınıf işçi sınıfıdır. İşçi sınıfının hikâyesini anlatmalı, mücadelelerini aktarmalı, nerede kazanabileceğimizi, nerede kazanmış olabileceğimizi ve bize karşı duran sınıf güçlerini göstermeliyiz. İşte temel konu budur.

Hilary Wainwright: Çalışmalarınızda bundan sonra ne yapacaksınız? “The Old Oak”un son filminiz olduğunu söylemiştiniz, ancak emekli olacağınızı hayal edemiyorum. Bu yüzden, hayatınızın bir sonraki aşamasını, filmleriniz aracılığıyla yarattığınız farkındalığı daha da ileriye taşımak için uygun bir organizasyonun kurulmasına katkıda bulunmaya adadığınızı düşünüyor musunuz?

Ken Loach: Gücüm yeterse film yapmaya devam ederim, ama bence geçen yılların farkında olmak gerekir. Ben gözleri bozuk yaşlı bir adamım.

Siyasi açıdan bundan sonra ne olacağına gelince, Jeremy Corbyn’in başına gelenlerden ders çıkarmalıyız: Devletin, onun, John McDonnell ve diğerlerinin hazırladığı programın – bu programla 2017 genel seçimlerini neredeyse kazanmalarına ve partiyi 600,000 üyeye, Avrupa’nın en büyük partisi haline olmalarına rağmen – kabul edilemez olduğuna nasıl karar verdiğini anlamalıyız.

Bu program sermayenin gücünü azaltacak ve NATO’nun politikalarını sorgulamaya açmış olacaktı. Bir kez olsun, biri Filistinlilerin insan haklarını ve uluslararası hukukun üstünlüğünden yararlanma haklarını savunuyordu.

İktidar, Corbyn'in programını asla uygulatmama konusunda kararlı olduğunu biliniyordu. Programı baltalamak için seçtikleri silah –antisemitizm suçlaması– Jeremy'nin kamusal yaşamdaki en ilkeli ırkçılık karşıtlarından biri olması nedeniyle, bulabilecekleri en zarar verici karalama kampanyasıydı.

Bütün sistem bu konuda işbirliği yaptı. Bu yüzden artık BBC’de Jeremy Corbyn’in adı sadece kendisine hakaret edildiğinde geçiyor. Bu hakaretleri sık sık duyuyorsunuz ve nadiren karşı çıkılıyor.

Hiç kimse çıkıp şöyle demiyor: “Bir dakika, peki ya İşçi Partisi'nde Jeremy Corbyn'i savunan tüm Yahudiler ne olacak?” Medyada onları nadiren görüyorsunuz. Sanki var olmasına ve temsil edilmesine izin verilmeyen bir siyasi görüş gibi.

Bilinçleri işte böyle kontrol ediyorlar, değil mi? Bunu şu anda İsrail ve Filistin’de yaşanan bu korkunç günlerde görüyoruz. SNP[3] lideri Humza Yousaf, burada hayatların hiyerarşisi olduğunu ve Filistinlilerin hayatlarının daha değersiz olduğunu söyledi. Haberlerin sunuluş biçimine baktığınızda buna karşı çıkmak zor, ama görüşlerimiz işte bu şekilde belirleniyor.


[1] 1381 yılında İngiltere'de gerçekleşen Köylü İsyanı'nın liderlerinden biri olan radikal bir İngiliz rahip. Kilisenin baskısına ve feodal sisteme karşı çıkarak sınıfsız bir toplumu savunan, tarihe geçmiş en ünlü hitabetlerinden birinde "Adem ile Havva çift sürerken soylu kimdi?" sözünü söylemiştir.(ç.n.)

[2] 17. yüzyıl İngiliz İç Savaşı döneminde yaşamış, proto-komünist ve anarşist düşüncelerin öncülerindendir. Toprağın ortak mülkiyetini ve özel mülkiyetin kaldırılmasını savunan ünlü Kazıcılar (Diggers) (veya kendi deyimleriyle Gerçek Eşitleyiciler - True Levellers) hareketinin kurucusu ve en önemli teorisyenidir. (ç.n.)

[3] İskoç Ulusal Partisi (SNP), İskoçya'nın Birleşik Krallık'tan tam bağımsızlığını savunan merkez sol ve sosyal demokrat çizgideki siyasi partidir. (ç.n.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

(Çeviri) İşçi Sınıfı Filmleri ve Toplumsal Değişim: Ken Loach ile Röportaj

Çevirmenin Notu: Red Pepper dergisinin editörü Hilary Wainwright’ın 2,5 yıl önce Ken Loach ile son filmi The Old Oak (Umudunu Kaybetme) hak...