Çevirmenin Notu: Red Pepper dergisinin editörü Hilary Wainwright’ın 2,5 yıl önce Ken Loach ile son filmi The Old Oak (Umudunu Kaybetme) hakkında yaptığı röportajı Ken Loach’ın 90. doğum günü nedeniyle çevirdim. Röportaja şu linkten ulaşabilirsiniz:
Hilary Wainwright: The
Old Oak, bazen I, Daniel Blake ve Sorry We Missed
You'nun ardından üçlemenin üçüncü filmi olarak tanımlanıyor. Bunun nedeni,
hepsinin İngiltere'nin kuzeydoğusunda geçmesi mi? Eğer öyleyse, neden bu
bölgeyi seçtiniz?
Ken Loach: Öncelikle, bu filmler
Paul Laverty [senarist], Rebecca O’Brien [yapımcı] ve benim aramdaki güçlü bir
işbirliği sayesinde çekildi. Bunun gerçekten bireysel olarak benimle ilgili
olmadığını söylemem çok önemli.
Bu proje hiçbir zaman bir üçleme olarak tasarlanmamıştı.
Her şey, mali desteğe hak kazanan insanların imkânsız bürokratik engelleri aşmaya
zorlanarak bu haktan mahrum bırakıldıkları, sosyal yardım sisteminin kasıtlı
acımasızlığını konu alan bir film çekmek istememizle başladı. Anlatmak
istediğimiz ilk hikâye buydu: I, Daniel Blake.
Kuzeydoğuyu seçtik çünkü burası mücadelenin üzerine
kurulmuş bir bölge. Eski sanayi tesisleri yok oldu, halk hem Muhafazakarlar hem
de Yeni İşçi Partisi tarafından terk edildi. Blair kuzeydoğudaki Sedgefield
seçim bölgesinin milletvekiliydi, aynı şekilde zavallı Mandelson da Hartlepool’un
milletvekiliydi. İkisi de Thatcher’ın geride bıraktığı yıkım karşısında kayda
değer hiçbir şey yapmadı. Burası ülkenin en yoksul, en harap bölgelerden biri –
ama halkı harika bir kültüre, kendine özgü bir dile ve güçlü bir mizah
anlayışına sahip. Film yaparken bu güçlü kimlik duygusu gerçekten çok önemli.
Emek kavramının doğası hem Paul hem de benim uzun
zamandır ilgi alanım olmuştu; bu ilgi, Jim Allen ile birlikte çalıştığım,
limanlardaki geçici istihdamı konu alan filmler (Big Flame) ile
madencilerin grevini ve diğer fabrika mücadelelerini ele alan belgesellerin
yapıldığı döneme kadar uzanmaktadır.
“Sorry We Missed You”da,
işçilerin kendileri ve özellikle de aile yaşamları ve ilişkileri üzerindeki sonuçlarını
göstermeye çalıştık. İnsanlar işteyken bir maske takarlar – günü atlatmaya
çalışırlar – ama eve geldiklerine bitkin düşerler, birbirlerine ya da
çocuklarına ayıracak zamanları kalmaz. Biz de bunu göstermeye çalışıyoruz.
Bu iki filmle neoliberalizmin sonuçlarının iki yüzünü ortaya
koymuştuk, ancak henüz yanıtlayamadığımız en çarpıcı soru şuydu: Sanayilerini kaybeden
ve geriye hiçbir şeyleri kalmayan bu bölgelere ne oldu? Durham’daki maden
köyleri, kendi kendine yeten topluluklar olduklarından, bunu özellikle canlı
bir şekilde ortaya koyuyor. Maden kapandığında, bölge halkı da yalnızlığa terk
ediliyor.
Paul, bölgeye gelen ve düşmanca muameleye maruz kalan
Suriyeli mültecilerin hikâyelerini duymuştu. Bu durum, bizim için hem terk
edilmiş topluluklarda geride kalanların yaşadıklarının karmaşıklığını hem de
bir savaşın dehşetini yaşadıktan sonra hükümetimizden son derece sınırlı ve
soğuk bir karşılama görmenin ne demek olduğunu ortaya çıkaran bir tetikleyici
olabilir.
Hilary Wainwright: The
Old Oak, eski bölgesel kimliğe dayanan eski dayanışma
biçimlerinin yıkıldığı bir bağlamda bana yeni dayanışma biçimlerinin varlığını
hissettirdi. Sonuç olarak film, umut ve imkân duygusuyla sona erdi. Amacınız bu
muydu yoksa siz ve Paul’un keşfettiği bir şey miydi?
Ken Loach: Bu, hikayenin
başından beri örtük bir şekilde mevcuttu. O eski madenci topluluklarında
bulunduğunuzda, geleneksel dayanışmanın ne kadar güçlü olduğunu çok net bir
şekilde anlıyordunuz. Bu yüzden, 1980’lerin başında Ulusal Madenciler Sendikası
en güçlü ve en politik sendika iken, Thatcher onları en sona bıraktı – diğer
tüm sendikaları yenene kadar. O dayanışma anısı, bu
topluluklardaki pek
çok kişi tarafından büyük bir gururla yaşatılıyor.
Dolayısıyla filmin merkezinde, o topluluk içindeki bir
bilinç mücadelesi yer alıyor: Bir yandan o dayanışmanın hatırası ile
mültecileri kucaklamak için bu dayanışmayı yeniden canlandırma çabası arasında,
diğer yandan ise acı ve öfke arasında. Bu düşmanca acı, sağcı basın ve Farage
ile çetesi tarafından körüklendi. Ayrıca, iktidardayken onlar için hiçbir şey
yapmayan ve şimdi de mültecilerin sorun olduğunu söyleyerek hükümetin safına
geçen İşçi Partisi'nin sağ kanadı tarafından da körüklendi.
Hilary Wainwright: Tony
Garnett, 1960’larda birlikte çektiğiniz televizyon filmlerinin – evsizlik
konusunu ele alan Cathy Come Home ve kürtaj konusunu işleyen Up the
Junction gibi – ulusal düzeyde siyasi bir etki yarattığını anlatmıştı.
1990’ların sonlarında ise kanalların çeşitliliği vb. nedenlerle bunun artık
mümkün olmayacağını savunmuştu. Ancak I, Daniel Blake kesinlikle ulusal
çapta bir olaydı. Bu film, 2017 seçimlerinde Jeremy Corbyn'e
verilen desteğe büyük olasılıkla katkıda bulundu. Ulusal çapta bir etki
yarattığına şüphe yok.
Peki ya The Old Oak? Bu filmin ne tür bir etki
yaratmasını umuyorsunuz?
Ken Loach: Bahsettiğiniz etkiyi
yaratacak filmin hangisi olacağını önceden tahmin etmek imkânsız. Her filmde
aynı özenle çalışıyorsunuz, ama bazıları diğerlerinden daha çabuk unutulup
gidiyor. Bunu bilmek gerçekten zor. Daniel Blake, sizin de dediğiniz
gibi, bir damara dokundu, ancak filmi izleyenlerin sayısı, Cathy ya da Up
the Junction’ı izleyen televizyon izleyicilerinin sayısıyla
karşılaştırıldığında çok az kalıyor.
Tony’nin de yazdığı gibi, bunlar ulusal çapta olaylardı
çünkü sadece iki buçuk kanal vardı ve o gece televizyon izleyenlerin yarısı
bunu izlemiş olmalıydı – yani tek seferde yaklaşık 12 milyon kişiye ulaşmıştı.
Bir film asla bu kadar ani bir etki yaratamaz çünkü izleyici kitlesi haftalar,
aylar ve bazen yıllar içinde oluşur. Ama dediğin gibi, bir ya da iki film
dikkatleri üzerine çekebilir. Daniel Blake dikkatleri üzerine çekti ve
bir tür kamuoyu tartışması başlattı. Diğerleri ise farklı şekillerde dikkatleri
üzerine çekti. İrlanda bağımsızlık savaşı ve iç savaşını konu alan The Wind
That Shakes the Barley, sağcı basın tarafından büyük bir
saldırıya uğradı. Ülkemizden nefret etmekle suçlandık.
Hilary Wainwright: Görünüşe
göre filmleriniz İngiltere'den çok Avrupa'da
daha geniş bir kitle tarafından beğeniliyor. Filmlerinizin
kıtada ve İngiltere'de nasıl karşılandıkları arasındaki bu farkın önemli bir
nedeni var mı?
Ken Loach: The
Wind That Shakes the Barley filmi Altın Palmiye’yi
kazandığında, Fransa’da filmin gösterimi 400’den fazla salonda yapıldı;
İrlanda’da 70, İngiltere’de ise 40 salonda gösterildi. İngilizce bir film için
Fransa’daki gösterim sayısının onda biri kadar. Televizyonda sansür
uyguluyorlar ama sinemalar daha dolambaçlı bir yol izliyorlar. Filmi
programlarına almayı reddediyorlar.
Avrupalılar, özellikle Fransızlar ve İtalyanlar, sinemaya
farklı bir bakış açısıyla yaklaşıyorlar. Sinemayı daha ciddiye alıyorlar.
Sinemanın neler yapabileceğine dair çok daha geniş bir bakış açısı var. Kendi politik
sinema gelenekleri var. İtalyan neo-realist filmler, Doğu Avrupa filmleri,
Fransız filmleri çok daha geniş bir yelpazeye sahip. Filmin bir meta olmasının
yanı sıra ciddi bir sanat biçimi olduğu yönünde daha güçlü bir algı var.
Amerikalıların bizim dilimizi konuşması bizim için bir
lanet – Britanya’daki sinema her zaman ABD’ye boyun eğmiştir. Bunun sonuçlarını
gördünüz ve Hollywood’daki senarist grevi Britanya film endüstrisini neredeyse
tamamen durdurduğunda olduğu gibi hâlâ görüyorsunuz. Biz sadece Amerikan
yatırımları için bir ileri karakoluz ve kendi kendini ayakta tutabilecek
bağımsız bir Britanya film endüstrimiz yok. Film endüstrimiz sömürgeleştirilmiş
durumda.
Hilary Wainwright: ABD güdümlü
bu tek tip sinema kültüründe, radikal filmlerin ana akım sinemada yer
bulabilmesi için ne gibi umutlar var?
Ken Loach: Bunu görmek zor. Şu
anda piyasa her zamanki gibi işliyor. Piyasanın mantığı, şirketleri bir önceki
yıl para kazandıran filmlerin aynısını daha da fazla çekmeye teşvik ediyor.
Eskiden, sanki edebiyatın havaalanı romanlarına indirgenmesi gibi bir şey
olduğunu söylerdim – Hollywood da sinema endüstrimize tam olarak bunu yaptı.
Film yapımında ve gösteriminde daha başarılı ve büyüyen bir bağımsız yol hayal
edebilirsiniz, ancak bunun gerçekleşmesi için köklü yapısal değişikliklere
ihtiyaç var.
Hilary Wainwright: Bu,
siyasi değişimi nasıl gerçekleştirebileceğine dair düşüncelerini doğrudan
sormak için iyi bir fırsat.
Ken Loach: Çalışmalarımızın
temelini, 60'lı yıllarda öğrendiğim temel fikirler oluşturuyor: ne Washington
ne de Moskova; emeğini satanlar ile bu emeği kâr için sömürenlerin sınıf
çıkarları arasındaki uzlaşmaz çatışma; ve bu çatışmanın mevcut ekonomik
sistemimizin bir parçası olması. Bu ekonomik sistem var olduğu sürece bu
çatışma asla bitirilemez.
Bu, köylü ayaklanmalarından John Ball’a[1]
kadar uzanan solun büyük yazıları ve sözlerine dayanan bir dünya görüşüdür: “İngiltere’de
işler yolunda gitmiyor ve her şey ortak hale gelene kadar da asla yoluna
girmeyecek.” Ya da 17. yüzyılda Gerrard Winstanley’in[2],
toprağın “herkes için ortak bir hazine” olduğunu söylemesi gibi. Temel yapı
taşı, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz çatışmadır. İşçi sınıfı iktidarı ele
geçirmelidir ve bunu ancak bir mücadeleyle başarabilir.
Bir sonraki nokta ise işçi sınıfının bu değişimi
gerçekleştirecek güce sahip olmasıdır. Jim Allen, Barry Hines ve diğer
yazarlarla, ayrıca son 30 yıldır Paul ile birlikte hem belgesellerde hem de uzun
metrajlı filmlerde denediğimiz her şeyin altında yatan ana fikir, bu gücü ve
onun nasıl baltalandığını ortaya koymaktır.
İşte bu yüzden işçi sınıfı, filmlerimizi odaklamamız
gereken temel konudur, çünkü değişimi gerçekleştirebilecek olan sınıf işçi
sınıfıdır. İşçi sınıfının hikâyesini anlatmalı, mücadelelerini aktarmalı,
nerede kazanabileceğimizi, nerede kazanmış olabileceğimizi ve bize karşı duran
sınıf güçlerini göstermeliyiz. İşte temel konu budur.
Hilary Wainwright: Çalışmalarınızda
bundan sonra ne yapacaksınız? “The Old Oak”un son filminiz olduğunu
söylemiştiniz, ancak emekli olacağınızı hayal edemiyorum. Bu yüzden,
hayatınızın bir sonraki aşamasını, filmleriniz aracılığıyla yarattığınız
farkındalığı daha da ileriye taşımak için uygun bir organizasyonun kurulmasına
katkıda bulunmaya adadığınızı düşünüyor musunuz?
Ken Loach: Gücüm yeterse film
yapmaya devam ederim, ama bence geçen yılların farkında olmak gerekir. Ben
gözleri bozuk yaşlı bir adamım.
Siyasi açıdan bundan sonra ne olacağına gelince, Jeremy
Corbyn’in başına gelenlerden ders çıkarmalıyız: Devletin, onun, John McDonnell
ve diğerlerinin hazırladığı programın – bu programla 2017 genel seçimlerini neredeyse
kazanmalarına ve partiyi 600,000 üyeye,
Avrupa’nın en büyük partisi haline olmalarına rağmen – kabul edilemez olduğuna
nasıl karar verdiğini anlamalıyız.
Bu
program sermayenin gücünü azaltacak ve NATO’nun politikalarını sorgulamaya
açmış olacaktı. Bir kez olsun, biri Filistinlilerin insan haklarını ve
uluslararası hukukun üstünlüğünden yararlanma haklarını savunuyordu.
İktidar, Corbyn'in programını asla uygulatmama konusunda kararlı
olduğunu biliniyordu. Programı baltalamak için seçtikleri silah –antisemitizm
suçlaması– Jeremy'nin kamusal yaşamdaki en ilkeli ırkçılık karşıtlarından biri
olması nedeniyle, bulabilecekleri en zarar verici karalama kampanyasıydı.
Bütün sistem bu konuda işbirliği yaptı. Bu yüzden artık
BBC’de Jeremy Corbyn’in adı sadece kendisine hakaret edildiğinde geçiyor. Bu
hakaretleri sık sık duyuyorsunuz ve nadiren karşı çıkılıyor.
Hiç kimse çıkıp şöyle demiyor: “Bir dakika, peki ya İşçi
Partisi'nde Jeremy Corbyn'i savunan tüm Yahudiler ne olacak?” Medyada onları nadiren
görüyorsunuz. Sanki var olmasına ve temsil edilmesine izin verilmeyen bir siyasi
görüş gibi.
Bilinçleri işte böyle kontrol ediyorlar, değil mi? Bunu şu anda İsrail ve Filistin’de yaşanan bu korkunç günlerde görüyoruz. SNP[3] lideri Humza Yousaf, burada hayatların hiyerarşisi olduğunu ve Filistinlilerin hayatlarının daha değersiz olduğunu söyledi. Haberlerin sunuluş biçimine baktığınızda buna karşı çıkmak zor, ama görüşlerimiz işte bu şekilde belirleniyor.
[1]
1381 yılında İngiltere'de gerçekleşen Köylü İsyanı'nın liderlerinden biri olan
radikal bir İngiliz rahip. Kilisenin baskısına ve feodal sisteme karşı çıkarak
sınıfsız bir toplumu savunan, tarihe geçmiş en ünlü hitabetlerinden birinde "Adem
ile Havva çift sürerken soylu kimdi?" sözünü söylemiştir.(ç.n.)
[2]
17. yüzyıl İngiliz İç Savaşı döneminde yaşamış, proto-komünist ve anarşist
düşüncelerin öncülerindendir. Toprağın ortak mülkiyetini ve özel mülkiyetin
kaldırılmasını savunan ünlü Kazıcılar (Diggers) (veya kendi deyimleriyle Gerçek
Eşitleyiciler - True Levellers) hareketinin kurucusu ve en önemli teorisyenidir.
(ç.n.)
[3]
İskoç Ulusal Partisi (SNP), İskoçya'nın Birleşik Krallık'tan tam bağımsızlığını
savunan merkez sol ve sosyal demokrat çizgideki siyasi partidir. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder