Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştırıldığı çiftlik sistemiydi. Encomendero'lar kraliyet tarafından resmî olarak sınırlandırılmış bir toprak mülkiyeti ve yargılama yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlama merkezin onları denetlemesinde etkisiz kaldı. Bunun başlıca nedeni kraliyetin yapısal güçsüzlüğüydü. 16. yüzyıl İspanyasında ne düzenli bir ordu ne de işlevsel bir bürokrasi vardı. Eyaletler mahallî toprak sahipleri tarafından yönetilmekte, bu toprak sahipleri ise mülkiyet ve yargılama hakkı karşılığında askerî hizmet sunmaktaydılar. Küçük bir kuvvetle Amerika'yı "fetheden" kraliyet, mahallî güçlerin toprağın, halkın ve madenlerin sahibi olmasını engelleyemedi ve belli bir pay karşılığında bunları mahallî mülkiyete terk etmek zorunda kaldı.
Encomienda’da parsellenmiş iktidarlar güçlendikçe,
kraliyet monarşik merkezî iktidarını korumak için farklı araçlara başvurdu. Bu
araçların başında İspanyol Engizisyonu geliyordu. Amaç, papalık hegemonyasının
yerine Katolik monarşinin denetimini geçirmekti. Ne var ki bu süreçte teolojik
cephede de derin bir çatışma yaşandı. Salamanca okulu teologları, papanın dünya
üzerinde ve Hristiyan olmayanlar üzerinde bir otoritesinin bulunmadığını
savunurken, yerlilerin hak ve yargılama yetkilerini tanıyarak onları
encomenderolara karşı kraliyetin yanına çekmeye çalıştılar. Buna karşılık rahip
Sepulveda, yerlilerin "doğayı incitecek suçlar" işlediklerini öne
sürerek onların köle edilebilineceğini savundu. Ayrıca barbarları
Hristiyanlaştırmak amacıyla yürütülen işgalin meşru olduğunu ve
encomenderoların parsellenmiş iktidarlarının da bu "uygarlaştırma"
misyonu açısından zorunlu olduğunu ileri sürdü.
Hristiyan teologlar arasındaki dünyevi ile ruhani
otorite tartışmasında Martin Luther belirleyici bir kırılma noktasını temsil
eder. Luther, kilise ile dünyevi iktidar arasındaki sınırı kesin biçimde
çizerek kilisenin tanrısal yetkileri gasp ettiğini öne sürdü ve insanların
kilise aracılığı olmadan da günahkarlıklarından kurtulabileceklerini savundu.
Böylece "iki kılıcı" tek kılıca, yani dünyevi otoriteye indirmiş
oluyordu. Luther bu otoritenin seküler hükümette bulunması gerektiğini ve tüm
Hristiyanların ona itaat etmesi gerektiğini ileri sürdü. Feodalitenin kriziyle
birlikte prensliklerin kiliseler karşısında ön plana çıktığı bu süreçte Luther,
prenslerin hem kiliseye hem de imparatora direnme haklarının bulunduğunu
savundu. Üstelik bunu bireysel bir hak olarak değil, kamusal bir görev olarak
tanımladı. Böylece prensler, parsellenmiş iktidarlarını monarşik merkezlere
karşı savunmak için güçlü bir ideolojik araca, yani direniş doktrinine kavuşmuş
oldular.
Öte yandan parsellenmiş iktidarı sürdürmenin
maliyetinin giderek artması, başka bir gerilim odağının doğmasına yol açtı. Bu
maliyetin büyük bölümünü üstlenen kentlerin yöneticileri, imparatorun ve
prenslerin otoritesini sorgulamaya başladılar ve kentlerinin özerkliğini
savunarak yönetimde söz sahibi olmak istediler. Kent soylularıyla yüksek vergi
ödeyen sınıflar arasındaki çelişkiler derinleştikçe, direniş doktrini salt
prenslerin değil, kentsel güçlerin de başvurduğu ortak bir ideolojik zemine dönüştü.
Böylece bu doktrin, parsellenmiş iktidarların monarşik merkezlere karşı
yürüttüğü mücadelenin en işlevsel meşruiyet zemini hâline geldi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder