29 Ağustos 2026 Cumartesi

Rusya Avrupa’ya Saldırır mı?

Ukrayna’daki savaşın beşinci kışına yaklaşıldığı şu günlerde dünya gündeminde şu soru öne çıkıyor: Rusya, Ukrayna’dan sonra Avrupa’yı da mı hedefine koyacak? Sorunun kendisi yeni değil, ancak yaşanan son gelişmeler soruya “ne zaman” soru zarfının da eklenmesine neden oluyor.

“Gri Bölge”

Ağustos ayının ilk yarısı, Avrupa’da art arda yaşanan “hibrit” olaylarla geçti. Polonya, Ukrayna kökenli bir ABD vatandaşına yönelik Rusya kaynaklı olduğu iddia edilen bir suikast girişimini engellediğini duyurdu, Estonya bir drone üreticisinde çıkan yangının arkasında Moskova’yı gördüğünü açıkladı. Leipzig’de bir Ukraynalı kargo uçağının yanına patlayıcı yüklü bir drone düştü, Almanya’da bir drone şirketinin CEO’suna yönelik suikast planı engellendiği ortaya çıktı, İtalya’da Ukrayna’ya mühimmat üreten bir fabrika büyük bir patlamayla yıkıldı ve bundan birkaç gün önce de benzer bir patlama Bulgaristan’daki bir tesiste yaşandı.[1] Buna bir de Romanya hava sahasına giren ve İspanyol bir NATO uçağı tarafından düşürülen “muhtemelen Rus kökenli” drone eklendiğinde, tablo “gri bölge” tabirinin artık yetersiz kaldığını gösteriyor.[2]

Bu olaylar zincirine ABD istihbaratının değerlendirmesi de eşlik ediyor. ABD istihbarat kurumları, Rusya’nın bir Avrupa ülkesine saldırma ihtimalini artık tamamen dışlamamakla birlikte bu ihtimalin 2026 sonbaharından itibaren yükseleceğini ve en az 2029’a kadar yüksek kalacağını öngörüyor. Öngörülen senaryo doğrudan bir kara harekâtından çok, siber saldırılar ve yerel provokasyonlarla sınırlı kalması muhtemel bir “sınırlı” müdahale.[3] GLOBSEC’in yayımladığı bir değerlendirme de benzer bir tabloyu çiziyor: Avrupa’nın hibrit saldırılara karşı siyasi, ekonomik ve askeri dayanıklılığının zayıf olması, Kremlin’in bu yöntemlerin işe yaradığına dair kanaatini güçlendiriyor.[4]

Burada dikkat çekici olan, “büyük savaş” ile “hibrit saldırı” arasındaki sınırın giderek muğlaklaşması. Nitekim aynı istihbarat çevreleri bir yandan Rusya’nın büyük bir savaşa “henüz hazır olmadığını”, öte yandan bu sürenin “sürekli kısaldığını” söyleyerek, tehdidin hem uzak hem de yakın olduğu biçiminde ne söylediği belirsiz, ama silahlanmayı sürekli meşrulaştıran bir söylem üretmeye devam ediyorlar.

Silahlanmanın “Ekonomi-Politik”i

Bu belirsiz ama sürekli üretilen tehdit algısının en somut sonucu Avrupa’nın silahlanma hızında görülüyor. Avrupa Savunma Ajansı’nın verilerine göre AB üyesi ülkelerin savunma harcaması 2025’te bir önceki yıla göre yüzde 20 artışla 418 milyar avroya ulaştı ve 2026 için öngörü rakam ise 454 milyar avro.[5] SIPRI’nin küresel verilerine bakıldığında da 2025’te dünya genelinde yapılan askeri harcamaların 2,89 trilyon dolara çıktığı ve bu artışın esas itici gücünün de ABD’nin gerilemesine karşın yüzde 14 büyüyen Avrupa’nın harcamaları olduğu görülüyor.[6]

Bu tablodan en kazançlı çıkanlar ise Rheinmetall, Leonardo, Saab gibi Avrupalı silah tekelleri. Bu silah tekelleri on yıl önce “siyaseten sakıncalı” sayılan savunma hisseleriyle bugün yatırımcıların gözdesi haline geldiler. AB’nin mühimmat üretim kapasitesi de 2022’de yıllık 300 bin mermi iken 2025 yılının sonunda 2 milyon mermiye çıktı.[7] Yani “Rusya’nın Avrupa’yı işgal edeceği” senaryosu ne kadar gerçek olursa olsun, bu senaryonun kendisi şimdiden Avrupa sermayesi için, özellikle savunma ve metal sektörleri için, somut ve büyük bir kâr kaynağına dönüşmüş durumda. Tehdidin büyüklüğü tartışılabilir, ama tehditten beslenen sermaye birikiminin büyüklüğü tartışmasız bir durumda.

Dondurulmuş Varlıklar

Bu silahlanma hamlesinin faturasını kimin ödeyeceği sorusu ise Avrupa içinde yeni bir gerilim hattı açıyor. AB’nin elinde tuttuğu 210 milyar avroluk dondurulmuş Rus varlıklarının Ukrayna’ya aktarılması tartışması, Belçika’nın hukuki itirazları yüzünden aylardır tıkanmış durumdaydı ve bunun yerine AB bütçesinden borçlanmayla finanse edilen 90 milyar avroluk “yetersiz” bir kredi devreye sokulmuştu.[8] Şimdi ise Hollanda, Polonya, İspanya ve İsveç, Ukrayna’nın 2026 savunma bütçesinde açılan 26,8 milyar dolarlık boşluğu öne sürerek dondurulmuş varlıkların kullanılması planını yeniden gündeme getirdiler.[9]

Bu arada cephedeki savaş hız kesmeden sürüyor. Rusya’nın Kryvyi Rih’teki bir alışveriş merkezini vurması 130’dan fazla kişinin yaralanmasına yol açtı, Putin Rus devlet televizyonuna verdiği bir söyleşide Ukrayna’nın “en kırılgan” ekonomik sektörlerini hedef alacağını söyledi.[10] Rusya’nın müzakerelere ancak Putin’in “gerçeklik” tanımına uyduğu takdirde açık olduğunu belirtmesi[11], Trump’ın barış planının hâlâ bir uzlaşıdan çok bir “saha düzenlemesi” olarak kaldığını gösteriyor.

Emperyalistler Arası Hesaplaşmanın Yeni Perdesi

Bütün bu tablo bir araya getirildiğinde tek taraflı ve kaçınılmaz bir Rus saldırganlığından çok, birbirini besleyen çok taraflı bir hesaplaşmanın olduğu ortaya çıkıyor. Rusya, Ukrayna cephesinde istediği sonucu alamadığı için baskı alanını genişletiyor, Avrupa burjuvazisi bu baskıyı hem gerçek bir güvenlik kaygısının hem de içerideki silah sermayesini büyütmenin, savunma bütçelerini kesintiye uğramadan sürdürmenin bir gerekçesi olarak kullanıyor, ABD ise Avrupa’yı “kendi güvenliğinin faturasını kendisi ödesin” diyerek hem zayıflatıyor hem de kendi silah sermayesine yeni pazarlar açıyor.

Bu yüzden “Rusya Avrupa’ya saldırır mı?” sorusuna verilecek yanıt, ne korku siyasetinin sunduğu “evet”, ne de resmî diplomasinin sunduğu “hayır” olabilir. Asıl mesele, bu belirsizliğin hem Moskova’da hem Brüksel’de hem Washington’da militarizmi büyütmenin bir aracına dönüştürülmüş olması. Ve bu tablodan çıkış, büyük güçlerin arasındaki hesaplaşmada değil, Avrupa’da ve Rusya’da savaş bütçelerinin yükünü sırtlanan emekçilerin ve halkların militarizme karşı örgütlü bir mücadele inşa etmesinde aranmalıdır.


[1] https://foreignpolicy.com/2026/08/26/russia-ukraine-war-putin-europe-attacks-drones-sabotage-nato-hybrid-gray-zone-warfare/

[2] https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-08-26/russia-is-escalating-hybrid-attacks-and-europe-has-no-answer

[3] https://sfg.media/en/a/russian-attack-europe-risk-ukraine-war/

[4] https://www.globsec.org/what-we-do/commentaries/how-russias-hybrid-warfare-will-escalate-2026-and-what-europe-must-do

[5] https://consilium-europa.libguides.com/EuropeofDefence/EUpublications

[6] https://breakingdefense.com/2026/04/buoyed-by-european-rearmament-boost-global-military-spending-jumps-to-2-89-trillion/

[7] https://www.euronews.com/business/2026/05/29/five-industries-benefiting-from-europes-defence-spending-boom

[8] https://euromaidanpress.com/2026/08/22/ukrainians-rally-11-cities-frozen-russian-assets/

[9] https://euromaidanpress.com/2026/08/27/eu-states-revive-frozen-russian-assets-ukraine/

[10] https://www.aljazeera.com/tag/ukraine-russia-crisis/

[11] https://www.aljazeera.com/news/2026/8/21/russia-ready-for-new-ideas-on-ukraine-war-that-match-putins-goals

26 Ağustos 2026 Çarşamba

(Çeviri) Cesare Pavese ve Faşizme Duyduğu Sempati - Franziska Meier

Çevirmenin Notu: Franziska Meier’in 26 Kasım 2020 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.nzz.ch/feuilleton/cesare-pavese-und-seine-sympathien-fuer-den-faschismus-ld.1588734

 

Yazarın Notu: 1942 ve 1943 yıllarına ait bu notlar ilk kez kitap olarak yayımlandı. Bu notlar, İtalyan yazarın siyasi duruşu hakkında ciddi bir tartışma başlattı. Uzun süre gizli tutulan bu not defterinde Cesare Pavese, faşizme sempati duyduğunu ifade etmişti.


Tarih, hayattayken ölümünden sonra el yazmalarının imha edilmesini vasiyet eden pek çok yazara tanık olmuştur. Çoğu zaman, torunları bu vasiyete uymadığında gelecek nesiller bundan memnun olur. İtalyan şair Cesare Pavese’nin ise böyle bir vasiyeti yoktu. Muhtemelen, birinin hayatı boyunca biriktirdiği tüm yazdıklarını gözden geçirip kamuoyuna sunmak için bu kadar zahmete girebileceğini düşünmemişti.

Ancak 1950 yılının Ağustos ayı sonunda intihar etmesinden sadece iki yıl sonra, yakın dostları Italo Calvino, Natalia Ginzburg ve Massimo Milo, onun kapsamlı not defterlerini yayımladılar. Pavese, 1935’te Kalabriya’nın Brancaleone kasabasına sürgüne gönderilmesinden sonra “Mestiere di vivere” başlığı altında – ne yazık ki Almanca çevirisi “Handwerk des Lebens” tükenmiş durumda – günlük tutmuştu. Bu günlüklerde, geniş kapsamlı edebi ve etnografik okumaları sırasında ve yazarken aklından geçen izlenimlerini ve düşüncelerini kayda geçirmişti. O dönemde bu notlar derlemesi, Pavese’nin anti-faşist olarak bilinen itibarını tam anlamıyla doğruluyor gibi görünüyordu.

Her halükârda, kimse bu notlara bir eleştiride bulunmamıştı. Okumalarının uluslararası niteliği ve Amerikan edebiyatına karşı açık tutumu, gerici faşist ideolojinin cazibesine kapılmamış uyanık bir zihni yansıtıyordu. Pavese’nin arkaik geleneklere, özellikle de kurban ritüellerine duyduğu hayranlık, el değmemiş vahşi bir doğaya duyduğu özlem – örneğin, dökülen kanın döngüsel olarak yenilenen bir dünyada doğal yerini bulduğu bir doğa – neredeyse hiç kimseyi rahatsız etmedi.

Ancak 1962’de, genç üniversite mezunu ve daha sonra Torino gazetesi “La Stampa”nın editörü olacak Lorenzo Mondo’nun eline 1942/43 yıllarına ait ince bir defter geçer geçmez alarm zilleri çalmaya başladı. O dönemde Mondo, bu defteri yalnızca Pavese’nin arkadaşı ve Einaudi yayınevinde editör olan Italo Calvino’ya emanet etmişti. İkisi de bu küçük boyutlu otuz sayfalık defterin şimdilik gizli kalması gerektiği konusunda hemfikirdi. Calvino bu defteri güvenli bir yer de sakladı ve o zamandan beri izine rastlanmadı.

Calvino’nun ölümünden ancak beş yıl sonra, 1990’da Lorenzo Mondo, araştırma amacıyla fotoğraflarını çektiği son derece sorunlu siyasi sayfaları, birkaç yorumla birlikte “La Stampa”da yayımlamanın zamanının geldiğine karar verdi. Bugün hatırladığına göre, öfkeli tepkiler bekliyordu, ancak bu kadar büyük bir öfke ve dehşet dalgası beklemiyordu. Hatta bazıları günlüğün gerçekliğinden bile şüphe etti.

Pavese, yazdıklarının skandal niteliğinin farkında olmalıydı ki, bunları ayrı bir deftere yazmıştı. 1942 ve 1943 yıllarında bu deftere kafa karışıklığı içindeki düşüncelerini aktardı; bunların arasında, 1943 sonbaharında Hitler’in yardımıyla kurulan Repubblica di Salò’da faşizmin yeniden canlanmasına duyduğu sempati de vardı. Faşizmin ve savaşın disiplin edici bir etki yaratacağını umuyordu ve Torino’daki antifaşist arkadaşlarının hem sonuçsuz hem de anlamsız tartışmalarına yönelik daha önce sözlü olarak dile getirdiği eleştirisini yineledi.

Sağduyulu Tepkiler

Bu ilk yayının üzerinden otuz yıl geçtikten sonra, Torino’daki küçük Aragno Yayınevi, Pavese’nin notlarını yeniden yayımlıyor. Notlar, editör Francesca Belviso tarafından titizlikle araştırılmış ve dengeli bir tarihsel bağlamlandırma da dahil olmak üzere, çağdaş tepkiler ve açıklayıcı metinlerden oluşan bir seçkiyle birlikte sunuluyor. Céline’in anti-semitik broşürü “Bagatelles pour un massacre”ın yeniden basımı, entelektüellerin protestoları üzerine 2018’de Fransa’da durdurulurken, İtalya’da Pavese’nin durumunda herhangi bir direniş görülmüyor. Bununla birlikte notları da antisemitizmden arındırılmış durumda.

Kitap gazetelerde yine büyük yankı uyandırsa da, 1990’da notların yarattığı büyük dalgalara kıyasla, bugünkü tartışma sönük kalmış gibi görünüyor. Yine de faşist yanlısı sempati beyanları, Pavese’nin büyük romanı “La casa in collina”daki (Tepedeki Ev) bir karakter için yapılmış basit eskizler olarak önemsizleştiriliyor ya da disiplin ve savaşa duyduğu coşku, İtalyanlar için bir eğitim programına dair bir sapma olarak geçiştiriliyor. Bazıları notları yazarın derinden parçalanmış ruh haline, diğerleri ise bir nevi ergenlikten hiç çıkmamış “ebedi çocuk” karakterine bağlıyor. Yine diğerleri ise Pavese’nin meşhur çelişkili ruhunu ya da siyasete karşı temelden duyduğu ilgisizliğini hesaba katıyor.

Akıcı el yazısının yeniden üretilen tıpkıbasımları belli bir aceleyi ele veriyor, ancak neredeyse hiç düzeltme ya da sonradan yapılan silme izi yok. Pavese, notlarını daha sonra tekrar okumuş olmalı, zira ara sıra yazma tarihini sonradan eklemiş ki bu da 1943’te gerçekten de önemsiz bir ayrıntı değildi. Zira bir siyasi ifadenin, Mussolini’nin 25 Temmuz 1943’teki devrilmesinden önce mi sonra mı, ya da daha da önemlisi, Müttefikler ile yapılan ateşkes anlaşmasının kamuoyuna duyurulduğu 8 Eylül 1943’ten önce mi sonra mı yazıldığını bilmek, o ifadenin okunuşunu tamamen değiştirir.

Ulusal Bir Coşku

Görünüşe göre, Mussolini’nin devrilmesinden ateşkes anlaşmasına kadar geçen altı hafta, Pavese’yi içsel olarak derinden sarsmış olmalı. O dönemde pek çok İtalyan, ülkenin artık Dünya Savaşı’ndan çekilip barış içinde yaşamaya devam edeceğine inanıyordu. Pavese o dönemde sadece kararsız bir şekilde tartışan antifaşistlere değil, daha da önemlisi İtalyan kralı tarafından atanan hükümet başkanı General Badoglio’ya öfkeleniyordu. Badoglio, 1940’tan beri kral ve Mussolini adına Wehrmacht’ın yanında Müttefikler’e karşı savaşan Doğu Cephesi’ndeki İtalyan askerlerinin refahı için hiçbir önlem almadan Müttefikler’in tarafına geçti.

Pavese’nin devletin çöküşünün yaşandığı bu dramatik aylarda tuttuğu notlardan, bir anda hissetmiş olması gereken tuhaf bir tür ulusal sorumluluk duygusunu ortaya koyuyor. Muhtemelen astımı nedeniyle askerlik hizmetinden muaf tutulduğunda bu kadar hayal kırıklığına uğramıştı. Ve bu yüzden, pek çok kişi vatan için savaşırken ve ölürken, evde oturup hikâyeler yazma düşüncesi onu rahatsız etmiş olmalı. Bunların arasında, faşizme ve Alman işgaline karşı direnişte hayatını ortaya koyan bazı arkadaşları da vardı, özellikle de Leone Ginzburg.

Pavese ayrı bir defter tutmuş olsa da, Francesca Belviso bu notların, genel olarak hayranlık uyandıran “Mestiere di vivere” günlüğü ile arasındaki yakın bağlantıyı vurguluyor. Her ikisi de fikirlerin ve üslup alıştırmalarının bir laboratuvarıdır. Her ikisinde de Pavese’nin savaş sırasında Alman kültürüne gösterdiği ilgi kendini gösteriyor. 1940’ta Almanca bilgisini tazelemiş ve arkadaşı, Alman dili uzmanı ve direniş savaşçısı Giaime Pintor’un sadece George Çevresi’ni değil, aynı zamanda Thomas Mann, Georg Simmel ve Karl Kerényi’yi de dahil ettiği “gizli Almanya” grubuyla ilişki kurmuştu.

Önyargısız Yakınlık

Thomas Mann Almanya’da Nazi hareketinden hızla uzaklaşırken, Pavese ise düşünsel olarak bu akıma karışmış olmaktan rahatsızlık duymamış görünüyor. Savaş sırasında, Elisabeth Förster-Nietzsche’nin 1901 yılında “Der Wille zur Macht” (Güç İstenci) başlığıyla yayımladığı, taraflı bir derlemede yer alan Nietzsche’nin son yazılarından da çekinmeden ilham aldı. Kitabı çevirdi, Nietzsche’nin “Amor Fati” (Kaderi Sevmek) ilkesini benimsedi ve disiplin gerekliliği ya da halkların ancak güç yoluyla dünya tarihinde iz bırakabileceği fikri gibi pek çok Nietzscheci düşünce parçalarını o dönemin siyasi-askeri durumuna açıkça uyguladı. Pavese’nin farklı defterlere ayrı ayrı not ettiği bu notları, yorumunda editör tutarlı bir bütün halinde bir araya getiriyor.

Sorun şu ki, siyasi açıdan son derece tartışmalı bu ifadeler, tüm günlüğün ve nihayetinde roman eserlerinin üzerine karanlık bir gölge düşürüyor. Oysa İtalya’da, sanatçıların, yazarların ve entelektüellerin düşünce ve yazılarında faşist fikirlerin ne ölçüde yer aldığı sorusu henüz kimsenin aklına gelmemiş gibi görünüyor. Notların editörü de eleştirmenler de Pavese’nin jestlerinde, dilinde ve tartışmasız hümanizminde görülebilen kusursuz bir estetik direniş fikrine sarılıyorlar.

Belki de günümüzde yaygınlaşan “cancel culture” karşısında bundan memnun bile olmalıyız. Aksi takdirde, bu muhteşem ve duyarlı şair Pavese’nin de silinip gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaz mıydık? Onun defteri, ideolojik olarak radikalleşmiş zamanlarda yaşamanın, düşünmenin ve yazmanın ne anlama geldiğine dair bize bugün bir hatırlatıcı olabilir. Bu bakış açısıyla, intiharından kısa bir süre önce yazdığı ünlü dizeler bile tarihsel olarak daha kesin bir anlam kazanabilir: “İnsanlara şiir verdim ve birçoklarının acısını paylaştım.”

22 Ağustos 2026 Cumartesi

Eşitlikçiler, Kazıcılar ve Locke: Mülkiyet, Onay ve Oy Hakkı

Eşitlikçiler, küçük ve orta mülk sahipleri, zanaatçılar, tüccarlar ve toprak sahibi küçük çiftçileri temsil etmekteydiler. Mülkiyetin belli ellerde toplanmasına yol açan çitlemelere karşı çıkan, siyasi hakların büyük mülkiyete dayanmamasını, vergi yükünün tüm mülk sahiplerine yayılmasını ve ticaret tekellerine karşı ticaret serbestliğini savunan eşitlikçilerin aksine kazıcılar, özel mülkiyet var olduğu sürece gerçek özgürlüğün mümkün olamayacağını öne sürmekteydiler. Kazıcılara göre özel mülkiyet kaldırılmadığı takdirde, kraliyet iktidarının yıkılmasının da bir anlamı olmayacaktı. İki grup arasındaki temel ayrılık tam da bu noktada belirginleşmektedir: Eşitlikçiler mülkiyet kurumunu temsil ettikleri için onun ortadan kaldırılmasına karşıyken, kazıcılar gereksinimlerin ortaklaşa karşılandığı özel mülkiyetsiz bir düzeni savunmaktaydılar.

Yönetim anlayışı bakımından da iki grup arasında köklü farklılıklar bulunmaktaydı. Kazıcılar, insanların eşit doğduğunu ve yönetici ile yönetilen arasındaki bölünmenin doğal olmadığını belirterek insanların onay verdikleri bir yönetime bağlanmalarını önermekteydiler. Kral, lord ve avukatların yer almadığı, tüm erkek yurttaşlar tarafından seçilmiş bir parlamento tasavvur ediyorlardı. Eşitlikçiler ise hane başına oy hakkının bulunduğu, bireylerin onay verdikleri ve bu onayı sürekli yeniledikleri bir sistem istemekteydiler. İki grup da doğal haklar ile onaya dayanan bir yönetim anlayışında ve kadınların oy kullanmaması konusunda ortaklaşmaktaydı, ancak oy hakkının ve hükümete onayın hangi sınıfa kadar genişletilmesi gerektiği konusunda birbirlerinden ayrışmaktaydılar.

Öte yandan Ireton, diğerlerinin aksine savlarını doğal hakka değil İngiliz anayasası ile geleneklerinin oluşturduğu haklara dayandırmak istemekteydi. Çünkü doğal hakka gidilmesi, mülkiyetin ortadan kaldırılmasına kadar uzanan bir mantık zincirini beraberinde getirirdi ve nitekim kazıcılar da bu yolu izlemişti. Ireton, özel mülkiyeti anayasa ve geleneklere bağlayarak sağlamlaştırmak ve anayasayı oluşturacak olanların mülkiyet sahipleri olmasını güvence altına almak için mücadele veriyordu.

Locke ise eşitlikçiler ve kazıcılar gibi bireyin onay vermediği bir hükümete itaat etmeye zorlanamayacağını kabul etmekle birlikte, Ireton'ın da değindiği bir meseleyi farklı biçimde ele almaktadır: Oy hakkı bulunmayan yabancılardan nasıl yasalara itaat bekleniyorsa, oy hakkı olmayan yurttaşlardan da aynı itaat beklenmektedir. Ireton bu itaatin onaysız gerçekleşmesi gerektiğini savunurken Locke, söz konusu itaatin zımni nitelikte olduğunu ileri sürmektedir. Birey, onay vermediği hükümetin yasalarının işlediği bir yerde yaşamayı sürdürüyorsa ve bu durum o bireyin orada çıkarlarının bulunduğuna işaret ediyorsa, bu hukuki çerçeveye fiilen tabi olmak, yasalara zımnen onay verildiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla yükümlülük için açık onay gerekmiyorsa, onay için de oy hakkı zorunlu değildir.

Sonuç olarak Locke, eşitlikçiler ve kazıcıların onay düşüncesini oy hakkından kopararak çıkarlar savına bağlamakta ve böylece Ireton'ın oligarşik siyasi tutumuna varmaktadır. Bu noktada üç konumun da ortak bir gerilim etrafında şekillendiği görülmektedir: Onay, mülkiyet ve siyasi temsil arasındaki ilişkinin kurulma biçimi, her birinin savunduğu düzenin sınıfsal içeriğini de belirlemektedir.

17 Ağustos 2026 Pazartesi

(Çeviri) Lorca – Arzunun ve Başkaldırının Sözleri - Sinead Kennedy

Çevirmenin Notu: Dublin City Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olan Sinead Kennedy’nin 16 Eylül 2006 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://socialistworker.co.uk/reviews-and-culture/lorca-words-of-desire-and-words-of-defiance/

 

Bu yıl, İspanya’nın en iyi yazarı olarak kabul edilen Federico García Lorca’nın acımasızca öldürülüşünün 70. yıldönümü. Lorca, 38 yaşındayken faşist bir milis tarafından öldürüldü ve isimsiz bir mezara atıldı.

Lorca’nın General Franco’nun destekçilerinin elinde hayatını kaybetmesi şaşırtıcı değil. O, İspanya’nın faşist diktatörünün temsil ettiği her şeye meydan okuyordu.

Lorca eşcinseldi. Ünlü bir şair ve oyun yazarı olmasının yanı sıra, tanınmış bir sanatçı, piyanist ve besteciydi.

Sanatsal yeteneğini modernliğin, insan olmanın ne anlama geldiğini ve arzuyu keşfetmek için kullandı ve zenginlerin ve iktidarın sıradan insanlara uyguladığı adaletsizliklere karşı öfkeyle karşı çıktı.

Lorca, 1898’de güneydeki Granada ilinde doğdu. Hem Granada’daki hem de başkent Madrid’deki üniversitelerde okudu ve Madrid’de İspanyol avangard hareketinde aktif bir rol adı. 1929-30 yılları arasında New York’ta yaşadı. ABD’ye yaptığı yolculuk, kısmen, eşcinselliğini arkadaşlarından ve ailesinden gizleme çabalarının giderek başarısız hale gelmesiyle daha da kötüleşen depresyonundan kaçma çabasıydı.

Bir yazar olarak ünü arttıkça, hayatındaki çelişki de o kadar acı verici hale geldi: Bir yandan kamuoyunda başarılı bir yazar, diğer yandan ise yalnızca özel hayatında ortaya çıkabilen işkence gören bir benlik.

Bu döneme yazdığı ve Poet in New York adlı derleme olarak yayımlanan Lorca’nın şiirleri, kariyerinin en etkileyici ve politik eserleri arasında yer alır. New York’ta geçirdiği zamanı hayatının “en faydalı deneyimlerinden biri” olarak tanımladı. Kendine, sanatına ve hatta dünyaya dair bakış açısının değiştiği yer orasıydı.

Lorca, New York’ta pek çok yanlış gördü. Beyaz ve kentli medeniyeti kınadı, çünkü bu medeniyet, 20. yüzyılın manevi yoksulluğunun en dolaysız ve en güçlü imgesini temsil ediyordu. Parlak ışıklarıyla “uykusuz şehir”, acıların tükettiği bir dünyada modern insanın anlam arayışının sahnesi haline geldi.

New York

Lorca’nın eşsiz sesi ilk kez New York koleksiyonunda ortaya çıkmaya başladı. O, var olana bakan ve her zaman var olmayanı düşünen bir yazardı. Koşulların ötesine, bilinmeyenin uçurumuna bakarak bir açıklama arıyordu; etrafındaki bütün acıların ne sosyal ne de ahlaki bir açıklaması yokmuş gibi görünmesinden korkuyordu.

“Blind Panorama of New York” adlı şiirinde şöyle yazmıştı:

Her şeyi uyanık tutan gerçek acı
diğer sistemlerin masum gözlerinde
küçük, sonsuz bir yanıktır.

Lorca’ya anlamlı gelen tek ahlaki açıklama, insanların “öteki”ne karşı kayıtsızlığıydı ve eserleri, “öteki”ni görmezden gelmeyi reddetmesiyle karakterize edildi.

Lorca, kapitalist toplumu ve onun beraberinde getirdiği her şeyi – acıya karşı kayıtsızlığı, yabancılaşmayı, yoksulluğu ve ırkçılığı – kınadı. Özellikle kapitalizmin değerli ve insani olan her şeyi maddi olarak yozlaştırmasını hor görüyordu.

Lorca, New York’ta gördüğü siyah Amerikalıların maruz kaldığı aşağılanmaya öfkelenmiş ve bunu protesto etmek amacıyla şiirler yazmıştı.

Daha sonra, bir “siyah trajedi” yazmak istediğini, ancak “insanları ten rengine göre ayıracak kadar utanmaz ve acımasız bir dünyayı” tam olarak anlayana kadar bunu başaramadığını yazacaktı.

Özel hayatı kamusal alanla harmanlayarak, The King of Harlem’de siyah insanların derisinin altında coşan kanın “her yerde çatıların üzerinde akacak / sarışın kadınların klorofilini yakacak / lavaboların yanındaki yatakların dibinde inleyecek / ve tütün ile soluk sarıdan oluşan bir şafak ışığına dönüşecek” diye uyardı.

Lorca’nın 1930’da İspanya’ya dönüşü, Primo de Rivera’nın diktatörlüğünün çöküşü ve devrimci güçlerin İspanya Cumhuriyeti’ni kurmasıyla aynı zamana denk geldi. 1931’de, The Shack olarak bilinen üniversite öğrenci tiyatro topluluğunun yönetmenliğine atandı. Bu grup, Cumhuriyet’in eğitim bakanlığı tarafından finanse ediliyordu ve İspanya’nın en ücra kırsal bölgelerine tiyatroyu ulaştırmakla görevlendirilmişti.

Lorca, “kırsal üçlemesi” olarak bilinen Kanlı Düğün, Yerma ve Bernarda Alba’nın Evi gibi en önemli tiyatro eserlerinden bazılarını yazmaya bu dönemde başladı.

New York’ta kaldığı süre boyunca Lorca, New York tiyatro dünyasına kendini tamamen kaptırmıştı.

New York’u, o dönemin İspanyol tiyatrosundan psikolojik olarak uzaklaşmak için bir fırsat olarak görüyordu. Ailesine yazdığı mektupta şöyle diyordu: “İnsan geleceğin tiyatrosunu düşünmelidir. İspanya’da şu anda var olan her şey ölmüştür. Tiyatro ya kökten değişecek ya da yok olacaktır. Başka bir çözüm yoktur.”

Lorca, New York’ta tiyatroda seyirciyle bağ kurmanın ve ona meydan okumanın güçlü bir yolunu keşfetti. Tiyatro, diye yazmıştı, “kitaptan çıkıp insanlaşan bir şiirdir.

Ve insanlaşırken konuşur, bağırır, ağlar ve umutsuzluğa kapılır. Tiyatro karakterleri sahnede şiirsel bir ceket giymiş olarak görünmelidir, ancak kemikleri ve kanları da parlamalıdır.”

Lorca’nın oyunları, şiirleri gibi, ideal olanı, “mükemmel güzelliğin fısıltısını” arıyordu. Eserleri aşktan değil, arzudan bahseder; bu arzuda her zaman varlıktan çok yokluk bulunur.

Örneğin, Yerma adlı oyunda karakterler birbirlerini özlerler, ancak kendi duygusal ifade yetersizliklerinin kurbanı olurlar – ailelerinin ve toplumun beklentileri tarafından kapana kısılmışlardır.

İspanya İç Savaşı 1936’da başladı ve bundan kısa bir süre sonra Lorca Granada’ya döndü. Neredeyse kesinleşen bir ölüme doğru gittiğinin farkında olmalıydı. Lorca, Sosyalist Parti’ye resmi olarak hiç katılmamış olsa da toplumsal ve siyasi bağlılığı her zaman açıktı; Franco ve destekçileri için ise tam anlamıyla bir komünistti.

Vurulması

Granada, Franco güçlerinin eline geçtiğinde buradan kolayca kaçabilirdi, ancak kız kardeşi ve kayınbiraderi, yani Granada’nın sosyalist belediye başkanıyla birlikte kalmayı tercih etti. Tutuklandı ve iki gün sonra vurularak öldürüldü.

O, demokrasi ya da solun destekçisi oldukları, sendika üyesi, öğretmen ya da gazeteci oldukları ya da Lorca gibi yazar oldukları gerekçesiyle Granada bölgesinde idam edilen tahmini 20.000-30.000 İspanyol’dan biriydi.

Lorca’nın eserleri, 1953 yılında ağır sansüre tabi tutulmuş bir biçimde yayınlanana kadar İspanya’da yasaklaydı. Ancak 1975’te Franco’nun ölümünden sonra eserleri ve ölümü açıkça tartışılabildi.

Bugün Lorca, Madrid’deki Plaza de Santa Ana’da bir heykel ile onurlandırılıyor ve bu heykel, İspanya’nın tartışmalı tarihini hatırlatan bir simge olarak duruyor. Filozof David Crocker, her gün solcuların heykelin boynuna kırmızı bir fular taktığını, daha sonra da sağcı birinin gelip onu çıkardığını yazmıştı.

15 Ağustos 2026 Cumartesi

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştırıldığı çiftlik sistemiydi. Encomendero'lar kraliyet tarafından resmî olarak sınırlandırılmış bir toprak mülkiyeti ve yargılama yetkisine sahip olmakla birlikte, bu sınırlama merkezin onları denetlemesinde etkisiz kaldı. Bunun başlıca nedeni kraliyetin yapısal güçsüzlüğüydü. 16. yüzyıl İspanyasında ne düzenli bir ordu ne de işlevsel bir bürokrasi vardı. Eyaletler mahallî toprak sahipleri tarafından yönetilmekte, bu toprak sahipleri ise mülkiyet ve yargılama hakkı karşılığında askerî hizmet sunmaktaydılar. Küçük bir kuvvetle Amerika'yı "fetheden" kraliyet, mahallî güçlerin toprağın, halkın ve madenlerin sahibi olmasını engelleyemedi ve belli bir pay karşılığında bunları mahallî mülkiyete terk etmek zorunda kaldı.

Encomienda’da parsellenmiş iktidarlar güçlendikçe, kraliyet monarşik merkezî iktidarını korumak için farklı araçlara başvurdu. Bu araçların başında İspanyol Engizisyonu geliyordu. Amaç, papalık hegemonyasının yerine Katolik monarşinin denetimini geçirmekti. Ne var ki bu süreçte teolojik cephede de derin bir çatışma yaşandı. Salamanca okulu teologları, papanın dünya üzerinde ve Hristiyan olmayanlar üzerinde bir otoritesinin bulunmadığını savunurken, yerlilerin hak ve yargılama yetkilerini tanıyarak onları encomenderolara karşı kraliyetin yanına çekmeye çalıştılar. Buna karşılık rahip Sepulveda, yerlilerin "doğayı incitecek suçlar" işlediklerini öne sürerek onların köle edilebilineceğini savundu. Ayrıca barbarları Hristiyanlaştırmak amacıyla yürütülen işgalin meşru olduğunu ve encomenderoların parsellenmiş iktidarlarının da bu "uygarlaştırma" misyonu açısından zorunlu olduğunu ileri sürdü.

Hristiyan teologlar arasındaki dünyevi ile ruhani otorite tartışmasında Martin Luther belirleyici bir kırılma noktasını temsil eder. Luther, kilise ile dünyevi iktidar arasındaki sınırı kesin biçimde çizerek kilisenin tanrısal yetkileri gasp ettiğini öne sürdü ve insanların kilise aracılığı olmadan da günahkarlıklarından kurtulabileceklerini savundu. Böylece "iki kılıcı" tek kılıca, yani dünyevi otoriteye indirmiş oluyordu. Luther bu otoritenin seküler hükümette bulunması gerektiğini ve tüm Hristiyanların ona itaat etmesi gerektiğini ileri sürdü. Feodalitenin kriziyle birlikte prensliklerin kiliseler karşısında ön plana çıktığı bu süreçte Luther, prenslerin hem kiliseye hem de imparatora direnme haklarının bulunduğunu savundu. Üstelik bunu bireysel bir hak olarak değil, kamusal bir görev olarak tanımladı. Böylece prensler, parsellenmiş iktidarlarını monarşik merkezlere karşı savunmak için güçlü bir ideolojik araca, yani direniş doktrinine kavuşmuş oldular.

Öte yandan parsellenmiş iktidarı sürdürmenin maliyetinin giderek artması, başka bir gerilim odağının doğmasına yol açtı. Bu maliyetin büyük bölümünü üstlenen kentlerin yöneticileri, imparatorun ve prenslerin otoritesini sorgulamaya başladılar ve kentlerinin özerkliğini savunarak yönetimde söz sahibi olmak istediler. Kent soylularıyla yüksek vergi ödeyen sınıflar arasındaki çelişkiler derinleştikçe, direniş doktrini salt prenslerin değil, kentsel güçlerin de başvurduğu ortak bir ideolojik zemine dönüştü. Böylece bu doktrin, parsellenmiş iktidarların monarşik merkezlere karşı yürüttüğü mücadelenin en işlevsel meşruiyet zemini hâline geldi.

12 Ağustos 2026 Çarşamba

(Çeviri) Karl Liebknecht’in Zimmerwald Konferansı’na Mektubu

Çevirmenin Notu: Karl Liebknecht’in hapishaneden yazdığı bu mektup[1], Eylül 1915’teki Zimmerwald Konferansı’nda okunmuştur. John Riddell tarafından İngilizceye çevrilen yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://johnriddell.com/2015/08/21/zimmerwald-1915-karl-liebknechts-letter-to-the-conference/

 

Sadece bu birkaç satırı aceleyle yazdığım için beni bağışlayın.

Militarizm tarafından hapsedilmiş ve zincirlenmiş durumdayım, bu yüzden yanınızda olamıyorum. Yine de kalbim, aklım ve tüm ruhum sizinle birlikte.

İki ciddi göreviniz var; biri katı bir görevden, diğeri ise kutsal bir coşku ve umuttan kaynaklanıyor:

  • Almanya, İngiltere, Fransa ve diğer yerlerdeki Enternasyonal’in firarileri ve dönekleriyle acımasız bir hesaplaşma.
  • Bayraklarına sadık kalan ve uluslararası emperyalizme bir santim bile taviz vermemeye kararlı olanlara, öldürülseler bile, karşılıklı anlayış, cesaret ve teşvik göstermek. Ve uluslararası sosyalizmin temellerine sıkı sıkıya bağlı kalarak, direnmeye, sağlam durmaya ve mücadele etmeye kararlı olanların saflarında Ordnung (düzen)[2] sağlamak.

Dünya savaşına karşı tutumumuzun ilkeleri, kapitalist toplumsal düzene ilişkin görüşümüzün özel bir örneği olarak kısaca açıklanabilir. Umarım kısaca olur, çünkü hepimiz, hepiniz bu konuda birleşmiş durumdasınız ve birleşmek zorundasınız.

En büyük görevimiz, her şeyden önce bu ilkelerden doğan pratik sonuçları ortaya koymak ve bunu her ülkede kararlı bir şekilde uygulamaktır.

İç barış değil, iç savaş![3]

Sınıflar arasındaki sahte ulusal ve sahte vatansever uyumun üstünde ve ona karşı proletaryanın uluslararası dayanışması. Devletler arası savaşın üstünde ve ona karşı uluslararası sınıf mücadelesi. Barış ve sosyalist devrim için uluslararası sınıf mücadelesi.

Bu mücadele nasıl yürütülmelidir? İşte bunu belirlemeliyiz. Gerekli güçleri geliştirmek ve bunları ulaşılabilir hedeflere yönlendirmek, ancak işbirliği yoluyla, her ülkede birbirini güçlendiren ve birbirinin gücünü artıran eylemler yoluyla başarılabilir.

Her ülkedeki dostlarımız, diğer tüm ülkelerdeki dostlarının umutlarını ve geleceğini ellerinde tutuyorlar. Her şeyden önce Fransız ve Alman sosyalistleri, sizler birbirinizin kaderini ellerinizde tutuyorsunuz. Fransa’daki dostlar, size yalvarıyorum, ulusal birlik sloganlarının tuzağına düşmeyin. Sizler bu çağrılara karşı bağışıklısınız! Ancak aynı derecede tehlikeli olan parti birliği sloganının da tuzağına düşmemelisiniz.

Hükümet yanlısı politikalara karşı her protesto, onu reddettiğinize dair her işaret, sınıf mücadelesini ve bizimle, proleter barış iradesiyle dayanışmayı cesurca beyan etmeniz, mücadele ruhumuzu güçlendirir ve gücümüzü on kat artırır. Aynı şekilde, biz Almanya’da dünya proletaryası adına ve onun kapitalizmin– ve çarlık, imparatorluk, junkerizm[4] ve militarizmin- ve dahası uluslararası militarizmin zincirlerinden ekonomik ve siyasi kurtuluşu için mücadele ediyoruz.

Almanya’da, Alman halkının siyasi ve toplumsal kurtuluşu için, Alman emperyalizminin gücüne ve toprak hırsına karşı, Avrupa’nın kalbine sıkışmış talihsiz Belçika’yı bağımsızlığına ve özgürlüğüne kavuşturacak, Fransa’yı da Fransız halkına geri verecek bir barış için mücadele ediyoruz.

Fransa’daki kardeşlerimiz, talihsiz durumunuzun olağanüstü zorluklarının gayet farkındayız ve tüm halkların işkence gören ve ezilen kitleleriyle olduğu gibi sizinle de aynı acıyı paylaşıyoruz. Sizin talihsizliğiniz bizim de talihsizliğimizdir; tıpkı bizim acımızın da sizin acınız olduğunu bildiğimiz gibi.

Mücadelemiz sizin de mücadeleniz olsun. Size yardım etmeye yemin ettiğimiz gibi, siz de bize yardım edin.

Yeni Enternasyonal, eskisinin yıkıntıları üzerinde yükselecek; aslında, ancak bu yıkıntılar üzerinde ve yeni ve daha sağlam temeller üzerinde yükselebilir. Dostlar, her ülkenin sosyalistleri, bugün geleceğin yapısının temel taşını atmalısınız. Sahte sosyalistlere karşı uzlaşmaz bir hüküm verin. Her ülkede, özellikle de Almanya’da, kararsızları ve şüphecileri kararlı bir şekilde ileriye sürükleyin.

Hedefimizin büyüklüğü, sizi anın sınırlamalarının ve kısıtlamalarının ve bu korkunç zamanların acılarının üstüne çıkaracaktır.

Yaşasın halklar arasındaki geleceğin barış! Yaşasın anti-militarizm!
Yaşasın sosyalizm– enternasyonalist, halkları özgürleştiren ve devrimci sosyalizm!

Bütün ülkelerin proleterleri, bir kez daha birleşin!

Karl Liebknecht



[1] Horst Lademacher (der.), Die Zimmerwalder Bewegung, Lahey: Mouton, 1967, s. 55-56’dan çevrilmiştir. İtalik yazılar orijinal metindeki gibidir.

[2] Almanca “Ordnung” (düzen) kelimesi, o dönemin önemli bir Almanca sözlüğünde “Belirli bir kılavuz bakış açısına dayanan, bir dizi şeyin veya eylemin sistematik ve etkili bir sıralaması” olarak tanımlanmaktadır. Meyers Grosses Konversations-Lexikon, 1905-09.

[3] “İç barış” [Burgfrieden], işçi örgütlerinin savaş süresince kapitalist sınıfa karşı mücadelelerini askıya alacakları anlamına geliyordu; “iç savaş” çağrısı ise bu mücadelenin yeniden başlatılması ve gerekli her türlü yolla sürdürülmesi gerektiği anlamına geliyordu.

[4] Kaiser, Almanya’nın imparatoruydu; Junkerler ise Alman toprak sahibi aristokrasisiydi.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Feodalizmden Kapitalizme: Piyasanın Doğuşu ve İşgücünün Metalaşması

Feodalizm ile kapitalizm arasındaki en temel ayrım, ekonomik yeniden üretimin nasıl işlediğinde yatmaktadır. Feodal düzende lordun, köylünün yaşamsal döngüsüne doğrudan müdahale etmesine gerek yoktur. Köylü toprağa bağlıdır; dolayısıyla o toprakta üretmek zorundadır. Lord, artığa el koyarak konumunu sürdürür; üretim sürecine katılmadan da varlığını yeniden üretebilir. Burada ekonomik ilişki, mülkiyet ve fiziksel bağımlılık üzerine kurulmuştur.

Kapitalizmde ise tablo köklü biçimde değişir. Sermaye güçleri — ister bireysel ister kurumsal olsun — varlıklarını sürdürebilmek için durmaksızın büyümek ve piyasada daha fazla satmak zorundadır. Bu zorunluluk dışsal bir baskıdan değil, sistemin içsel mantığından kaynaklanır: Büyümeyen geriler, gerileyen silinir.

Peki bu sistem nasıl ortaya çıktı? İngiltere örneği bu soruya çarpıcı bir yanıt sunar. İşgücü-toprak oranındaki değişimler, toprak soylularını kiracı çiftçilerle kira sözleşmeleri yapmaya yöneltti. Kiracı çiftçi, ödediği kirayı karşılamak için ürününü satmak durumundaydı — ve satış için alıcı gerekiyordu. Ancak feodal köylünün parası yoktu; emeği karşılığında aldığı ürün, kendi geçimini zaten sağlıyordu.

Bu kilitlenmeyi çözen mekanizma, ücret ilişkisinin ortaya çıkışı oldu. Kiracı çiftçiler, köylülere emekleri karşılığında ücret ödemeye başladı. Böylece köylü hem piyasanın emek arzını hem de talep tarafını oluşturdu. Daha da önemlisi işgücü artık bir metaya dönüşmüştü. Toprağa olan bağımlılık çözüldü, işgücü hareketlendi.

İşgücünün bu hareketliliği beraberinde bir zincirleme dönüşümü getirdi. Talep genişledikçe üretim arttı, üretim arttıkça daha fazla emeğe ihtiyaç duyuldu. Birbirinden kopuk topraklar birleştirildi, piyasalar bütünleşti. Bu bütünleşme, dışarıdan dayatılan bir merkezileşme değil, tarımsal kapitalizmin kendi iç dinamiklerinden doğan kendiliğinden-merkezileşmeydi.

İngiltere'nin bu özgün deneyimi, kapitalizmin salt bir ticaret devriminin ürünü olmadığını göstermektedir. Kapitalizm, tarımsal ilişkilerin yeniden yapılandığı, toprağın ve emeğin birer meta hâline geldiği, piyasanın ise bu dönüşümün hem sonucu hem de itici gücü olarak belirdiği çok daha derin bir sürecin çıktısıdır.

4 Ağustos 2026 Salı

(Çeviri) Friedrich Engels: İrlanda’da Bir Turist - Pauline Murphy

Çevirmenin Notu: İrlandalı yazar Pauline Murphy’nin 20 Haziran 2017 tarihinde kaleme aldığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.counterpunch.org/2017/06/20/friedrich-engels-a-tourist-in-ireland/

 

Mayıs 1856’da Friedrich Engels, İrlanda’ya ilk seyahatini gerçekleştirdi. Engels’in İrlanda’ya olan ilgisi, Mary ve Lydia Burns kardeşlerle olan ilişkisinden kaynaklanıyordu. Mary, 1863 yılında 41 yaşında aniden vefat edene kadar Engels’in gayri resmi eşi olacaktı. Lydia ise 1878 yılında, ölüm döşeğindeyken evlendiklerinde Engels’in resmi eşi olacaktı.

Burns kardeşler İrlanda’da doğmamışlardı; ebeveynleri Tipperary’den Manchester’a göç etmişti, ancak kardeşler kendilerini gururla İrlandalı sayıyorlardı. Burns ailesi yoksullukla boğuşuyordu ve ailenin reisi kumaş boyacısı olarak çalışıyordu, ancak daha sonra hayatının son günlerini bir düşkünler barınağında geçirdi.

Yoksulluk içinde büyümek, Burns kardeşlerin radikal siyasi görüşlerini şekillendirdi ve isyankâr tavırları, Engels’in onlara yakınlık duymasına neden oldu. Burns kardeşler, Alman filozofla 1840’larda Manchester’da tanıştılar ve Engels İrlanda’ya ve İrlanda’ya ait her şeye anında hayran kaldı. Hatta İrlandaca öğrenmeye bile çalıştı!

Burns kardeşler, Engels’i Manchester’daki yoksul işçi sınıfının yaşamıyla tanıştırdılar; bu koşullarda yaşayanların çoğu göçmendi. Bu sayede Engels, en önemli eserlerinden biri olan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu” adlı kitabını kaleme alabildi.

Burns kardeşlerin içeriden edindikleri bilgiler olmasaydı, Engels işçi sınıfının koşullarını yalnızca dışarıdan bakan bir yabancı olarak bilebilirdi. O, 19. yüzyılda Britanya’nın işçi sınıfını etkileyen yoksulluktan çok uzaktaydı. Engels, 1820 yılında Almanya’da varlıklı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi ve genç bir beyefendi olarak bir pamuk fabrikasını işletmek üzere Manchester’a gönderildi. Engels, at binme, tilki avı ve akşam partilerinde kaliteli şarap yudumlamayı hobileri arasında sayan varlıklı bir adamdı. Ancak tüm bu lüks yemekler ve kırsal eğlencelere rağmen Engels, Karl Marx ve ailesinin yanı sıra Burns kardeşlere de maddi destek sağlamak için zaman buluyordu.

Engels, İrlanda’ya yaptığı ilk yolculuğunda Mary Burns’ü de yanına aldı ve ikili Dublin’den Galway’e seyahat ettiler. Tarih Mayıs 1856’ydı ve Engels, Marx’a bir mektup yazarak yolculuğunun başkentten nasıl başladığını ve batıya, Galway’e doğru nasıl devam ettiğini anlattı. Oradan Shannon Nehri boyunca Limerick’e ve Kuzey Kerry’ye doğru yol aldılar; ardından turistik Killarney kasabasına ulaştılar ve yolculuğu tamamlamak üzere Dublin’e geri döndüler. Engels, Marx’a Dublin şehrinin “tamamen İngiliz tarzında inşa edildiğini”, oysa şehir surları dışındaki kasabaların ise “Fransa ya da Kuzey İtalya’ya benzediğini” anlattı.

Engels, İrlanda’da bulunduğu süre boyunca İngiliz emperyalizminin İrlanda yaşamında oynadığı rolü göz ardı etmedi. Marx’a yazdığı mektupta şöyle diyordu: “Hükümet her şeye karışıyor, sözde özyönetimden eser yok. İrlanda’nın ilk İngiliz kolonisi olduğu ve yakınlığı nedeniyle hâlâ eski usulde doğrudan yönetilen bir koloni olduğu açıkça görülüyor.”

Engels, İngilizlerin bu küçük adayı askeri bir üs haline getirmesinden de endişe duyuyordu ve bu konuda oldukça sert ifadeler kullanmıştı:

“Hiçbir ülkede bu kadar çok polis görmemiştim; Prusya jandarmalarının içki düşkünü tipleri burada karabina, süngü ve kelepçelerle donanmış bir polis teşkilatına dönüştürülmüş.”

Engels, Marx’a “ülkenin İngilizlerin yağma savaşları yüzünden tamamen mahvolduğunu” bildirdi. Hatta “İrlandalılar artık kendi ülkelerinde kendilerini evlerinde hissedemiyorlar. İrlanda Saksonlara! İşte şimdi bu gerçekleştiriliyor” diye belirtti. Engels, İrlanda’daki durumla ilgili olarak Marx’a daha da sert eleştiriler içeren şu ifadeleri yazdı: “İngiltere bu ülkeyi baskı ve yolsuzluk yoluyla yönetiyor.”

Engels’in İrlanda’dan Marx’a yazdığı mektupta ayrıca göçün etkisi ve bunun emperyalist baskı ile doğrudan bağlantısı da ele alınmıştı. Engels, Marx’a yazdığı mektupta İrlanda’nın “toplumsal gelişimden mahrum bırakıldığını ve yüzyıllarca geriye atıldığını” belirterek, İrlanda’daki toplumsal ve siyasi çöküşün ardındaki temel faktörü tespit etmişti.

Galway Kontluğu’ndayken Oughterard’dan geçen Engels, Marx’a yazdığı mektupta, “çoğu 1846’dan beri terk edilmiş olan köylü kulübelerinin harabeleriyle kaplı” olarak tanımladığı bölgenin kasvetli bir tablosunu çizdi.

Engels, Marx’a, “tarlalarda sığır bile görülmüyor. Toprak, kimsenin istemediği tam bir çöl” diye yazarak, kıtlık ve göçün manzarayı nasıl şekillendirdiğini de anlattı.

Engels, İrlanda yaşamının diğer yüzü olan varlıklı toprak sahiplerinden de bahsetti. Engels, Marx’a “aristokraside feodal bir karakterin hâlâ varlığını sürdürdüğünü… evlerinin devasa ve muhteşem arazilerle çevrili olduğunu, ancak bunların dışında ülkenin bir çöl olduğunu ve paralarının nereden geldiğinin hiçbir yerde görülmediğini” bildirdi.

Engels, İrlanda’daki toprak sahibi soyluların her türlü havalı ve zarif tavırları sergilediklerini, ancak gizli gerçekliğin onların bir yığın borçtan başka hiçbir şeye sahip olmadıkları olduğunu öne sürdü ve “toprak sahipleri mahkemeden korkarak yaşadıklarını” yazdı.

Engels için, 1856’da ziyaret ettiği İrlanda, büyük ekonomik ve sosyal eşitsizliklerin hüküm sürdüğü bir ülkeydi. Marx’a yazdığı mektupta “bütün köyler terk edilmiş durumda ve bunların arasında küçük toprak sahiplerinin muhteşem bahçeleri bulunuyor” diye belirtti.

Mary Burns İrlanda’ya bir daha geri dönmeyecek ve 1863’te vefat edecekti. Ancak Engels, Eylül 1869’da, bu kez Lizzy Burns ve Karl’ın kızı Eleanor Marx’ın eşliğinde İrlanda Denizi’ni aşarak geri dönecekti. Üçlü, İrlanda’nın bahçesi olarak bilinen Wicklow’u gezdikten sonra güneye, Killarney ve Cork’a doğru ilerledi. İlk gezisinden farklı olarak, İrlanda’daki ikinci yolculuğu çok daha kısaydı ve bir antropologun araştırma gezisinden çok bir tatil niteliğindeydi.

1869’da, fiziksel güç temelli milliyetçilik İrlandalıların toplumsal düşüncesini şekillendiriyordu. Bu durum, İngiliz yetkililerin ülke genelinde askeri varlığını daha da güçlendirmesine yol açtı. Engels bu değişimin farkındaydı, ancak yükselen Katolik burjuva sınıfının da farkındaydı.

Engels notlarında, İrlandalıların “köylü olmaktan çıkıp burjuva yaşam tarzına büründükleri anda yozlaşmaya başladıklarını” yazmıştı. Bu görüşler küçümseyici olarak değerlendirilebilir; ancak bu görüşler, 2000’li yılların “Kelt Kaplanı” İrlanda’sına da gayet iyi uygulanabilirdi!

İrlanda’ya yaptığı geziler sırasında Engels, ülkenin tarihini yazmak amacıyla 15 defter doldurdu; ancak bu amacı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Engels notlarında şöyle yazmıştı:

“İrlanda tarihi, bir ulusun başka bir ulus tarafından, İngilizlerin kökeninde yatan ve İrlanda sınır bölgelerinde görülen, tüm o iğrençliklere maruz kalmasının ne kadar büyük bir talihsizlik olduğunu göstermektedir.”

İrlanda nüfusunun çoğunluğunu sarsan yoksulluk, Engels tarafından dikkatle gözlemlenmiş ve hatta köylülerin giydiği giysilerin türü bile Engels’in dikkatini çekmişti: “Giysileri, tek bir iplikle bir arada kaldığı sürece onlara pek sorun çıkarmaz ve ayakkabı diye bir şeyi de bilmezler.”

İrlandalı köylülerin içinde bulunduğu zor durum, Engels’in büyük ilgisini çekmişti; ancak tüm bu anlayışlı görüşlerine rağmen, yoksul İrlandalıların beslenme alışkanlıklarına ilişkin “sadece patates ve patatesten yapılan yemekler” gibi ifadelerle yoksul İrlandalıları klişeleşmiş bir şekilde betimlemiş ve hatta “ihtiyaçlarının ötesinde kazandıkları her şeyi içkiye harcadıklarını” öne sürmüştür.

İrlanda’daki İngiliz emperyalizmine yönelik kınamanın ve İrlandalı köylü sınıfına dair tartışmalı görüşlerin yanı sıra, hiçbir seyahatname iklimden bahsetmeden tamamlanamazdı ve Engels için İrlanda’daki iklim, halkı kadar kendine özgü bir karaktere sahipti: “Hava, tıpkı sakinleri gibi daha keskin bir karaktere sahip; daha keskin ve ani zıtlıklar içinde hareket ediyor; gökyüzü bir İrlandalı kadının yüzü gibidir; yağmur ve güneş aniden ve beklenmedik bir şekilde birbirini izliyor ve İngilizlerin o gri ve sıkıcı havasından eser yok.”

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Hazar’dan Kızıldeniz’e Tek Cepheli Savaş

Her yapısal krizini yıkım ve savaşla aşmaya çalışan kapitalizm, yirmi yıla yaklaşan son krizinde de benzer bir amacı güdüyor. Derinleşen yapısal krizle ortaya çıkan hegemonya krizi, halihazırda var olan ve birbirinden bağımsızmış gibi görünen dört savaşı tek bir cephede birleştiriyor. İran’da delinen mutabakat, Yemen’de tırmanan abluka, Irak’ta ABD askerlerinin çekilirken yaptığı saldırılar ve Ukrayna’nın Hazar Denizi’nde İran’ı vurması ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin topyekûn saldırı politikasında, İran ve müttefiklerinin ise topyekûn direnişte yoğunlaşacaklarına işaret ediyor.

Müzakereden Yeni Cephelere

14 Haziran’da Pakistan aracılığıyla varılan ve Pezeşkiyan ile Trump’ın dijital imzalarını taşıyan İslamabad Mutabakatı, Hürmüz’ün açılmasını ve altmış günlük bir müzakere takvimini öngörüyordu. Fakat mutabakatın mürekkebi kurumadan, 8 Temmuz’da ABD yeniden saldırıya geçti. İran da misilleme olarak komşu ülkelerdeki ABD üslerini hedefe koydu ve savaş devam etti.

Bugünlerde ise Pakistan ve Katar’ın arabuluculuğunda hazırlanan “kalıcı ateşkes” önerisine iki tarafın da olumlu yanıt verdiği duyuruldu, ama İran bu iddiayı reddetti. Sahadaki kazanımlarını öne çıkaran İran, müzakere için acele etmeyip kozlarını saha sürüyor. Müzakere masasındayken soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun saldırılarına defalarca maruz kalan İran, artık saldırılara misliyle karşılık verip Hürmüz’ü kapalı tutarak müzakereleri “ciddiye almayacağını” ilan ediyor. Bu ilana karşılık soykırımcı-işgalci ABD ve İsrail ise bölge ülkelerini yanlarına çekmeye çalışarak savaşa İran’ı “taş devrine geri gönderene” kadar devam edeceklerini ortaya koyuyorlar.

ABD ve İsrail’in bu niyetine karşılık İran da cepheyi Yemen ve Kızıldeniz’de büyütmeye çalışıyor. Yemen’deki gerilimi belirli bir seviyede tutmak isteyen İran, müttefikleri Husiler aracılığıyla savaşı artık Kızıldeniz’e taşıyor.

Husiler temmuz ayının başında Suudi Arabistan’ın hava üslerini vurdu. Bunun ardından ay ortasında bir “deniz seyrüsefer yasağı” ilan ettiler ve izleyen günlerde petrol boru hatlarını, tankerleri ve Aramco’nun Cizan ve Yenbu tesislerini sistematik biçimde hedef tahtasına koydular.

Husilerin saldırılarından daha önemli olan ise Babülmendep Boğazı'nın kapatılması. Boğazın kapatılmasıyla İran ve müttefikleri küresel enerji akışını yeniden şekillendirmekle birlikte Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek vermelerini engellemeyi amaçlıyorlar. Nitekim Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasına ek olarak Kızıldeniz güzergâhının da kapatılması, Suudi petrolünün ihracatını sıkıntılı duruma sokmuş durumda. Buna bir de petrol tesislerinin vurulması eklendiğinde petro-dolarla var olan bölge ülkelerinin soykırımcı Epstein Koalisyonu’na destek verme isteğini azaltıyor. Öte yandan boğazlarının kapatılması ve petrol arzındaki daralmaların meta üretim ve dolaşım süreçlerinde zaman kaybına ve maliyetlerin artmasına neden olması, kapitalizmin yapısal krizini daha da derinleştiriyor. Ve bu da ABD emperyalizmi ve işbirlikçilerinin askeri güçlerini boğazları açmaya yoğunlaştırmasına neden oluyor.

Bu yoğunlaştırmanın bir boyutu da Irak’ta görülüyor. Irak’ta 30 Eylül’e kadar tamamlanacak ABD askerlerinin çekilmesi süreci, ilk bakışta 2003’te başlayan işgalin kapandığı izlenimini veriyor. Ama Trump’ın aynı açıklamada Irak’ın petrol şirketleriyle “gelişen ilişkilerine” atıf yapması, askeri varlık geri çekilirken ekonomik nüfuzun aynı hızda derinleşeceğinin itirafı oluyor. ABD sahadan askerini çekip İran ve Yemen üzerinde yoğunlaştırırken Irak’ı vekil güçlerine “emanet ediyor” ve böylece ekonomik sömürüsünün faturasını işbirlikçilerine yükleyerek “maliyeti” azaltmayı istiyor.

Kuzeyden Eklenen Halka

Bu tabloya kuzeyden yeni bir parça eklenmesiyle resim tamamlanıyor. 25 Temmuz’da Ukrayna, Hazar Denizi’nde İran bağlantılı bir kargo gemisini, bir Rus savaş gemisini ve bir petrol platformunu İHA’larla vurdu. Zelenski bunu Rusya’ya yönelik “uzun menzilli misilleme” olarak sunarken, İran vurulanın sivil bir ticaret gemisi olduğunu ve bir denizcinin öldüğünü açıklayarak sert tepki gösterdi.

Ukrayna’nın cephe hattından bin kilometre uzaktaki bu saldırısı tesadüf değil. Rusya ile İran arasındaki 2025 tarihli Kapsamlı Stratejik Ortaklık, Hazar’ı iki ülke arasındaki askeri lojistiğin ana damarına dönüştürmüştü. NATO’nun doğrudan desteklediği bir devlet, Rusya-İran ekseninin lojistik damarına saldırarak fiilen İran savaşının bir tarafı haline geliyor. Kiev’in bu hamlesi, bir bütün olarak Batı blokunun İran’ın üzerindeki baskıyı Hazar Denizi’nden de büyütme hesabının bir parçası oluyor. Böylece bütün savaşlar tek cephede birleşiyor.

Lenin, bir asırdan fazla önce ortaya koyduğu emperyalizm çözümlemesinde, tekelci sermayenin ulusal sınırlara sığmaz hale geldiği bir çağda büyük güçler arasındaki çatışma, pazarların ve nüfuz alanlarının yeniden paylaşılması mücadelesinden başka bir şey olmadığını söylemişti. Bugün Orta Doğu ve Hazar’da yaşanan da bu mücadelenin güncel biçimi. Fakat bu tablo emekçilere ve halklara hiçbir çıkış sunmuyor. Çıkış, büyük güçlerin savaşında değil, İran’da, Yemen’de, Irak’ta ve Ukrayna’da emperyalizme ve onun işbirlikçilerinin neden oldukları savaşlara karşı durabilecek emekçilerin ve halkların örgütlü mücadelesinin inşasında aranmalıdır.

(Çeviri) Dünya Siyasetinde Patlayıcı Malzeme - Vladimir İlyiç Lenin

Çevirmenin Notu:  Bu yazı ilk olarak Proletary gazetesinin 23 Temmuz (5 Ağustos) 1908 tarihli 33. sayısında yayımlanmıştır. Andrew Rothstein...