30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı resmen sona erdi.[1] Hiçbir zaman var olmadığı ortaya çıkan kitle imha silahları gerekçesiyle 2003’te başlayan ABD işgali, zirve noktasında 170 bin asker ve 505 üsle Irak’ı fiilen bir Amerikan garnizonuna çevirmişti.[2] İşgalle birlikte Irak devleti çökmüş, bunun sonucunda önce bir iç savaş çıkmış, ardından 2014’te IŞİD ortaya çıkmıştı. Üstelik ABD’nin şimdi “zafer” diye sunduğu IŞİD’in yenilgisi, aslında kendi yarattığı bir enkazdan doğan tehdidin ortadan kalkmasından ibaretti. Washington’ın bugün “mücadele ediyoruz” dediği İran etkisinin Irak’ta bu denli güçlenmesi de dolaylı olarak aynı işgalin bir sonucudur.
İşgalin Bilançosu
Çekiliş
kutlanırken geride bırakılanların da hatırlanması gerekiyor. Ebu Gureyb
hapishanesinde ABD askerleri ve istihbarat mensuplarının tutuklulara uyguladığı
işkence (cinsel taciz, elektrik verme vb.) Menadil el-Cemadi’nin ölümüyle
sonuçlanmış ve bu ölüm nedeniyle on bir asker mahkûm edilirken hiçbir üst düzey
yetkili yargılanmamıştı. 2005’te Haditha’da ABD askerleri kadın, çocuk ve
yaşlılar dahil 24 sivili öldürmüş, sekiz askerin yargılanmasına rağmen hepsi
beraat etmişti. Mahmudiye’de 2006’da 101. Hava İndirme Tümeni askerleri on dört
yaşındaki Abir Kasım el-Cenabi’ye tecavüz edip onu ailesiyle birlikte
katletmiş, cesetleri yakmaya çalışmıştı. Blackwater’ın Bağdat’ta silahsız on
dört sivili öldürdüğü Nisur Meydanı katliamının faillerinin cezaları ise mahkûm
edildikten bir süre sonra indirilmişti. New Yorker dergisinin ulaştığı verilere
göre Irak ve Afganistan’da 781 savaş suçu iddiasının yüzde 65’i “suç oluşmadığı”
gerekçesiyle kapatılmış, suç sayılan 151 vakada 572 failden yalnızca 127’si
mahkûm edilmişti. Iraq Body Count’a göre 2003’ten bu yana belgelenen sivil
ölümler 200 bini aşıyor. 2004’te Felluce’de kullanılan beyaz fosforu önce inkâr
edip sonradan “düşman savaşçılara karşı yanıcı silah” diye savunan aynı
Pentagon, yıllar sonra bu silahı kullandığını iddia ettiği Esad yönetiminin uluslararası
mahkemede yargılanmasını talep edecekti. Üstelik işgalin kendisi, BM Güvenlik
Konseyi onayı olmadan yapıldığı için dönemin BM Genel Sekreteri Kofi Annan
tarafından “uluslararası hukuka aykırı” olarak nitelendirilmişti.[3] Bu
bilanço hatırlanmadan, çekilişi yalnızca bir “jeopolitik denge” meselesi olarak
okumak eksik kalır.
ABD’nin
bu çekilişi bir lütuf olarak sunması, son birkaç yılın gerçekliğiyle de örtüşmüyor.
Irak’taki İran yanlısı milis güçlerinin yıllardır ABD üslerini - özellikle Enbar’daki
Ayn el-Esed’i - onlarca kez vurması[4] ve Suriye’de
Palmira yakınlarında iki Amerikan askerinin ölmesi Washington’ın bölgedeki kayıplarını
azaltma isteğini hızlandıran son gelişmeler oldu.[5] 2024’te
Bağdat’la varılan çekilme takvimi, soykırımcı Epstein koalisyonunun 2026’da
İran’a açtığı savaşın sonuçları nedeniyle iyice öne alındı.[6] Trump’ın
çekilişi “kötü bir kararın tarihe karışması” sözleriyle kutlaması, aslında
yıllardır süren direniş mücadelesinin sonucunu kendi başarısı gibi sunma
çabasından başka bir şey değildir.
Zafer
Çekilişin
ardından ortaya çıkan üç ayrı “zafer” anlatısı, meselenin kendisini ele veriyor.
Irak Başbakanı Ali el-Zeydi, bu günü resmî tatil ilan edip “Egemenlik Günü”
olarak andı ve kutlamayı kurumların gücü ve “dengeli ortaklıklar” söylemiyle
çerçeveledi.[7] İran
Devrim Muhafızları ise çekilişi doğrudan “tarihî bir zafer” ve “Batı Asya’da
yabancı egemenliğin sonuna doğru bir adım” olarak nitelendirdi.[8] Kudüs
Gücü komutanı Tuğgeneral İsmail Kaani de 2 Ekim’de bir adım daha ileri giderek,
ABD’nin geniş kaynaklarına rağmen “Irak halkının direnişi ve Direniş Cephesi’nin
kahramanları sayesinde” kovulduğunu, ABD varlığının “diğer alanlardaki
kalıntılarının da” temizlenmesi gerektiğini söyledi.[9]
Kataib Hizbullah gibi milisler ise çok daha açık konuşarak “işgalci güçlerin
direnişin İHA ve füzeleri altında aşağılanarak kovulmasını” kutladı.[10] Üç
anlatı da kendi kazanımını öne çıkarıyor, ancak sahadaki gerçeklik, yıllarca
süren silahlı direnişin ABD’yi başka hiçbir yerde görülmemiş bir hızla bölgeden
çekilmeye zorladığını ortaya koyuyor.
Nitekim
çekilişin başlangıçta öngörülen bir koşulu da zaferin kime ait olduğunu
gösteriyor. Bu koşula göre Irak’taki milis grupların 30 Eylül’e kadar silah
bırakması gerekiyordu.[11] Ancak
Kataib Hizbullah ve Hareketü’n-Nüceba gibi en güçlü gruplar, “tam egemenlik”
-yani yabancı güçlerin tamamen çekilmesi- sağlanmadan silah bırakmayacaklarını
açıkça ilan ettiler.[12] Bunun
üzerine hükûmet, silahsızlanma takvimini Haziran 2027’ye erteledi ve taraflar
arasında 90 günlük karşılıklı bir “dondurma” anlaşması yürürlüğe girdi.[13]
Üstelik Asaib Ehl el-Hak’tan ayrılan bir grup, İran’ın “belirgin” desteğiyle
yeni bir silahlı oluşum bile kurdu.[14] Bu
da Bağdat’ın silah tekelini devlette toplama hedefinin kâğıt üzerinde kaldığını
gösteriyor. El-Zeydi’nin ABD’nin tamamen çekilmesinde ısrarcı olması da
gösteriyor ki, milislerin “silahımız ABD işgaline karşıdır” gerekçesini
ellerinden alıp onları siyaseten köşeye sıkıştırmaktan vazgeçmeyecektir. Dolayısıyla
Bağdat da bu “zafer” anlatısını iç iktidar mücadelesinde bir araç olarak
kullanıyor.
Sonuç olarak, işgalci ABD’nin Irak’tan çekilişi meselenin kapandığı anlamına gelmiyor. Örneğin Washington ile Bağdat’ın, askerler çekilir çekilmez 2008 tarihli Stratejik Çerçeve Anlaşması’na, yani bağlayıcı olmasa da ABD’nin güvenlik desteğini öngören bu metne geri dönmesi, çekilişin ABD’nin etkisini bitirmediğini, yalnızca biçimini değiştirdiğini gösteriyor.[15] ABD’nin İran’ın denizden kuşatılması için askerî güçlerini göndermesi, Yemen’de Suudilere verilen desteğin sürdürülmesi ve soykırımcı ve işgalci İsrail’in savaşı büyütme çabaları, ABD emperyalizminin çekilmek bir yana, başka biçimlerde ama daha güçlü biçimde bölgedeki savaşa dahil olacağına işaret ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder