26 Mart 2011 Cumartesi

Ya İşgal, Nükleer, Ekonomik Kriz; Ya Sosyalizm!

Bouazizi’nin yaktığı ateş, Tunus ve Mısır’dan sonra Bahreyn, Yemen, Libya ve Suriye’de de yanmaya devam ediyor. Nitekim egemenler, “her kriz bir fırsattır” şiarıyla ezilenlerin başkaldırmasını kendi tahakküm politikaları doğrultusunda kullanmak üzere harekete geçtiler. 

İsyan Ateşi Devam Ediyor! 

Bahreyn’de Şii ağırlıklı muhalefetin isyanını bastırmak üzere Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Kuveyt, Katar ve Umman'dan oluşan Körfez Ülkeleri İşbirliği Konseyi Bahreyn’e asker gönderdi. Bu işgal sonucunda gösteriler bir süreliğine durmak zorunda kaldı. 

Yemen’de ise 32 yıldır Devlet Başkanı olan Salih, Ocak 2012’de seçimlerini yapılmasını sağlayarak görevini bırakacağını açıkladı. Fakat Yemen halkı Salih’in hemen bırakması yönünde ısrarlarını sürdürmeleri üzerine, Salih Meclis’ten olağanüstü hal ilan eden yasayı geçirerek iktidarı bırakmaya ne kadar niyetli olduğunu gösterdi. Yine de halk 18 Mart’taki gösteride kaybettikleri elli kişiyi anmak ve Salih’in gitmesinde ne kadar ısrarlı olduklarını göstermek amacıyla, Sana’da yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı büyük bir miting düzenlediler. 

Suriye’de Beşşar Esad, isyan henüz Tunus’u sarmışken erken davranarak ‘reform’ sözü vermiş ve bir süre sonra reformlarını yerine getirmeye alıştı. Fakat Suriye halkı reformların sürmesi için eylemlerine devam etti. Dera kentinden başlayarak altı kente yayılan gösterilerde halk eski lider Hafız Esad’ın heykellerini yıkarak bu rejimi istemediklerini gösterdiler. Ama akabinde devletin sert müdahalesiyle karşılaştılar.

Her ne kadar Beşşar Esad, babası Hafız Esad’ın aksine Batı’ya yakın bir siyaset izlese de devlet kademelerinde kemikleşmiş Baasçı kadrolar ve dünyaya nam salmış El Muhaberat reformların önündeki en büyük engeller. Nitekim Beşşar’ın “Öldürülseniz bile göstericilere ateş açmayacaksınız” talimatına karşın bugüne kadar yaklaşık yüze yakın insanın ölmesi aradaki gerilimin en büyük göstergelerinden biri. Çözümü yükselen halk hareketinin gücü ve örgütlülüğü belirleyecek. 

Libya Müdahalesi

Libya… İsyan ateşinin en çok alevlendiği yer. Bingazi merkezli başlayan isyan hareketi bütün Libya’yı sarmış, Kaddafi’yi Trablus’a sıkıştırmıştı. Fakat Kaddafi güçlerinin karşı atağıyla muhalif güçler Bingazi, Tobruk ve Derne’ye gerilediler. Bunun üzerine muhalifler kurduğu geçici hükümeti ilk tanıyan ülkelerden Fransa’nın önderliğinde, NATO’nun güçleri hava saldırısına geçtiler. Bu saldırı öncesinde, Devrim Komitesi sözcüsü Abdelhafiz Ghoga’nın 28 Şubat Pazartesi günü söylediği şu sözleri duyurdu: “Libya’nın geri kalanı Libya halkı tarafından özgürleştirilmeli” diyerek yabancı müdahaleye karşı olduğunu belirtmişti. Ama hava saldırısının ardından “Stratejik bir hava saldırısı bizim reddettiğimiz bir dış müdahaleden farklıdır” diyerek yabancı müdahalenin sadece Kaddafi’ye olmadığını gösterdi. Benzer bir 180 derecelik dönüşü TC Başbakanı Erdoğan da gösterdi. 1 Mart 2011’de Almanya’da “NATO’nun Libya’da ne işi var? Ülkeler, halklarının kendi kaderlerini belirleme haklarına saygı duymalıyız” diyen Erdoğan, daha tezkere çıkamadan savaş gemilerini Libya’ya göndermekle kalmadı, operasyonun karargahının İzmir olması içi büyük çaba sergiledi.

Peki yaşam kalitesi indeksinde Afrika birincisi olan, kendisine yapılan saldırının öncüsü olan Fransa’nın lideri Sarkozy’nin seçim masraflarını karşılayan Kaddafi’nin Libya’sına neden müdahale gereksinimi duyuldu? Başta Obama olmak üzere (ki saldırının ön saflarında AB ülkeleri gözükse de ABD’nin bu konuda onlardan hiç de geride kalmadığını unutmamak gerek) NATO üyesi ülkelerin liderlerinin yaptığı demokrasiyi sağlama ve can kaybını önleme amaçlı müdahalesi ne kadar dürüstçe?

Libya başta petrol olmak üzere yer altı ve yer üstü kaynakları zengin olan bir ülke. Öyle ki ülke ekonomisi her yıl ortalama yirmi milyar dolar fazla vermektedir! Ayrıca Akdeniz’in orta kısmında oluşuyla stratejik bir konuma sahip. Başta Fransa, İtalya ve Almanya olmak üzere senelerdir milyar dolarlık silah satan Batılı ülkelerin Libya’ya müdahalesinin ardında yatan gerçeklerden biri de yükselen devrimci hareketlere set çekerek, olası Ortadoğu’daki işgal hareketlerine üs sağlamak. Fakat başta Alman solu olmak üzere ilerici (!) güçler bu gerçekleri görmeyerek ülkelerinin Libya’ya müdahaleye çağırdılar veya müdahalelerini desteklediler. Dolayısıyla müdahaleye karşı çıkmanın nedeni Kaddafi’yi savunmak değil, başta Libya olmak üzere isyan hareketlerin yayıldığı diğer ülkelere karşı olabilecek emperyalist işgale karşı çıkmaktır.

Batılı ülkelerin ‘demokratik’liklerine ve ‘dürüst’lüklerine gelince. Batılı ülkelerin, Arap devrimleri başlayana kadar Libya ile ilişkilerinin ne kadar iyi olduğunu (Sarkozy’nin seçim masraflarını Kaddafi’nin karşıladığını belirtmiştik) cümle alem tarafından bilinmektedir. Özellikle son dönemlerde IMF’nin önderliğiyle yapılan özelleştirmelerde en büyük payları Batı sermayesi almaktaydı. Petrol diğer önemli kaynakların üretimi ve dağıtımı yine Batılı sermaye gruplar tarafından yapılmaktadır. Libya’ya silah satışında yine batılı ülkeler ön sırayı kapmış durumda. Fransa 3 milyar dolar, İtalya ise 1,3 milyar dolarlık bir silah ticareti hacmine sahip Libya’yla. Böylece Fransa hava kuvvetlerinin, yaptıkları ilk hava saldırılarıyla kendi sattığı silahlarını vurduğunu ve bunun bedelini de Libya halkının ödediğini görüyoruz. Böylece Kaddafi’nin halkını katletmesini öne sürerek müdahale edenlerin, aslında Kaddafi’nin bu katliamları kendilerinin sattıkları silahlarla gerçekleştiğin görerek bu ülkelerin ne kadar ‘demokrat ve uygar’ ve ‘dürüst’ oldukları ortaya çıkmıyor mu? 

Wisconsin Başkaldırısı

Arap coğrafyasındaki isyanlara bir selam da ABD’den geldi. Wisconsin Eyalet Senatosu’nun toplu iş sözleşmesi haklarını yok etmek, sosyal güvenlik ve sağlık sigortası kesintilerini artırmak amacıyla çıkardığı yasalar emekçilerin direnişiyle karşılandı. Senato binalarını işgal ederek direnişe başlayan işçilerin isyan dalgası Ohio, İndiana, Oklahoma, Nebraska, Vermont gibi şehirlere sıçrayarak ülke çapında dayanışmaya da yol açıyor. Fakat Amerikan burjuvazisi kendi ülkesindeki bu isyana karşı acımasız olacağını göstermeye başladı. Nitekim Wisconsin valisi Scott Walker kamudan on iki bin işçi çıkarılacağını bildirdi. Dünyanın en zengin ikinci kişisi olan Warren Buffet “Tamam, bir sınıf savaşı var ama bu savaşı yapan benim sınıfım yani zenginler sınıfı ve savaşı biz kazanıyoruz” diyerek ortada “sınıfa karşı sınıf” savaşı olduğunu gözler önüne serdi. Diğer yandan Amerikalı emekçiler bu savaşın farkındalar ve direnişlerini yükselterek, Mısır’a gönderdikleri selamla bu kavganın hepimizin kavgasında olduğunu gösterdiler. 

Japonya ve Nükleer

Mart ayında dünyada gelişen diğer önemli bir olayda Japonya’da gerçekleşen 8.9 şiddetindeki depremdi. 11 Mart’taki depremde yaklaşık dokuz bin kişi hayatını kaybetti ve ölü sayısının yirmi bini bulabileceği belirtiliyor. Fakat depremin açtığı en büyük hasar Fukuşima Nükleer Santrali’nde gerçekleşti. Nükleer Santrali’nin hasar görmesi sonucu radyasyon Büyük Okyanus’a yayıldı ve oradan da bütün dünyaya yayılması bekleniyor. Bu olay bütün dünyada nükleer enerji üzerindeki sorgulamaları (tüp gazla karşılaştırılmayı değil! ) tekrar gündeme getirdi.

Ekonomik Kriz Devam Ediyor !

2008’de başlayan ekonomik krizin etkisi 2011’de de devam ediyor. Yunanistan sonra kriz etkisini Portekiz’de de gözle görülür şekilde göstermeye başladı. Euro S&P'nin Portekiz’in kredi notunu düşürmesinin ardından Portekiz Başbakanı Jose Socrates görevinden istifa etti. Portekiz’deki krizin etkisi tarihsel, coğrafi ve ekonomik olarak yakın ilişkide bulunduğu İspanya’yı hemen etkiledi. Kredi derecelenme kuruluşu Moody's 30 İspanyol bankanın kredi notunu düşürdü. İspanya Merkez Bankası, 12 bankanın 15.15 milyar Euro tutarında yeni sermayeye ihtiyaç duyduğunu açıklayarak kriz sırasının İspanya’ya geldiğini belirtti. İspanya’nın Euro bölgesi ülkelerinin yüzde 13’ünü oluşturması Avrupa’yı telaşlandırmaya başladı. Öyle ki sermaye sahipleri Euro sisteminin çökebilme ihtimalinden daha sık söz etmeye başladılar.

Arap coğrafyasında süren isyan ateşleri ve bunlara karşı başlayan emperyalist müdahaleler, Japonya’daki nükleer sızıntıya karşı yükselen çevreci tepkiler ile Yunanistan, İrlanda’dan sonra Portekiz’e ulaşan ve İspanya’ya sıçraması beklenen ekonomik kriz dünya gündeminin önümüzdeki süreçte çok daha hareketli olacağını gösteriyor.

23 Mart 2011 Çarşamba

Yeni Gün

Yine ve yeni bir 21 Mart’la doğa ve yaşam kendini küllerinden tekrar yarattı. Her dilde neredeyse “Yeni Gün” olarak adlandırılan bu günü anlamlı kalan birçok olay vardır halkların hafızalarında.

Nasıl ki kendini küllerinden yaratan her varlık gibi, insan da kendini küllerinden yaratırken geçmişiyle bir hesaplaşmaya, geçmişinden güç almaya gereksinim duyar. Bu gereksinimlerini, bir bilgeliğin duyarlığıyla, geçmişini ince ince işleyerek kazandığı bilgilerle ve düşüncelerle gidererek ilk aşamasını tamamlar.

Daha sonra düşüncenin ve bilginin maddi güç haline gelmesi süreci gelir. Ve bunu gerçekleştirmek için duyulan en büyük gereksinim de kuşkusuz cesarettir. Cesaret, baskı ve zülme dönüşmüş olan karşıt düşünceye karşı koymanın anlamını taşımakla birlikte, kendini yakıp küllerinden doğan bireyin varlığının da tüm çıplaklığıyla ortaya konmasının aracıdır.

Ve bu araçta oluştuktan sonra geriye bu aracın kamulaştırılması kalmaktadır. Düşüncemizle, bilgimizle, cesaretimizle oluşturduğumuz aracımızı, nasıl ki içinde yaşadığımızdan çevre ve toplumdan etkisinden bağımsız oluşmamışsa, onlardan bağımsız da var olamaz. Büyük halk kitlelerine ulaşırken de aracımız bizi yansıtır bir bakıma da. Ne kadar sesimiz dört duvardan duyulmasa da, ne kadar bir derviş olgunluğunun getirdiği mütevazilikle, gözleri tüketimin perdesiyle kapanmış olanlara görünmese de, milyonların yüreklerine sarsılmaz bir şekilde girecek kadar da büyüktür aracımız.

Düşünce ve bilgi, cesaret ve mütevazilikle gibi “üç” değerle oluşturarak, insanlığa hediye ettiğimiz bu araç, her 21 Mart’ta tekrar tekrar kendini yenileyerek ezilenleri, mazlumları ve emekçileri nihai zafere götürecek yolda aydınlanmayı sağlayacaktır.

Küllerimizden tekrar tekrar doğarak yarattığımız “Yeni Gün” hepimize kutlu olsun!

14 Mart 2011 Pazartesi

TC Gazetecilik Meslek Yüksek Bedel Ödeme Okulu

(Özgürlükçü Gençlik Web Sitesi)

Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın gözaltına alınmasıyla Ergenekon davası tekrar gündeme geldi, fakat bu sefer medyayı daha doğrusu yazılı basını öne çıkararak.

Yazılı basın ortaya çıktığından bu yana gerek Türkiye, gerekse Dünya’da baskı altında oldu ve olmaya devam ediyor.  Başta Abdülhamit döneminden başlayarak faaliyetine başlayan baskı ve sansür, ilerleyen zamanlarda biçim değiştirerek varlığını devam ettirdi Türkiye’de.

1945 yılında Tan Gazetesinin basılmasıydı bu biçim değişikliğinin ilk versiyonu. Bu baskında yer alan Süleyman Demirel daha sonra yüksek devlet görevlerinde bulunacaktı, Aziz Nesin de kendi gazetesini yakmaktan cezaevinde !

Daha sonra Kürt gazetecilerin enselerinde kurşun olarak bulacaktık değişik bir versiyonunu, ve yahut 166 (yazıyla yüz altmış altı) yıl ceza almasıyla Vedat Kurşun’un. Sayısını bile hatırlayamayacaktık kapatılan Kürt gazetelerinin sayısını ve adlarını.

Metin’in kafasındaki morlukta ve Hrant’ın sırtındaki kurşunda bulacaktık o kirli, kanlı ellerini. Birinde cop, birinde bayrak tutarken!

Erol Zavar, Nevin Berktaş ve Toplumsal Özgürlük Gazetesi yazarları Oğuzhan Kayserilioğlu ve Tuncay Yılmaz’ı parmaklıklar arkasına atarak emeğin ve ezilenlerin sesini susturabileceğini sanarken görecektik değişik bir versiyonunu da.

Ve 21 Eylül komplosunun kanıt(!) ve yargılamalarını görmüştük baskı ve zulmün, yazılı basının dezenformasyon ve iftira biçimine bürünmüş baskı versiyonunu, emniyet ve adaletten önce!

Gazetecilik okumak istiyorsa çocuğunuz, önce kalmasını istediğiniz cezaevini seçin diyordu sosyal ağlarda paylaşılan düşüncelerden birinde. Sanırım önce ödeyeceği bedeli seçmesi gerekiyor gazetecilik okuyacak olan bu ülkenin gençleri. Fakat bu ülkenin gençleri 4 Aralık’ta Kabataş’ta, 16 Mart’ta Beyazıt’ta bedellerini ödüyorlar aydınlığın ve özgürlüğün ve ödeyecekler de. Ve gazeteciler yine yazacak bu gençlerin onurlu mücadelesini.

Gazeteler, düşüncelerin kitlelerin bilincine dönüşerek somut bir güç olmasında önemli araçlardan biridir. Ne zaman ki ezilenler bu aracı kullanmak istedilerse devrim ve demokrasi yolunda, yukarıda bahsettiğimiz baskı ve şiddet biçimlerini kullandı ezenler. Geçmişte olduğu gibi bugünde bize düşen gazetelerimize, gazetecilerimize sahip çıkmak. Bu da varoluşumuzun, direnmemizin ve mücadelemizin bir başka şekli değil mi?

8 Mart 2011 Salı

Pir Sultanlar Yaşıyor, Mücadele Sürüyor!

 (Özgürlükçü Gençlik Web Sitesi)

9 Kasım 2008’de Ankara, 8Kasım 2009’da da İstanbul’dan sonra 6 Mart 2011’de İzmir’de onbinlerce Alevi “Demokratik Anayasa ve Eşit Yurttaşlık” mitingiyle İzmir Gündoğdu Meydanını doldurdular.

Aleviler de, başta Kürtler olmak üzere AKP’nin (s)açılım politikalarından gerekli payı almışlardı. Bu pay doğrultusunda Devlet Bakanı Faruk Çelik’in yürüttüğü Alevi açılımı doğrultusunda Alevi çalıştayları yapılmıştı. Fakat Alevi örgütlerinin önemli bir kısmı çözüme dair önerilerinin bulunduğu dosyaları bakana bırakarak çalıştaydan çekilmiş, fakat Bakan kalan sağlar bizimdir minvalinden kalan örgütlerle Alevi açılımı hakkında görüşmeye devam etmişti. Nitekim bu çalıştaylardan sonra ortaya konan tek somut adım Madımak Oteli’nin kamulaştırılması oldu. Fakat diğer taraftan ‘Aile İmamlığı’ projesiyle AKP aslında bu sorunu çözmeye ne kadar meraklı olduğunu bütün aklı demokrasiye yetenlere ve ‘yetmeyenlere’ göstermiş oldu.

Senelerdir Alevilerin sığındığı kale olan CHP’de de durumlar farklı değil. Kürt ve Alevi olması nedeniyle Aleviler içinde de bir umut yaratan Kemal Kılıçdaroğlu, Kürt ismini kullanmadan Kürt sorunun çözmeye kalkışmasından daha beter bir şekilde ne Aleviden bahseder oldu ne de sorunlarından.

Böylece Aleviler ‘kendi göbek bağımızı kendimiz keseriz’ diyerek üçüncü defa meydanlara döküldüler. Miting alanını dolduran sloganlar da, önceki mitinglere göre Alevilerin artık bu sorunun sistem içinde veya sistem partileriyle çözüme ulaşabilme umudundan yavaş yavaş ayrıldıklarını işaret ediyordu.

Mitingte dikkati çeken diğer bir yön ise Alevi gençliğin durumuydu. Senelerdir CHP ve sistemin yarattığı pasifizmle savrulan Alevi gençliğinde bir uyanış, kendine gelişin imgeleri kendisini gösteriyordu. Bununla birlikte diğer sevindirici gelişme de ailelerin, senelerdir politikadan uzak tutmaya çalıştıkları gençlerle birlikte ve onların yanında olduklarını gösterir bir şekilde meydanları doldurmalarıydı.

Her ne kadar mitingte olumlu işaretler çok olsa da, bir o kadar da belirsizlik mevcuttu. Aleviler her ne kadar sorunun çözümü için sistem dışına dönmeye başlasa da, bu konuda hala şüpheleri çok fazlasıyla mevcut. Bu şüphelerin giderilmesinin yolu ise birleşik, aktif, mücadeleci ama Aleviliği ve Alevileri kendine bir kaynak olarak değil demokratik devrime giden yolda özörgütlülüğüyle mevcut olan bir müttefik olarak gören bir devrimci, sosyalist alternatif yaratmaktan geçiyor. Nitekim gerek geçmişin pasifizminden ve aile baskısından kurtulmaya başlayan Alevi gençliğini kazanmanın yolu da buradan geçiyor. Alevileri bir kaynak olarak görüp kullanmanın geçmişte Aleviler üzerinde büyük yara açtığını akıldan çıkarmadan, onları kendi öz varlıkları ile kabul edip bu doğrultuda politika ve eylemler sergileyerek demokratik devrime ve Sosyalizme giden yolda Pir Sultan’ın torunlarıyla birlikte yürümenin onuruyla mücadeleye devam edelim!

2 Mart 2011 Çarşamba

Tunus ve Mısır Gençliği Özgürlüğe Çağırıyor!

(Özgürlükçü Gençlik, Mart 2011 sayısı)

“Bir kıvılcım düşer önce, Büyür yavaş yavaş...” diyerek Yılmaz Güney dile getirmişti, içimizdeki sömürüye, ezilmeye ve adaletsizliğe olan isyanımızın ateşini. Ve bu isyan ateşi önce Tunus’lu bir arkadaşımızda, Mohamed Ben Bouazizi’nin bedeninde, sonra da bütün Arap ve Dünya gençliğinin sloganlarında ve ey- lemlerinde vücut bularak “her şeye bitti” diyenlere bir tokat, ezilenlere ve sömürülenlere ise aydınlık oldular ve olmaya devam ediyorlar. 

Tunus, Fransa, Barcelona

Tunus, 1956 yılında bağımsızlığına kavuştuğunda 80 yıllık bir Fransız sömürgesiydi. Fakat Tunus’un “bağımsızlığı” imzaladıkları antlaşmanın üzerinde kalmıştı. Önce kurucu liderleri Habib Burgiba (1957-1987), ardından Zeynel Abidin Bin Ali (1987-2011) dönemlerinde ise Fransa’nın etkisinden kurtulamadı. Her ne kadar dış politika konularında (örneğin Filistin Kurtuluş Örgütü’ne 1982 yılında ev sahipliği yapması) kısmen tarafsız kalsa da, ülke içinde özellikle gösterilen seküler ve liberal politikalarla “Batı”yla ve özellikle Fransa ile olan bağlarını koparmadı. Üstelik 28 Kasım 1995 yılında imzalanan Barcelona Deklarasyonu ile Tunus iplerini AB’nin ellerine ve neoliberalizmin ‘Spes salutis’ (kurtuluş umudu- tabii ki emekçiler için) olmayan politika- larına teslim etmişti. Ve bu politikalar sayıları yüz binleri bulan Zeynel Abidin Bin Ali’nin kolluk kuvvetleri ile pürüzsüz bir şekilde uygulanmaya çalışıldı. Ta ki 17 Aralık 2010’a kadar. 

İsyan, Direniş, Devrim!

Tunus’un binlerce diplomalı işsizlerinden biri olan Mohamed Ben Bouazizi, 17 Aralık günü Sidi Bouzid kentinde işporta tezgâhının elinden alınması üzerine kendi bedenini ateşe verdi. Bu olayın üzerine başta Mohamed Ben Bouazizi’nin arkadaşları olmak üzere Sidi Bouzid kentinin işsiz, yoksul ve geleceksiz bırakılmış gençleri sokaklara döküldü. Birkaç gün sonra Bouazizi’nin yaktığı ateş Tunus’un başkenti Tunus şehrini sarmıştı. İşsizlik ve yoksulluğun yanı sıra Bin Ali yönetiminin baskıcı ve yolsuzlukla dolu yönetiminden de bunalan halk gençlikle buluşarak başta Burgiba Caddesi olmak üzere bütün başkenti işgal etti. Halk ve gençlik polisin mermileri, gazları ve coplarına boyun eğmeyerek meydanları ve sokakları doldurmaya devam etmesi sonucunda Bin Ali 14 Ocak 2011’de ülkeyi terk ederek Suudi Arabistan’a kaçtı. 

İşsizlik, Yoksulluk ve Baskı 

İsyanın ateşini üniversite mezunu Bouazizi yakmıştı. Bouazizi üniversite mezunu bir gençti, fakat iş bulamadığından ayda 140 dolar (2008 verilerine göre Tunus’ta kişi başına yıllık gelir 3955 dolar !) anca kazanabildiği işportacılık yapmaktaydı. Devrimden önce gençliğin hayallerinde başta Fransa ve Almanya olmak üzere gelişmiş ülkelere gidip çalışmak bulunmaktaydı. Keza işsizlik oranı da gençlerde %30’lu bulmaktadır. Tunus’ta her ne kadar yükseköğrenim görme oranı yüksek olsa da (%38), yükseköğrenim bilimsel değil ve paralı. Bunların üzerine Bin Ali’nin kendisine karşı gelen gençleri cezaevlerine gönderen, işkencelere uğratan baskı rejimi de gençliğin isyan etmesinde önem bir etkendi. 

Örgütlülük ve Ajitasyon 

Tunus gençliğinin büyük çoğunluğu gerek baskılardan dolayı gerekse Soğuk Savaş’ın ardından oluşan apolitiklik ortamdan dolayı örgütsüz olarak bulun- maktaydı. Gençlik örgütleri olarak Tunus’ta, başta Tunus Komünist İşçi Partisi’nin gençlik örgütü Tunus Genç Komünist Birliği olmak üzere sol partilerin gençliği ile siyasi oluşumlardan bağımsız olarak Tunus Öğrenci Birliği bulunmaktadır. Her ne kadar sayısal olarak örgütsüz gençlikten az da olsa gençlik örgütleri meydanlardaki ve sokaklardaki çatışmalarda, gençlik arasındaki başarılı ajitasyonlarıyla kitleleri sokakta tutmayı başararak devrimin başarıya ulaşmasını sağladılar. Burada facebook, twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinin gençliğin iletişiminde bir kolaylık sağlaması yok değildi, fakat gençliğin sokaklarda olmasını sağlayan en önemli şey gençlik örgütlerinin yaptıkları propaganda ve ajitasyon çalışmalarıydı. Öyle ki Burgiba Caddesi politik tartışmaların yapıldığı, duvarlar resim ve karikatürlerin çizildiği bir devrim caddesine dönüştürülmüştü. Ve bu ajitasyon ile propaganda devrimin kültürüyle birleşip gençliğin isteklerini dile getirince, facebook, twitter vs. sitelere sadece olayları yansıtmak düşmüştü. 

Ve Mısır... 

...

Beşikler vermiş nuh'a, Salıncaklar, hamaklar,

Havva ana'n dünkü çocuk sayılır, Anadoluyum ben,

Tanıyor musun?

... 

En az Anadolu coğrafyası kadar zengin bir tarihe sahip Nil’in olanca cömertliğiyle beslediği Mısır coğrafyası. Kleopatra’dan, Sezar ve Antonius’lara, Ramses’ten Mübarek’e çeşitli firavunlara boyun eğse de Ra’nın çocukları her zaman olduğu gibi 25 Ocak’ta da başlarındaki zalimi fırlatıp tarihin çöplüğüne atmak için ayağa kalktılar! 

Mısır ve Firavunları 

Mısır, gerek jeopolitik önemi gerekse tarihsel ve kültürel geçmişiyle Arap coğrafyasının belki de en önemli ülkesi. İngiliz egemenliğinden 1922 yılında, Mısır Krallığından da 1952 yılında kurtularak cumhuriyete kavuşan Mısırlılar, Abdülnasır dönemiyle Ortadoğu coğrafyasında ve ülkelerinde devrimci ilerlemeler sağlamışlardır. Fakat Abdülnasır sonrasında Enver Sedat ve Hüsnü Mübarek dönemleriyle birlikte Mısır’ın yeni firavunları Ortadoğu ve Arap coğrafyasına sırtını dönerek ABD’ye yüzünü çevirmiştir. Böylece başta Filistin sorunu olmak üzere Ortadoğu’daki birçok sorunun çözülmesine engel olmakla birlikte yeni sorunların da yaratılmasına neden olmuşlardır. Ülke içerisinde de uyguladıkları neoliberal politikalarla Mısırlıları işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa mahkûm etmişlerdir. 

Tunus devriminin de etkisiyle Mısırlılar işsizliğe, yoksulluğa ve açlığa yeter demek için meydanlara, sokaklara döküldüler ve başkentteki Tahrir Meydanı’nı zapt ettiler. Fakat Mübarek’in kolluk güçlerinin mermileri, gazları ve coplarıyla müdahaleleri gecikmedi. Yine de ertesi günlerde halk ısrarla ve dirençle meydanları ve sokakları doldurmaya devam ettiler ve mücadelelerinin Firavun defoluncaya kadar devam edeceğini bildirerek Tahrir Meydanı’na çadırlar kurdular ve “Hürriyet”lerini (Tahrir Türkçe’de Hürriyet anlamına gelmektedir) kazanacakları meydanı dayanışma, özgürlük meydanı yaptılar. Nitekim mücadele ilk kazanımlarını vere- rek Mübarek önce hükümeti değiştirdi, sonra da Eylül’de aday olmayacağını belirterek muhalefet temsilcilerini (Muhammed El Baradey, Müslüman Kardeşler gibi) diyalog için çağırdı. Fakat meydandaki halkın Mübarek gitmeden hiçbir şekilde görüşmeleri kabul etmeyeceklerini bildirmeleri üzerine muhalefet temsilcileri görüşmelerden çekildiler. Keza bu sırada Mübarek’le halkın arasında duran ordu ise her ne kadar başta silahları ve tankları olmak üzere ABD tarafından beslenip, Mübarek tarafından sırtı sıvazlansa da halkın bu duruşuna karşı bir şey yapamadı. (Bu biraz, ordunun kendisini sistemin istikbalinin tehlikeye girmesi halinde devreye girecek “son temiz kale” olarak saklamasıyla da ilgiliydi.) Nitekim başta İskenderiye olmak üzere diğer Mısır kentlerinde de gösterilerin başlamasıyla Mübarek 11 Şubat’ta istifa etti. 

Yine İşsizlik, Yine Yoksulluk ve Yine Baskı 

Tunus’ta da olduğu gibi Mısır’da da gençlerin en büyük sorunu işsizlik. Son on beş yılda neoliberal politikaların uygulanmasıyla işsizlik oranı gençlikte %20’lerin üzerine çıktı. Tıpkı Tunus’ta olduğu gibi kendi ülkelerinde değil, yurtdışında görüyorlardı geleceklerini. Yine uygulanan neoliberal politikalar sonucunda yüksek- öğrenim paralı hale gelmiş, devlet üniversitelerinde okuma şansı bulan gençler okul dışında çalışmak zorunda kalmışlardır. Fakat sınıf farklılıkları burada da ortaya çıkmış, zengin ailelerin çocukları özel üniversitelerde okuma fırsatı bulmuşlardır. Ayrıca 2010 Temmuz’unda yapılan bir araştırmaya göre devlet üniversitelerinde okuyan öğrencilerin %60’ı eğitimi yetersiz bulmaktadır. Bunlarla birlikte Bin Ali’yi aratmayacak şekilde yüz binleri bulan kolluk kuvvetleri ile ailelerin içine kadar sızan ajanları ile Mübarek baskısı bu sorunların üzerine tuz biber olmuştu. Tunus’ta olduğu gibi gençliğin sorunu aynı: İşsizlik, yoksulluk ve baskı! 

6 Nisan, İhvan, DDHH 

Mısır gençliğinin örgütlülüğü Tunus gençliğine kıyasla biraz daha iyi durumda gibi gözükse de burada da devrimin öncüsü olan gençliğin büyük çoğunluğu örgütsüz. Devrime katılan örgütlerden önde gelenleri şunlardır: 

6 Nisan Gençlik Hareketi: İsmini 6 Nisan 2008’de Mahalla Al-Kubra’da yapılan işçi grevinden alan örgüt ayaklanma sırasında oldukça militan bir rol oynamış ve gençlik örgütlerinin içinde en fazla öne çıkan olmuştur. Hareket ayaklanma sırasında önder kadrolarını seçimle seçmiş, el bildirileri dağıtmış, birçok kentte bilgilendirme ve propaganda çalışmalarında bulunmuş- tur. 

İhvan Gençliği: Ülkenin en büyük muhalefet gücü olan Müslüman Kardeşler’in gençliği olan hareket, her ne kadar ayaklanmanın başlangıcında Müslüman Kardeşler gibi ne yapacağını bilememiş olsa da sonradan yaptıkları cemaat organizasyonları ile gösterilere destek vermeye başladı. 

Değişim için Demokratik Halk Hareketi: Sol güçlerin gençliği içerisinde en kitlesel olan örgüt olan hareket kitlelere devrimci bir bilinç kazandırmak için mücadeleye devam ediyor. 

Başta Tunus ve Mısır gençliği olmak üzere bütün Arap gençliği ayakta. İşsizliğe, yoksulluğa, baskıya, geleceksizliğe karşı mücadele ediyorlar. Bu mücadelelerinde her şeyi yeniden öğreniyorlar, öğretiyorlar. Attıkları her mütevazi adımın, ertesinden büyük bir dalgaya dönüşebileceğinin bilincinde kol kola, omuz omuza yürüyorlar ve bizleri de bu kavgada yanlarında olmaya seslerine seslerimizi katlamalarını istiyorlar. Korkumuzdan başka kaybedeceğimiz bir şey yok, kazanacağımız adil, eşit ve güzel bir dünya var! 

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...