31 Ocak 2026 Cumartesi

Çin Ordusuna “Neşter”

Pekin’den gelen son haberler, Çin Komünist Partisi (ÇKP) içindeki güç mücadelesinin ve devlet aygıtının yeniden yapılandırılmasının yeni bir evreye girdiğini gösteriyor. Merkez Askerî Komisyonu’nun (CMC) birinci sıradaki başkan yardımcısı General Cjan Yusya ve Müşterek Kurmay Dairesi Başkanı Lyu Çjenli hakkında başlatılan soruşturmalar, basit birer yolsuzluk dosyası olmanın çok ötesinde anlamlar taşıyor.

“İki Çizgi”

Cjan Yusya, sıradan bir asker değil; Şi Cinping’in "güçlü ordu" vizyonunun en önemli uygulayıcılarından biriydi ve CMC Başkan Yardımcılığı gibi bir Savunma Bakanı'ndan çok daha kritik, icracı bir makamı işgal ediyordu. Onun tasfiyesiyle birlikte, genelde yedi üyeden oluşan Merkez Askeri Komisyonu'nda sadece Şi Cinping ve General Cang Şangmin kaldı. Diğer üyeler, ardı ardına gelen "yolsuzlukla mücadele" dalgalarıyla tasfiye edildiler.

İddialara göre Cjan, nükleer programla ilgili teknik bilgileri sızdırarak bir ulusal güvenlik açığına neden olmakla suçlanıyor. Ancak meselenin Çin Halk Kurtuluş Ordusu (PLA) içindeki "merkezileşme" eğilimiyle ilgili olduğunu düşünenler de bulunuyor. Onlara göre PLA içinde uzun süredir varlığını koruyan yarı özerk klikler, bölgesel sadakat ağları ve devasa ekonomik çıkar alanları ile partinin merkezi otoritesini tehdit eder hale geldiler.

Şi Cinping’in son dönemde izlediği politikalar da göz önüne alındığında, bu tasfiyelerin komuta bütünlüğünü sağlama ve siyasal sadakati mutlak kılma girişimi olduğu görülüyor. Tasfiye edilenlerin "temkinli" ve savunmacı doktrinleri içselleştirmiş "eski kadrolar” olması ve yerlerine daha genç, günümüzün teknolojik hibrit harbini yönetebilecek ve siyaseten sadık ve radikal isimlerin monte edilmesi ile “merkezin” hakimiyeti artırılıyor.

Bu gelişmeler, Çin içerisinde "iki çizgi mücadelesinin" var olduğunu ortaya koyuyor. Bir tarafta Çin’in finans-kapital düzeni içinde "dünya fabrikası" olarak kalmasını ve bu uğurda ABD ile (Tayvan meselesi dahil) uzlaşmacı bir ton tutturulmasını isteyenler, diğer tarafta ise Şi’nin 2020’de formüle ettiği, iç pazarı ve alım gücünü geliştirmeyi önceleyen, daha atak ve egemenlikçi bir hattı savunanlar.

Ve bu tasfiyeler, ikinci grubun, yani ulusal egemenlik ve stratejik otonomi yanlılarının, ordu ve bürokrasi üzerindeki kontrollerini konsolide ettiklerini gösteriyor. Bu sürecin sonunda Çin ordusunun, daha az "pazarlıkçı" ama çok daha merkezi, kararlı ve risk almaya yatkın bir aktöre dönüşeceği öngörülebilir.

Tayvan’a Hazırlık mı?

Ordu içindeki bu yeniden yapılanma, gözleri Tayvan meselesine de çevirmiş durumda. Tasfiye edilen generallerin bir kısmının Tayvan konusunda "yüksek risk" almaya isteksiz olduğu biliniyordu. Dolayısıyla Şi’nin bu hamlesi, 2026 ve 2027 yıllarında bölgede beklenen sıcak gelişmeler öncesinde, ordudaki tereddütleri ortadan kaldırma hazırlığı olarak da okunabilir.

Ancak Pekin, sadece askeri sopayı değil, diplomasi havucunu da masada tutuyor. 10 yıl aradan sonra ÇKP ile Tayvan ana muhalefet partisi Kuomintang (KMT) arasındaki diyalog kanallarının yeniden açılması kritik bir gelişme. KMT’nin yeni lideri Cheng Li-wun’un "Şi ile görüşmek istiyorum" çıkışı, Tayvan meselesinin kan dökülmeden çözümü için Pekin’in elini güçlendiriyor. İktidardaki Demokratik İlerici Parti’nin (DPP) itirazlarına rağmen Pekin’in KMT ile kuracağı "sanayi ve ticaret işbirliği" köprüsü, adanın barışçıl entegrasyonu için oldukça stratejik bir hamle.

Batı’daki “Çatlaklar”

Tüm bu iç gelişmeler yaşanırken, dış dünyada da rüzgârın yönü Şi’nin “aktif” politikalarını destekleyecek şekilde değişiyor. Trump’ın "Önce Amerika" politikaları, ABD’nin geleneksel müttefiklerini Çin’e itiyor.

Kanada’nın ardından Finlandiya Cumhurbaşkanı ile İngiltere Başbakanı Starmer Pekin’le ilişkileri geliştirmeye yöneldi ve Almanya Şansölyesi Merz de Şubat ayında Çin’i ziyaret etmeyi planlıyor. Bu gelişmeler Avrupa’nın ABD’nin baskılarını ve Trump’ın “Britanya-Çin ilişkilerinin resetlenmesi çok tehlikeli” söylemini “umursamamaya” başladığını ortaya koyuyor. “Umursamamanın” altında Çin’in 20 trilyon dolarlık ekonomisi ve 45 trilyon dolar değerindeki hisse ve tahvil piyasalarının desteği ile Şi Cinping’in Avrupa’ya "rakip değil ortağız" mesajını vermesinin payı büyük.

Buna ek olarak Rusya’nın Çin’e altın ihracatındaki %800’lük artış ve Pekin’in dolarsızlaşma hamleleri de Avrasya bloğunun ekonomik altyapısının güçlendiğini kanıtlıyor.

Özetle Pekin’deki tasfiyelerin yaklaşan fırtınaya yönelik hazırlığın bir parçası olduğu görülüyor. Daha merkezi, teknolojik olarak daha yetkin ve siyasi olarak Şi’ye sadık bir ordunun inşa edilmesi, Trump yönetimi "kontrollü rekabet" arzulasa da, Çin’in kendi takvimini ve kurallarını dayatacağı, risk almaktan çekinmeyeceği yeni bir döneme girildiğine işaret ediyor.

28 Ocak 2026 Çarşamba

(Çeviri) Osmanlı İmparatorluğu ve 1908 “Jön Türk” Devrimi - Neil Faulkner

Devrimler bulaşıcıdır. 1848, 1917, 1989 ve 2011 devrimlerinin hepsi küresel çapta yayıldı. Rusya'nın 1905 Devrimi de bir istisna değildi. Özellikle İran'da (1906), Türkiye'de (1908), Meksika'da (1910) ve Çin'de (1911) bir devrim dalgasını başlattı.

1908'de Türkiye'de yaşananlar, sonraki yirmi yıl boyunca Orta Doğu'yu dönüştürecek bir süreci başlattı.

1908'de bölge hâlâ Türkiye, Suriye, Irak ve Batı Arabistan'ı yöneten Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı.

14. yüzyılda Anadolu'da (antik Türkiye) Türkçe konuşan bir savaş beyi tarafından kurulan Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın ilk yarısında doruk noktasına ulaşan iki yüzyıllık emperyal fetihlerle şekillenmişti.

Eski Bizans başkenti Konstantinopolis 1453'te ele geçirilmişti. Bundan sonra Osmanlı orduları Balkanlar'ı geçerek Orta Avrupa'ya, Viyana kapılarına kadar ilerlemiş; doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne kadar yayılmış; Kızıldeniz'in her iki kıyısını da ele geçirerek burayı Osmanlı gölü haline getirmiş; ve Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir'in tamamını Osmanlı eyaletleri haline getirerek Kuzey Afrika'nın neredeyse tamamını işgal etmişti.

İmparatorluk, mutlakiyetçi bir sultan ve askerler ile memurlardan oluşan askeri-bürokratik bir yapı tarafından yönetiliyordu. Modern toplar ve tüfeklerle donatılmış ordusu, paralı askerler, profesyonel askerler ve feodal devlet unsurlarının bir karışımıydı.

Osmanlı sivil toplumu – kırsaldaki toprak sahipleri ve köylüler, şehirlerdeki tüccarlar ve zanaatkarlar – idari amaçlar için muhafazakâr topluluk liderleri tarafından kontrol edilen ayrı etnik-dini "milletlere" bölünmüştü.

Osmanlı devletinin başlıca iç işleri, ülke içerisindeki düzeni sağlamak ve vergileri toplamaktı. Sivil toplum, askeri-bürokratik devletin yararına varlığını sürdürüyordu. Ekonomi, siyasete hizmet ediyordu.

Ekonomik ve toplumsal güçlerin serbestçe gelişmesi, geleneksel iktidarlarını ve ayrıcalıklarını savunmaya kararlı askeri-bürokratik ve feodal elitler tarafından engelleniyordu. Bu nedenle 18. Yüzyıldaki jeopolitik güç, durgun Osmanlı İmparatorluğu'ndan daha dinamik olan Avrupa rakiplerine kaydı.

Merkezi iktidar zayıfladıkça imparatorluğun coğrafi veya ulusal bütünlüğün eksik olması gibi içsel zayıflıkları ortaya çıktı. 19. yüzyılın başlarında Mısır, yereldeki hidivlerin yönetimi altında fiilen bağımsızlığını kazandı ve Yunanistan silahlı ayaklanma yoluyla bağımsızlığını kazandı.

Osmanlı İmparatorluğu, “Avrupa'nın Hasta Adamı” haline geldi. İç isyanlar ve dış saldırılar nedeniyle artan parçalanma tehdidine rağmen, Osmanlı yönetici sınıfı reform ve modernleşmeye direndi. “Yukarıdan bir burjuva devrimi” gerçekleştirme yönündeki girişimler ardı ardına başarısızlıkla sonuçlandı.

19. yüzyılda Osmanlıları kurtaran şey, büyük güçlerin rekabeti ve yabancı krediler ile yatırımların akışı oldu.

İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı'nda (1853-1856) Rusların güneye doğru genişlemesine karşı kalkan olmaları için Türkleri desteklediler. Ve daha sonra İngiliz ve Fransız bankacılar demiryollarını ve silahlanmayı finanse etmek için krediler verdiler.

Bu nedenle 19. yüzyılın sonlarındaki modernleşme, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge bir hale getirdi. Sultan II. Abdülhamid rejimi (1876-1909), devlet gelirlerinin %60'ını ordu ve idareye, %30'unu ise yabancı bankacılara faiz ödemelerine harcadı.

1905-1907 yılları arasında, Rus örneğinden ilham alan Türkiye'nin doğusundaki Ermeni tebaası, yeni vergilere ve askerlik hizmetine karşı ayaklandı. Osmanlı rejimi isyanı bastıramadı. Vergiler iptal edildi ve af ilan edildi. Bu iptal ve aftan önce isyan imparatorluğun diğer bölgelerine de yayıldı.

Balkanlarda görev yapan genç subaylar arasında bir yeraltı muhalefet ağı – İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) – kurulmuştu. Bu “Jön Türk” hareketinin merkezi, Osmanlı egemenliğindeki Selanik'ti.

İTC, Abdülhamid rejiminin zayıflığına ve yozlaşmasına öfkelenen orta sınıf milliyetçilerinden oluşan bir partiydi. Liberal bir anayasanın ve büyük güç statüsüne ulaşmak için gerekli reformların ve modernleşmenin sağlanmasını istiyorlardı.

3 Temmuz 1908'de, asi bir ordu binbaşısı, devrimci bir manifesto yayınlayarak tek başına eyleme girişti. Harekete geçen kişi olan İttihat ve Terakki Partisi lideri Enver Paşa, 23 Temmuz'da (askıya alınmış) Osmanlı anayasasının yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti.

İsyan hemen Balkanlar'daki Osmanlı ordularına yayıldı. Enver'in bildirisinden bir gün sonra Sultan Abdülhamid parlamento seçimlerinin yapılacağını ilan etti. Ordusu isyan halinde olan diktatörlük teslim olmuştu.

Bu bir askeri darbe miydi yoksa halk devrimi miydi? İkisi de. Devrim, ordunun subayları tarafından yönetildi. Rejimin ordusundaki askeri disiplin tersine işlemişti: erler isyan etmediler; sadece subaylarının hükümete karşı harekete geçme emirlerine itaat ettiler.

Ancak sıradan askerler, ödenmemiş maaşlar ve yaygın yolsuzluk nedeniyle derin bir hoşnutsuzluk içindeydi. Devrim bir grev dalgasını tetikledi ve Ağustos-Aralık 1908 tarihleri ​​arasında 111 grev kaydedildi. Bu grevler ortalama %15'lik maaş artışıyla sonuçlandı.

Devrim, vergilendirme ve zorunlu askerlik hizmetine karşı bir köylü isyanı olarak başladığı kırsal kesimde de devam etti. Devrimi Ermeniler başlatmıştı, ancak Türkler ve Araplar da kısa süre sonra onlara katıldılar.

Yani bu devrim, orta sınıf ordu subayların önderlik ettiği bir halk devrimiydi. Peki Jön Türk Devrimi neden bu kendine özgü biçimini aldı?

Sanayi gelişmemişti ve yabancı sermayeye bağımlıydı. Bu nedenle hem burjuvazi hem de proletarya son derece zayıftı. Büyük şehirlerin dışında Osmanlı toplumu coğrafi olarak dağınık, toplumsal olarak parçalanmış ve kültürel olarak çeşitlilik gösteriyordu.

Ordu subaylarının merkezinde olduğu devlet memurlarından oluşan orta sınıf, devrime önderlik edebilecek birlik, örgütlenme ve vizyona sahip tek toplumsal gruptu. Osmanlı İmparatorluğu askeri bir devletti: bu nedenle Osmanlı Devrimi askeri bir önderlikle başarı oldu.

Modernitenin güçleri tarafından tehdit edilen ve gerilemekte olan geleneksel bir imparatorluk, böylece kendine özgü bir burjuva devrimi biçimi ortaya çıkardı: Fransız (“aşağıdan”) ve Prusya (“yukarıdan”) devrimlerinin bir karışımı.

Diktatörlük çökmüştü, ancak diktatör görevde kalmıştı. İTC devrimin başındaydı, ancak devlet iktidarından dışlanmıştı. Temmuz 1908 ile Nisan 1909 arasında Osmanlı İmparatorluğu istikrarsız bir ikili iktidar tarafından yönetildi.

Nisan 1909 ortalarında kriz patlak verdi. İslamcı muhafazakârlar İstanbul'da yeni reformcu hükümete karşı kitlesel gösteriler düzenlerken, rejime bağlı paramiliter güçler Adana'da 17.000 Ermeni’yi katlettiler.

İTC, karşı-devrim girişimini bastırmak için harekete geçti. 22 Nisan'da Balkanlardan gelen birlikler İstanbul'a girerek anayasayı yeniden yürürlüğe koydular. Bir hafta sonra Yıldız Sarayı'nı işgal ederek Abdülhamid'i istifaya zorladılar.

Bu ikinci devrim, fiili devlet iktidarını İTC liderliğinin eline verdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun birikmiş çelişkilerinin İTC rejimi için de çözümsüz olduğu ortaya çıktı. 1909-1914 yılları, sürekli siyasi krizlerin yaşandığı yıllar oldu.

Devrim kuvvetli toplumsal güçleri harekete geçirmişti. İTC'nin modern bir kapitalist ulus devleti kurabilmesi için Türkiye'deki proleter ve köylü ayaklanmalarının kontrol altına alınması gerekiyordu. Ve ayrıca imparatorluğun daha geniş coğrafyasındaki boyun eğdirilmiş tebaasının -Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler, Araplar- ulusal özlemlerinin bastırılması gerekiyordu.

Devrim savaşın dönüştüreceği bir hal almıştı. Türkiye, 1911 ile 1923 yılları arasında hızla ardı ardına gelen savaşlara sürüklendi ve bu savaşların sonucu eski Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması oldu.

Yıkım süreci hızlı ve aşırıydı. Osmanlılar 1912'de Libya'nın ve 1913'te Makedonya'nın kontrolünü kaybettiler. Zor durumdaki İTC liderleri giderek otoriterleşmeye başladılar ve demiryolları inşa etmek ve silahlı kuvvetleri modernize etmek için yabancı kredilere ve uzmanlara büyük ölçüde bağımlı hale geldiler.

Ocak 1913'te anayasal hükümet askeri bir darbeyle devrildi ve yerine üç üst düzey İTC liderinin diktatörlüğü geldi. Alman sermayesine ve Alman askeri danışmanlarına artan bağımlılık, Ağustos 1914 başlarında Berlin ile gizli bir askeri ittifakın kurulmasına yol açtı.

İTC liderleri artık pan-Türk milliyetçiliğini ilan ediyordu. Bu, hem imparatorluk içindeki tebaa halklar hem de Çarlık Rusyasının Orta Asya'daki çıkarları için bir tehditti. Ulusal azınlıklara yönelik yoğunlaşan baskı, Kafkasya'daki savaş kışkırtıcılığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Alman emperyalizminin kalesi haline gelmesiyle bağlantılı hale geldi.

1908-1909 Jön Türk Devrimi, burjuva-milliyetçi amaçlara sahip orta sınıf bir liderlik tarafından "saptırıldı". İşçilerin, köylülerin, askerlerin ve ulusal azınlıkların halk devrimi bastırıldı.

Bunun bedelini eski Osmanlı İmparatorluğu halkı, liderlerinin onları modern ve sanayileşmiş bir dünya savaşının cehennemine sürüklemesiyle korkunç bir şekilde ödeyecekti.

Yazının orijinali için: https://www.counterfire.org/article/a-marxist-history-of-the-world-part-66-the-ottoman-empire-and-the-1908-young-turk-revolution/

24 Ocak 2026 Cumartesi

Davos’un Ardından

Bu hafta Davos’ta gerçekleşen Dünya Ekonomik Forumu, Batılı emperyalist güçler arasındaki çatlakların yarığa dönüştüğünü açıkça ortaya koydu. Forumda yapılan konuşmalarda katılımcılar, İkinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın ardından kurulan küresel düzenin sona erdiğini sıkça ifade ettiler.

Kanada Başbakanı Carney’in kürsüden dile getirdiği ve katılımcılardan büyük alkış alan “Bu geçiş dönemi değil, bir kopuş” ifadesi[1] ile ABD Ticaret Bakanı Lutnick’in “Küreselleşme başarısız oldu” diyerek “Önce Amerika” vurgusunu yinelemesi[2] bu durumun açık birer itirafı niteliğindeydi.

Kopuş

Bu “kopuşun” itici gücünün ABD olduğu, son gelişmelerde de görülüyor. Özellikle ABD Başkanı Trump ve adamları, Avrupa’yı eşit bir ortak değil de bir tebaa gibi gördüklerini her fırsatta göstermekten çekinmiyorlar.

Trump’ın Davos’ta Grönland konusunda Avrupa’ya ültimatomda bulunması[3] ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron ile NATO Genel Sekreteri Rutte’nin mesajlarını ifşa etmesi[4], ABD Maliye Bakanı Bessent’in Avrupa “zayıf” olduğu için Grönland’ı kendilerinin almaları gerektiğini söylemesi[5], Beyaz Saray Genel Sekreter Yardımcısı Steven Miller’in “Avrupa kendini yok ediyor” demesi[6] ve JPMorgan CEO’sunun Trump yönetimine toz kondurmayıp Davos “elitlerini” eleştirmesi[7] ABD emperyalizminin Trump nezdindeki nobranlığını gözler önüne seriyor.

Trump’ın ve ABD emperyalizminin nobranlığına karşı Avrupa’da da sesler yükseliyor. Trump’ın Davos’ta dayattığı ve imzalarını attırdığı “Gazze Barış Kurulu”na Avrupa ülkelerinin mesafeli durması[8], Avrupa’da “Amerikan rüyamız sona erdi” düşüncesinin yayılması[9], Avrupa Birliği’nin ABD’ye karşı ticari yaptırım misillemelerini gündeme alması[10], Avrupa’nın nükleer caydırıcılığa yönelme arayışları[11] ve Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ABD’nin Grönland tehdidine Avrupa’nın “birleşik, orantılı ve kararlı” cevap vereceğini ifade etmesi[12] Avrupa’nın kendi stratejik bağımsızlığını aradığını ve yeni bir direnç hattı kurmaya çalıştığını gösteriyor.

Çin ve Süreç

Öte yandan bu “kopuş” süreci, Çin’in Avrupa’daki gelişmelere etkisini artırıyor.

Trump’ın hamlelerine karşı Batı ülkelerinin Çin ile ilişkilerini güçlendirmeye çalışmaları[13] dikkat çekiyor. Trump’ın “Gazze Barış Kurulu”na katılması için Kanada’ya yaptığı daveti geri çekmesinde, Carney’in Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile görüşerek ikili ilişkileri geliştirme çabasının etkili olması ve Macron’un Çin ile “yeniden dengelenme” vurgusu yapması[14] önümüzdeki dönemde Pekin’in Avrupa’ya daha fazla ilgi göstermesine zemin hazırlayabilir.

Bütün bunlarla birlikte Avrupa ile ABD arasındaki “kopuş”un sancılı bir süreç olarak devam edeceği görülüyor.

Avrupa’nın ABD doğalgazına bağımlılığının artması[15], Almanya Şansölyesi Merz’in “radikal reform” çıkışında bulunarak NATO’nun Danimarka ve Grönland’ı “Rusya’ya karşı” koruyacağını belirtmesi[16], Davos’ta varılan anlaşma neticesinde Trump’ın gümrük vergisi tehdidini geri çekmesi[17], BlackRock CEO’su ve Dünya Ekonomik Forumu (WEF) geçici başkanı Larry Fink’in “işbirliği yapmazsak Çin kazanır” diyerek kapitalizmin devamı için “paydaş kapitalizmini” öne çıkarması[18] ilişkilerin bir anda koparılamayacağına işaret ediyor. Tabii bu süreç, emperyalist güçler arasındaki paylaşım ve hegemonya mücadelesinin şiddetlenmesine bağlı olarak şekillenecektir.


[1] https://www.ft.com/content/7d9609d4-14cd-4b0c-b48c-0b3f2e4f6611

[2] https://www.newsweek.com/us-tells-davos-globalization-failed-us-11392980

[3] https://harici.com.tr/trumptan-davosta-gronland-ultimatomu/

[4] https://www.forbes.com/sites/siladityaray/2026/01/20/trump-shares-private-texts-sent-by-macron-and-nato-secretary-general-on-greenland/

[5] https://www.reuters.com/world/europe/us-needs-greenland-because-european-weakness-bessent-says-2026-01-18/

[6] https://www.jordannews.jo/Section-111/All/White-House-Europe-Is-Slowly-Destroying-Itself-48310

[7] https://fortune.com/2026/01/21/jamie-dimon-davos-making-world-better-place/

[8] https://www.politico.eu/article/europe-backs-away-from-donald-trumps-board-of-peace-gaza/

[9] https://harici.com.tr/avrupa-baskentlerinde-stratejik-kirilma-amerikan-ruyamiz-sona-erdi/

[10] https://harici.com.tr/abden-abdye-gronland-misillemesi-93-milyar-euroluk-ticari-yaptirim-gundemde/

[11] https://www.nbcnews.com/politics/white-house/doubting-us-resolve-europe-looks-bolster-nuclear-arsenal-rcna254925

[12] https://ec.europa.eu/commission/presscorner/detail/en/speech_26_150

[13] https://www.german-foreign-policy.com/news/detail/10273

[14] https://www.weforum.org/stories/2026/01/davos-2026-special-address-by-emmanuel-macron-president-of-france/

[15] https://www.politico.eu/article/europe-soaring-dependence-us-gas-imports/

[16] https://www.viory.video/en/videos/a3434_22012026/we-will-protect-denmark-greenland-the-north-from-threat-posed-by-russia-merz-at-davos

[17] https://harici.com.tr/abd-gronland-anlasmasi-ile-ne-alacak/

[18] https://www.axios.com/2026/01/19/davos-larry-fink-opening-remarks-blackrock

20 Ocak 2026 Salı

(Çeviri) Türk Devrimi – Karl Kautsky

Çevirenin Notu: Karl Kautsky’nin 1908 Devrimi’ni değerlendirdiği bu yazı, 1917’de yayımlanan “Serbien und Belgien in der Geschichte” (Tarihte Sırbistan ve Belçika) adlı kitabının 10. bölümünde yer almaktadır.

Türkiye'deki ayaklanma, şüphesiz ki Japonya'nın 1904 ve 1905 yıllarında Rusya'ya karşı kazandığı zaferlerle ve ardından gelen Rus Devrimi ile bağlantılıdır. Japonya, Türkiye'nin gerilemesinden beri yenilmez olarak kabul edilen Avrupalıların Orta Doğu'daki, Müslüman dünyasındaki, Hindistan'daki ve Çin'deki prestijini yok etti. Rus Devrimi ise, Orta Doğu’da doğal devlet biçimi olarak görünen mutlakiyetçiliğin prestijini yok etti.

Çin, Hindistan, İran ve Mısır'da olduğu gibi, bu durum Türkiye için de güçlü bir itici güç oldu. Ancak, 1908'de Türkiye'de tetiklediği devrim demokratik bir devrim değildi. Gerekli tüm ön koşullar eksikti. Modern sanayi, modern ulaşım ve eğitim sistemi olmadığından bu devrim, halk kitlelerine devlet politikalarına ilgi duymalarını ve anlamalarını sağlayacak tüm faktörlerden yoksundu. Devrim küçük bir üst sınıfın ayrıcalığı olarak kaldı ve yalnızca bu sınıf tarafından gerçekleştirildi. Başlangıçta, ekonomik ve siyasi gelişmenin bu aşamasındaki tüm siyasi ayaklanmalar gibi (antik Bizans İmparatorluğu ve Roma İmparatorluğu'ndaki ayaklanmalar gibi, Türkiye'deki önceki ayaklanmalar gibi) sadece bir saray ve asker devrimiydi. Ancak, seleflerinden tamamen farklı bir Avrupa ortamında gerçekleşti.

Türkiye'nin yöneticileri devletlerinin modernleşmesine ne kadar direnmiş olsalar da, dış politika, diplomasi ve ordu araçlarını en azından diğer güçlerinkine bir nebze de olsa eşdeğer hale getirmek için çaba sarf etmek zorundaydılar. Bu amaçla, subaylar ve üst düzey bürokratlar yurtdışına eğitim almaları için gönderildiler. Çoğu zaman, Batı medeniyetinin yalnızca yüzeysel yönlerini -ve pek de umut verici olmayan yönlerini- öğrenip ülkelerine geri döndüler. Ancak edindikleri bu bilgiler, devlete Avrupa tarzında reformlar yapmayı ve gençleştirmeyi amaçlayan subaylar ve bürokratlar arasında bir hareketin ortaya çıkmasına yetti: Yeni Osmanlılar veya Jön Türkler. 1908 devrimi onlardan kaynaklandı ve bu nedenle devrim sadece iktidardaki kişilerin değişmesinden ibaret kalmadı. Devrim Türkiye'yi modern yapılara sahip, en önemlisi de seçilmiş bir parlamentoya sahip bir devlete dönüştürdü.

Elbette, bu biçimlerin içeriği hâlâ eksikti. Türkiye'de demokratik bir devrim için gerekli ön koşullar henüz mevcut olmadığı gibi, parlamenter bir rejim için de mevcut değildi. Çoğu seçim bölgesinde hükümet seçim sonuçlarını istediği gibi manipüle edebiliyordu ve parlamentoda yer alabilen az sayıdaki muhalif, halk arasında destek bulamıyordu. Parlamentarizm, kitlelerin devlet politikasına güçlü bir şekilde katılabildiği yerlerde ne kadar önemliyse, kitlelerin böyle bir katılıma ne muktedir ne de istekli olduğu yerlerde de o kadar anlamsızdır.

Bununla birlikte Türk devrimi, modern sanayi kapitalizmi, modern ulaşım sistemi, modern eğitim sistemi, yasal ve yasadışı soygunculara karşı kişilerin mal ve can güvenliğinin sağlanması ve bu kadar yoksul bir devletin verimsiz harcamalarının sınırlandırılması yönünde etkili olursa, devleti gençleştirmenin ve canlandırmanın bir aracı haline gelebilir.

Reformcuların elbette bu niyeti vardı. Ancak kısmen kendi kendilerine koydukları, kısmen de koşulların dayattığı ilk görevleri; orduyu güçlendirmek ve masraflarını artırmak, o zamana kadar sadece Müslümanlara uygulanan askerlik hizmetini Hristiyanlara da genişletmek ve Makedonya'yı feodal sömürüyü ortadan kaldırarak değil, en acımasız askeri güç kullanımıyla yatıştırmaktı, ki bu güç kısa süre sonra Arnavutlara karşı da uygulandı. Buna ek olarak artan dış çatışmalar, silahlanmanın giderek artması ve nihayetinde 1911'de İtalyanların Trablusgarp'ı işgaliyle başlayan bir dizi savaş yaşandı. O zamandan beri Türkiye neredeyse sürekli bir savaş halinde oldu. Bunlar, ülkenin ekonomik kalkınmasını sağlayabilmek için pek de elverişli koşullar değildi. 

 

17 Ocak 2026 Cumartesi

Avrupa’nın Grönland Mücadelesi

Yeni yılla birlikte ABD Başkanı Trump’ın hamleleri hız kesmeden devam ediyor. Venezuela’dan sonra Grönland dosyasını açan Trump yönetimi, Avrupa’nın her türlü tavizi sunmasına rağmen[1] kimseyi dinlememeye kararlı olduğu görülüyor.

Beyaz Saray sözcüsünün Avrupa’nın Grönland’a birliklerini konuşlandırıp tatbikat yapmasının görüşlerini değiştirmeyeceğini söylemesi[2], ABD ve Danimarka arasında yapılan görüşmelerden sonuç çıkmaması[3] ve Grönland’ı ilhak etmeye yönelik yasa tasarısının ABD Kongresi’ne sunulması[4] Trump’ın adayı işgal etmek dışında bir fikri olmadığını gözler önüne seriyor. İzlanda’nın 52. eyalet olacağına dair yapılan “şakalar”[5] da ABD’nin Avrupa’yı artık basit bir parya olarak gördüğünün açıktan bir itirafı oluyor.

Avrupa’nın Kimlik ve Güç Mücadelesi

ABD’nin adayı işgal etmede kararlı olduğunu göstermesine rağmen Avrupa’nın bir kısmının ortaya koyduğu tavırlar, bir farsın oynandığı hissiyatını yaratıyor.

Hiçbir kuralı ya da kurumsallığı umursadığını açıkça söyleyen Trump’a karşı NATO Genel Sekreteri Mark Rutte’nin “sakin olun, sorun yok” demesi[6] bunun bir örneği. Avrupa Birliği (AB) içindeki kimi diplomatların Ukrayna’daki Zelenski yönetimini garanti etmesi ya da Çin ile Rusya’nın Arktik Okyanusu’nda cirit atmalarını önlemesi karşılığında Grönland’ın ABD’ye verilebileceğini söylemesi[7] de bir başka örneği.

Bunlarla birlikte Trump’ın “nobranlığına” karşı Avrupa’da harekete geçmeye başlayanlar da var.

Almanya’nın Grönland için NATO misyonu önermesi[8], Danimarka ve Fransa başta olmak üzere bazı ülkelerin az sayıda da olsa adaya asker göndermesi[9], Danimarka Genelkurmay Başkanı’nın “Grönland’ı savunmaya hazırım” demesi[10], Danimarka’nın İspanya’yı “sıra sizde” diye uyarması[11], ABD’nin adayı işgal etmesini önleyemeyecek olsa da Avrupa’nın bir kimlik ve güç ortaya koyması açısından önem taşıyor.

Öte yandan 100 bin kişilik Avrupa ordusu kurulması fikri[12], AB’nin Amerikan teknoloji devlerine karşı yaptırım hazırlığında olması[13], Almanya’nın savunma sanayisinin devasa boyutlara ulaşması[14] ve Almanya Başbakanı Merz’in “Rusya bir Avrupa ülkesidir” çıkışında bulunması[15] ise Avrupa’nın Almanya öncülüğünde ABD’den ayrı ve özgün bir güç olma çabasını başlatıp hızlandırabilir.

Fakat Ukrayna’ya alınacak silahlar konusunda Almanya ve Fransa’nın anlaşmazlık içinde olması[16] ve ABD’nin ekonomik baskılarına karşın iç pazarı güçlendirme çabalarına rağmen AB üyeleri arasındaki ticaret hacminin 10 yıl sonra daralması[17], Avrupa’nın içerideki birliğinin sağlanmasının pek de kolay olmayacağını gösteriyor.

Ve içeride birlik sağlanmadıkça da Avrupa’nın ABD’den “parya” muamelesi görmemek için ortaya koymaya çalıştığı kimlik ve güç kazanma mücadelesinin de zafere ulaşması pek mümkün gözükmüyor.


[1] https://www.politico.eu/article/europe-greenland-donald-trump-deal-nato-friedrich-merz/

[2] https://www.politico.eu/article/donald-trump-greenland-white-house-troops-europe-defense-drills/

[3] https://www.politico.com/news/2026/01/14/denmark-greenland-failed-trump-problems-00729246?utm_source=dlvr.it&utm_medium=twitter

[4] https://harici.com.tr/gronlandi-ilhak-tasarisi-abd-kongresine-sunuldu/

[5] https://www.politico.com/newsletters/inside-congress/2026/01/14/more-floor-meltdowns-threaten-funding-bills-00727023

[6] https://harici.com.tr/rutteden-gronland-aciklamasi-sakin-olun-sorun-yok/

[7] https://english.nv.ua/nation/ukraine-guarantees-may-be-tied-to-possible-us-role-in-greenland-50574918.html

[8] https://www.bloomberg.com/news/articles/2026-01-11/germany-to-pitch-nato-mission-in-arctic-to-ease-greenland-strife?srnd=homepage-europe

[9] https://www.bild.de/politik/ausland-und-internationales/groenland-erste-nato-soldaten-lande-in-nuuk-6968420ae954401861ee0f1c

[10] https://www.theatlantic.com/national-security/2026/01/denmark-army-greenland-arctic-trump/685612/

[11] https://harici.com.tr/danimarkadan-ispanyaya-gronland-uyarisi-sira-sizin-topraklariniza-gelebilir/

[12] https://harici.com.tr/abden-100-bin-kisilik-avrupa-ordusu-plani-ingiltere-de-dahil-edilecek/

[13] https://harici.com.tr/ab-trumpin-gronlandi-ilhak-etme-girisimlerine-karsi-teknoloji-devlerine-yaptirim-hazirliyor/

[14] https://harici.com.tr/almanyada-savunma-sektorunde-istihdam-patlama-yasiyor/

[15] https://tass.com/world/2071741

[16] https://www.politico.eu/article/germany-france-clash-us-weapon-90-billion-loan-ukraine/

[17] https://www.ft.com/content/fbc7a2e8-0adb-494b-9a1e-267d06ebd446

13 Ocak 2026 Salı

(Çeviri) Troçki ve Yeni Stalinizm - Chris Harman

Çevirenin Notu: Nicolas Krassó’nun New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1967 tarihli 44. sayısında yayımlanan “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi birçok tartışmaya yol açmıştı. Chris Harman da International Socialism dergisinin Sonbahar 2018 tarihli 160. sayısında yayımlanan makalesiyle bu tartışmaya katkı sunmuştur.

1942-2009 yılları arasında yaşamış olan Chris Harman, Britanya’daki Sosyalist İşçi Partisi’nin Merkez Komitesi üyesiydi. International Socialism ve Socialist Worker dergilerinin editörlüğünü de yapmış olan Chris Harman’ın birçok eseri Türkçe’ye çevrilmiştir.

Editörün Notu: 1967'de New Left Review (NLR) dergisi, Nicolas Krassó'nun "Troçki'nin Marksizmi" başlıklı bir makalesini yayımladı.[1] Büyük Marksist filozof Georg Lukács'ın eski öğrencisi olan Krassó (1930-86), 1956 Macar Devrimi'nde aktif rol oynadı ve Budapeşte Merkez İşçi Konseyi'nin kurulmasına yardımcı oldu.[2] İngiltere'ye sürgüne zorlanan Krassó, NLR’nin yayın kuruluna katıldı. Bu mükemmel anti-Stalinist referanslarına rağmen Krassó'nun makalesi, Leon Troçki'nin düşünce ve siyasi yaşamını sert bir şekilde eleştiren bir değerlendirmeydi. Krassó'ya göre Troçki'nin düşünce ve siyasi yaşamı, sistematik olarak "sosyolojizm" ile karakterize ediliyordu. Burada "sosyal sınıflar... karmaşık tarihsel bütünlükten çıkarılıyor ve idealist bir şekilde herhangi bir siyasi durumun yaratıcıları olarak yüceltiliyor" ve bunun sonucunda "siyasi örgütler veya kurumlar" bağımsız bir öneme sahip olmaktan mahrum bırakılıyordu.[3] Krassó'ya göre, bu teorik "sapma", özellikle Troçki'nin Stalin’e yenilmesini ve ortodoks Komünist partilere karşı etkili bir siyasi alternatif geliştirememesini açıklıyor.

Makalenin yayımlanması, Perry Anderson başkanlığındaki NLR yayın kurulunun, Troçki'nin biyografi yazarı Isaac Deutscher'e duydukları hayranlığa rağmen, hem Troçki hem de Stalinizm konusunda bir dereceye kadar ikircikli bir tutum sergilediğini ortaya koydu.[4] Metin ayrıca, NLR tarafından o dönemde güçlü bir şekilde desteklenen Fransız komünist filozof Louis Althusser'in teorik etkisinin izlerini de taşıyor. Bu makale, doğal olarak, Deutscher'in dul eşi ve düşünce yoldaşı Tamara Deutscher, önde gelen Troçkist teorisyen Ernest Mandel ve bağımsız Komünist Parti entelektüeli Monty Johnstone'un da aralarında bulunduğu kişilerin katılımıyla hararetli bir tartışma başlattı.[5]

O zamanlar 25 yaşında olan ve o dönemde International Socialism (şimdiki Socialist Workers Party) olarak bilinen grubun önde gelen isimlerinden biri olan Chris Harman, daha sonra arkadaşlarına bu tartışmaya bir katkıda bulunduğunu söylemişti. Makale, hala belirsiz olan nedenlerden dolayı hiçbir zaman yayımlanmadı ve kaybolduğu sanılıyordu. Ancak şimdi, John Rudge'ın olağanüstü arkeolojik çabaları sayesinde Harman'ın metni yeniden keşfedildi. John, bu metni International Socialism'e çok nazikçe sundu ve biz, onun da dediği gibi, "sadece IS geleneğinden gelen birinden çıkabilecek" bu kayıp eseri yayımlamaktan büyük mutluluk duyuyoruz.[6]

Bu metin, Chris'in entelektüel gücünün doruk noktasında olduğunu ve Krassó'nun büyük ölçüde yanlış anlaşılmış polemiklerine karşı Troçki'yi savunduğunu, ancak onu eleştirmekten de çekinmeyen bir bakış açısıyla yaklaştığını gösteriyor. John'a göre, bu yazı muhtemelen 1967 sonbaharında, Krassó'nun orijinal yazısına doğrudan yanıt olarak ve NLR'de tartışmaya yapılan diğer katkılardan herhangi biri yayımlanmadan önce yazılmıştı. Aynı sonbaharda, Chris'in kısa süre sonra editörü olacağı International Socialism dergisi, çeşitli baskılarında, nesiller boyu genç sosyalistlerin 1917 Ekim Devrimi'nin yenilgisiyle başa çıkmalarına yardımcı olan "Rusya: Devrim Nasıl Kaybedildi" başlıklı makalesini yayımladı. Makale için yaptığı araştırmalar, şüphesiz Krassó'ya yönelik eleştirisini şekillendirirken, makalenin son paragrafı ise Chris'in, yaptığı hatalara rağmen Troçki'yi savunmanın siyasi olarak neden önemli olduğunu düşündüğünü açıklamaya yardımcı oluyor:

Sol Muhalefet, ne için mücadele ettiğini pek net olarak bilmiyordu. Troçki, ölümüne kadar, kendisini avlayıp öldürecek olan devlet aygıtının "yozlaşmış bir işçi aygıtı" olduğuna inanıyordu. Oysa, Stalinist aygıtın yurt içinde devrimi yok etmesine ve yurt dışında devrimi engellemesine karşı her gün mücadele eden tek güç Sol Muhalefet'ti. Bütün bir tarihsel dönem boyunca, Stalinizm ve Sosyal Demokrasinin sosyalist hareket üzerindeki çarpıtıcı etkilerine karşı direnen tek güç oydu. Rusya hakkındaki kendi teorileri bu görevi daha da zorlaştırıyordu, ama yine de bu görevi yerine getirdi. Bu nedenle bugün, gerçek anlamda devrimci olan her hareket kendisini bu geleneğin içinde konumlandırmalıdır.[7]

Bu anlamda, bu iki yazı birbirini tamamlar ve Chris'in hayatı boyunca kullandığı entelektüel yaklaşımı gösterir: Marksist yöntemi eleştirel bir şekilde kullanarak büyük tarihsel çatışmaları aydınlatmak ve böylece sosyalizmin günümüzde ne anlama geldiğini açıklamak.

Alex Callinicos, 23 Eylül 2018.

***

Troçki ve Yeni Stalinizm

Stalin'in tarihsel rolüne yönelik örtülü özür dileme eğilimi, son zamanlarda New Left Review (NLR) dergisinde giderek yaygınlaşmaktadır. Bu durum, hem Stalinizm hem de Sosyal Demokrasi'ye karşı -her ne kadar belirsiz de olsa- tiksintiden doğmuş bir dergi için özellikle üzücüdür. Şimdi ise döngü tamamlanmış gibi görünüyor. Nicolas Krassó'nun Leon Troçki hakkında yazdığı makale ve derginin bu makaleye yönelik övgüsü için başka bir yorum mümkün gibi görünmüyor.

Yazar, kendisini "Troçki'nin imajının yarattığı şiddetli kutuplaşmanın" üzerinde konumlandıran bir nesnellik iddiasında bulunuyor. Ne yazık ki, bu sadece tarihin ve bakış açılarını çarpıtılmasını gizliyor. Ve bu da eski SBKP(B) tarihinin daha sofistike bir versiyonu gibi okunuyor.

Makale, gerçeklere bakıldığında çok büyük eksiklikler içeriyor. Makale büyük ölçüde hem Stalinist hem de anti-komünist tarihçilerin eski efsanelerini tekrarlıyor. Örneğin, Rosa Luxemburg "kendiliğindenliği açıkça yücelten" biri olarak tasvir ediliyor, oysa Luxemburg hakkında yazılmış iki önemli biyografiden (Paul Frölich'in veya John Nettl'in) herhangi birinin en üstünkörü okuması bile, onun parti ve sınıf ilişkisine ilişkin tutumunun aslında Lenin'inkine şaşırtıcı derecede yakın olduğunu görebilirsiniz. Bu, 1905'ten sonra Polonya ile ilgili yazılarında ve faaliyetlerinde açıkça görülmektedir. Onun daha iyi bilinen Mass Strike bile, kendiliğinden hareketlere pasif tepkiler çağrısı değil; daha çok, parti faaliyetleri ile kitlesel "kendiliğinden" faaliyetler arasındaki karşılıklı ilişkiyi, parti faaliyetlerinin ilerlemesi için rehberlik edecek şekilde gösterme girişimidir.

Ancak, gerçeklerin çarpıtılmasının en önemli unsuru burada değil, Troçki'yi Lenin ve Bolşevizm'e karşı konumlandırmada yatmaktadır. Bu, 1923-1924 yıllarında Sol Muhalefet'e karşı mücadelede icat edilen (Grigori Zinovyev'in daha sonra itiraf ettiği gibi) Stalinist tarih yazımı geleneğine uygundur. Krassó, Troçki'nin somut eylemlerini tarihsel bağlamından soyutlayarak, 1902-1917 döneminde kararsız, tutarsız ve etkisiz bir Troçki portresi çizmeye çalışır, böylece Troçki'nin Marksizm tarzını itibarsızlaştırmak ister. Böylece bize Troçki'nin Lenin ile işbirliği yaptığı, Lenin'e karşı çıktığı, Pavel Axelrod'u övdüğü ve hepsinden önemlisi "Troçki'nin geleneksel kategorileri ve bunlara eşlik eden önyargıları kabul ettiği" gösteriliyor ve böylece onun konumu "işçi sınıfının örgütlü safları dışındaki bir züppe (franc-tireur)" konumuna indirgeniyor. Bu tür bir analizin boşluğu, benzer şekilde uygulandığında Lenin'de de ortaya çıkabilir: önce Peter Struve (neredeyse kendisini hiç gizlemeyen bir burjuva liberali) ile işbirliği yapan, sonra Julius Martov ile çalışan, ardından tanrı arayışında olanların ve aşırı solcuların başını çektiği bir partiyi yöneten, Birinci Dünya Savaşı'nın patlak vermesine kadar merkezci Karl Kautsky'ye inanan, Rus Devrimi'ne ilişkin tamamen Menşevik bir teoriyi kabul eden ve partisini neredeyse çok geç olana kadar bu teoriyle besleyen, sonra 180 derecelik bir dönüş yapıp Troçki'nin safına geçen... ve hepsinden önemlisi, kurduğu partinin önemini tamamen kavrayamayan, sadece Alman sosyal demokratlarını Rusya’nın koşullarına uyarladığını düşünen bir adam. (Krassó'nun "Lenin'in temel tezi" olarak adlandırdığı şey, sonuçta Kautsky'den aynen alıntılanmış bir cümledir[8]).

Mesele şu ki, her iki durumda da bu prosedür tamamen gayri meşrudur. Lenin ve Troçki, devrim sürecinin tamamında bir araya gelen iki farklı liderlik tarzını temsil ediyorlardı. Her ikisi de kendi tarzlarına uygun hatalar yaptılar (örneğin Lenin, Ne Yapmalı? kitabının genelleştirilebilirliğinden fazla etkilenmemiş ve iyi bir önsöz eklenmedikçe yabancı partiler için çevrilmesine karşı uyarıda bulunmuştu; ayrıca fraksiyonunun ilk günlerde yaptığı "aptalca şeyleri" de belirtmişti).

Bu farklılıklar, 1923'ten itibaren Rus liderliği içinde ortaya çıkan farklılıklar üzerinde hiçbir etkiye sahip değildi. Bunun aksini iddia etmek, Marksist analizi en kaba biçimdeki idealist psikolojizmle değiştirmek anlamına gelir. Oysa Krassó tam olarak bunu yapıyor.

Bolşevik Partisi içindeki bölünmeler sadece kişisel açıdan anlaşılamaz. Zinovyev, Lev Kamenev ve Stalin'in muhalefetini eski Bolşeviklerin yeni gelenlere karşı muhalefeti olarak görmek, 1920'lerin parti mücadelelerinin en önemli boyutunu gözden kaçırmak demektir. Gerçek şu ki, bu mücadelelerde her iki tarafta da hem eski Bolşevikler hem de yeni gelenler vardı. Önemli olan, partideki ilk muhalefetlerin (İşçi Muhalefeti ve Dekabristler) çoğunlukla eski Bolşevikler tarafından yönetilmesi ve onlardan oluşmasıdır (örneğin, 1917'de Lenin'e çok yakın olan Alexandra Kollontay ve Alexander Şlyapnikov gibi). Sol Muhalefet'in ilk önemli belgesi olan 46'lar Platformu'nun imzacılarının çoğu, uzun süredir parti üyesi olan kişilerdi. Uzun vadede, 1917'nin önde gelen Bolşeviklerinin tamamı (taraf değiştiren Stalin ve Kollontay hariç), Stalin'in karşısında yer alacaklardı (bu Stalin'in infaz mangaları tarafından zorla yapılmış olsa bile).

Burada söz konusu olan, partinin yeni gelenlere karşı muhalefeti değildi (her ne kadar bu durum bazı parti üyelerinin tutumlarını etkilemiş olsa da), partinin içinde bulunduğu duruma verdiği tepkiydi. Krassó bunu tamamen görmezden geliyor. Rusya'da işçi sınıfının yok edilmesiyle (Isaac Deutscher'in The Prophet Unarmed adlı kitabında ayrıntılı olarak belgelenmiştir), Bolşevikler kendilerini tek başına iktidarda ve sosyal yapının bütünlüğünü korumak zorunda buldular. Bu durum, onları ulusal ve yerel düzeyde, işçi sınıfının ve sosyalizmin tarihsel çıkarlarına uyumlu olmaktan ziyade, (sosyalizm karşıtı) sınıf güçlerine acil yanıt niteliğinde politikalar uygulamaya zorladı (örneğin NEP ve Savaş Komünizmi). Bu süreçte hem Bolşevik Parti'nin kendisi (yabancı unsurlarla sulandırılmış) hem de bireysel Bolşevikler (giderek otoriter ve bürokratik tutumlara boyun eğen) dönüşüme uğradı. Partideki baskın liderliğe karşı çeşitli muhalefetler (Lenin'in son yazılarında ifade ettiği kendi muhalefeti de dahil) ancak bu iç çürüme sürecine ilişkin endişeleri dile getirme ve buna karşı koyacak toplumsal güçler üretecek politikalar formüle etme girişimleri olarak anlam kazanır. Partinin muhalefete karşı giderek daha acımasız bir şekilde davranması (İşçi Muhalefetine karşı neredeyse nazik davranışla, beş yıl sonra Birleşik Muhalefete karşı kaba zulüm arasında karşılaştırma yapın), yeni bürokratik, otoriter unsurların kendi konumlarını savunması olarak anlam kazanır.

Marksistler için, partilerin ve bireylerin siyasi faaliyetleri ancak çatışan toplumsal güçlerin çerçevesi içinde anlam kazanır. Krassó, Troçki'nin "siyasi" olanın farkında olmamasını eleştirir (Almanya ve Çin'deki yenilgileri yanlış siyasetin sonucu olarak gören birine yöneltilen tuhaf bir eleştiri). Ancak kendisi de siyasi eylem ile toplumsal güçler arasındaki karşılıklı ilişkiyi tamamen kavrayamıyor (bu, hem Stalinist hem de liberal tarih yazımının en kötü geleneklerinden biridir). Ona göre parti içindeki mücadele Troçki ile Stalin arasındaydı ve Troçki "hata üstüne hata yaptığı" için kaybetti. Bu nedenle Troçki, 1923-24'te açtığı ateşi Stalin'e değil, Zinovyev ve Kamenev'e yoğunlaştırdığı için suçlanıyor. Bu, gerçekliğin iki yönlü yanlış yorumlanmasını gösteriyor. Birincisi, bu dönemde Troçki'ye en şiddetli muhalefeti Zinovyev ve diğerleri göstermişlerdi (Stalin ise görünüşte biraz daha ılımlıydı), tersi değil. İkincisi, bu yorum, özellikle Zinovyev'in bu dönemde Stalin kadar bürokrasinin bir yöneticisi ve ürünü olduğu gerçeğini görmezden geliyor. Leningrad'daki yönetimi, Stalin'in başka yerlerdeki yönetimi kadar totaliter, acımasız ve sosyalist geleneğe aykırıydı. Ancak kendi bürokratik yapısı ile Stalin'in bürokratik yapısı arasında çatışma kaçınılmaz hale geldiğinde, daha sosyalist düşünce biçimlerine dönmeye başladı.

Genel olarak Krassó, Troçki'nin başarısızlığını parti düzeyinde örgütlenme yeteneğinden yoksun olmasına bağlamaya çalışır. Nitekim, "sağlam kurumsal veya siyasi temelleri olmayan, ancak çok sayıda kamusal jestlerle bir tehdit oluşturan Troçki, parti aygıtının ve onun en önde gelen temsilcisi Stalin'in tam da ihtiyaç duyduğu şeyi sağladı". Bu, onun devrim öncesi Bolşevik olmayan tutumuyla ilişkili olarak görülür. Ne kadar saçma bir düşünce. Bu görüş, muhalefetteki birçok önde gelen eski Bolşeviklerin varlığını görmezden gelmekle kalmaz (sadece Stalinist tarih yazımı onları önemsizleştirmiştir), aynı zamanda eski Bolşeviklerin özeti olan, yıllarca Lenin'in en yakın işbirlikçisi olan Zinovyev'in, daha güçlü bir temelden başlamasına rağmen, Stalin'e karşı örgütlenme konusunda Troçki kadar (hatta daha da fazla) yetersiz olduğunu da hesaba katmaz. Hem "Merkez Komitenin en yetenekli adamı" (Lenin) Troçki hem de partinin baş örgütleyicisi Zinovyev, Stalin ve parti aygıtı tarafından yenilgiye uğratıldı. Bunun nedeni Troçki'nin siyasete yaklaşımında yatmıyor. Aksine, siyasetin ancak toplumsal güçler üzerinde yürütülen bir tür operasyon olarak anlam ifade etmesinde yatıyor. Eğer bu güçler yeterince güçlü ise, hiçbir siyasi strateji onları değiştiremez — bunu inkar etmek, Troçki'nin değil, Krassó'nun kurbanı olduğu bir iradecilik anlayışının özüdür.

Ancak Krassó, gerçek toplumsal güçleri görmezden gelerek Bolşevik Parti'deki mücadelenin gerçekliğini yanlış yorumlamakla yetinmiyor. Ayrıca, mücadelede anti-sosyalist tarafta yer almayı haklı çıkarmak için gerçekleri çarpıtıyor.

Bunun mekanizması yine Stalinizm tarafından başlatılan tarihin yeniden yazılmasıdır. Bu kez çarpıtılması gereken “Sürekli Devrim Teorisi”dir. Stalinizmin orijinalinde olduğu gibi, “Tek Ülkede Sosyalizm”e karşı muhalefetin sorumlusu olarak bu teori gösterilmektedir. Stalinizmin orijinalinde olduğu gibi, Troçki’nin görüşü Lenin’in görüşüne karşıt olarak sunulmaktadır. Ancak bu, hem Lenin'i hem de Troçki'yi çarpıtarak mümkün olmaktadır. Lenin'in durumunda bu, Rusya'nın geri kalmışlığını, yurtdışından yardım alınması gerektiğini ve devrimin ancak dünya devriminin bir parçası olarak anlamlı olduğunu vurgulayan sayısız ifadesini görmezden gelerek yapılır. Bunun yerine, Rusya'yı dünya devriminin kalesi olarak korumak için sorunlara pragmatik bir yaklaşım sergilenmesi gerektiğini vurgulayan ifadeleri alıntılanır.

Troçki'ye gelince, aynı tek taraflı yaklaşım tersine çevriliyor; böylece bize Troçki’nin dünya devrimiyle ilgili kaygısı gösteriliyor, ancak Bolşeviklerin kalesini korumakla ilgili sayısız önerisi ve eylemi gösterilmiyor. Bu yapıldıktan sonra Lenin'i Troçki'ye karşıt olarak konumlandırmak kolaylaşıyor.

Ancak aslında, Krassó'nun (Stalin'i takip ederek) "Tek Ülkede Sosyalizm"in karşıtı olarak tanımladığı "Sürekli Devrim Teorisi", 1924 yılına kadar tüm Bolşevik doktrininin kabul gören bir parçasıydı (Stalin bile, Lenin and Leninism’in ilk baskısında bunu kabul eder). Bu, dünya pazarının felç edici etkisi ve izole bir sosyalist devleti savunmanın imkansızlığı hakkındaki "aşırı derecede belirsiz" iki argümana bağlı değildi. Bunlar, argümanın kendisinden ziyade argümandan çıkarılan sonuçlardır. Bu argüman, sosyalizm sadece belirli bir ekonomik düzenleme değil, insan potansiyelinin gerçekleştirilmesi, önceki üretim biçimlerinin ortaya çıkardığı üretici güçlerin serbest bırakılması olduğudur. Bu, hem üretici güçlerin hem de insan kültürünün belirli bir gelişimini gerektirir. Sadece bu durumda "çoğunluğun çıkarları için çoğunluğun devrimi" gerçekleşebilir. (Bütün bunlar Bolşevikler, Menşevikler ve Troçki arasında ortak bir zemindi.) Bolşevikler devrimi yaparken bunu reddetmediler, ancak kapitalizmin birleşik ve eşitsiz gelişiminin, dünya ölçeğinde sosyalizmi geliştirebilecek üretici güçlerin, öncelikle azgelişmiş ülkelerde mevcut toplumsal yapıyı yıkabileceği anlamına geldiğini görmeye başladılar. Ancak devrim, tam da dünya güçlerinin bir sonucu olduğu için, onlardan bağımsız olarak gelişemezdi. Ülke içerisindeki üretici güçlerin ve kültürün düşük gelişmişlik düzeyi nedeniyle yenilgiye uğrayacaktı. Lenin bunun çok iyi farkındaydı. Yoksa neden özellikle kültürün düşük seviyesinden sürekli yakınsın ki?

Acil politikalar açısından, "Tek Ülkede Sosyalizm" teorisine karşı olmak ya da desteklemek pek bir anlam ifade etmiyordu. Elbette, bu teorinin muhalifleri dünya devrimini beklemek istemiyorlardı. Krassó bu (Stalinist) iftirayı kabul ediyor gibi görünse de, muhalefetin acil ekonomik sorunlara odaklandığını göstererek bu iftiranın yanlışlığını ortaya koyuyor. Gerçekten de Stalin bu teoriyi ilk kez ortaya attığında, pasif davranan ve köylülerin "salyangoz hızıyla" sosyalizme geçmesini bekleyenler, bu teorinin savunucularıydı.

Teorinin anlamı ise oldukça farklıydı. Rusya'nın geri kalmışlığının ve devrimin dış yardım olmadan kendini savunabilmesi için gerekli olan "fedakarlıkların" gerçekçi bir değerlendirmesinin yerine, duruma ilişkin yanlış bir iyimserlik getiriyordu. Ulusal savunma için sanayiyi geliştirebilecek politikaların izole bir şekilde uygulanması durumunda, Rusya halkının, işçi sınıfının ve köylülerin ne kadar acı çekeceğini gizliyordu. Bu anlamda, bu teorinin işlevi tamamen ideolojik idi, gerçeği ortaya çıkarmak değil, gizlemekti.

Böyle bir teori, işçi sınıfının veya işçi sınıfını gerçekten temsil eden bir partinin teorisi olamazdı. Bunlar, izole bir Sovyetler Birliği'nin savunmasının kendilerine ne kadara mal olacağını (ve mal olduğunu) gizleyerek hiçbir şey kazanamazlardı. Rus işçi sınıfı ise gerçekliği açıkça kabul etmekle hiçbir şey kaybetmezdi. Aksine, yalnızca böyle bilimsel bir bakış açısının açabileceği yurtdışındaki olanaklardan her şeyi kazanabilirdi.

Ancak böyle bir teori, (Krassó'nun da kabul ettiği gibi) Stalin'in desteğinin belkemiğini oluşturan bürokratlar için mantıklıydı. Yurtdışındaki devrim, sadece onların iktidarını tehdit edecek istikrarsızlık koşulları yaratabilirdi. Bu, "Stalin'in Batı Avrupa proletaryasına karşı içgüdüsel güvensizliği" meselesi değildi (ve değildir). 1924'ten beri Rus liderliğinin tüm politikası, yabancı devrimci hareketleri kendi çıkarlarına tabi kılmaya ve herhangi bir gerçek halk hareketini sınırlamaya yöneliktir. 1920'lerde Çin'de, 1930'larda Almanya, Fransa ve İspanya'da, 1940'larda İtalya ve Yunanistan'da aynı genel politika geçerliydi. Moskova'nın ilham verdiği politikalar olmasaydı bu ülkelerde devrimin başarılı olup olmayacağını kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak devrimin başarı şansının daha yüksek olacağına şüphe yoktur.

Krassó, "tarih Paris, Roma, Londra veya Moskova'da farklı zamanlar yaşadı" diye yazıyor. Bu bir gerçektir. Ancak Stalin'in bunu anladığını, Troçki'nin ise anlamadığını iddia etmeye devam ettiğinde, bir kez daha gerçek tarihi keyfi yorumlarla değiştiriyor. Türkiye'de izole edilmiş, güncel olmayan belgelere ve güvenilmez muhabirlere güvenen Troçki, Komintern'in tüm kaynaklarına sahip olan Stalin'den çok daha keskin bir kavrayışla Almanya'da neler olup bittiğini anlamıştı.

Krassó'nun "Tek Ülkede Sosyalizm" için ana argümanı, buna karşı öne sürülen argümanların gerçek olaylar tarafından "çürütüldüğü" yönünde görünüyor. Ama gerçekten öyle miydi? Rus devleti hayatta kaldı. Ancak bu süreçte, devrimin hangi zaferlerinin Rus işçi sınıfı ya da sosyalizme doğru giden dünya tarihi hareketi için kaldığını görmek zor. Bugün Rusya'da işçi Sovyetleri yok, işçilerin üretim üzerinde kontrolü yok ve dış politikada barış içinde bir arada yaşama politikası uluslararası emperyalizme yardımcı oluyor. Tanklar hem Doğu Avrupa'da hem de içerde işçileri yerlerinde tutmak için kullanılıyor.

Burada söz konusu olan sadece Troçki'nin tarihteki konumu değil, çok daha fazlasıdır. Bu, eski Stalinistlerin ve yeni bağnazların eleştirilerine rağmen, kendi kendine çözülebilir. Daha da önemlisi, son 40 yılın Marksist yorumudur. Bu dönem, işçi sınıfı hareketi için yenilgilerin arka arkaya geldiği bir dönem olmuştur. Bu yenilgiler, ancak Rus Devrimi'nde neler olduğunu anlamaya başladığımızda anlaşılabilir. Bu, 1920'lerde Sovyet liderliği içindeki mücadelelerin gerçek içeriğini incelemek anlamına gelir. Bu anlayış, ister 1930'larda Almanya'da ister 1960'larda Endonezya'da olsun, Stalinist pratiğin kesintisiz eleştirisiyle bağlantılı olmalıdır. Sosyalist teori burada hayati bir rol oynamaktadır. Ancak Krassó'nun gördüğü anlamda bir teori değil. O, "şiddetli kutuplaşmayı" "rasyonel tartışmaya" karşıt olarak konumlandırır. Onun teorisi, önceki neslin mücadelelerine kayıtsız bir küçümsemeyle bakan Minerva'nın Baykuşu'nun teorisidir. Bu, Marksist teori ve pratik arasındaki karşılıklı ilişkinin tamamen tersine çevrilmesini içerir. Gerçekliği ancak onu tamamen değiştirmeye çalışırken kavrayabiliriz. Gerçek şu ki, Stalin ile Sol Muhalefet arasındaki mücadelede, bir taraf argümanlarında rasyoneldi, diğer taraf değildi. Bir taraf, ne kadar etkisiz olsa da (ve bu, muhaliflerin ezici kaynakları, en yetenekli liderlerinin hepsini tasfiye etme becerileri ve dünya sosyalist hareketinin yenilgi üstüne yenilgi aldığı genel bağlam göz önüne alındığında, pek de kendi hatası değildi), böyle bir değişim için mücadele ediyordu, diğer taraf ise buna karşı mücadele ediyordu. Troçki hatalar yaptı (Lenin ve Marx da yaptı). Aslında mücadele ettiği şey göz önüne alındığında, tarihi çarpıtmadı, çarpıtamazdı da. Parti aygıtı içinde tek tip bir çizgi hakimken, muhalefet içinde Bolşeviklerin bilimsel tartışma geleneği devam etti.

Burada mesele Troçki'ye karşı "büyülü bir tutum" meselesi değildir. Aksine Stalinizm eleştirisi hâlâ merkezi bir öneme sahip olması meselesidir.

NLR’nin 44. sayısının başyazısında yazıldığı gibi, "son birkaç yılda silahlı karşı devrimin zafer kazanmadığı önemli bir komünist olmayan bölge yok" ise, bu kısmen Stalin'in mirasının devam etmesinin bir sonucudur. Endonezya ve Irak'ta komünistlerin katledilmesi, Troçki'nin 40 yıl önce Çin'deki Stalinist uygulamalara yönelik eleştirisinin geçerliliğini kanıtlamıştır. Vietnam'da bile, kitlelerin 1945 ve 1954'te Moskova'nın ilham verdiği politikaların (ki bu politikalar, tesadüfen, Vietnam'daki önemli Troçkist liderlerin öldürülmesinin ardından uygulamaya konulmuştu) bedelini hâlâ kanlarıyla ödediği söylenebilir. The Revolution Betrayed (The Renegade Kautsky gibi) "demagojik bir başlık" olabilir[9], ancak Irak veya Endonezya hapishanelerindeki mahkumların, hatta Vorkuta'dan sağ kurtulan az sayıdaki kişinin duygularıyla yakından örtüşmektedir. Bu tür yenilgiler, ancak devrimci, bilimsel, Marksist analize dayanan yeni bir devrimci hareket ortaya çıktığında sona erecektir. Bu hareket, şimdiye kadarki en başarılı işçi sınıfı devriminden ve küresel karşı-devrim döneminde bu gelenekleri ileriye taşıyacak tek örgütlü güçten, yani Sol Muhalefet'ten ders almalıdır. Krassó gibi bunu görmeyenler, gelecekteki yenilgilerin ideolojik hazırlığına katkıda bulunmaktan başka bir şey yapmıyorlar.

Kaynakça

Ali, Tariq, 1987, Street Fighting Years: An Autobiography of the Sixties (Collins).

Harman, Chris, 1967, “Russia: How the Revolution was Lost”, International Socialism 30 (İlk seri, sonbahar), https://www.marxists.org/archive/harman/1967/xx/revlost.htm

Krassó, Nicolas, 1967, “Trotsky’s Marxism”, New Left Review, I/44 (Temmuz-Ağustos), https://newleftreview.org/I/44/nicolas-krasso-trotsky-s-marxism

Krassó, Nicolas (ed), 1972, Trotsky: The Great Debate Renewed (The New Critics Press).

Krassó, Nicolas, 1984, “Hungary 1956: A Participant’s Account”, in Tariq Ali (ed), The Stalinist Legacy: Its Impact on Twentieth-Century World Politics (Penguin).

 



[1] Krassó, 1967.

[2] Krassó, 1984.

[3] Krassó, 1967, s. 72 ve 85.

[4] Tariq Ali'nin, Ekim 1967'de Anderson'ın da dahil olduğu, Bolivya ordusu ve CIA ajanlarının elinde Che Guevara'nın uğradığı aynı kaderi Régis Debray'ın da paylaşmasını önlemek için La Paz'da bir heyetin üyesi oldukları sırada Stalinizm ve Maoizm üzerine yapılan tartışmaların anlatımına bakınız — Ali, 1987, bölüm 6.

[5] Bu yazılardan çoğu (garip bir şekilde Deutscher’inki hariç) Amerika Birleşik Devletleri’nde kitap olarak yeniden yayımlandı — Krassó, 1972.

[6] John Rudge'ın Harman'ın metnine yazdığı daha ayrıntılı giriş yazısı http://isj.org.uk/rudge-intro-trotsky adresinde bulunabilir.

[7] Harman, 1967.

[8] Krassó şuna atıfta bulunur: "Lenin'in temel tezi, sosyalizmin bir teori olarak işçi sınıfına dışarıdan, devrimci entelijansiyayı da içeren bir parti aracılığıyla getirilmesi gerektiği yönündeydi"(Krassó, 1967, s. 66). Krassó, Troçki'nin Menşevikler ve Bolşevikler arasındaki bölünmeden kısa bir süre sonra yazdığı 1904 tarihli "Our Political Tasks" adlı eserinde Lenin'in tutumunu başlangıçta "ikamecilik" olarak eleştirdiğini belirtir.

[9] Krassó, Troçki'nin 1937 tarihli bu kitabını "yayımlandığı demagojik başlığın gösterdiğinden daha ciddi" olarak nitelendiriyor. (Krassó, 1967, s. 85).

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...