28 Ocak 2026 Çarşamba

(Çeviri) Osmanlı İmparatorluğu ve 1908 “Jön Türk” Devrimi - Neil Faulkner

Devrimler bulaşıcıdır. 1848, 1917, 1989 ve 2011 devrimlerinin hepsi küresel çapta yayıldı. Rusya'nın 1905 Devrimi de bir istisna değildi. Özellikle İran'da (1906), Türkiye'de (1908), Meksika'da (1910) ve Çin'de (1911) bir devrim dalgasını başlattı.

1908'de Türkiye'de yaşananlar, sonraki yirmi yıl boyunca Orta Doğu'yu dönüştürecek bir süreci başlattı.

1908'de bölge hâlâ Türkiye, Suriye, Irak ve Batı Arabistan'ı yöneten Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı.

14. yüzyılda Anadolu'da (antik Türkiye) Türkçe konuşan bir savaş beyi tarafından kurulan Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın ilk yarısında doruk noktasına ulaşan iki yüzyıllık emperyal fetihlerle şekillenmişti.

Eski Bizans başkenti Konstantinopolis 1453'te ele geçirilmişti. Bundan sonra Osmanlı orduları Balkanlar'ı geçerek Orta Avrupa'ya, Viyana kapılarına kadar ilerlemiş; doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne kadar yayılmış; Kızıldeniz'in her iki kıyısını da ele geçirerek burayı Osmanlı gölü haline getirmiş; ve Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir'in tamamını Osmanlı eyaletleri haline getirerek Kuzey Afrika'nın neredeyse tamamını işgal etmişti.

İmparatorluk, mutlakiyetçi bir sultan ve askerler ile memurlardan oluşan askeri-bürokratik bir yapı tarafından yönetiliyordu. Modern toplar ve tüfeklerle donatılmış ordusu, paralı askerler, profesyonel askerler ve feodal devlet unsurlarının bir karışımıydı.

Osmanlı sivil toplumu – kırsaldaki toprak sahipleri ve köylüler, şehirlerdeki tüccarlar ve zanaatkarlar – idari amaçlar için muhafazakâr topluluk liderleri tarafından kontrol edilen ayrı etnik-dini "milletlere" bölünmüştü.

Osmanlı devletinin başlıca iç işleri, ülke içerisindeki düzeni sağlamak ve vergileri toplamaktı. Sivil toplum, askeri-bürokratik devletin yararına varlığını sürdürüyordu. Ekonomi, siyasete hizmet ediyordu.

Ekonomik ve toplumsal güçlerin serbestçe gelişmesi, geleneksel iktidarlarını ve ayrıcalıklarını savunmaya kararlı askeri-bürokratik ve feodal elitler tarafından engelleniyordu. Bu nedenle 18. Yüzyıldaki jeopolitik güç, durgun Osmanlı İmparatorluğu'ndan daha dinamik olan Avrupa rakiplerine kaydı.

Merkezi iktidar zayıfladıkça imparatorluğun coğrafi veya ulusal bütünlüğün eksik olması gibi içsel zayıflıkları ortaya çıktı. 19. yüzyılın başlarında Mısır, yereldeki hidivlerin yönetimi altında fiilen bağımsızlığını kazandı ve Yunanistan silahlı ayaklanma yoluyla bağımsızlığını kazandı.

Osmanlı İmparatorluğu, “Avrupa'nın Hasta Adamı” haline geldi. İç isyanlar ve dış saldırılar nedeniyle artan parçalanma tehdidine rağmen, Osmanlı yönetici sınıfı reform ve modernleşmeye direndi. “Yukarıdan bir burjuva devrimi” gerçekleştirme yönündeki girişimler ardı ardına başarısızlıkla sonuçlandı.

19. yüzyılda Osmanlıları kurtaran şey, büyük güçlerin rekabeti ve yabancı krediler ile yatırımların akışı oldu.

İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı'nda (1853-1856) Rusların güneye doğru genişlemesine karşı kalkan olmaları için Türkleri desteklediler. Ve daha sonra İngiliz ve Fransız bankacılar demiryollarını ve silahlanmayı finanse etmek için krediler verdiler.

Bu nedenle 19. yüzyılın sonlarındaki modernleşme, Osmanlı İmparatorluğu'nu yarı-sömürge bir hale getirdi. Sultan II. Abdülhamid rejimi (1876-1909), devlet gelirlerinin %60'ını ordu ve idareye, %30'unu ise yabancı bankacılara faiz ödemelerine harcadı.

1905-1907 yılları arasında, Rus örneğinden ilham alan Türkiye'nin doğusundaki Ermeni tebaası, yeni vergilere ve askerlik hizmetine karşı ayaklandı. Osmanlı rejimi isyanı bastıramadı. Vergiler iptal edildi ve af ilan edildi. Bu iptal ve aftan önce isyan imparatorluğun diğer bölgelerine de yayıldı.

Balkanlarda görev yapan genç subaylar arasında bir yeraltı muhalefet ağı – İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) – kurulmuştu. Bu “Jön Türk” hareketinin merkezi, Osmanlı egemenliğindeki Selanik'ti.

İTC, Abdülhamid rejiminin zayıflığına ve yozlaşmasına öfkelenen orta sınıf milliyetçilerinden oluşan bir partiydi. Liberal bir anayasanın ve büyük güç statüsüne ulaşmak için gerekli reformların ve modernleşmenin sağlanmasını istiyorlardı.

3 Temmuz 1908'de, asi bir ordu binbaşısı, devrimci bir manifesto yayınlayarak tek başına eyleme girişti. Harekete geçen kişi olan İttihat ve Terakki Partisi lideri Enver Paşa, 23 Temmuz'da (askıya alınmış) Osmanlı anayasasının yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti.

İsyan hemen Balkanlar'daki Osmanlı ordularına yayıldı. Enver'in bildirisinden bir gün sonra Sultan Abdülhamid parlamento seçimlerinin yapılacağını ilan etti. Ordusu isyan halinde olan diktatörlük teslim olmuştu.

Bu bir askeri darbe miydi yoksa halk devrimi miydi? İkisi de. Devrim, ordunun subayları tarafından yönetildi. Rejimin ordusundaki askeri disiplin tersine işlemişti: erler isyan etmediler; sadece subaylarının hükümete karşı harekete geçme emirlerine itaat ettiler.

Ancak sıradan askerler, ödenmemiş maaşlar ve yaygın yolsuzluk nedeniyle derin bir hoşnutsuzluk içindeydi. Devrim bir grev dalgasını tetikledi ve Ağustos-Aralık 1908 tarihleri ​​arasında 111 grev kaydedildi. Bu grevler ortalama %15'lik maaş artışıyla sonuçlandı.

Devrim, vergilendirme ve zorunlu askerlik hizmetine karşı bir köylü isyanı olarak başladığı kırsal kesimde de devam etti. Devrimi Ermeniler başlatmıştı, ancak Türkler ve Araplar da kısa süre sonra onlara katıldılar.

Yani bu devrim, orta sınıf ordu subayların önderlik ettiği bir halk devrimiydi. Peki Jön Türk Devrimi neden bu kendine özgü biçimini aldı?

Sanayi gelişmemişti ve yabancı sermayeye bağımlıydı. Bu nedenle hem burjuvazi hem de proletarya son derece zayıftı. Büyük şehirlerin dışında Osmanlı toplumu coğrafi olarak dağınık, toplumsal olarak parçalanmış ve kültürel olarak çeşitlilik gösteriyordu.

Ordu subaylarının merkezinde olduğu devlet memurlarından oluşan orta sınıf, devrime önderlik edebilecek birlik, örgütlenme ve vizyona sahip tek toplumsal gruptu. Osmanlı İmparatorluğu askeri bir devletti: bu nedenle Osmanlı Devrimi askeri bir önderlikle başarı oldu.

Modernitenin güçleri tarafından tehdit edilen ve gerilemekte olan geleneksel bir imparatorluk, böylece kendine özgü bir burjuva devrimi biçimi ortaya çıkardı: Fransız (“aşağıdan”) ve Prusya (“yukarıdan”) devrimlerinin bir karışımı.

Diktatörlük çökmüştü, ancak diktatör görevde kalmıştı. İTC devrimin başındaydı, ancak devlet iktidarından dışlanmıştı. Temmuz 1908 ile Nisan 1909 arasında Osmanlı İmparatorluğu istikrarsız bir ikili iktidar tarafından yönetildi.

Nisan 1909 ortalarında kriz patlak verdi. İslamcı muhafazakârlar İstanbul'da yeni reformcu hükümete karşı kitlesel gösteriler düzenlerken, rejime bağlı paramiliter güçler Adana'da 17.000 Ermeni’yi katlettiler.

İTC, karşı-devrim girişimini bastırmak için harekete geçti. 22 Nisan'da Balkanlardan gelen birlikler İstanbul'a girerek anayasayı yeniden yürürlüğe koydular. Bir hafta sonra Yıldız Sarayı'nı işgal ederek Abdülhamid'i istifaya zorladılar.

Bu ikinci devrim, fiili devlet iktidarını İTC liderliğinin eline verdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun birikmiş çelişkilerinin İTC rejimi için de çözümsüz olduğu ortaya çıktı. 1909-1914 yılları, sürekli siyasi krizlerin yaşandığı yıllar oldu.

Devrim kuvvetli toplumsal güçleri harekete geçirmişti. İTC'nin modern bir kapitalist ulus devleti kurabilmesi için Türkiye'deki proleter ve köylü ayaklanmalarının kontrol altına alınması gerekiyordu. Ve ayrıca imparatorluğun daha geniş coğrafyasındaki boyun eğdirilmiş tebaasının -Sırplar, Rumlar, Bulgarlar, Ermeniler, Araplar- ulusal özlemlerinin bastırılması gerekiyordu.

Devrim savaşın dönüştüreceği bir hal almıştı. Türkiye, 1911 ile 1923 yılları arasında hızla ardı ardına gelen savaşlara sürüklendi ve bu savaşların sonucu eski Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulması oldu.

Yıkım süreci hızlı ve aşırıydı. Osmanlılar 1912'de Libya'nın ve 1913'te Makedonya'nın kontrolünü kaybettiler. Zor durumdaki İTC liderleri giderek otoriterleşmeye başladılar ve demiryolları inşa etmek ve silahlı kuvvetleri modernize etmek için yabancı kredilere ve uzmanlara büyük ölçüde bağımlı hale geldiler.

Ocak 1913'te anayasal hükümet askeri bir darbeyle devrildi ve yerine üç üst düzey İTC liderinin diktatörlüğü geldi. Alman sermayesine ve Alman askeri danışmanlarına artan bağımlılık, Ağustos 1914 başlarında Berlin ile gizli bir askeri ittifakın kurulmasına yol açtı.

İTC liderleri artık pan-Türk milliyetçiliğini ilan ediyordu. Bu, hem imparatorluk içindeki tebaa halklar hem de Çarlık Rusyasının Orta Asya'daki çıkarları için bir tehditti. Ulusal azınlıklara yönelik yoğunlaşan baskı, Kafkasya'daki savaş kışkırtıcılığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Alman emperyalizminin kalesi haline gelmesiyle bağlantılı hale geldi.

1908-1909 Jön Türk Devrimi, burjuva-milliyetçi amaçlara sahip orta sınıf bir liderlik tarafından "saptırıldı". İşçilerin, köylülerin, askerlerin ve ulusal azınlıkların halk devrimi bastırıldı.

Bunun bedelini eski Osmanlı İmparatorluğu halkı, liderlerinin onları modern ve sanayileşmiş bir dünya savaşının cehennemine sürüklemesiyle korkunç bir şekilde ödeyecekti.

Yazının orijinali için: https://www.counterfire.org/article/a-marxist-history-of-the-world-part-66-the-ottoman-empire-and-the-1908-young-turk-revolution/

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...