Devrimler bulaşıcıdır. 1848, 1917, 1989 ve 2011 devrimlerinin hepsi küresel çapta yayıldı. Rusya'nın 1905 Devrimi de bir istisna değildi. Özellikle İran'da (1906), Türkiye'de (1908), Meksika'da (1910) ve Çin'de (1911) bir devrim dalgasını başlattı.
1908'de Türkiye'de yaşananlar, sonraki yirmi yıl boyunca
Orta Doğu'yu dönüştürecek bir süreci başlattı.
1908'de bölge hâlâ Türkiye, Suriye, Irak ve Batı Arabistan'ı
yöneten Osmanlı İmparatorluğu'nun egemenliği altındaydı.
14. yüzyılda Anadolu'da (antik Türkiye) Türkçe konuşan bir
savaş beyi tarafından kurulan Osmanlı İmparatorluğu, 16. yüzyılın ilk yarısında
doruk noktasına ulaşan iki yüzyıllık emperyal fetihlerle şekillenmişti.
Eski Bizans başkenti Konstantinopolis 1453'te ele
geçirilmişti. Bundan sonra Osmanlı orduları Balkanlar'ı geçerek Orta Avrupa'ya,
Viyana kapılarına kadar ilerlemiş; doğuda Hazar Denizi ve Basra Körfezi'ne
kadar yayılmış; Kızıldeniz'in her iki kıyısını da ele geçirerek burayı Osmanlı
gölü haline getirmiş; ve Mısır, Libya, Tunus ve Cezayir'in tamamını Osmanlı
eyaletleri haline getirerek Kuzey Afrika'nın neredeyse tamamını işgal etmişti.
İmparatorluk, mutlakiyetçi bir sultan ve askerler ile
memurlardan oluşan askeri-bürokratik bir yapı tarafından yönetiliyordu. Modern
toplar ve tüfeklerle donatılmış ordusu, paralı askerler, profesyonel askerler ve
feodal devlet unsurlarının bir karışımıydı.
Osmanlı sivil toplumu – kırsaldaki toprak sahipleri ve
köylüler, şehirlerdeki tüccarlar ve zanaatkarlar – idari amaçlar için muhafazakâr
topluluk liderleri tarafından kontrol edilen ayrı etnik-dini
"milletlere" bölünmüştü.
Osmanlı devletinin başlıca iç işleri, ülke içerisindeki düzeni
sağlamak ve vergileri toplamaktı. Sivil toplum, askeri-bürokratik devletin
yararına varlığını sürdürüyordu. Ekonomi, siyasete hizmet ediyordu.
Ekonomik ve toplumsal güçlerin serbestçe gelişmesi,
geleneksel iktidarlarını ve ayrıcalıklarını savunmaya kararlı askeri-bürokratik
ve feodal elitler tarafından engelleniyordu. Bu nedenle 18. Yüzyıldaki jeopolitik
güç, durgun Osmanlı İmparatorluğu'ndan daha dinamik olan Avrupa rakiplerine
kaydı.
Merkezi iktidar zayıfladıkça imparatorluğun coğrafi veya
ulusal bütünlüğün eksik olması gibi içsel zayıflıkları ortaya çıktı. 19.
yüzyılın başlarında Mısır, yereldeki hidivlerin yönetimi altında fiilen
bağımsızlığını kazandı ve Yunanistan silahlı ayaklanma yoluyla bağımsızlığını
kazandı.
Osmanlı İmparatorluğu, “Avrupa'nın Hasta Adamı” haline
geldi. İç isyanlar ve dış saldırılar nedeniyle artan parçalanma tehdidine
rağmen, Osmanlı yönetici sınıfı reform ve modernleşmeye direndi. “Yukarıdan bir
burjuva devrimi” gerçekleştirme yönündeki girişimler ardı ardına başarısızlıkla
sonuçlandı.
19. yüzyılda Osmanlıları kurtaran şey, büyük güçlerin
rekabeti ve yabancı krediler ile yatırımların akışı oldu.
İngiltere ve Fransa, Kırım Savaşı'nda (1853-1856) Rusların
güneye doğru genişlemesine karşı kalkan olmaları için Türkleri desteklediler.
Ve daha sonra İngiliz ve Fransız bankacılar demiryollarını ve silahlanmayı
finanse etmek için krediler verdiler.
Bu nedenle 19. yüzyılın sonlarındaki modernleşme, Osmanlı
İmparatorluğu'nu yarı-sömürge bir hale getirdi. Sultan II. Abdülhamid rejimi
(1876-1909), devlet gelirlerinin %60'ını ordu ve idareye, %30'unu ise yabancı
bankacılara faiz ödemelerine harcadı.
1905-1907 yılları arasında, Rus örneğinden ilham alan
Türkiye'nin doğusundaki Ermeni tebaası, yeni vergilere ve askerlik hizmetine
karşı ayaklandı. Osmanlı rejimi isyanı bastıramadı. Vergiler iptal edildi ve af
ilan edildi. Bu iptal ve aftan önce isyan imparatorluğun diğer bölgelerine de yayıldı.
Balkanlarda görev yapan genç subaylar arasında bir yeraltı
muhalefet ağı – İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) – kurulmuştu. Bu “Jön Türk” hareketinin
merkezi, Osmanlı egemenliğindeki Selanik'ti.
İTC, Abdülhamid rejiminin zayıflığına ve yozlaşmasına öfkelenen
orta sınıf milliyetçilerinden oluşan bir partiydi. Liberal bir anayasanın ve
büyük güç statüsüne ulaşmak için gerekli reformların ve modernleşmenin sağlanmasını
istiyorlardı.
3 Temmuz 1908'de, asi bir ordu binbaşısı, devrimci bir
manifesto yayınlayarak tek başına eyleme girişti. Harekete geçen kişi olan İttihat
ve Terakki Partisi lideri Enver Paşa, 23 Temmuz'da (askıya alınmış) Osmanlı
anayasasının yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti.
İsyan hemen Balkanlar'daki Osmanlı ordularına yayıldı.
Enver'in bildirisinden bir gün sonra Sultan Abdülhamid parlamento seçimlerinin
yapılacağını ilan etti. Ordusu isyan halinde olan diktatörlük teslim olmuştu.
Bu bir askeri darbe miydi yoksa halk devrimi miydi? İkisi de.
Devrim, ordunun subayları tarafından yönetildi. Rejimin ordusundaki askeri
disiplin tersine işlemişti: erler isyan etmediler; sadece subaylarının hükümete
karşı harekete geçme emirlerine itaat ettiler.
Ancak sıradan askerler, ödenmemiş maaşlar ve yaygın
yolsuzluk nedeniyle derin bir hoşnutsuzluk içindeydi. Devrim bir grev dalgasını tetikledi ve Ağustos-Aralık 1908 tarihleri arasında 111
grev kaydedildi. Bu grevler ortalama %15'lik maaş artışıyla sonuçlandı.
Devrim, vergilendirme ve zorunlu askerlik hizmetine karşı
bir köylü isyanı olarak başladığı kırsal kesimde de devam etti. Devrimi Ermeniler
başlatmıştı, ancak Türkler ve Araplar da kısa süre sonra onlara katıldılar.
Yani bu devrim, orta sınıf ordu subayların önderlik ettiği bir
halk devrimiydi. Peki Jön Türk Devrimi neden bu kendine özgü biçimini aldı?
Sanayi gelişmemişti ve yabancı sermayeye bağımlıydı. Bu
nedenle hem burjuvazi hem de proletarya son derece zayıftı. Büyük şehirlerin
dışında Osmanlı toplumu coğrafi olarak dağınık, toplumsal olarak parçalanmış ve
kültürel olarak çeşitlilik gösteriyordu.
Ordu subaylarının merkezinde olduğu devlet memurlarından
oluşan orta sınıf, devrime önderlik edebilecek birlik, örgütlenme ve vizyona
sahip tek toplumsal gruptu. Osmanlı İmparatorluğu askeri bir devletti: bu
nedenle Osmanlı Devrimi askeri bir önderlikle başarı oldu.
Modernitenin güçleri tarafından tehdit edilen ve gerilemekte
olan geleneksel bir imparatorluk, böylece kendine özgü bir burjuva devrimi
biçimi ortaya çıkardı: Fransız (“aşağıdan”) ve Prusya (“yukarıdan”)
devrimlerinin bir karışımı.
Diktatörlük çökmüştü, ancak diktatör görevde kalmıştı. İTC devrimin
başındaydı, ancak devlet iktidarından dışlanmıştı. Temmuz 1908 ile Nisan 1909
arasında Osmanlı İmparatorluğu istikrarsız bir ikili iktidar tarafından
yönetildi.
Nisan 1909 ortalarında kriz patlak verdi. İslamcı muhafazakârlar
İstanbul'da yeni reformcu hükümete karşı kitlesel gösteriler düzenlerken,
rejime bağlı paramiliter güçler Adana'da 17.000 Ermeni’yi katlettiler.
İTC, karşı-devrim girişimini bastırmak için harekete geçti.
22 Nisan'da Balkanlardan gelen birlikler İstanbul'a girerek anayasayı yeniden
yürürlüğe koydular. Bir hafta sonra Yıldız Sarayı'nı işgal ederek Abdülhamid'i
istifaya zorladılar.
Bu ikinci devrim, fiili devlet iktidarını İTC liderliğinin
eline verdi. Ancak Osmanlı İmparatorluğu'nun birikmiş çelişkilerinin İTC rejimi
için de çözümsüz olduğu ortaya çıktı. 1909-1914 yılları, sürekli siyasi krizlerin
yaşandığı yıllar oldu.
Devrim kuvvetli toplumsal güçleri harekete geçirmişti. İTC'nin
modern bir kapitalist ulus devleti kurabilmesi için Türkiye'deki proleter ve
köylü ayaklanmalarının kontrol altına alınması gerekiyordu. Ve ayrıca imparatorluğun
daha geniş coğrafyasındaki boyun eğdirilmiş tebaasının -Sırplar, Rumlar,
Bulgarlar, Ermeniler, Araplar- ulusal özlemlerinin bastırılması gerekiyordu.
Devrim savaşın dönüştüreceği bir hal almıştı. Türkiye, 1911
ile 1923 yılları arasında hızla ardı ardına gelen savaşlara sürüklendi ve bu
savaşların sonucu eski Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması ve yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin
kurulması oldu.
Yıkım süreci hızlı ve aşırıydı. Osmanlılar 1912'de Libya'nın
ve 1913'te Makedonya'nın kontrolünü kaybettiler. Zor durumdaki İTC liderleri
giderek otoriterleşmeye başladılar ve demiryolları inşa etmek ve silahlı
kuvvetleri modernize etmek için yabancı kredilere ve uzmanlara büyük ölçüde
bağımlı hale geldiler.
Ocak 1913'te anayasal hükümet askeri bir darbeyle devrildi
ve yerine üç üst düzey İTC liderinin diktatörlüğü geldi. Alman sermayesine ve
Alman askeri danışmanlarına artan bağımlılık, Ağustos 1914 başlarında Berlin
ile gizli bir askeri ittifakın kurulmasına yol açtı.
İTC liderleri artık pan-Türk milliyetçiliğini ilan ediyordu.
Bu, hem imparatorluk içindeki tebaa halklar hem de Çarlık Rusyasının Orta
Asya'daki çıkarları için bir tehditti. Ulusal azınlıklara yönelik yoğunlaşan
baskı, Kafkasya'daki savaş kışkırtıcılığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun Alman
emperyalizminin kalesi haline gelmesiyle bağlantılı hale geldi.
1908-1909 Jön Türk Devrimi, burjuva-milliyetçi amaçlara
sahip orta sınıf bir liderlik tarafından "saptırıldı". İşçilerin,
köylülerin, askerlerin ve ulusal azınlıkların halk devrimi bastırıldı.
Bunun bedelini eski Osmanlı İmparatorluğu halkı,
liderlerinin onları modern ve sanayileşmiş bir dünya savaşının cehennemine
sürüklemesiyle korkunç bir şekilde ödeyecekti.
Yazının orijinali için: https://www.counterfire.org/article/a-marxist-history-of-the-world-part-66-the-ottoman-empire-and-the-1908-young-turk-revolution/
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder