Çevirenin Notu: Max Beer’in 1908 yılında yazdığı bu yazı, Alman Sosyal Demokratlarının haftalık dergisi “Die neue Zeit”in 1908’deki 52. sayısında yayımlanmıştır.
Şah Muhammed Ali'nin İran parlamentosunu şiddetle
yıkmasından yaklaşık dört hafta sonra, Padişah Abdülhamid bir ferman
yayınlayarak, o zamana kadar despotik bir şekilde yönetilen Türkiye'yi anayasal
bir imparatorluğa dönüştürdü. Şah'ın darbesi nasıl cesaretimizi kırmadıysa, Padişah'ın
tek başına hüküm sürmekten vazgeçmesi de umutlarımızı gereğinden fazla
büyütmemelidir. En eski ve en büyük kıtanın yeniden doğuşuna tanık olmak,
Goethe'nin şiirsel yaratıcılığına veya Shelley'nin kanatlı hayal gücüne layık,
dokunaklı bir olaydır. Ancak soğukkanlı, analizci gözlemciler olarak, daha az
parlak bir görevi yerine getirmemiz gerekiyor: Sebepleri bulmak, nedenleri
ortaya çıkarmak ve ayrıntıları özetlemek.
Türkiye, günümüz küresel ilişkilerinde Batı ile Doğu
arasında bir bağlantı noktası olarak her zamankinden çok daha önemli bir rol
oynamaktadır. Bir zamanlar Doğu olarak bilinen Osmanlı İmparatorluğu, son
yıllarda Yakın Doğu haline gelmiştir. Avrupa-Asya ilişkilerinin gelişmesiyle
birlikte, bu ülke bir aracı ülke, güvenliği ve istikrarı tüm ticaret yapan ülkeler
için önem taşıyan bir köprü haline geldi. Bu ülkenin coğrafi-ekonomik rolü, en
yoğun haliyle Konstantinopolis'in konumunda ifadesini bulmaktadır.
Türkiye'nin konumu, politikasını belirlemektedir. Halkların
bu kadar önemli bir ticaret yolunu düzenli tutmak ve korumak için Türkiye yeterince
güçlü olmalıdır. Ancak, aşırı derecede güçlü olmasına izin verilemez, aksi
takdirde üstünlük kazanabilir ve Avrupa siyaseti üzerinde aşırı derecede güçlü
bir etkisi olabilir. On dokuzuncu yüzyılda Türkiye bu görevi yerine
getiremediğinde ve Rusya gücünün zirvesindeyken bu görevi ele geçirmek
istediğinde, Batı Avrupa güçleri müdahale ederek Rusya’nın planını bozdu ve
Türkiye'ye reformlar yapmasını ve kendini güçlendirmesini tavsiye etti.
Bu, esasen Kırım Savaşı'nın (1854-1856) ve 18 Şubat 1856
tarihli Abdülmecid’in Hatt-ı Hümâyun’unun (Reform Fermanı) tarihinin öyküsüdür.
Reform planları, kısmen halkın olgunlaşmamışlığı, kısmen de Rus entrikaları ve
Balkan Slavlarının ulusal bağımsızlık hareketleri nedeniyle başarısız oldu.
Kırım Savaşı ve Hatt-ı Hümâyun, Osmanlı İmparatorluğu'nun memur kesiminde
liberal bir hareketi uyandırmış ve bu hareket, 1876 yılında Mithat Paşa'nın
anayasasını ilan etmesiyle ilk, ancak geçici başarısını kutlamıştı. Türkiye bir
parlamento kazanmıştı, ancak bu kısa ömürlü oldu. Anayasanın yürürlüğe
girmesinden birkaç ay sonra, Rusya-Türkiye savaşı patlak verdi ve Türkiye'nin
yenilgisiyle sonuçlandı.
Savaştan sonra Osmanlı İmparatorluğu'nda her türlü
özgürlükçü reform girişimi durdu; Mithat Paşa Güney Arabistan'a sürgün edildi
ve 1883'te öldürüldü. Kendilerini Jön Türkler olarak adlandıran takipçileri,
Batı Avrupa'ya kaçarak zulümden kurtuldular ve burada yavaş yavaş propaganda
faaliyetlerini örgütlediler. Merkezleri Paris'ti ve 1895'ten itibaren Ahmed Rıza'nın
editörlüğünde, Türkçe ve Fransızca olarak iki haftada bir yayımlanan "Meşveret"
adlı bir dergi çıkardılar.
"Meşveret"in yıllıkları ve 1903 yılında İngilizce yayımlanan
Mithat Paşa'nın biyografisi, Jön Türk hareketinin karakterini göstermektedir.
Jön Türkler ulusal liberalizm yanlısıdır. Ancak, henüz mücadele halinde
oldukları ve doğrudan kapitalist çıkarları temsil etmedikleri için,
propagandaları, Osmanlı İmparatorluğu'nun refahına ilgi duyan tüm unsurları
coşturan idealist bir ivme kazanmıştır. Onları ayıran idealizmlerine rağmen,
yakın hedeflere ulaşmayı ve somut, pratik siyasi görevleri çözmeyi
amaçladıkları için oldukça pragmatik politikacılardır.
Sınıf geçmişleri ve yetiştirilme biçimleri göz önüne
alındığında – Jön Türkler çoğunlukla Küçük Asya ve Arnavutluk'taki asker ve
memur ailelerinden gelmektedir– Batı Avrupa'daki sürgün hayatlarına rağmen, tüm
radikal fikirlerden ve sosyal reform planlarından kaçınmak zorundaydılar.
Sürgünde bile Türk olarak kaldılar; medeniyetle ve vatanlarının ihtiyaçlarıyla
bağlantılarını hiç kaybetmediler. Osmanlı İmparatorluğu, keskin sınıf
karşıtlıklarının olduğu kültürel açıdan gelişmiş bir toplum değil, feodalizmden
ulus devletine geçiş sürecinde takılıp kalmış bir ülkedir. Bu nedenle Jön
Türkler, vatanlarının kesintiye uğramış yaşam sürecini yeniden başlatmayı ve
bir aşama daha ileriye götürmeyi görev edindiler. Onlar milliyetçidir:
imparatorluklarının birliğini ve bölünmezliğini isterler; liberaldirler: imparatorluğun
gelişimini sağlamak için, hukukun üstünlüğüyle kişisel özgürlük ve mülkiyetin
güvence altına alınmasını isterler. Başlangıçta savaş sloganları "Düzen ve
İlerleme" idi; daha sonra, aşağıda anlatılacak olan dış politika
koşullarının bir sonucu olarak, hareket Makedonya'da konuşlanmış orduyu ele
geçirdi ve Selanik'te bir Jön Türk komitesi kuruldu, savaş sloganları
"Birlik ve İlerleme" oldu.
Ilımlı liberal ve monarşik tutumlarına rağmen, Jön Türkler
uzun yıllar boyunca ağır zulüm gördüler. Abdülhamid, imparatorluğunun çökmekte
olduğunu hissediyordu, ancak despotizm ve dini fanatizm yoluyla onu
kurtarabileceğine inanıyordu. Jön Türklerin sürgüne gönderilmesi, casusluk faaliyetleri,
Ermenilerin katledilmesi, Pan-İslamizmin teşvik edilmesi ve Alman hükümetine
imtiyazlar verilmesi, ona göre imparatorluğuna eski ihtişamını geri kazandırmak
için en iyi yöntemlerdi. Yunanistan'a karşı kazanılan zafer (1897) dışında,
Yıldız Sarayı'nın politikası sadece yenilgilerle sonuçlandı. Türk halkı daha da
fakirleşti, eski küçük sanayiler Avrupa'dan gelen ithal mallara karşı
mücadelede yenik düştü, devlet borçları arttı, maliye giderek Avrupalı kapitalistlerin
hakimiyeti altına girdi, yabancı güçlerin Türk işlerine müdahalesi daha sık
hale geldi. Son on yılda, Fransız, İngiliz, Avusturya-Macaristan ve İtalyan
savaş gemileri Türk sularında düşmanca bir tavır sergileyerek Abdülhamid'in
iradesini kırdı ve Alman tanrılar bile ona yardım edemedi. Padişahın itibarı o
kadar azaldı ki, bazen Küçük Asya'daki bütün topluluklar onun emirlerine
başarıyla karşı çıkabildiler.
Son olarak, Türk ordusunun büyük bir kısmını Jön Türklerin
fikirlerine açık hale getiren iki olay meydana geldi: 1. Mürzsteg Programı ve
Makedonya'daki İngiliz-Rus reform planları; 2. Japonya'nın Rusya'ya karşı
zaferi. Avrupa güçlerinin Makedonya'daki kargaşaya müdahalesi, Avrupa subay ve
memurlarının Makedonya'ya gönderilmesiyle sonuçlandı ve bu Türk birliklerinin Bulgaristan'a
karşı Makedonya'da yoğun bir şekilde toplanmasıyla aynı zamana denk geldi. Böylece
Türk subayları Abdülhamid rejiminin sonuçlarını görme fırsatı buldular:
Makedonya'nın Avrupa’nın kontrolüne girmesi. Aynı zamanda, Asya devleti
Japonya'nın Rusya'ya karşı kazandığı zaferler hakkındaki haberler, Türk
subayları ve tüm Asya entelektüellerinin umutlarını canlandırdı ve içlerinden
bir Türk Mikado'nun[1]
hükümdar olmasını arzulamalarına neden oldu.
"Meşveret"te ifade edildiği gibi, Jön Türk
hareketi de benzer bir programa sahipti. Bu nedenle Paris yönetimi, 1905
yılında Selanik'te İttihat ve Terakki Komitesi'ni kurdu. Komite, tüm casusların
ve Avrupalı subay ve memurların varlığına rağmen, Makedonya'daki Türk ordusunun
en yetenekli unsurlarını kendi saflarına çekip örgütleyebildi ve Yıldız Sarayı
veya Avrupa bu gizli faaliyetlerden haberdar bile olamadı. Komitenin en
yetenekli ve kararlı üyeleri, ilkel demokratik koşullarda yetişmiş ve özgürlük
duygularını ve enerjilerini en iyi şekilde koruyabilmiş Arnavutlardı.
3 Temmuz'da, Arnavut asıllı Binbaşı Niyazi Efendi, Ohri
yakınlarındaki Resne garnizonunu terk ederek komitenin manifestosunu halka
okuduğunda ayaklanma başladı. Garnizon ona katıldı. General Şemsi Paşa, Sultan
adına Niyazi'nin teslim edilmesini talep ettiğinde, henüz kimliği bilinmeyen
bir Jön Türk tarafından vuruldu. Ardından casuslara ve güvenilmez subaylara
yönelik birkaç başarılı suikast daha gerçekleştirildi. 21 ve 22 Temmuz'da Komite,
Makedonya'da 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etti. Başlangıçta
Yıldız Sarayı şiddet kullanmayı planlıyordu, ancak ayaklanmanın boyutunu
öğrenince Abdülhamid pes etti ve komiteye kılıç çekmeden boyun eğdi. 24 Temmuz
sabahına gelindiğinde Türkiye anayasal bir devlet olmuştu.
Türkiye'deki özgürlüğün ilk günleri tarihte silinmez bir iz
bırakacaktır. Uluslar arasındaki çekişme ve nefret, kabuslar gibi ortadan
kayboldu; yıllardır Makedonya'da acımasız ve kanlı bir yönetim süren Bulgar,
Sırp ve Yunan çeteleri dağıldı; Molla, rahip ve hahamlar kucaklaştılar; haydut
çeteleri ve Jön Türk subayları aynı kürsüden özgürlük, eşitlik ve kardeşlik
adına coşkulu konuşmalar yaptılar; Türk kadınları Konstantinopolis sokaklarına
peçesiz olarak çıktılar ve vatansever gösterilere katıldılar. Evrensel özgürlük
ilkesi içinde ırk ve din farklılıkları ortadan kalktı ve dün birbiriyle düşman
olan farklı tebaalar, eşit haklara sahip Osmanlılar olarak birleşik bir
kardeşler topluluğu oluşturdular.
Komitenin otoritesi her yerde kabul gördü. Şeyhülislam,
Sultan'dan anayasaya sadakat yemini aldı. Eski hükümet: Sadrazam ve bakanlar
görevden alındı ve komite tarafından atanan kişiler, aralarında bir Yunan ve
bir Ermeni’nin de bulunduğu bakanlıklara atandılar. En yozlaşmış eski
bakanlardan bazıları, yurtdışına kaçarak veya haksız yollarla elde ettikleri
servetlerini iade ederek halk mahkemesinden kurtuldular.
Kasım ayında, yeni seçim yasası ile oluşturulan yeni
parlamento toplanır. Seçimler dolaylıdır. 500 veya en az 250 seçmen bir seçmen
temsilcisi gönderir. Seçim bölgeleri sancaklarla (idari bölgeler) aynıdır.
50.000 erkek nüfusa bir milletvekili düşer. Bu erkek nüfus sayısına ulaşamayan
sancaklar, en az 25.000 erkek nüfusa sahipse bir temsilci gönderir. 75.000 ila
125.000 nüfusa sahip sancaklar iki, 175.000 nüfusa sahip sancaklar üç, 220.000
nüfusa sahip sancaklar dört temsilci gönderir. Yirmi beş yaşını doldurmuş,
vergi ödeyen, medeni haklara sahip her Osmanlı vatandaşı oy kullanma hakkına
sahiptir. Aktif görevdeki askeri personel de oy kullanma hakkına sahiptir. Seçimde
aday olmak için en az otuz yaşında olmak gerekir. Devlet memurluğu ve bakanlık
görevleri, milletvekili göreviyle bağdaşmaz. Seçimler, siyasi makamların
katılımı olmaksızın seçim komisyonları tarafından yürütülür. Türk Anayasası
ılımlı liberal bir anayasadır; Mithat Paşa tarafından tasarlanan ilk anayasa
ile aynı değildir, çünkü ilk anayasa daha demokratikti ve 1876'da ilan
edilmeden önce bile Abdülhamid ve danışmanları tarafından zayıflatılmış ve daha
çok Prusya-Alman modeline yakın hale getirilmiştir.
Türk devriminin hızlı ve kan dökülmeden gerçekleşmesi,
Osmanlıların tek sesli ve coşkulu gösterileri Avrupa'da derin bir etki yarattı.
Avrupa güçleri de yeni duruma karşı bekleme gör yaklaşımını sergileme konusunda
anlaştılar. Bu övgüye değer karara birkaç etken katkıda bulunmuştur:
Makedonya'daki karışıklıkların yol açtığı diplomatik zorluklar giderek savaş
tehdidine dönüşürken, Jön Türklerin ortaya çıkışı Makedonya üzerinde
özgürleştirici ve kurtarıcı bir etki yarattı; ayrıca Osmanlı reformcularının
ılımlı liberal tutumu, devrimden korkan Avrupa hükümetleri üzerinde
sakinleştirici bir etki yarattı; son olarak, Almanya'nın Türkiye'deki baskın rolünün
artık sona erdiği görüşü yaygınlaştı - bu sayfalarda vurgulandığı gibi, bu rol
Slavları, Latinleri ve İngilizleri tedirgin ediyordu.
Doğu Sorunu'nda bir sükûnet döneminin başladığının görünür
işareti, Makedonya için İngiliz-Rus reform planının ertelenmesidir. Rus
Dışişleri Bakanı'nın bu gerçeği Avrupa'nın büyük güçlerine bildirdiği genelge,
Orta Doğu'nun geçmişteki ve şimdiki durumuna ilişkin okunmaya değer iyi bir
genel bakış sunmaktadır. Genelge aynı zamanda, Avrupa güçlerinin son dönemde
geçirdiği dönüşümü de göstermektedir. Balkan Yarımadası'ndaki Rus-Avusturya
işbirliğinin tarihçesi ile başlayan genelge, Makedonya için Mürzsteg
Programı'nın oluşturulmasına yol açtı: bir genel müfettişin atanması, Avrupa
subayları tarafından jandarma teşkilatının yeniden yapılandırılması, iki sivil yöneticinin
(bir Rus ve bir Avusturyalı) istihdam edilmesi, uluslararası bir mali
komisyonunun oluşturulması. Ne yazık ki, durum tatmin edici derece iyileşmedi,
çünkü Mürzsteg Programı'nın yargı sisteminin reformunu öngören dördüncü maddesi,
güçler arasındaki anlaşmazlık nedeniyle uygulanmadı ve uluslar arasındaki mücadele
giderek daha keskin bir hal aldı. Bu durum karşısında İngiliz hükümeti müdahale
ederek büyük güçlere, bir genel valinin atanmasını ve Makedonya'nın yeni bir
şekilde örgütlenmesini öngören bir reform planı önerdi. Ancak İngiliz reform
planının diğer güçlerin onayını alamayacağından korkuluyordu. Bu koşullar
altında Rus hükümeti, İngiliz önerilerine daha pratik bir biçim verebileceğine
inanıyordu. İngiliz hükümeti planın Rus versiyonunu kabul etti, ancak bu
versiyon diğer güçlere bildirilmek üzereyken, tamamen yeni bir durum yaratan
olaylar meydana geldi. Büyük güçlerin Türklerin iç işlerine müdahalesi,
Türkiye'deki gayrimüslim halkların bugüne kadar ikinci sınıf muamele görmesi
nedeniyle gerekli hale gelen antlaşmalara dayanmaktadır. Ancak şimdi Avrupa,
tüm Osmanlıların eşit haklara sahip olmasını, kamusal yaşamın reformunu ve iyi ve
dürüst bir yönetimi garanti eden bir Türk anayasasıyla karşı karşıya. Bu
ilkelerin uygulanması, Makedon halklarının durumunu iyileştirecektir. Bu
nedenle Rus hükümeti, reform planını ertelemek ve Türkiye'deki yeni duruma
karşı güvensizlik olarak yorumlanabilecek her şeyden kaçınmaya hazırdır.
"İngiliz hükümetinin örneğini takip ederek, reform
planını Bâb-ı Âli’ye sunmaktan şimdilik vazgeçiyoruz... Rusya, Türkiye'nin yeni
düzeni hayata geçirme çabalarını en sempatik dikkatle izleyecek ve bu görevi
zorlaştırabilecek hiçbir şey yapmayacaktır. Ayrıca Balkan ülkelerinde de
nüfuzunu kullanarak, bu ülkelerin Türkiye'deki gelişmelere müdahale etmelerini
engelleyecektir. Ancak Rusya, geleneklerine sadık kalarak, yeni Türk politikası
Makedonya'daki durumu gerçekten iyileştirmedikçe, reformcu rolünün sona
erdiğini kabul etmeyecektir. Kısacası, Rusya, Türk reformlarının etkinliği
hakkında yargıda bulunma hakkından vazgeçemez ve Makedonya'daki durumun
düzelmemesi halinde, Makedonya'daki reform faaliyetlerinin yeniden başlatılması
gerektiği konusunda ilgili güçlere rapor vermekle yükümlü olacaktır."
Türk anayasasına karşı bu iyi niyetli tarafsızlık tutumu,
tüm büyük güçlerin de tutumudur. Hiçbir devlet, en azından şimdilik, başarılı
Jön Türklerle ilişkilerini bozmak istememektedir. Sadece Makedonya'nın bir
sonraki varisi olduğunu düşünen Bulgaristan memnuniyetsiz görünmektedir.
Anayasanın kabul edilmesi ve çetelerin dağıtılması Makedonya'yı sakinleştirmiş
ve şimdilik onu Osmanlı İmparatorluğu'nun sağlam bir parçası haline
getirmiştir.
Türkiye'nin dış ve iç durumu, son elli yılda olduğundan çok
daha elverişli. Bu ideal durumun ne kadar süreceği, Jön Türklerin siyasi zekâsına
ve imparatorluk kurma yeteneklerine bağlı. Yeni Osmanlı hükümeti, büyük
güçlerle olan dış ilişkilerinde şimdilik her türlü devrimci politikadan
kaçınmalıdır. Tüm diplomatik entrikalardan uzak durmalı ve liberal Batı Avrupa
ile daha yakın ilişkiler kurmaya ne kadar meyilli olursa olsun, tüm büyük
güçlerle dostane ilişkileri sürdürmelidir. Kartlarını aceleyle açmamalıdır.
Bulgaristan üzerinde dizginleyici bir etkiye sahip olan Rusya'nın dostluğuna
ihtiyacı vardır. Aynı şekilde, Alman ve Avusturya diplomasisinin iyi niyetini
korumak için Almanya'nın Küçük Asya'daki ekonomik çıkarlarına zarar
vermemelidir. Güçlü ve liberal bir Türkiye, İngiltere ve Fransa'nın sempatisini
zaten kazanacaktır. İngiliz-Alman ve Fransız-Alman düşmanlıkları bunu sağlayacaktır.
En büyük zorluklar, Makedonya'nın yönetimi ve devlet maliyesinin düzeltilmesi
olacaktır.
Makedonya'nın en önemli faktörü, Bulgarların "iç örgütlenmesi"ydi.
Jön Türkler, bu örgütlenmeyle hemen temasa geçtiler ve onları yenilenmiş,
anayasal bir Türkiye için kazanmaya çalıştılar. Bulgar çete liderleri, yeni
olayların heyecanına kapılarak Jön Türklere dostluk elini uzattılar. İlk olarak
Makedonya'nın özerkliğini talep ettiler. Ancak Jön Türkler, ulusal karakterleri
gereği merkeziyetçidirler. Makedonya Bulgarları pes ettiler ve bağımsız bir
yerel yönetimle yetindiler. Ancak dil sorunu hâlâ zorluklara neden olmaktadır. Jön
Türkler, yine ulusal karakterleri gereği, ortaokullarda, merkezi yönetimde ve
imparatorluk parlamentosunda tek dil olarak Türkçe'yi savunuyorlar. Ancak bu
konu Osmanlı parlamentosu tarafından düzenlenecek. Makedonyalı Bulgarların Jön
Türklerle olan ilişkilerine dair dünyaya gönderilen haberler farklıdır:
Sofya'dan gelenler karamsar, Selanik'ten gelenler ise oldukça umutluydu.
Şimdiye kadar neredeyse bağımsız olan Arnavutluk'un, özellikle de Kuzey
Arnavutluk'un Osmanlı İmparatorluğu'na dahil edilmesinin de zorluklar olmadan
gerçekleşmesi olası görünmüyor.
Devlet maliyesinin iyileştirilmesi, idari reformlara,
tarımın geliştirilmesine ve imparatorluğun maden kaynaklarının bilimsel olarak
değerlendirilmesine bağlıdır. Tüm bu görevler, birinci dereceden örgütlenme
yeteneği, olağanüstü derecede karakter gücü ve zeka gerektirir. Ancak bu adeta
Herkül'ün görevleri gibi zorlu görevler çözüldükten sonra Osmanlı hükümeti,
kapitülasyonları ortadan kaldırmayı ve Avrupa'nın vesayetinden kurtulmayı
düşünebilir.
Sosyal politika alanını tamamen göz ardı ettik, çünkü birincisi Türkiye bir tarım ülkesidir ve Jön Türk reform hareketi tamamen burjuva hareketidir. Osmanlı İmparatorluğu'nda proleter bir hareketten ancak yıllar sonra söz edilebilir. Evet, Jön Türklerin hızlı başarısı, kısmen Türkiye'nin üst ve orta sınıflarının henüz sosyalizmin "tehlikesinin" farkında olmamalarına bağlanabilir. Jön Türklerin zaferinin bir yan etkisi de muhtemelen Siyonist hareketin yeniden canlanması olacaktır, çünkü anayasal bir Türkiye, Filistin'in Yahudiler tarafından kolonileştirilmesi fikrine daha olumlu bakacaktır. Jön Türkler, şüphesiz Yahudilerin mali ve gazetecilik alanındaki etkisini kendi lehlerine kullanmaya çalışacaklardır.
[1]
Mikado Japon İmparatoruna verilen isim. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder