7 Şubat 2026 Cumartesi

Diplomasi mi, Zaman Kazanma mı?

Orta Doğu, bir kez daha Washington ve Tahran arasındaki "kontrollü gerginlik" ile "topyekûn savaş" arasındaki o ince çizgide salınıyor. Son günlerde Umman’ın başkenti Maskat’tan gelen haberler, nükleer müzakerelerin yeniden başladığını ve tarafların en azından "konuşma" niyetinde olduğunu gösteriyor. Ancak sahada namluların ucundaki gerçeklik, diplomatik masadaki iyimserlikten çok daha soğuk.

Talepler ve Haklar

Müzakere masasına oturan tarafların pozisyonları arasındaki uçurum, kalıcı bir anlaşmanın ne kadar güç olduğunu açıkça ortaya koyuyor. ABD yönetimi, özellikle Trump’ın "maksimalist" yaklaşımıyla, sadece nükleer programın durdurulmasını değil; İran’ın balistik füze programının kısıtlanmasını ve "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan bölgesel müttefikleriyle bağlarını koparmasını talep ediyor. Bu talepler, Washington’ın İran’ı sadece nükleerden arındırmak değil, aynı zamanda bölgesel bir güç odağı olmaktan çıkarmak istediğinin ilanıdır.

Tahran ise bu baskıya net bir yanıt veriyor: Nükleer zenginleştirme oranları yaptırımların kaldırılması karşılığında müzakere edilebilir ancak füze savunma sistemleri ve bölgesel ittifaklar birer egemenlik hakkıdır ve asla pazarlık konusu yapılamaz. İran Dışişleri Bakanı Abbas Arakçi’nin "haklarımızdan taviz vermeden diplomasi" vurgusu, bu kararlılığın diplomatik dildeki karşılığı oluyor.

Caydırıcılık ve "Dehşet Dengesi"

Diplomasinin gölgesinde ise devasa bir askeri yığınak birikiyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunun bölgeye sevki ve yaklaşık 5.700 ek ABD askerinin konuşlandırılması, Tahran üzerinde bir "sopayla ikna" politikası yürütüldüğünü gösteriyor. Ancak bu askeri gövde gösterisinin İran cephesindeki karşılığı bir geri çekilme değil, aksine bir "dehşet dengesi" inşası.

İran’ın elindeki "Hürremşehir 4" gibi hipersonik füzeler ve insansız hava araçları, olası bir savaşın maliyetini hem İsrail hem de bölgedeki ABD üsleri için katlanılamaz hale getiriyor. Tarafların birbirini "taş devrine" döndürebilecek kapasiteye ulaşmış olması, paradoksal bir şekilde sıcak çatışma ihtimalini dizginliyor.

Bölgesel ve Küresel Denklem

Müzakerelerin başlangıçta Türkiye’de yapılmasının planlanması, ardından Umman’a kayması, bölgesel arabuluculuk çabalarının ne kadar hassas olduğunu kanıtlıyor. Türkiye, Katar ve Umman gibi aktörler, bölgeyi ateşe atacak bir savaşı önlemek için yoğun mesai harcıyor.

Küresel düzlemde ise İran, Batı’nın "müstekbir" ve güvenilmez tavrına karşı Rusya ve Çin ile stratejik ilişkilerini derinleştirerek bir "nefes alanı" yaratıyor. Çin’in İsrail’e yönelik sessiz yatırım yasağı ve Rusya ile nükleer konulardaki olası iş birliği, Washington’ın yaptırım gücünü kıran önemli unsurlar olarak öne çıkıyor.

Umman’daki görüşmelerin "başarılı" olup olmadığını zaman gösterecek. Ancak şu anki manzara, tarafların birbirini teslim alamadığı, bu yüzden masaya mecburen döndüğü bir "gergin bekleyiş" safhasına işaret ediyor. Ve bu “gergin bekleyiş” savaşın bir süre daha ertelenmesiyle de sonuçlanabilir ya da Hamaney’in de uyardığı gibi, bölgeyi içine alacak devasa bir "bölgesel savaş"ın fitilinin ateşlenmesiyle de.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...