Orta Doğu, bir kez daha Washington ve Tahran arasındaki "kontrollü gerginlik" ile "topyekûn savaş" arasındaki o ince çizgide salınıyor. Son günlerde Umman’ın başkenti Maskat’tan gelen haberler, nükleer müzakerelerin yeniden başladığını ve tarafların en azından "konuşma" niyetinde olduğunu gösteriyor. Ancak sahada namluların ucundaki gerçeklik, diplomatik masadaki iyimserlikten çok daha soğuk.
Talepler ve Haklar
Müzakere masasına oturan tarafların pozisyonları arasındaki
uçurum, kalıcı bir anlaşmanın ne kadar güç olduğunu açıkça ortaya koyuyor. ABD
yönetimi, özellikle Trump’ın "maksimalist" yaklaşımıyla, sadece
nükleer programın durdurulmasını değil; İran’ın balistik füze programının
kısıtlanmasını ve "Direniş Ekseni" olarak adlandırılan bölgesel
müttefikleriyle bağlarını koparmasını talep ediyor. Bu talepler, Washington’ın
İran’ı sadece nükleerden arındırmak değil, aynı zamanda bölgesel bir güç odağı
olmaktan çıkarmak istediğinin ilanıdır.
Tahran ise bu baskıya net bir yanıt veriyor: Nükleer
zenginleştirme oranları yaptırımların kaldırılması karşılığında müzakere
edilebilir ancak füze savunma sistemleri ve bölgesel ittifaklar birer egemenlik
hakkıdır ve asla pazarlık konusu yapılamaz. İran Dışişleri Bakanı Abbas
Arakçi’nin "haklarımızdan taviz vermeden diplomasi" vurgusu, bu
kararlılığın diplomatik dildeki karşılığı oluyor.
Caydırıcılık ve "Dehşet Dengesi"
Diplomasinin gölgesinde ise devasa bir askeri yığınak
birikiyor. USS Abraham Lincoln uçak gemisi grubunun bölgeye sevki ve yaklaşık
5.700 ek ABD askerinin konuşlandırılması, Tahran üzerinde bir "sopayla
ikna" politikası yürütüldüğünü gösteriyor. Ancak bu askeri gövde
gösterisinin İran cephesindeki karşılığı bir geri çekilme değil, aksine bir
"dehşet dengesi" inşası.
İran’ın elindeki "Hürremşehir 4" gibi hipersonik
füzeler ve insansız hava araçları, olası bir savaşın maliyetini hem İsrail hem
de bölgedeki ABD üsleri için katlanılamaz hale getiriyor. Tarafların birbirini
"taş devrine" döndürebilecek kapasiteye ulaşmış olması, paradoksal
bir şekilde sıcak çatışma ihtimalini dizginliyor.
Bölgesel ve Küresel Denklem
Müzakerelerin başlangıçta Türkiye’de yapılmasının
planlanması, ardından Umman’a kayması, bölgesel arabuluculuk çabalarının ne
kadar hassas olduğunu kanıtlıyor. Türkiye, Katar ve Umman gibi aktörler,
bölgeyi ateşe atacak bir savaşı önlemek için yoğun mesai harcıyor.
Küresel düzlemde ise İran, Batı’nın "müstekbir" ve
güvenilmez tavrına karşı Rusya ve Çin ile stratejik ilişkilerini
derinleştirerek bir "nefes alanı" yaratıyor. Çin’in İsrail’e yönelik
sessiz yatırım yasağı ve Rusya ile nükleer konulardaki olası iş birliği,
Washington’ın yaptırım gücünü kıran önemli unsurlar olarak öne çıkıyor.
Umman’daki görüşmelerin "başarılı" olup olmadığını
zaman gösterecek. Ancak şu anki manzara, tarafların birbirini teslim alamadığı,
bu yüzden masaya mecburen döndüğü bir "gergin bekleyiş" safhasına
işaret ediyor. Ve bu “gergin bekleyiş” savaşın bir süre daha ertelenmesiyle de
sonuçlanabilir ya da Hamaney’in de uyardığı gibi, bölgeyi içine alacak devasa
bir "bölgesel savaş"ın fitilinin ateşlenmesiyle de.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder