Çevirenin Notu: Assen Zankoff’un Sofya’da 1912 yılında yazdığı bu yazı, Alman Sosyal Demokratlarının haftalık dergisi “Die Neue Zeit”in 8 Kasım 1912’deki sayısında yayımlanmıştır.
Şiddetli bir savaşın ortasındayız. Ne büyük güçlerin
diplomatik dedikoduları ne de Avrupa'nın övülen kamuoyu, bu ürkütücü misafiri
kovmayı başaramadı. Balkan kralları, yetkili kişilerin uyarıcı sözlerini
dikkatle dinlediler, ancak bu sözleri doğru bir şekilde değerlendirmek yerine,
boş lafların pek bir anlam ifade etmediğini bilerek, kendi keyiflerine göre
hareket etmeye devam ettiler. Balkanlar şimdi her yöne sıçrayan alevler içinde
ve büyük komşularını da yok oluşa sürüklemekle tehdit ediyor.
Hükümetlerdeki resmi barış bekçilerinin hala önemli bir
görevi var: Ateşi söndüremeseler bile kontrol altına almak. Ancak, bunu
başarabilecekleri mi, bu bile muamma. On yıllardır biriken barut fıçıları,
diplomasi hiçbir şey yapamadan, bir nevi kendiliğinden alev aldı. Diplomasi
sanatının gücü çatışmaları başlatmaya yeterlidir, ancak çok nadiren bu
çatışmaları çözebiliyor.
İlerici dünyayı, yirminci yüzyılda halkların kendi kaderlerini
belirlemek için bir kez daha silahlara başvurulacak olması endişesi sarmış
durumda; aynı zamanda, sosyalist proletarya için de, olayları barışçıl bir yöne
yönlendirecek kadar güçlenememiş olmanın verdiği bir çaresizlik duygusu var.
Ancak burjuva uygarlığının tüm kültürel mirasında, uluslararası anlaşmazlıkları
çözmek için savaştan daha uygun bir araç bilmemesi, tam anlamıyla bir utançtır.
Balkanlar'daki dayanılmaz durumun, artık ertelenemeyecek bir
karara zorladığı çok anlaşılır bir durumdur. Bazı sosyal demokratların, Balkan
sorununa en iyi yaklaşımın, sorunun özünü yanlış anlamak olduğunu düşünmeleri
oldukça tuhaf görünüyor. Yoldaş Rudolf Hilferding'in yerinde bir şekilde ifade
ettiği gibi, "bugün yine, sosyal demokrasinin dış politika konularında
somut bir tavır almasının ne kadar önemli olduğu, günün sorunlarına sadece
sosyalizmin genel ve doğal apaçık yanıtını veren bir politikanın ne kadar
cansız ve etkisiz olacağı ortaya çıkıyor".[1]
Balkanlar'daki karışıklıkları esas olarak büyük devletlerin
hegemonyası için yaptıkları entrikalara bağlamak ve savaşı Rusya'nın
kışkırtmasının sonucu olarak göstermek kadar yanlış bir şey olamaz. Aynı
şekilde bugünkü olayları sadece Balkan ülkelerinin burjuvazisinin yayılmacı
emelleriyle açıklamak da yanlıştır. Balkan hükümdarlarının bugüne kadarki
tutumuyla yeterince desteklenen ve Batı basınında genişçe yer kaplayan bu
yanlış görüşler, ne yazık ki, uygar dünyanın Balkan halklarına olan sempatisini
azaltmaya ve Balkan sorununun önemini küçümsemeye yöneliktir.
Balkan olaylarının dünyanın geri kalanında güçlü bir şekilde
yankı bulması ve bununla birlikte Alman-İngiliz rekabetinden kaynaklanan
Avrupa'daki mevcut güç dinamiklerini aydınlatması da doğaldır. Büyük güçlerin
karşılıklı rekabetleri nedeniyle Balkan meselesine aktif olarak müdahale
edememesi ve çatışan Balkan taraflarını kendi kaderlerine terk etmesi nedeniyle
Avrupa'nın mevcut durumunun, Balkan devletlerinin bu cesur hamlelerini
gerçekleştirmelerine yarar sağladığı da açıktır. Bu durum Avrupa'nın olaylara
doğrudan müdahalesini muhtemelen sınırlandırmaktadır, daha fazla bir müdahale
olasılığı da yoktur. Bu durum, Avrupa'yı şimdilik olayların gidişatından
dışlamaya yol açmaktadır. Avrupa, Balkan meselesinde şimdilik büyük bir
başarısızlık yaşadı. Kaybettiği nüfuzunu geri kazanıp kazanamayacağı ve
Balkanlar'daki nüfuzunun azalmasının kalıcı olup olmayacağı, yakında gelecekte
ortaya çıkacaktır.
Avrupa, barışı kurtarmaya bile çalışmadı. Bu da
başarısızlığını açıklıyor. Almanya ve Fransa, başından beri sadece seyirci
rolünü isteyerek kabul ettiler ve Balkan hükümetlerini sindirme işini
müttefikleri Avusturya-Macaristan ve Rusya'ya bıraktılar. Ancak
Avusturya-Macaristan ve Rusya, Sofya ve İstanbul’da doğrudan bir başarı elde
etmekle pek ilgilenmiyorlardı; onlar için önemli olan, kendi devlet
çıkarlarının ne durumda olduğunu, yaklaşan fırtınanın kendilerini tehdit edip
etmediğini görmekti. Her iki devlet de her zaman Balkanlar üzerindeki nüfuzu ve
mümkünse doğrudan kontrolü kendi aralarında paylaşmayı amaçlamışlardır. Bu
nedenle, kendilerini "Doğu Sorunu'na en yakın ilgi duyan güçler"
olarak adlandırdılar ve bu unvan diğerleri tarafından da kabul edilmişti. Her
ikisi de diğerinin aleyhine kendi payını artırmaya çalışıyor. Bu nedenle
karşılıklı güvensizlik var. Ancak her iki monarşinin bugünkü durumu, iç
karışıklıkları ve bölünmeleri, şu anda bir hesaplaşmaya girmeleri için hiç de
teşvik edici değildir. Bu nedenle, olayların daha uygun bir zamana
ertelenmesini istemektedirler. Şu an uygun bir zaman değildir. Umut vaat eden
Doğu sorunu ellerinden kayıp gitme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu da Balkan
krallarının harekete geçmelerini hızlandırmak için yeterli bir nedendir.
Bu karanlık koşullar altında, diplomasi dünyasının tüm
akıllı insanları yalnızca kendi canlarını düşünerek karanlıkta el yordamıyla
ilerliyorlardı. Kont Berchtold[2],
Osmanlı İmparatorluğu'na tavsiye etmek üzere idari ademi merkeziyetçilik reform
önerisini açıkladığında; Sazonov'un[3],
elinde zeytin dalı ile başkentten başkente dolaştığı zaman ve Balkan
krallarının, gerçek düşmanlıkların başlamasından on gün önce, Karadağlı mevkidaşlarını,
ilk top atışlarıyla Avrupa'yı sınamaya gönderdikleri zaman da durum böyleydi. Ve
gerçekten de, diplomatik sınama güzel bir sonuç verdi: Avrupa'nın dayanışması,
eğer gerçekten var olduysa, paramparça oldu. Balkan devletleri rahatça savaşmakta
özgürler, kimse onları rahatsız etmeyecektir. En fazla, zaferlerinin meyvelerinden
daha sonra mahrum bırakılmaları için girişimler olacaktır. Bu, övgüye değer
çabaların sonucudur. İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Grey, bu sonuca ulaşmak için
çok daha kararlı bir şekilde çalıştı. Barış sevgisini yüksek sesle dile
getirmeye bile zahmet etmedi. O sadece, Avusturya-Rusya'nın tüm hamlelerini
durdurarak Türk devlet adamlarının hırslarının kırılmasını istiyordu, çünkü İstanbul’daki
diplomatik görüşmeler ne kadar yumuşak olursa ve ne kadar az sonuca ulaşırsa,
savaşın çıkma olasılığının o kadar artacağını çok iyi anlamıştı. Bu iki
yüzlülük, İngiliz devlet adamının Türkiye'nin parçalanmasına engel olmadan Türkiye'nin
dostu olarak görünmesini sağladı. Hazine bakanı Lloyd George ise, savaşın
sonucunun uygarlığın yayılmasını sağlayacağını umarak daha da samimi davranıyordu.
Balkan halkları uzun süre Avrupa'nın kurtarıcı misyonuna
inandı ve bekledi. Makedonya'da, Avrupa kamuoyunun ezilen kardeşlerinin acınası
durumuna dikkat çekmek için anlamsız maceralara atılan bazı ateşli kafaların
batıl inançlarını bir kenara bırakıyoruz. Ancak Balkan hükümetleri de Avrupa'ya
güveniyorlardı. Seferberlik emrini verdiklerinde, savaşın gerçekten çıkacağını
pek beklemiyorlardı. Elbette, seferberlik ilan edildiğinde savaşa hazırlıklı
olmak gerekir. Ancak Balkan hükümetleri son ana kadar Avrupa'dan kurtuluş sözü
beklediler. Bu görüşün doğru olduğuna dair pek çok şey var. Garip bir şekilde,
Bulgaristan'da barışı bozma görevi, Türkiye ile barışçıl ilişkilerin
sürdürülmesini programlarının temel ilkesi haline getirmiş olan iki burjuva partisine
düştü. Bunlar, bugün iktidarda olan Muhafazakâr ve İlerici Liberal partileridir.
Balkan ülkelerindeki aklı başında hiçbir insan, Türkiye ile
bir savaşın, tamamen zaferle sonuçlansa bile, genç devletleri ve halk örgütlenmesi
için ne kadar yıpratıcı olacağını inkar edemez. Günümüzün askeri
teknolojisiyle, her iki tarafın da son güçlerini kullanarak ve hiçbir tarafın
diğerine karşı orantısız bir üstünlüğü olmadığı bir savaş, her iki taraf için
de çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bu, her iki taraf için de, biri için daha
fazla, diğeri için daha az olmak üzere, büyük bir zayıflama anlamına gelir. Bu
farkındalık, Balkan halklarının coşkusunu azaltmamıştır, ancak sorumlu
politikacılar için bir uyarı niteliğinde olmalıydı. Hepsi de Türkiye'yi
dönüştürme görevini Avrupa’nın ortak hareketine bırakma eğilimindeydiler;
sadece güvencelerini talep ediyorlardı.
Avrupa için, Balkan halkları için bu kadar zor olan bu
görevi yerine getirmek imkânsız değildi. Bugün Balkan ülkelerinin haçlı
seferine maruz kalan Türkiye'deki barbar rejim, büyük güçlerin desteği olmadan
bir gün dahi ayakta kalamazdı. Osmanlı egemenliği, ezilen, refah ve özgürlük
peşinde koşan halkları ancak güçlü bir askeri güçle bir arada tutabiliyor. Ordu
içten içe ne kadar parçalanmış olursa olsun, zayıflamış Türk devletinde geriye
kalan tek örgütlenme aracıdır. Ancak Türkiye'deki modern militarizm, Avrupa'nın
bir ürünüdür. Bu militarizm, yalnızca Batı Avrupa'nın yüksek finans dünyasının
tefecilik sermayesi tarafından büyütülmüştür. Türkiye'nin kendi finans
kaynaklarına bağlı olsaydı, Türk devlet ekonomisinin zayıflıkları nedeniyle
kısa sürede yok olurdu. Dolayısıyla, Türkiye'de emekçi kitlelerin durumunu
kolaylaştıracak faydalı reformlar elde etmek için Avrupa'nın kılıcına
başvurmasına gerek yoktu. Sadece, suistimalleri nedeniyle Türkiye’ye verilen kredileri
kesmek yeterliydi. Ancak Balkan halkları, ciddi bir Avrupa müdahalesi için
boşuna yalvardılar. Avrupa şu anda Türkiye'de çok iyi işler yapıyor ve mevcut
rejime işbirliğini bitirmek istemiyor.
***
Balkan krizinin başlangıç noktası, Türkiye'nin reform yapma
konusundaki yetersizliği, toplumsal çöküş sürecini durdurma konusundaki
güçsüzlüğüdür.[4]
Elbette ilerleme Türkiye'ye de yavaş yavaş kendini gösteriyor. Türkiye,
anayasal yaşamın değerli başlangıçlarını geliştirmiş ve bu da, gelecekte Asya
ve Afrika'daki Müslüman dünyasının kültürel uyanışında ve yükselişinde
sevindirici bir rol oynayacağı umudunu doğurmuştur. Ancak ne yazık ki,
Türkiye'deki ilerleme çok yavaştır. Bunun nedeni, hüküm süren Osmanlı hanedanının
tembel doğasından çok, Türk devlet yapısının niteliğidir.
Türkiye, geniş bir alana yayılmış, birbirinden çok uzak
bölgelerde yaşayan, çok farklı tarihlerden gelmiş ve çok farklı kültürel
gelişim seviyeleri sergileyen çeşitli kabilelerin oluşturduğu bir halklar
karışımıdır. Avusturya-Macaristan'ın süreklileşen uzlaşma krizleri örneğinin de
gösterdiği gibi, böylesi bir halk karışımı, baskın grup kültürel olarak çok
gelişmiş olsa bile, felaketlere ve sarsıntılara maruz kalır. Peki ya şu anda Türkiye'de
olduğu gibi baskın grup kültürel olarak en geri kalmış grup olduğunda durum ne
kadar daha kötü olabilir? Hiçbir ülkede, ne kadar geri kalmış olursa olsun, toplumsal
çatışmalar yaşanmaz, ancak burada ulusal ve dini çekişmeler korkunç olaylara
dönüşmektedir.
Türkiye'de her devlet adamının değişmez hedefi olan
imparatorluğun birliğini korumak için, sultanlar her şeyden önce İslam'ın kamusal
hayattaki üstünlüğünü güvence altına almak zorundaydılar. Müslümanlık,
imparatorluğun çok farklı halklarının çoğunu bir arada tutan tek bağdır. Tek
bir imparatorluk fikri uğruna, İslam fanatizmi, tabi olan Hıristiyan halkların
huzur ve refahı feda edilerek sıklıkla yapay olarak teşvik edilmek zorunda kalındı.
Özellikle Türkiye'nin Avrupa topraklarındaki Hıristiyan unsurlar (Bulgarlar,
Sırplar, Yunanlar, Makedonlar) Osmanlı bürokrasisinin ve soylularının insafına
terk edildiler. Kapitalizm, Batı Avrupa ticareti sayesinde bu bölgelere
derinlemesine nüfuz etmiş ve Türk egemenliği için son derece tehlikeli bir toplumsal
kargaşanın tohumlarını kitlelere taşımıştır. Bu unsurlar, egemen Osmanlı hanedanından
kültürel açıdan çok üstündür ve Türk devlet iktidarını ancak çok isteksizce
kabul etmektedirler. Sürekli olarak özerk bir yönetim arzulamaktadırlar. Ancak
Osmanlı İmparatorluğu, talep edilen özerkliği, bunun imparatorluğun dağılmasını
hızlandıracağından korktuğu için reddetti. Tam tersine, tek devletin bağlarını
daha da güçlendirmek için, Avrupa'daki imparatorluk topraklarını Asya'daki güç merkezi
lehine sürekli olarak dezavantajlı duruma getirmesi gerektiğine inanıyordu. Bu,
sultanların her zaman izlediği bir politika olmuştur. II. Abdülhamid'in özel
sekreteri İzzet Bey, bir keresinde bu düşünceyi klasik bir şekilde ifade
ederek, halifeye milyonlarca Müslüman'a güvenmesini ve onların çıkarları
doğrultusunda yönetmesini, geri kalanı için ise Avrupa'nın şikayet etmesine
izin vermesini tavsiye etmişti.
Türkiye'nin yenilenmesi için büyük umutlar beslenen Jön Türk
reformcuları, bu geleneksel politikadan vazgeçmek istemediler. İslam'a saygı
göstermeden yönetemezlerdi. Kendi örgütlenmelerinden çok, imparatorluğun
dışarıdan kaynaklanan zorlukları sayesinde elde ettikleri ilk başarıları
tarafından gözleri kör olan bu reformcular, tüm ulusal ve mezhepsel sorunları
gururla aşacak kadar güçlü olduklarını sanarak ölümcül bir hataya düştüler.
Türkiye'deki Hıristiyan halklar, Jön Türk Devrimi'ni
sevinçle karşıladılar. Devrimden sonra, milliyetler arası çatışmalar birdenbire
sona erdi. İnsanlar yeni bir hayata umutla baktılar. Yeni anayasanın
temellerinin halkın yaşamında kök salması ve yeni rejimin daha güçlü
destekçileri olması için, en iyi ihtimaller bürokrasisinin ve ordunun üst
kademelerini doğrudan işgal edebilen Jön Türkler, daha eğitimli Hıristiyan
nüfusun işbirliğini aramalı, onlara devlet yaşamına erişim imkânı kolaylaştırmalıydılar.
Ancak onlar, bu kesimi mümkün olduğunca uzak tuttular, çünkü Müslüman unsurla
fiilen eşit hale gelmelerinin, yönetimdeki üstünlüklerini ele geçirmelerine yol
açacağından ve bunun da imparatorluğun birliğini tehlikeye atacağından
korkuyorlardı. Bu nedenle, sonunda kendilerinin de kurbanı olacağı Jön
Türklerin sert merkeziyetçiliği ortaya çıktı. Hıristiyanlar, memurluklardan
özenle uzak tutuldular. Özellikle bürokrasinin alt kademeleri neredeyse tamamen
muhafazakâr Türk güruhlarından oluşuyordu ve bu güruhlar beklenmedik bir
şekilde Jön Türkler haline gelmiş ve liberal-demokratik fikirleri benimsemişlerdi.
Jön Türkler, özellikle böylesine ilkel bir ülkede köklü bir reformun
gerçekleştirilmesi için önemi daha da büyük olan bu güvenilmez kurumların
yardımıyla programlarının taleplerini nasıl hayata geçirebilirlerdi? En iyi
düşünülmüş reform programı bile bu koşullar altında uygulanırken bozulmak
zorundaydı. Ve Jön Türklerin programı da hiç de kusursuz değildi.
Hıristiyan halklar ve Arnavutlar eski rejim altında bazı
özel haklar kazanmışlardı. Özellikle eğitim ve kültür alanlarında belirli bir
özerkliğe sahiptiler. Jön Türkler, tüm Türk tebaasına serbest meslek ve yaşam
güvencesi sağlanmasının yeterli olduğunu düşünüyorlardı; bunun dışında hiç
kimse herhangi bir özel statü talep etmemeliydi. İmparatorluğun tüm
vatandaşları, farklı kültürel ihtiyaçların dikkate alınmasına gerek kalmayacak
şekilde, kanun önünde eşit olmalıydı. Jön Türkler için milliyet sorunu yoktu.
Eski rejimde tüm halklar ezilmiş ve acı çekmişti, artık yeni rejimde herkes
özgür ve mutlu olmalıydı. Herkes eşit haklara sahip bir vatandaş olabilirdi,
ancak hiç kimse milliyetine dayanarak özel haklar talep edemezdi. Bu, Türk
devletinin doğasını tamamen yanlış anlamaktan başka bir şey değildi. Böylece
Jön Türkler, iktidarlarının ilk dönemlerinde Bulgarlar, Yunanlar, Sırplar ve
Arnavutların okul ve dini ayrıcalıklarına el attılar. Öncelikle, bu halkların
kendi dillerinde eğitim verme hakkını reddettiler. Aynı düşünceyle hareket eden
Jön Türkler, daha sonra sözde silahsızlandırma kampanyasını gerçekleştirdiler:
Hıristiyan nüfus ve daha sonra Müslüman Arnavutların büyük bir kısmı, çoğu
zaman işkenceye varan kötü muamelelerle silahlarını teslim etmeye zorlandılar.
Silah taşıma yasaklandı. Ancak bu reform, devlete sadık Müslümanları
etkilemedi. Aksine, birçok yerde yetkililer tarafından bu Müslümanlara silahlar
verildi, böylece çetelere karşı kendilerini savunabilecek ve gerekirse
vatanlarını koruyabileceklerdi. Aynı zamanda, sözde Muhacir politikası
başlatıldı. Hristiyan nüfusun daha yoğun olduğu bölgelere, devlet tarafından
Müslüman aileler yerleştirilecekti. Elbette, bu tuhaf iç kolonizasyonun herhangi
bir ekonomik gerekçesi yoktu ve kayda değer bir başarı da sağlamadı. Jön Türk
reformunun tüm bu önlemleri, özellikle de uygulamada hayata geçirilme şekli,
Hıristiyan halkların Türk rejimine karşı zar zor yatışmış olan nefretini
yeniden alevlendirmeye katkıda bulundu.
Böylece milliyetler arası çatışma yeniden alevlendi ve
çeteler yeniden ülkeyi kasıp kavurdu. Ancak bu seferki fark, geçmişte
birbirleriyle sürekli şiddetli çatışmalar yaşayan Hıristiyan halkların,
hükümetin kendilerine karşı sergilediği aynı sert tavır nedeniyle ortak bir
savunma cephesi oluşturmalarıydı. Bu halkların birbirlerine yaklaşabildikleri
tarihte ilk kez görülen bir durumdur. Bu yakınlaşma, hem Bâb-ı Âli’yi hem de büyük
güçleri şaşırtan özgür Balkan ülkeleri ittifakının temelini oluşturmaktadır ve
Jön Türklerin şiddet politikası tarafından yaratılmıştır.
Hükümdarlık sanatında çok daha deneyimli olan eski
sultanlar, Hıristiyan halklar arasındaki anlaşmazlıkları her zaman kışkırtmayı
ve kendi çıkarları için kullanmayı bilmişlerdir. "Böl ve yönet"
ilkesini izleyerek bölgelere göre yerel azınlıklara okul, kilise ve belediye
konularında her türlü ayrıcalık tanıyarak çoğunluğa karşı avantaj sağladılar ve
bu da bitmek bilmeyen çekişmelerin kaynağı oldu. Aynı yönde, özgür Balkan
devletlerinin yaydığı milliyetçi propagandalar da bu talihsiz durumu daha da
kötüleştirdi. Artık bir hayal kırıklığı yaşanıyordu. Sırp profesör Peritsch'in
bir zamanlar ifade ettiği gibi, kendi ellerinde değil de üçüncü bir tarafın
elinde olan bir mülk için Hıristiyan halklar neden birbirleriyle savaşmalı ve
birbirlerini zayıflatmalı ve önceliği güçlerini birleştirip ortak düşmana karşı
kullanmaya vermek gerekirken birbirleriyle çekişmeliydiler? Sırplar, Bulgarlar
ve Yunanlılar sahip oldukları şeyleri değil, sahip olmak istedikleri şeyleri
tartışıyorlardı. Bu anlamsız tartışmayı bırakıp, gerçekçi bir politikaya
yönelmek en mantıklı seçenekti. Bu şekilde oluşturulan Hıristiyan bloğa, yeni
rejimden memnun olmamak için her türlü sebebe sahip olan Arnavut kabilelerinin
çoğu da katıldı. Sultan II. Abdülhamid, Arnavutları çeşitli ayrıcalıklarla
cezbetmeyi ve Hıristiyanlara karşı kullanmayı başarmıştı. Ancak şimdi, Jön
Türklerin merkeziyetçiliği, Arnavutların özel konumunu ciddi şekilde tehdit
ediyordu. Arnavutlar muhalefete geçtiler.
Kısacası, Jön Türklerin tüm reform girişimleri
başarısızlıkla sonuçlandı. Arzu ettikleri yeni düzen için hiçbir halk kesimini ikna
edemediler, aksine halk kitleleriyle olan her türlü bağlantılarını kopardılar
ve bu nedenle kısa sürede ayaklarının altındaki zemini kaybettiler. Yaptıkları
her şey sonunda aleyhlerine döndü. Örneğin, gelecekteki halk ayaklanmalarını
önlemek için gerçekleştirdikleri silahsızlandırma eylemi, hüküm süren toplumsal
anarşiyi daha da artırdı. Türkiye hükümetinin düzeni sağlamak, barışçıl halkın
mal ve canını korumak konusunda kanıtlanmış yetersizliği göz önüne alındığında,
ne kadar imkansız görünse de, iç güvenlik için silah taşımak, gerektiğinde
kendi adaletini sağlayabilmek için bir zorunluluk haline geldi. Ancak bu
şekilde, sık sık onlarla gizli bir işbirliği içinde hareket eden haydut
çetelerinin ve bürokratların saldırılarına karşı bir dereceye kadar korunmak
mümkündür. Halk kitleleri silahsızlandırıldıktan sonra, kargaşayı çıkaranlara
daha da fazla teslim olmuş oldular.
Tüm bu ciddi hatalara rağmen, Jön Türklerin bazı iyi
çabalarını ve yararlı eylemlerini inkar etmek mümkün değildir. Ancak asıl soru,
daha yüksek bir kültüre hazır olan Türkiye'nin Avrupa bölgelerinin, hantal Asya
yapısının baskısına daha fazla katlanmak zorunda kalıp kalmayacağı, yıldırım
hızıyla ilerlemek isteyen Avrupa'nın ilerleme treninin, Küçük Asya kültürünün
deve kervanı onu yakalayana kadar bir süre durmak zorunda kalıp kalmayacağıdır.
Özgürlük ve refah özlemi çeken halk kitlelerine sabır ve beklemeyi tavsiye
etmek kimin sorumluluğundadır? Toplumsal koşullar ihmal edildiğinde, ekonomik
güçlerin bastırılması, kendiliğinden patlak veren ve sonuçlarını kontrol
etmekte zorlanılan, daha da karmaşık olaylarla intikamını alacaktır.
***
Büyük güçlerin müdahalesi ve Jön Türklerin reform
girişimleri gibi, Makedon devrimcilerin faaliyetleri de Balkan sorununun
çözümünde başarısız oldu. Arzu edilen dönüşüm, dışarıdan gelen orduların işgali
yerine, içeriden gelen bir devrimin sayesinde gerçekleşseydi, tablo ne kadar
farklı olurdu! O zaman, mevcut tüm zulümlerin önlenebileceği daha barışçıl bir
çözüm düşünülebilirdi. Ne yazık ki, Avrupa Türkiye'sindeki devrimci hareket bu
konuda çok parçalanmış ve güçsüzdür.
Ordudaki sayısız isyan ve çetelerin şiddet eylemlerinin de
gösterdiği gibi, Türkiye'de hoşnutsuz ve isyankâr unsurlar hiç de eksik değil.
Ancak çaresizlik ve özverili olmak, başarılı bir kitlesel ayaklanma için
yeterli değildir. Buna cesaret ve güçlerin örgütlenmesi de gerekir, ancak bu
her zaman eksik olmuştur. Jön Türklerin askeri devrimi, geri kalmış Müslüman
halk kitlelerini çok az etkilemiştir. Öte yandan, Jön Türklerin şovenizmleri
nedeniyle, Hıristiyan halk kitlelerinin toplumsal koşullarının
iyileştirilmesinin girişimlerine nasıl düşmanca yaklaştıklarını gördük. Bu
koşullar altında, devrimci bir örgütlenme girişimi askeri güç karşısında
başarısız olmaya mahkumdu. Modern ekonominin gelişmesi için gerekli olan istikrarlı
bir idarenin yokluğu, sadece anarşinin yeşermesine neden oldu. Ve anarşi, daha
fazla sefalet yarattı, halk kitlelerini daha da ezdi.
Jön Türkler, milliyetler meselesi gibi, bununla yakından
ilgili olan sosyal meseleyi de yanlış değerlendirmişlerdir. Programlarında
gerekli sosyal reformlar eksikti. Her şey, sosyal reformdan kolayca
ayrılabileceğine inanılan siyasi reformla sınırlı kalmalıydı. Ülkenin ilkel
koşullarında, idarenin iyileştirilmesinin sosyal çelişkileri kendiliğinden çözeceğine
inanılıyordu. Oysa tam da köylüler ve kentli işçi sınıfı, yani halkın büyük
çoğunluğu, ölçülemez bir sefalete düşmüştü. Eski rejimin kusurları bu kesimleri
sefalete sürüklemişti; ancak bu kusurların ortadan kaldırılması, onları
sefaletten kurtarmaya yetmedi. Köylülerin bağımlılık zincirlerini kırmak, Batı
Avrupa'nın tefecilik sermayesi tarafından felce uğratılmış ülkenin ekonomik
güçlerini yeniden canlandırmak, koruma önlemleriyle işçilerin sömürülmesini
sınırlamak için olumlu ve çok kapsamlı bir sosyal reform gerekiyordu. Ancak Jön
Türkler bunların hiçbirinden söz etmiyorlardı. Başlangıçta, bu önemli kitleyi
cezbetmek için köylülere pek çok şey vaat ettiler, ancak bunların hiçbirini
yerine getirmediler; çoğunluğu Müslüman olan büyük toprak sahiplerini
topraklarından kovmak onlar için zordu. İşçilere gelince, Jön Türk hükümeti
kısa sürede onların örgütlerine ve özellikle grevlerine karşı en sert baskı
önlemlerini uygulamaya başladı.
Böylece Jön Türklerin sosyal politikası, ya da daha doğrusu
böyle bir politikalarının olmaması, kitlelerin sefaletini daha da artırdı ve
anarşinin yeşermesi için zemin hazırladı.
Çete faaliyetleri, Jön Türklerin iktidarının son döneminde
hiç olmadığı kadar yaygınlaştı. Jön Türkler de sık sık, çete faaliyetlerinin
arzu ettikleri reformları uygulamalarını engellediğinden şikâyet ettiler. Kısa
bir süre önce, bazı Jön Türk gazeteleri, reformları ciddi bir şekilde
uygulamaya koyabilmek için çetelerden altı aylık bir ateşkes talep ettiler.
Eğer yine başarılı olamazlarsa, çeteler faaliyetlerine yeniden başlayabilirler.
Bu çağrıda ifade edilenlerden daha naif bir görüşü hayal etmek zor. Çetelerin
faaliyetlerinin eskiden özgür olan Balkan ülkelerinin hükümetleri tarafından da
birçok kez desteklendiği inkar edilemez. Ancak bugün bu politikanın ne kadar
yanlış olduğunu anlamayan neredeyse hiç kimse kalmamıştır. Çeteler, Türk
hükümetine karşı, hükümetin kendi kendisine karşı yapmadığı hiçbir şey
yapmadılar. Sadece barışçıl halk kitlelerini, Hıristiyanları da Türkleri de,
taciz ettiler ve onların yaşam koşullarını bozdular, bu da daha sonra düzenli
koşulların kurulmasını çok zorlaştırdı. Hâkim olan kargaşada, çetecilikte bir
ayrım çizgisi çekmek ve bunun ne kadarının yüce özgürlük savaşçılarının
özverili davranışları olduğunu, ne kadarının ise toplumsal sefalet nedeniyle
her türlü kazançtan mahrum kalan insanların bayağı çetecilik mesleği olduğunu
söylemek çok zordur. Çünkü ikisi birbirine karışmıştır. Bu koşullar altında Jön
Türkler, sadece masum insanları etkileyecek acımasız çete yasaları çıkararak ya
da birçok yerde kendi inisiyatifleriyle kurulan Türk çetelerini silahlandırıp
destekleyerek çetelerle etkili bir şekilde mücadele edemezdiler; çete
anarşisinin beslendiği toplumsal sefaleti ortadan kaldırmaları gerekirdi.
Tüm bunlardan sonra, Türkiye'nin iç karışıklığını dış
etkilerle, yani özgür Balkan ülkelerinden gelen etkilerle açıklamaya çalışmanın
ne kadar yanlış olduğu açıktır. Jön Türklerin, reformlarının başarısızlığını ve
Müslüman çetelerin Hıristiyanlara karşı işlediği ve yetkililerin kendilerinin
de desteklediği katliamları (İştip, Koçana, Berane) bu çetelerin faaliyetlerine
atıfta bulunarak haklı çıkarmaya çalışması da şaşırtıcıdır. Benzer şekilde, en
korkunç suçlar da bu şekilde haklı gösterilebilir. 1895 ile 1897 yılları
arasında 300.000 kişinin hayatını kaybettiği Ermeni katliamları bile benzer şekilde
gerekçelendirilebilirdi. Bugün Türkiye'de isyanlara neden olacak olaylar her
yerde mevcuttur. Anarşinin tohumları her yerde filizleniyor. Ancak bunların
derin kökler salması için, Türkiye'nin iç koşullarının sağladığı gibi verimli
bir toprak gerekiyor.
***
Bu durum, Balkan İttifakı'na cesaret vererek harekete
geçmesini sağladı. Yaz aylarında Arnavutların ayaklanması, Türk
İmparatorluğu'nu giderek daha fazla sarsan İtalya'nın Trablusgarp seferi ve öte
yandan öfkeye neden olan son katliamlar, son darbeyi vurdu.
Balkan ülkelerinin egemen sınıflarının, öncelikle toprak ve
güç genişletme arzusu nedeniyle savaşa sürüklendikleri yadsınamaz. Ancak Balkan
hükümetleri, eğer çabaları Trakya, Makedonya, Eski Sırbistan, Epir ve
Teselya'daki ezilen halkların kurtuluş hayalleriyle örtüşmeseydi ve diğer
yandan Türk devlet yönetiminin dar görüşlülüğüne güvenemeseydiler, halk
kitlelerini savaşın girdabına bu kadar coşkuyla sürükleyemez ve Türkiye'ye
açtıkları seferden bu kadar olumlu sonuçlar bekleyemezlerdi.
Balkan ülkelerinde emperyalizmden söz edildiğinde, bunun
kendine özgü bir nedeni vardır. Burada genişleme arzusu, ekonomik gelişimin
itici güçleriyle doğrudan açıklanamaz. Balkanlar gibi tarımla uğraşan ve yeni
nesiller için yaşam alanı aramaya zorlayacak bir nüfus fazlalığı olmayan
halklar için, savaşlarla kazanılacak yeni toprakları ele geçirmek, diğer
durumlara göre daha az içsel bir zorunluluktur. Bu tür halkların durumu,
serbest piyasada satamadıkları mal fazlalığı olan ve bu nedenle daha düşük
kültür düzeyine sahip bölgeleri fethederek gerekli pazarı açma eğiliminde olan
sanayileşmiş ülkelerin konumuna hiç de benzememektedir. Balkan ülkelerinin
sanayisi iç pazarı henüz ele geçirmekten çok uzaktır, uzun bir süre daha
serbest hareket alanı vardır, bu nedenle barışa ihtiyacı vardır. Tarımsal üretim
ise, daha yüksek kültüre sahip ülkelerde her zaman uygun bir pazar bulacaktır;
kültürel olarak geri kalmış ülkeleri fethetmek, ona hiçbir şekilde fayda
sağlamaz. Yani, tamamen ekonomik açıdan bakıldığında, bu tür bölgelerin fethi
Balkan ülkeleri için sadece büyük fedakarlıklar anlamına gelmektedir.
Fethedilen bölgeleri sömürmeden önce, maliyetli ve düzenli bir yönetimle
ekonomik olarak güçlendirmek gerekir. Bu bölgeler, burada olduğu gibi, uzun
süreli kötü yönetim nedeniyle tahrip olmuşsa, bu daha da önemlidir. Ve bu
fedakarlıklar, ekonomik ve devlet örgütlenmeleri henüz çok zayıf olan ülkelere
yüklendiği için daha da ağırdır. Ancak, bölge genişlemesinden doğrudan fayda
sağlayabilecek tek kesim olan Balkan ülkelerinin yönetici bürokrasisi ve halkın
duygularını kışkırtmayı bilen burjuva aydınlar, büyük bir devlet hayali
kurmaktadır. Balkan ülkeleri, büyümedikleri sürece güçlü olamayacakları ve
varlıklarını güvence altına alamayacakları inancı vardır ve bu batıl inanç,
büyük güçlerin sürekli tehditkâr müdahaleleriyle daha da güçlenmiştir. Eski
zamanların önyargılarına kapılarak, her koşulda toprak genişlemesinin arzu
edildiği düşünülüyor, çünkü o zamanlar fethedilen topraklar yağmalandığı için
her fetih gerçekten bir kazançtı.
Bir gün bu inanç nasıl boşa çıkabilir ki! Ancak, bunun en azından ezilen halkların özgürlüğünü kazanmaya yol açacağı düşüncesiyle kendimizi teselli edeceğiz. Marx'ın dediği gibi, geriye kalan tek soru, Balkan ülkelerinin bu cesur hamleleriyle yine devrimci kaderin isteksiz köleleri olarak hareket edip etmeyecekleridir.
[1]
Bkz. „Neue Zeit“, XXXI, 1, s. 74
ff. 1912-1913. I. Cilt.
[2]
1912-1915 arası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Dışişleri Bakanı. (ç.n.)
[3]
1910-1916 arası Çarlık Rusyasının Dışişleri Bakanı. (ç.n.)
[4]
Türkiye'nin çöküşünün ekonomik geçmişine ilişkin olarak bkz. Balugdgitsch, Die
ökonomischen Ursachen der Gärung in Mazedonien, "Neue Zeit", XIX, 1,
s. 292 vd., ve Zankoff, Die wirtschaftlichen Ursachen der revolutionären Gärung
in der Türkei, "Neue Zeit", XXIV, 2, s. 739 vd.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder