10 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Anayasal Türkiye - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: Balkan ülkelerinde sosyalist örgütlenmelerde bulunan Rakovsky, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın öncesinde İkinci Enternasyonal’in yönetimine girmiştir. Savaş yıllarında Zimmerwald konferansına katılan Rakovsky, Ekim Devrimi’nin sonrasında Lenin tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti geçici başbakanlığına atanmıştır. SSCB’nin Londra ve Paris büyükelçiliğini de yapan Rakovsky, 1941’de Stalin’in emriyle öldürülmüştür.

Rakovsky’nin 1908’de yazdığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/xx/x01.htm

 

Avrupa'daki mutlakiyetçiliğin ve teokrasinin son kalesi düştü: Türkiye de anayasal bir devlet haline geldi.

Olayların nasıl geliştiği biliniyor. Temmuz ortasına doğru telgraflar, Türk subayı Niyazi Efendi’ni yüz kadar asker ve sivil ile birlikte Manastır dağlarına çıktığına dair tuhaf bir haberi dünyanın dört bir yanına yaydı. Dağın krallarının ve çetelerinin gücü, Sultan'ın hayali gücüyle yan yana var olan bu ülkede, bu çıkış, baş aktörünün niteliği ve milliyeti dışında olağandışı bir şey değildi. İnsan, Jön Türklerin Bulgar, Yunan ve diğer devrimciler gibi yetkililere karşı bir gerilla savaşı başlatacaklarını mı, yoksa önemsiz, münferit bir olaya mı tanık olduğunu merak ediyordu. Olaylar kısa sürede bize bir isyandan daha fazlasına tanık olunduğunu gösterdi: Türkiye tam anlamıyla bir devrim yaşıyordu. Niyazi Efendi’nin eylemi, şimdiye kadar bilinmeyen, tesadüfi bir olayın erken tetiklediği bir komployu su yüzüne çıkardı.

Niyazi Efendi’nin kahramanlığından sonra, devrimin en önemli olayı, hareketin bastırılması için İstanbul’dan gönderilen Mareşal Osman Paşa'nın Niyazi tarafından yakalanmasıydı. Aynı gece, 24 Temmuz'da, Makedonya Genel Komiseri Hilmi Paşa'dan bu vilayetin ordusunun isyancılara katıldığı haberini alan Sultan, 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etmekte acele etti.

Bu andan itibaren devrimci Jön Türk hareketi yasal ve hükümetin bir parçası haline geldi. Sansürün kaldırılmasını, genel af ilan edilmesini ve ayrıca Sultan'ın niyetinin samimiyetinin garantisi olarak, daha liberal bir eğilimi temsil ettiği düşünülen Kamil Paşa'nın, Sadrazam Said Paşa'nın yerine geçmesini sağladı. Hükümette ve üst düzey yönetimde de benzer değişiklikler oldu. Bu olaylar sırasında iktidardaki entrikacıların tutumu çok acınasıydı. Sultanın birinci sekreteri ve en etkili şahsiyet olan İzzet Bey, Melhame Paşa, Münir Paşa, büyükelçiler ve yurtdışındaki casusluk örgütlerinin liderleri, bir anda en saf anayasacı oldular, ancak aynı zamanda bir karşı devrim başlatmaya da çalıştılar – Edirne askerlerinin sadakat isyanı bunun kanıtıdır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Sultan’ın kendisi de her zaman Anayasa'nın hayranı olduğunu ve kötü niyetli kişilerin entrikaları nedeniyle Anayasa'nın savunucularını tutuklayıp hapse attığını aceleyle açıklamıştır.

Gazeteler neredeyse her gün Sultan'ın anayasa coşkusunun kanıtlarını bizlere sunuyor. Jön Türkleri memnun etme hevesiyle, "İttihat ve Terakki" Komitesi'nin onursal başkanlığına kendini bile önerdi ve özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin ilanını anmak için bir madalya basılmasını emretti.

Bu ani din değiştirme, kimseyi kandıramayacak kadar bariz bir hesaplamanın sonucu olmadığı gibi, Jön Türklerin gücünün kanıtı da değildir; daha çok Sultan'ın psikolojik çöküntüsünü ortaya koymaktadır.

Ağabeyinin ölümüne neden olan kalıtsal akıl hastalığından muzdarip, aşırı çalışma ve mesane rahatsızlığı nedeniyle zayıf düşen Abdülhamid, giderek daha fazla takıntılara kapılmaktadır. Türk basınının otuz iki yıldır özenle bahsetmekten kaçındığı bir konu, yani devlet adamlarının öldürülmesi, onun aklını kurcalamaktadır. Yabancı devlet adamlarının tüm suikastlarının Türk halkına kaza veya hastalık olarak anlatıldığını biliyoruz. Bu nedenle, ordusu ve destekçileri tarafından tamamen terk edildiğini gören Sultan Abdülhamid'in, kötü niyetli klişelerle Jön Türklerin güvenini kazanmaya çalışırken, anayasadaki tavizlerin belirli sınırları aşmasını engellemeye çalışması anlaşılabilir bir durumdur. Böylece, anayasayı ciddiyetle yeniden yürürlüğe koyan son Hatt-ı Hümâyun'da Abdülhamid, sadece Sadrazam ve Şeyhülislam'ı (Müslümanların dini lideri) değil, aynı zamanda savaş ve denizcilik bakanlarını da doğrudan atama hakkını elinde tuttu. Bunun yol açtığı topyekûn protestolar, Said Paşa'nın düşüşüne neden oldu.

Türk devriminin bilançosunu tamamlamak için, milletvekili seçimlerinin Kasım ayında yapılacağını da eklemeliyiz. 1876 Anayasasına göre, Parlamento iki meclisten oluşacak: üyeleri Sultan tarafından atanacak olan Senato ve dolaylı oyla seçilecek Temsilciler Meclisi.

İstanbul’daki olayların yarattığı memnuniyet, en azından görünüşte, geneldi. Ancak en dikkat çekici sonuç, Makedonya'daki çetelerin silahsızlandırılmasıydı. Üç ordunun başaramadığı şey, Anayasa'nın yeniden yürürlüğe girmesiyle yirmi dört saat içinde başarıldı. Bulgar, Yunan ve Sırp çetelerinin, birbirlerini yok ettikleri dağları gönüllü olarak terk edip, çeşitli kalabalıkların tezahüratları eşliğinde "kardeşlik dansı"nı birlikte yapmak üzere kasabalara inmeleri, şüphesiz özgürlüğün barışçıl etkisinin harika bir kanıtıydı.

Türk devrimi, aynı zafer yürüyüşüne devam ederse, Balkanlar'da ve genel olarak tüm Avrupa'da barış için en azından aynı derecede olumlu sonuçlar doğuracaktır. Şimdiye kadar çok yakın bir geçmişte görülen açgözlülük, herkes Türkiye'nin ortadan kaybolmak bir yana, büyüyeceğini ve ilerleyeceğini gördüğünde yatışacaktır. Şimdiye kadar en militarist devletlerden biri olan Türkiye için, anayasal rejim, mali ve siyasi açıdan olduğu kadar ekonomik ve sosyal açıdan da en olumlu sonuçları doğuracaktır. Hakim olan anarşi, yolsuzluğun gücü, yabancıların mahkemelerin yargı yetkisinden muaf tutulması ve bu sayede tüm kozmopolit dolandırıcıların neredeyse yargılanmaktan muaf tutulması nedeniyle, normal bir sanayi veya ekonomik faaliyet imkansızdı. Oysa iki kıtaya yayılmış[1], dört bir yanı denizle çevrili, zengin su yollarıyla geçilen, bol miktarda madenlere sahip, her iklime uygun ürünlerin yetiştirilebileceği verimli tarlalara sahip Türkiye, güçlü bir sanayinin gelişmesi için en elverişli koşulları sunmaktadır. Tek eksiği, liberal ve dürüst bir rejimdir.

Bu rejim, Jön Türklerin zaferiyle nihayet kurulacak mı? Bu soruyu cevaplamak için önce Türk liberal hareketinin kökenlerini ve hareketin gelişmek zorunda olduğu siyasi koşulları incelemeliyiz.

Türkiye'nin Batı'nın siyasi yapılarını benimsemeye çalışması ilk kez olmuyor: mevcut Anayasa 1876'da kabul edilmiştir. Ancak gerçekte Türkiye'deki reform hareketi çok daha eski bir döneme, hayatına mal olan bir girişimle ilk kez Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmeye çalışan III. Selim'in dönemine dayanmaktadır. O zamandan beri, birden fazla reformcu Boğaz kıyılarına Batı kurumlarını yerleştirmeye çalışmıştır. Bazı devlet adamları, bu reformcu coşkuyu Türklerin gerilemesinin nedenlerinden biri olarak bile kınamıştır. Örneğin diğerlerinin yanı sıra Metternich, yaşlı Türkler tarafından sık sık alıntılanan "Türkler Türk kalmalıdır" sözünü söyleyenlerden biridir.

Bu reformlar hiçbir zaman ciddi bir şekilde uygulanmadı, ancak yine de Türkiye'deki Hıristiyan nüfusun toparlanması bu reformlara borçludur. Başlıca reformlar, Sultan Abdülhamid[2] tarafından getirilen ve Tanzimat olarak bilinen reformlardı. İlki, bu sultanın tahta çıkmasıyla, yani 1839'da, diğerleri ise Kırım Savaşı'ndan sonra yürürlüğe girdi. Bu reformlar iki kanunnamede yer almaktadır: Gülhâne Hatt-ı Şerîfi ve Hatt-ı Hümâyun.

Tüm bu reformların amacı, Türkiye'yi medeni ve kamusal haklar açısından modern devletlerle aynı seviyeye getirmekti. Tanzimat öncesinde Türkiye'de güçler ayrılığı yoktu ve dolayısıyla vatandaşların can, mal ve namuslarının güvencesi de yoktu. İdari makamlar, istedikleri gibi idam cezası ve mal müsaderesi uyguluyorlardı. Türkler de Hıristiyanlar da bu durumdan muzdaripti, ancak Hıristiyanlar, fethedilmiş bir halk olarak maruz kaldıkları her türlü aşağılanmanın yanı sıra, dinlerini özgürce yaşama konusunda da kısıtlanıyorlardı.

1856 reformu, tüm Osmanlı tebaasının ayrım gözetmeksizin medeni eşitliğini ilan etti; 1839 reformu ise düzenli bir vergi toplama sistemi getirerek zorunlu askerlik hizmetine bir sınır koydu, ancak bu sadece Müslümanlar için geçerliydi. Ancak tüm bu reformlar, Sultan'ın mutlak iktidarını hiç etkilemedi ve halkı her türlü kamusal yaşamdan dışladı. Ordudan muaf tutulan Hıristiyanlar, 1856 reformunda eşitlik hakları tanınmış olmasına rağmen, pratikte tüm sivil görevlerden de dışlandılar.

Türkiye'de ilk büyük siyasi reform ancak 1876'da gerçekleşti: parlamenter anayasanın veya Kânûn-i Esâsî'nin ilan edilmesi.

Fransız diplomat Kont Charles de Mouy, Şubat 1900 tarihli Revue des Deux-Mondes dergisinde bu ilanla ilgili tipik bir olayı şöyle anlatmıştır:

O dönemde, Avrupa Türkiye'sindeki vilayetlere (Bulgaristan, Makedonya ve Bosna) idari özerklik vermek amacıyla uluslararası bir konferans düzenlenmişti. 23 Aralık 1876 tarihli oturumda, çeşitli güçlerin delegeleri tartışmalara başlamak üzereyken silah sesleri duyuldu. Konferansın başkanı, Türk delege Safvet Paşa ayağa kalktı ve ciddiyetle şöyle dedi:

"Bu silah sesleri, Sultan'ın imparatorluğuna verdiği Anayasa'nın ilanını simgeliyor. Bu eylem, altı yüz yıldır süren yönetim biçimini değiştiriyor ve Osmanlı halkları için yeni bir refah dönemini başlatıyor."

M. de Mouy, tam yetkili delegelerin – bir olay bekledikleri için şaşırmamış olsalar da – onları şaşırtmak ve gündemlerini bozmak amacıyla yapılan bu teatral harekete çok kızmış olarak buz gibi bir sessizlik içinde kaldıklarını ekledi... Ardından, tebrik etmeden ve hiçbir şey olmamış gibi günün gündemine geçtiler.

Sonraki olaylar, onların güvensizliğini haklı çıkardı.

Tahta çıkmadan önce, kendisiyle müzakereye gelen Mithat Paşa'dan daha fazla anayasalcılık sergileyen Abdülhamid, ilk uygun fırsatı değerlendirerek Anayasa'yı askıya aldı.

Bu eski komedinin tekrarını mı izliyoruz? Şüphesiz Sultan, Anayasa'yı ikinci kez askıya almaktan ve savunucularını zayıflık gösterirlerse hapse atmaktan çekinmeyecektir.

Abdülhamid, aslında tarihin en despot hükümdarlarından biridir. İşte Fransız büyükelçisinin 15 Ekim 1881 tarihli Le Livre Jaune dergisinde yayımlanan resmi bir belgede yazdıkları şöyledir:

"Bâb- Âli artık yok: Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun şu anda var olduğu rejimin temel özelliği, ana karakteridir. Abdülhamid'den önce sultanın gücü mutlak idi, ancak bu güç, hükümette, idarede ve dış politikada aktif rol oynayan bakanlar aracılığıyla kullanılıyordu. Artık durum böyle değil. Bakanlar, hükümdarın emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getirmeleri beklenen basit ayakçılardır."

Yirmi yedi yıl boyunca bu sınırsız gücü kullanan Abdülhamid, kendi iradesinden üstün bir iradeye zorlukla tahammül edebilir. Bu nedenle, yeni rejimin başlıca muhalifi olmaya devam etmektedir ve şu anki güvencelerinin 1876'dakilerden daha fazla bir değeri yoktur.

1876 Anayasası'nın baş mimarının Mithat Paşa olduğunu, Şubat 1877'de iktidardan uzaklaştırıldığını, Anadolu’ya sürgün edildiğini ve daha sonra Sultan Abdülaziz'i tahttan indirmekle suçlanarak hapse atıldığını biliyoruz. Mithat Paşa hapishanede öldü, büyük olasılıkla zehirlendi.

Jön Türklerin ilk başarısızlığı, sadece sayıca az olmalarından değil, her şeyden önce yanlış siyasi anlayışlarından kaynaklanıyordu. Mithat Paşa ve arkadaşlarının hükümet sisteminde Hıristiyanlara tanıdıkları alan, onları Osmanlı İmparatorluğu'na bağlamak için oldukça yetersizdi. O dönemin Jön Türkleri, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasında var olan ırksal düşmanlığın etkisine fazla kapıldılar.

Bugün de Türk devrimine yönelik en büyük tehlike, gerçek ve sadece dini değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir boyutu da olan bu düşmanlıktır. Şehirlerde burjuvazi çoğunlukla Katolik’tir, Türkler ise memur ve askerdir. Buna, kadınların mutlak köleliğine dayanan Türk ailesinin özel yapısını da ekleyince, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki mücadelelerin acımasızlığını ve birbirlerine duydukları nefreti ve hor görmeyi anlayabiliriz. Yüzyıllarca süren tartışmasız egemenlik, Türkler arasında Hıristiyanlara, "gavur"lara, aşağı ırk ve kölelere karşı üstünlük duygusunu güçlendirmiştir. Bu, Türk egemen sınıflarının psikolojisidir ve din adamları da bunu en cahil alt sınıflara yaymaktadır. Sadece Müslümanların askerlik hizmetine tabi olması, ırkçı önyargılarını güçlendirmiştir.

Bu düşmanlık, bir bakıma sosyolojik bir eğilimle de doğrulanmaktadır: Türkler ve Hıristiyanlar arasındaki doğum oranı farkı. Hıristiyanların doğum oranı yılda binde 41,7 iken (Bulgaristan'ın resmi nüfus sayımı rakamları), Türklerin doğum oranı sadece 23,5'tir. Bu, fatihlerin ve fethedilenlerin farklı sosyal evrimlerinin bir sonucudur.

Bu gerçeğin kabul edilmesi, Türk devriminin amacının sadece bir siyasi sistemin kurulmasından daha fazlası olması gerektiğini göstermektedir. Amacı, bir halkı modern medeniyet ve kültür düzeyine yükseltmek olmalıdır. Aslında, Türkiye'deki Hıristiyan kesimin Türk kesiminden çok daha fazla modern siyasi yaşama uygun olduğunu ve bu nedenle reformcu partinin, Hıristiyan kesimle açık bir ittifak kurarak programını gerçekleştirmek için gerekli gücü bulacağını inkâr etmek çocukça olur.

Müslüman kültürü ve özellikle Müslüman aile yapısı ile siyasi ve sivil özgürlük ve eşitlik rejimi arasındaki göreceli uyumsuzluk genel olarak kabul görmemektedir. Birçok Türk bunu inkâr etmektedir ve olaylar da onları haklı çıkarmaktadır. Aslında, astrologları ve "Şeyhülislam"ı da dahil olmak üzere tüm Türkiye'nin anayasal rejime "koşulsuz" desteklerini ilan etme hevesi, başka bir açıklaması olmasaydı, bizim ifademizle çelişiyor gibi görünürdü. Jön Türk propagandasının ana vatanının Makedonya olduğunu ve hareketin patlamasının İngiliz-Rus reform projesiyle aynı zamana denk geldiğini belirtmek, hareketin liberal olmaktan çok milliyetçi kökenlerini anlamak için yeterlidir. Herkes, Türkiye'yi bir başka parçalanmadan kurtarmak için Anayasa'ya sarılmıştır. Bu, herkesin Hıristiyanları uzlaştırmak ve Türk halkına yeni rejime güven vermek için yapılması gereken tavizleri dikkate aldığı anlamına gelmez. Her halükârda, devrimden önce de bu konuda zaten farklı görüşler vardı. Meşveret çevresindeki çevreler çok milliyetçi eğilimler göstermektedir. Bu grubun siyasi ideali, 1876 Anayasası'nda öngörüldüğü gibi, parlamentonun desteklediği güçlü bir merkezi iktidardır. Sultan'ın yeğeni Sabahaddin çevresinde toplanan ve birkaç ay önce Ermeni devrimcileriyle saldırgan bir ittifak kuran diğer grup, imparatorluğun kurtuluşunu Türkiye'de yaşayan halkların bir federasyonunda aramaktadır.

Bu grubun demokratik programının, özgürlüğün genel ve samimi bir şekilde uygulanmasını garanti edebilecek tek program olduğu yadsınamaz.

Bu durum, sadece Ermeni devrimcilerin programını değil, Makedon devrimcilerin programını da uygun düşmektedir.  Bu devrimcilerin beyanları, Selanik ve Manastır'daki önemli gösterileri, Makedon federalistleri ile Bulgaristan ile birleşmeyi savunan Makedon partizanlar arasında sık sık yaşanan kanlı çatışmalar gibi başka kanıtlar olmasaydı, niyetlerinin samimiyeti konusunda bizi ikna etmeye yetmezdi. Sofya Makedonya Komitesi'nin eski başkanı Sarofos'un suikastı, bu kardeş kavgasındaki olaylardan sadece biriydi. Türkiye'deki son olayların ardından, Sofya Komitesi ve dolayısıyla gayriresmi Bulgar çevreleriyle bağlantıları olan Makedonya örgütleri, mevcut başkanları Pintcheff aracılığıyla, Jön Türklerin reform çalışmalarının önünde engel olmak istemediklerini açıkladılar. Türkiye'de özgürlükçü bir rejimin kurulması, tüm halklar için o kadar hayati bir gereklilik ki, kimse buna karşı çıkmayı açıkça kabul etmeye cesaret edemiyor. Bununla birlikte, Balkan ülkelerinin hükümetleri ile Rusya, Almanya ve Avusturya'nın diplomatları, mevcut değişiklikler hakkında olumlu açıklamalar yaparken, reform hareketinin başarısızlığını büyük bir memnuniyetle karşılayacaklardır. Reformun başarısı, onların toprak veya ekonomik genişleme politikalarının önünde engeller çıkaracaktır.

Jön Türklerin, demokratik Hıristiyan unsurlarla giderek daha yakın işbirliği içinde olmaları sayesinde, yurt dışından gelen tüm entrikaların ve iç direnişin yenilgiye uğratılacağı umulmaktadır. Jön Türkler, Hıristiyanların yardımı olmadan, yani Türkler ve Hıristiyanlar arasında mutlak eşitlik rejimi olmadan Türkiye'yi güçlendirme işinin imkânsız olduğunu anlamalıdır. Hıristiyanlar ise, Türklerin modern yaşam koşulları yaratmasına dürüstçe ve ayrılıkçılık düşüncesi olmadan yardım etmenin kendi çıkarlarına en uygun olduğunu anlamalıdır; aksi takdirde, Türk imparatorluğunun halkları için katliamlar, sefalet ve zulüm rejimine geri dönülecektir.


[1] Türkiye (Avrupa ve Asya'da) 2.775.000 kilometrekarelik bir alana ve 25 milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avrupa'da şu yerleri kapsar: Arnavutluk, Makedonya, Epirus ve Tesalya (kısmen Trakya, Edirne vilayeti). Asya'da ise Anadolu, Türk Ermenistanı, Arabistan, Suriye, Kürdistan, Mezopotamya. Afrika'da ise Trablus. İsmen Türk olan eyaletleri saymıyoruz: Doğu Rumeli 1885'ten beri Bulgaristan ile birleşmiş ve Mısır fiilen İngiltere'nin himayesi altına girmiştir.

[2] Yazar Abdülmecid ile Abdülhamid’i karıştırıyor. (ç.n.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Mücteba’nın Seçimi

28 Şubat 2026'da Epstein Koalisyonu’nun başlattığı hava saldırısında İran'ın dini lideri Ayetullah Ali Hamaney’in hayatını kaybetmes...