Çevirenin Notu: Balkan ülkelerinde sosyalist örgütlenmelerde bulunan Rakovsky, Birinci Emperyalist Paylaşım Savaşı’nın öncesinde İkinci Enternasyonal’in yönetimine girmiştir. Savaş yıllarında Zimmerwald konferansına katılan Rakovsky, Ekim Devrimi’nin sonrasında Lenin tarafından Ukrayna Sovyet Cumhuriyeti geçici başbakanlığına atanmıştır. SSCB’nin Londra ve Paris büyükelçiliğini de yapan Rakovsky, 1941’de Stalin’in emriyle öldürülmüştür.
Rakovsky’nin 1908’de yazdığı bu yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1908/xx/x01.htm
Avrupa'daki mutlakiyetçiliğin ve teokrasinin son kalesi
düştü: Türkiye de anayasal bir devlet haline geldi.
Olayların nasıl geliştiği biliniyor. Temmuz ortasına doğru
telgraflar, Türk subayı Niyazi Efendi’ni yüz kadar asker ve sivil ile birlikte
Manastır dağlarına çıktığına dair tuhaf bir haberi dünyanın dört bir yanına
yaydı. Dağın krallarının ve çetelerinin gücü, Sultan'ın hayali gücüyle yan yana
var olan bu ülkede, bu çıkış, baş aktörünün niteliği ve milliyeti dışında
olağandışı bir şey değildi. İnsan, Jön Türklerin Bulgar, Yunan ve diğer
devrimciler gibi yetkililere karşı bir gerilla savaşı başlatacaklarını mı,
yoksa önemsiz, münferit bir olaya mı tanık olduğunu merak ediyordu. Olaylar
kısa sürede bize bir isyandan daha fazlasına tanık olunduğunu gösterdi: Türkiye
tam anlamıyla bir devrim yaşıyordu. Niyazi Efendi’nin eylemi, şimdiye kadar
bilinmeyen, tesadüfi bir olayın erken tetiklediği bir komployu su yüzüne
çıkardı.
Niyazi Efendi’nin kahramanlığından sonra, devrimin en önemli
olayı, hareketin bastırılması için İstanbul’dan gönderilen Mareşal Osman
Paşa'nın Niyazi tarafından yakalanmasıydı. Aynı gece, 24 Temmuz'da, Makedonya
Genel Komiseri Hilmi Paşa'dan bu vilayetin ordusunun isyancılara katıldığı
haberini alan Sultan, 1876 Anayasası'nın yeniden yürürlüğe girdiğini ilan etmekte
acele etti.
Bu andan itibaren devrimci Jön Türk hareketi yasal ve
hükümetin bir parçası haline geldi. Sansürün kaldırılmasını, genel af ilan
edilmesini ve ayrıca Sultan'ın niyetinin samimiyetinin garantisi olarak, daha
liberal bir eğilimi temsil ettiği düşünülen Kamil Paşa'nın, Sadrazam Said
Paşa'nın yerine geçmesini sağladı. Hükümette ve üst düzey yönetimde de benzer
değişiklikler oldu. Bu olaylar sırasında iktidardaki entrikacıların tutumu çok
acınasıydı. Sultanın birinci sekreteri ve en etkili şahsiyet olan İzzet Bey,
Melhame Paşa, Münir Paşa, büyükelçiler ve yurtdışındaki casusluk örgütlerinin
liderleri, bir anda en saf anayasacı oldular, ancak aynı zamanda bir karşı
devrim başlatmaya da çalıştılar – Edirne askerlerinin sadakat isyanı bunun
kanıtıdır. Bu şaşırtıcı değildir, çünkü Sultan’ın kendisi de her zaman
Anayasa'nın hayranı olduğunu ve kötü niyetli kişilerin entrikaları nedeniyle
Anayasa'nın savunucularını tutuklayıp hapse attığını aceleyle açıklamıştır.
Gazeteler neredeyse her gün Sultan'ın anayasa coşkusunun
kanıtlarını bizlere sunuyor. Jön Türkleri memnun etme hevesiyle, "İttihat
ve Terakki" Komitesi'nin onursal başkanlığına kendini bile önerdi ve
özgürlük, eşitlik ve kardeşliğin ilanını anmak için bir madalya basılmasını
emretti.
Bu ani din değiştirme, kimseyi kandıramayacak kadar bariz
bir hesaplamanın sonucu olmadığı gibi, Jön Türklerin gücünün kanıtı da
değildir; daha çok Sultan'ın psikolojik çöküntüsünü ortaya koymaktadır.
Ağabeyinin ölümüne neden olan kalıtsal akıl hastalığından
muzdarip, aşırı çalışma ve mesane rahatsızlığı nedeniyle zayıf düşen
Abdülhamid, giderek daha fazla takıntılara kapılmaktadır. Türk basınının otuz
iki yıldır özenle bahsetmekten kaçındığı bir konu, yani devlet adamlarının öldürülmesi,
onun aklını kurcalamaktadır. Yabancı devlet adamlarının tüm suikastlarının Türk
halkına kaza veya hastalık olarak anlatıldığını biliyoruz. Bu nedenle, ordusu
ve destekçileri tarafından tamamen terk edildiğini gören Sultan Abdülhamid'in,
kötü niyetli klişelerle Jön Türklerin güvenini kazanmaya çalışırken, anayasadaki
tavizlerin belirli sınırları aşmasını engellemeye çalışması anlaşılabilir bir
durumdur. Böylece, anayasayı ciddiyetle yeniden yürürlüğe koyan son Hatt-ı Hümâyun'da
Abdülhamid, sadece Sadrazam ve Şeyhülislam'ı (Müslümanların dini lideri) değil,
aynı zamanda savaş ve denizcilik bakanlarını da doğrudan atama hakkını elinde
tuttu. Bunun yol açtığı topyekûn protestolar, Said Paşa'nın düşüşüne neden
oldu.
Türk devriminin bilançosunu tamamlamak için, milletvekili
seçimlerinin Kasım ayında yapılacağını da eklemeliyiz. 1876 Anayasasına göre,
Parlamento iki meclisten oluşacak: üyeleri Sultan tarafından atanacak olan
Senato ve dolaylı oyla seçilecek Temsilciler Meclisi.
İstanbul’daki olayların yarattığı memnuniyet, en azından
görünüşte, geneldi. Ancak en dikkat çekici sonuç, Makedonya'daki çetelerin
silahsızlandırılmasıydı. Üç ordunun başaramadığı şey, Anayasa'nın yeniden
yürürlüğe girmesiyle yirmi dört saat içinde başarıldı. Bulgar, Yunan ve Sırp
çetelerinin, birbirlerini yok ettikleri dağları gönüllü olarak terk edip,
çeşitli kalabalıkların tezahüratları eşliğinde "kardeşlik dansı"nı
birlikte yapmak üzere kasabalara inmeleri, şüphesiz özgürlüğün barışçıl etkisinin
harika bir kanıtıydı.
Türk devrimi, aynı zafer yürüyüşüne devam ederse,
Balkanlar'da ve genel olarak tüm Avrupa'da barış için en azından aynı derecede
olumlu sonuçlar doğuracaktır. Şimdiye kadar çok yakın bir geçmişte görülen
açgözlülük, herkes Türkiye'nin ortadan kaybolmak bir yana, büyüyeceğini ve
ilerleyeceğini gördüğünde yatışacaktır. Şimdiye kadar en militarist devletlerden
biri olan Türkiye için, anayasal rejim, mali ve siyasi açıdan olduğu kadar
ekonomik ve sosyal açıdan da en olumlu sonuçları doğuracaktır. Hakim olan
anarşi, yolsuzluğun gücü, yabancıların mahkemelerin yargı yetkisinden muaf tutulması
ve bu sayede tüm kozmopolit dolandırıcıların neredeyse yargılanmaktan muaf
tutulması nedeniyle, normal bir sanayi veya ekonomik faaliyet imkansızdı. Oysa
iki kıtaya yayılmış[1],
dört bir yanı denizle çevrili, zengin su yollarıyla geçilen, bol miktarda madenlere
sahip, her iklime uygun ürünlerin yetiştirilebileceği verimli tarlalara sahip
Türkiye, güçlü bir sanayinin gelişmesi için en elverişli koşulları sunmaktadır.
Tek eksiği, liberal ve dürüst bir rejimdir.
Bu rejim, Jön Türklerin zaferiyle nihayet kurulacak mı? Bu
soruyu cevaplamak için önce Türk liberal hareketinin kökenlerini ve hareketin
gelişmek zorunda olduğu siyasi koşulları incelemeliyiz.
Türkiye'nin Batı'nın siyasi yapılarını benimsemeye çalışması
ilk kez olmuyor: mevcut Anayasa 1876'da kabul edilmiştir. Ancak gerçekte
Türkiye'deki reform hareketi çok daha eski bir döneme, hayatına mal olan bir
girişimle ilk kez Yeniçeri Ocağı’nı lağvetmeye çalışan III. Selim'in dönemine
dayanmaktadır. O zamandan beri, birden fazla reformcu Boğaz kıyılarına Batı
kurumlarını yerleştirmeye çalışmıştır. Bazı devlet adamları, bu reformcu
coşkuyu Türklerin gerilemesinin nedenlerinden biri olarak bile kınamıştır.
Örneğin diğerlerinin yanı sıra Metternich, yaşlı Türkler tarafından sık sık
alıntılanan "Türkler Türk kalmalıdır" sözünü söyleyenlerden biridir.
Bu reformlar hiçbir zaman ciddi bir şekilde uygulanmadı,
ancak yine de Türkiye'deki Hıristiyan nüfusun toparlanması bu reformlara
borçludur. Başlıca reformlar, Sultan Abdülhamid[2]
tarafından getirilen ve Tanzimat olarak bilinen reformlardı. İlki, bu sultanın
tahta çıkmasıyla, yani 1839'da, diğerleri ise Kırım Savaşı'ndan sonra yürürlüğe
girdi. Bu reformlar iki kanunnamede yer almaktadır: Gülhâne Hatt-ı Şerîfi ve
Hatt-ı Hümâyun.
Tüm bu reformların amacı, Türkiye'yi medeni ve kamusal haklar
açısından modern devletlerle aynı seviyeye getirmekti. Tanzimat öncesinde
Türkiye'de güçler ayrılığı yoktu ve dolayısıyla vatandaşların can, mal ve
namuslarının güvencesi de yoktu. İdari makamlar, istedikleri gibi idam cezası
ve mal müsaderesi uyguluyorlardı. Türkler de Hıristiyanlar da bu durumdan
muzdaripti, ancak Hıristiyanlar, fethedilmiş bir halk olarak maruz kaldıkları
her türlü aşağılanmanın yanı sıra, dinlerini özgürce yaşama konusunda da
kısıtlanıyorlardı.
1856 reformu, tüm Osmanlı tebaasının ayrım gözetmeksizin
medeni eşitliğini ilan etti; 1839 reformu ise düzenli bir vergi toplama sistemi
getirerek zorunlu askerlik hizmetine bir sınır koydu, ancak bu sadece
Müslümanlar için geçerliydi. Ancak tüm bu reformlar, Sultan'ın mutlak
iktidarını hiç etkilemedi ve halkı her türlü kamusal yaşamdan dışladı. Ordudan
muaf tutulan Hıristiyanlar, 1856 reformunda eşitlik hakları tanınmış olmasına
rağmen, pratikte tüm sivil görevlerden de dışlandılar.
Türkiye'de ilk büyük siyasi reform ancak 1876'da
gerçekleşti: parlamenter anayasanın veya Kânûn-i Esâsî'nin ilan edilmesi.
Fransız diplomat Kont Charles de Mouy, Şubat 1900 tarihli
Revue des Deux-Mondes dergisinde bu ilanla ilgili tipik bir olayı şöyle anlatmıştır:
O dönemde, Avrupa Türkiye'sindeki vilayetlere (Bulgaristan,
Makedonya ve Bosna) idari özerklik vermek amacıyla uluslararası bir konferans
düzenlenmişti. 23 Aralık 1876 tarihli oturumda, çeşitli güçlerin delegeleri
tartışmalara başlamak üzereyken silah sesleri duyuldu. Konferansın başkanı,
Türk delege Safvet Paşa ayağa kalktı ve ciddiyetle şöyle dedi:
"Bu silah sesleri, Sultan'ın imparatorluğuna verdiği
Anayasa'nın ilanını simgeliyor. Bu eylem, altı yüz yıldır süren yönetim biçimini
değiştiriyor ve Osmanlı halkları için yeni bir refah dönemini başlatıyor."
M. de Mouy, tam yetkili delegelerin – bir olay bekledikleri
için şaşırmamış olsalar da – onları şaşırtmak ve gündemlerini bozmak amacıyla
yapılan bu teatral harekete çok kızmış olarak buz gibi bir sessizlik içinde
kaldıklarını ekledi... Ardından, tebrik etmeden ve hiçbir şey olmamış gibi günün
gündemine geçtiler.
Sonraki olaylar, onların güvensizliğini haklı çıkardı.
Tahta çıkmadan önce, kendisiyle müzakereye gelen Mithat
Paşa'dan daha fazla anayasalcılık sergileyen Abdülhamid, ilk uygun fırsatı
değerlendirerek Anayasa'yı askıya aldı.
Bu eski komedinin tekrarını mı izliyoruz? Şüphesiz Sultan,
Anayasa'yı ikinci kez askıya almaktan ve savunucularını zayıflık gösterirlerse
hapse atmaktan çekinmeyecektir.
Abdülhamid, aslında tarihin en despot hükümdarlarından
biridir. İşte Fransız büyükelçisinin 15 Ekim 1881 tarihli Le Livre Jaune dergisinde yayımlanan resmi bir belgede yazdıkları şöyledir:
"Bâb- Âli artık yok: Bu, Osmanlı İmparatorluğu'nun şu
anda var olduğu rejimin temel özelliği, ana karakteridir. Abdülhamid'den önce
sultanın gücü mutlak idi, ancak bu güç, hükümette, idarede ve dış politikada
aktif rol oynayan bakanlar aracılığıyla kullanılıyordu. Artık durum böyle
değil. Bakanlar, hükümdarın emirlerini sorgusuz sualsiz yerine getirmeleri
beklenen basit ayakçılardır."
Yirmi yedi yıl boyunca bu sınırsız gücü kullanan Abdülhamid,
kendi iradesinden üstün bir iradeye zorlukla tahammül edebilir. Bu nedenle,
yeni rejimin başlıca muhalifi olmaya devam etmektedir ve şu anki güvencelerinin
1876'dakilerden daha fazla bir değeri yoktur.
1876 Anayasası'nın baş mimarının Mithat Paşa olduğunu, Şubat
1877'de iktidardan uzaklaştırıldığını, Anadolu’ya sürgün edildiğini ve daha
sonra Sultan Abdülaziz'i tahttan indirmekle suçlanarak hapse atıldığını
biliyoruz. Mithat Paşa hapishanede öldü, büyük olasılıkla zehirlendi.
Jön Türklerin ilk başarısızlığı, sadece sayıca az
olmalarından değil, her şeyden önce yanlış siyasi anlayışlarından
kaynaklanıyordu. Mithat Paşa ve arkadaşlarının hükümet sisteminde
Hıristiyanlara tanıdıkları alan, onları Osmanlı İmparatorluğu'na bağlamak için
oldukça yetersizdi. O dönemin Jön Türkleri, Müslümanlar ve Hıristiyanlar
arasında var olan ırksal düşmanlığın etkisine fazla kapıldılar.
Bugün de Türk devrimine yönelik en büyük tehlike, gerçek ve
sadece dini değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik bir boyutu da olan bu
düşmanlıktır. Şehirlerde burjuvazi çoğunlukla Katolik’tir, Türkler ise memur ve
askerdir. Buna, kadınların mutlak köleliğine dayanan Türk ailesinin özel
yapısını da ekleyince, Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki mücadelelerin
acımasızlığını ve birbirlerine duydukları nefreti ve hor görmeyi anlayabiliriz.
Yüzyıllarca süren tartışmasız egemenlik, Türkler arasında Hıristiyanlara,
"gavur"lara, aşağı ırk ve kölelere karşı üstünlük duygusunu
güçlendirmiştir. Bu, Türk egemen sınıflarının psikolojisidir ve din adamları da
bunu en cahil alt sınıflara yaymaktadır. Sadece Müslümanların askerlik
hizmetine tabi olması, ırkçı önyargılarını güçlendirmiştir.
Bu düşmanlık, bir bakıma sosyolojik bir eğilimle de doğrulanmaktadır:
Türkler ve Hıristiyanlar arasındaki doğum oranı farkı. Hıristiyanların doğum
oranı yılda binde 41,7 iken (Bulgaristan'ın resmi nüfus sayımı rakamları),
Türklerin doğum oranı sadece 23,5'tir. Bu, fatihlerin ve fethedilenlerin farklı
sosyal evrimlerinin bir sonucudur.
Bu gerçeğin kabul edilmesi, Türk devriminin amacının sadece
bir siyasi sistemin kurulmasından daha fazlası olması gerektiğini
göstermektedir. Amacı, bir halkı modern medeniyet ve kültür düzeyine yükseltmek
olmalıdır. Aslında, Türkiye'deki Hıristiyan kesimin Türk kesiminden çok daha
fazla modern siyasi yaşama uygun olduğunu ve bu nedenle reformcu partinin, Hıristiyan
kesimle açık bir ittifak kurarak programını gerçekleştirmek için gerekli gücü
bulacağını inkâr etmek çocukça olur.
Müslüman kültürü ve özellikle Müslüman aile yapısı ile
siyasi ve sivil özgürlük ve eşitlik rejimi arasındaki göreceli uyumsuzluk genel
olarak kabul görmemektedir. Birçok Türk bunu inkâr etmektedir ve olaylar da
onları haklı çıkarmaktadır. Aslında, astrologları ve "Şeyhülislam"ı
da dahil olmak üzere tüm Türkiye'nin anayasal rejime "koşulsuz"
desteklerini ilan etme hevesi, başka bir açıklaması olmasaydı, bizim ifademizle
çelişiyor gibi görünürdü. Jön Türk propagandasının ana vatanının Makedonya
olduğunu ve hareketin patlamasının İngiliz-Rus reform projesiyle aynı zamana
denk geldiğini belirtmek, hareketin liberal olmaktan çok milliyetçi kökenlerini
anlamak için yeterlidir. Herkes, Türkiye'yi bir başka parçalanmadan kurtarmak
için Anayasa'ya sarılmıştır. Bu, herkesin Hıristiyanları uzlaştırmak ve Türk
halkına yeni rejime güven vermek için yapılması gereken tavizleri dikkate
aldığı anlamına gelmez. Her halükârda, devrimden önce de bu konuda zaten farklı
görüşler vardı. Meşveret çevresindeki çevreler çok milliyetçi eğilimler
göstermektedir. Bu grubun siyasi ideali, 1876 Anayasası'nda öngörüldüğü gibi,
parlamentonun desteklediği güçlü bir merkezi iktidardır. Sultan'ın yeğeni Sabahaddin
çevresinde toplanan ve birkaç ay önce Ermeni devrimcileriyle saldırgan bir
ittifak kuran diğer grup, imparatorluğun kurtuluşunu Türkiye'de yaşayan
halkların bir federasyonunda aramaktadır.
Bu grubun demokratik programının, özgürlüğün genel ve samimi
bir şekilde uygulanmasını garanti edebilecek tek program olduğu yadsınamaz.
Bu durum, sadece Ermeni devrimcilerin programını değil,
Makedon devrimcilerin programını da uygun düşmektedir. Bu devrimcilerin beyanları, Selanik ve Manastır'daki
önemli gösterileri, Makedon federalistleri ile Bulgaristan ile birleşmeyi
savunan Makedon partizanlar arasında sık sık yaşanan kanlı çatışmalar gibi
başka kanıtlar olmasaydı, niyetlerinin samimiyeti konusunda bizi ikna etmeye
yetmezdi. Sofya Makedonya Komitesi'nin eski başkanı Sarofos'un suikastı, bu
kardeş kavgasındaki olaylardan sadece biriydi. Türkiye'deki son olayların
ardından, Sofya Komitesi ve dolayısıyla gayriresmi Bulgar çevreleriyle
bağlantıları olan Makedonya örgütleri, mevcut başkanları Pintcheff
aracılığıyla, Jön Türklerin reform çalışmalarının önünde engel olmak
istemediklerini açıkladılar. Türkiye'de özgürlükçü bir rejimin kurulması, tüm
halklar için o kadar hayati bir gereklilik ki, kimse buna karşı çıkmayı açıkça
kabul etmeye cesaret edemiyor. Bununla birlikte, Balkan ülkelerinin hükümetleri
ile Rusya, Almanya ve Avusturya'nın diplomatları, mevcut değişiklikler hakkında
olumlu açıklamalar yaparken, reform hareketinin başarısızlığını büyük bir
memnuniyetle karşılayacaklardır. Reformun başarısı, onların toprak veya
ekonomik genişleme politikalarının önünde engeller çıkaracaktır.
Jön Türklerin, demokratik Hıristiyan unsurlarla giderek daha yakın işbirliği içinde olmaları sayesinde, yurt dışından gelen tüm entrikaların ve iç direnişin yenilgiye uğratılacağı umulmaktadır. Jön Türkler, Hıristiyanların yardımı olmadan, yani Türkler ve Hıristiyanlar arasında mutlak eşitlik rejimi olmadan Türkiye'yi güçlendirme işinin imkânsız olduğunu anlamalıdır. Hıristiyanlar ise, Türklerin modern yaşam koşulları yaratmasına dürüstçe ve ayrılıkçılık düşüncesi olmadan yardım etmenin kendi çıkarlarına en uygun olduğunu anlamalıdır; aksi takdirde, Türk imparatorluğunun halkları için katliamlar, sefalet ve zulüm rejimine geri dönülecektir.
[1]
Türkiye (Avrupa ve Asya'da) 2.775.000 kilometrekarelik bir alana ve 25
milyonluk bir nüfusa sahiptir. Avrupa'da şu yerleri kapsar: Arnavutluk,
Makedonya, Epirus ve Tesalya (kısmen Trakya, Edirne vilayeti). Asya'da
ise Anadolu, Türk Ermenistanı, Arabistan, Suriye, Kürdistan, Mezopotamya.
Afrika'da ise Trablus. İsmen Türk olan eyaletleri saymıyoruz: Doğu Rumeli
1885'ten beri Bulgaristan ile birleşmiş ve Mısır fiilen İngiltere'nin himayesi
altına girmiştir.
[2]
Yazar Abdülmecid ile Abdülhamid’i karıştırıyor. (ç.n.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder