Çevirenin Notu: 1909’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 15 Mayıs 1909 tarihindeki 76. sayısında yayımlanan yazı Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1909/05/15.htm
Türkiye'deki karşı-devrimin patlaması, (en azından şimdilik)
olumlu bir şekilde yenilgiye uğratılmış olsa da, Doğu'daki olayları yakından
takip edenler için büyük bir sürpriz olmadı. Türk Devrimi'nin ertesi günü, bu
gazetede gerici bir karşı saldırı konusundaki endişelerimizi dile getirmiştik.
Ne yazık ki, sonrasında yaşananlar endişelerimizi fazlasıyla haklı çıkardı, ancak
bu son olayların bir kez daha güncel hale getirdiği dokuz ay önceki makalemizin
sonucunu yeniden yayınlama özgürlüğünü kendimize tanıyoruz.
Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk devrimini
coşkuyla karşılamalıdır.
Ama burada bir devrim mi yoksa önemli sonuçları olmayan bir
askeri darbe mi görüyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk
Devrimi'nin başlangıcından itibaren raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir
eğilim gösterdiği anlaşılıyor.
Birçok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi huzura kavuşturmanın
tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüklerin sağlanması olduğu tartışılmaz.
İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak
bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan budur. Ne yazık ki, bu açıdan
bakıldığında, Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde
ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan yetersizdir. Sultan'ın otokratik
gücünü neredeyse olduğu gibi bırakmaktadır.
Öte yandan, imparatorluğun içinde bulunduğu çürüme
durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi
iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Otokratik bir sultan yerine, en az onun
kadar otokratik bir oligarşi olacak. Oysa Türkiye, farklı illerindeki dil,
gelenek ve ekonomik ve sosyal koşullarının çeşitliliğiyle böyle bir rejime en
az uygun bir ülkedir. Ve Jön Türklerin görmek istemediği de tam olarak bu tuzaktır.
İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını
bulabilecekleri ve eski "özerklik ya da ayrılma" sloganının, yani
federasyon ya da bölünme sloganının bugün her zamankinden daha doğru olduğu
tarihsel gerçeğini anlamak istemiyorlar.
Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye
halkları, 1876 Anayasası'nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin
zulmüne, otuz iki yıl öncesine göre daha da az boyun eğeceklerdir. Türk
Devrimi'nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön
Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye istekli olarak durumu daha da
kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizce hareket için
ölümcül olacaktır. Türk devriminin başarılı olmasının tek bir yolu vardır:
Türkiye'deki tüm halkları, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin, gerçek anlamda
devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmek.
Peki, Jön Türkler bu birliği gerçekleştirebilir mi?
Gerçekten de Jön Türk hareketinin sosyal karakteri nedir?
Türk işçileri ve köylüler hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin
bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazinin pek bir önemli yoktur. Uzun
bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini askeri ve bürokrasi kastına
dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazisi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.
Bu nedenle Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre, ordu ve
bürokrasidir. Bu iki unsur, kısa süreli de olsa devrimin hızlı bir başarıya
ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan'ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön
Türk'ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi
dağıtır ve tehlikeye atabilir.
Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryadan sağlam
bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörü ve ahlaki
cesarete sahip olacaklar mı?
Aynı zamanda, ciddi reformlar vaat ederek Müslüman kitleleri
de yanlarına çekebilirler. Gelecek, bunun mümkün olup olmadığını bize
gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekten ibaret mi olacağı,
yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi
olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.
Jön Türklerin dokuz aylık deneyimi, onların giriştikleri
büyük göreve yeterince hazırlıklı olmadıklarını göstermektedir.
Onların son derece zor bir görevle karşı karşıya olduklarını
ve Türkiye'de hüküm süren özel koşulların bunu daha da karmaşık hale
getirdiğini söylemek doğru olur.
Diğer burjuva devrimlerinde olduğu gibi, halkın gözünde
zaten itibarını yitirmiş eski rejime karşı mücadele etmekle
kalmayıp, kadınların köleliğine dayanan bir aile düzeni ve Osmanlı
İmparatorluğu'nun askeri ve teokratik örgütlenmesinden kaynaklanan Türk
halkının önyargılarıyla da mücadele etmek zorundaydılar.
Gücünü Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki düşmanlıktan
alan Türk askeri, bürokratik ve dinî oligarşisi, sürekli olarak Müslümanları
Hıristiyanlara karşı kışkırtarak, onları ayıran farklılıkları ustaca
derinleştirip muhafaza etti. Müslümanların silah taşıma hakkına sahip olması ve
egemen ırk oldukları hissini güçlendiren ayrıcalıkları, geçen hafta Anadolu’nun
şehirlerini kan gölüne çeviren Hıristiyanlara yönelik korkunç katliamların
kaynağıydı.
İnsan kişiliğine ve dolayısıyla kadına saygı ile hoşgörüye
dayanan anayasal rejim, egemen Müslüman ırkın önyargılarıyla çatışıyordu.
Müslüman kitlelerin çoğunluğu için bu üstünlük, zaman zaman
Hıristiyanları cezasız bir şekilde katletme ve yağmalama özgürlüğüyle kendini
gösteriyordu ve günlük yaşamlarında da daha iyi durumda değillerdi. Ancak
kendimizi zihnen Türk kitlelerinin yerine koyarsak, eski rejimdeki görünürdeki
ayrıcalıklarının yerine yeni rejimin onlara ne getirdiğini sormalıyız.
Bu rejimi desteklemek ve softaların ve hocaların fanatik
vaazlarına kapılmamak için ne kadar güçlü bir çıkarları olabilirdi?
Bu durum, Müslüman kitlelerin gözünde yeni rejimin eskisine
göre üstünlüğünü gösterecek, hem sosyal hem de ekonomik alanda kapsamlı ve
ciddi reformların uygulanmasının önemini tam olarak vurgulamaktadır.
Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kalkınması için üç tür reform
gerekmektedir. Makalemizin sınırlılığı nedeniyle ayrıntılara giremeyeceğimiz
için, bunları sadece başlık olarak verebileceğiz. Bu reformlar şunlardır: Toprak
reformları, idari reformlar ve işçi reformları; siyasi reformlardan
bahsetmiyoruz bile.
Jön Türkler bu büyük sorunlar karşısında nasıl bir tutum
sergilediler?
Yetersiz demek bile hafif kalır: İçler acısıydı. Onlar için
bu sorunlar yokmuş gibi davranıyorlardı ya da yaptıkları her şey eski durumu
daha da kötüleştiriyordu.
Toprak reformuna dokunmadılar. İdari reformlar tam bir
fiyasko ile sonuçlandı. Maliye reformu için görevlendirilen Laurent ve gümrük
reformu için çağrılan Crawford, birkaç ay çalıştıktan sonra, Jön Türk
hükümetinin ataleti ve önerilerinin reddedilmesi nedeniyle hiçbir şey başaramadıklarını
açıkladılar. Jön Türkler, hoşnutsuzların sayısını artırmaktan korktukları için,
Hıristiyan ve Müslüman nüfusun sırtından geçinen binlerce paraziti kovmak
istemiyorlardı.
Okuyucuya Türkiye'deki bürokratik asalaklığın boyutunu
göstermek için, Laurent'ın topladığı bazı rakamları verelim.
Türkiye'de 210.000 asker için 46.000 subay bulunmaktadır.
Özellikle donanmada 6.000 denizci için 1.000'den fazla subay bulunmaktadır!
Bu koşullar altında Türk bütçesinin, faydalı bir reform için
en ufak bir meblağ bile ayırmadan muazzam açıklar vermesi şaşırtıcı değildir.
1909-10 yıllarında, yapılan tüm tasarruflara rağmen, bu açık 3.540.000 Türk
lirasına, toplamda ise yaklaşık 80 milyon liraya ulaştı. Toplam 28.815.000 Türk
lirası tutarındaki harcamaların 8 milyonu, yani üçte biri Savaş Bakanlığı
tarafından tüketilmiştir. Eğitim, ticaret, tarım vb. bakanlıkların harcamaları
ise gülünç miktarlarda kalmıştır. Üstelik yeni hükümet, Türk donanmasını
yeniden kurmak için 25 milyon Türk lirası, yani 375 milyon frank tutarında bir
proje hazırlamıştır.
Böylece yeni Türkiye, kitlelerin gözünde, yeni vergiler ve
yeni harçlarla ülkeyi tehdit eden pahalı bir hükümete sahip olarak görünüyor.
Bu iktidara popülerlik kazandıracak bir durum değil. Özellikle işçi sınıfı söz
konusu olduğunda, hükümet en büyük nankörlüğü göstermiştir. Avusturya'ya 60
milyon frank tazminat ödemesini dayatabilmesi, yalnızca işçilerin, özellikle de
hamallar birliğinin desteği sayesinde mümkün olmuş olmasına rağmen, hükümet,
işçilerin kaybettikleri ücretlerinin bu kısmını bile tazmin etmeyi
reddetmiştir. Dahası, yeni hükümetin ilk iş kanunu, geniş bir işçi kesiminin
örgütlenme hakkını elinden alarak işçi sınıfına karşı yöneltilmiş bir kanundu.
Bu kanunun metni, Ekim ayı içinde Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından
bir genelge ile kamuoyuna duyuruldu.
"Resmi dairelerin çalışanları ve Kamu Borcu (ve bunun
bir parçası olan Vergi) idaresinde çalışanların grev yapamayacağı ilke olarak
belirlenmiştir. Benzer şekilde, demiryolları, limanlar, rıhtımlar, tramvaylar,
su, gaz ve elektrik aydınlatması gibi kamu hizmetlerinde çalışanlar ve işçiler
de, İmparatorluk hükümetinin çalışanları gibi, kamu yararına aykırı grev
yapamazlar."
Böylece Jön Türkler, Türkiye'yi uluslararası sermaye için
bir cennet haline getirmek istediler.
Jön Türklerin mücadele etmek zorunda kaldıkları, ancak
çözemedikleri ikinci bir sorun da milliyetler sorunuydu.
Demokrat Hıristiyan unsurların desteğini gerici Türk
Partisi'ne[1]
karşı aramak yerine, onları sistematik olarak hükümetten dışladılar. 1876
Anayasası'nda zaten öngörülen bir hakkı parlamentonun özel izni olmadan
uygulayabilecek olmalarına rağmen, Hıristiyanları orduya kaydetme cesaretini
bile gösteremediler.
Jön Türklerin dış politikası da iç politikaları kadar başarısız
oldu. Aşırı milliyetçi duygularla dolu olan bu politika, yeni Türk rejiminin
zorluklarını teşvik etmek için bir bahane arayan Balkan ülkeleri
şovenistlerinin, örneğin Bulgaristan'ın, işine yaradı.
Burada, basına, halka açık toplantılara ve siyasi gruplara
yönelik bir dizi rahatsız edici önlemden bahsetmiyorum. Bu önlemler, Jön
Türkler arasında bile iki partinin oluşmasına neden oldu: "İttihat ve Terakki"
ve "Ahrar Fırkası", ki bu durum gerici parti tarafından çok iyi
istismar edildi.
Bugün Jön Türkler, Türkiye'ye diktatörlük yoluyla yeni bir rejim dayatmaya çalışan bir azınlıktan ibarettir. Ancak böyle bir girişim için fiziksel cesaret yeterli değildir, sadece büyük halk hareketlerinin sağlayabileceği manevi cesaret de olmalıdır. Jön Türkler, Müslüman ve Hıristiyan kitleleri kendilerine bağlayacak bir yol bulamadıkları sürece, girişimleri kesin bir yenilgiye mahkûm olacaktır.
[1]
Osmanlı Ahrar Fırkası kastediliyor. (ç.n.).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder