17 Mart 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'de Devrim ve Karşı-Devrim - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1909’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 15 Mayıs 1909 tarihindeki 76. sayısında yayımlanan yazı Harry Ratner tarafından İngilizceye çevrilmiştir. Aşağıdaki linkten yazıya ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/archive/rakovsky/1909/05/15.htm

Türkiye'deki karşı-devrimin patlaması, (en azından şimdilik) olumlu bir şekilde yenilgiye uğratılmış olsa da, Doğu'daki olayları yakından takip edenler için büyük bir sürpriz olmadı. Türk Devrimi'nin ertesi günü, bu gazetede gerici bir karşı saldırı konusundaki endişelerimizi dile getirmiştik. Ne yazık ki, sonrasında yaşananlar endişelerimizi fazlasıyla haklı çıkardı, ancak bu son olayların bir kez daha güncel hale getirdiği dokuz ay önceki makalemizin sonucunu yeniden yayınlama özgürlüğünü kendimize tanıyoruz.

Bu nedenle, tekrarlıyoruz, işçi sınıfı Türk devrimini coşkuyla karşılamalıdır.

Ama burada bir devrim mi yoksa önemli sonuçları olmayan bir askeri darbe mi görüyoruz? Yakın gelecek bunu gösterecek. Ancak, Türk Devrimi'nin başlangıcından itibaren raydan çıkma konusunda çok tehlikeli bir eğilim gösterdiği anlaşılıyor.

Birçok tutkuyla parçalanmış Türkiye'yi huzura kavuşturmanın tek yolunun, mümkün olan en büyük özgürlüklerin sağlanması olduğu tartışılmaz. İmparatorluğun farklı halklarının haklı taleplerini karşılayarak, onları ortak bir dayanışma ruhu içinde birleştirebilecek olan budur. Ne yazık ki, bu açıdan bakıldığında, Jön Türklerin gücü tamamen yetersizdir. Talep ettikleri ve elde ettikleri 1876 Anayasası, pek çok açıdan yetersizdir. Sultan'ın otokratik gücünü neredeyse olduğu gibi bırakmaktadır.

Öte yandan, imparatorluğun içinde bulunduğu çürüme durumundan şüphesiz etkilenen Jön Türklerin aklında tek bir şey var: Merkezi iktidarı olabildiğince güçlendirmek. Otokratik bir sultan yerine, en az onun kadar otokratik bir oligarşi olacak. Oysa Türkiye, farklı illerindeki dil, gelenek ve ekonomik ve sosyal koşullarının çeşitliliğiyle böyle bir rejime en az uygun bir ülkedir. Ve Jön Türklerin görmek istemediği de tam olarak bu tuzaktır. İmparatorluğun tüm halklarının bir federasyonunda kurtuluşlarını bulabilecekleri ve eski "özerklik ya da ayrılma" sloganının, yani federasyon ya da bölünme sloganının bugün her zamankinden daha doğru olduğu tarihsel gerçeğini anlamak istemiyorlar.

Aslında şu anda, onca kanlı mücadelenin ardından, Türkiye halkları, 1876 Anayasası'nda vaat edilen yarı mutlakiyetçi merkezi hükümetin zulmüne, otuz iki yıl öncesine göre daha da az boyun eğeceklerdir. Türk Devrimi'nin ilerlemesinin önündeki zorlukları görmezden gelmiyoruz, ancak Jön Türkler, Abdülhamid ile müzakere etmeye istekli olarak durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu, şeytanla yapılan bir anlaşmadır ve bizce hareket için ölümcül olacaktır. Türk devriminin başarılı olmasının tek bir yolu vardır: Türkiye'deki tüm halkları, ırk veya inanç ayrımı gözetmeksizin, gerçek anlamda devrimci ve demokratik bir program etrafında birleştirmek.

Peki, Jön Türkler bu birliği gerçekleştirebilir mi?

Gerçekten de Jön Türk hareketinin sosyal karakteri nedir? Türk işçileri ve köylüler hâlâ din adamlarının etkisi altındadır. Jön Türklerin bir miktar sempati duyduğu Müslüman burjuvazinin pek bir önemli yoktur. Uzun bir tarihsel evrim, Türk burjuvazisini askeri ve bürokrasi kastına dönüştürürken, Hıristiyan burjuvazisi sanayi ve ticaretle uğraşmaktadır.

Bu nedenle Jön Türklerin popüler olduğu tek çevre, ordu ve bürokrasidir. Bu iki unsur, kısa süreli de olsa devrimin hızlı bir başarıya ulaşmasını garanti edebilir. Ancak Sultan'ın, mümkün olduğunca çok sayıda Jön Türk'ü iktidara davet ederek yapacağı akıllıca bir manevra, tüm hareketi dağıtır ve tehlikeye atabilir.

Jön Türkler, Hıristiyan burjuvazi ve proletaryadan sağlam bir destek bulabilirler, ancak bunu yapmak için gerekli öngörü ve ahlaki cesarete sahip olacaklar mı?

Aynı zamanda, ciddi reformlar vaat ederek Müslüman kitleleri de yanlarına çekebilirler. Gelecek, bunun mümkün olup olmadığını bize gösterecektir. Türk devriminin, çatlakları örtbas etmekten ibaret mi olacağı, yoksa tüm insanlık için siyasi ve sosyal sonuçlarla dolu bir hareket mi olacağı, onların tutumuna bağlı olacaktır.

Jön Türklerin dokuz aylık deneyimi, onların giriştikleri büyük göreve yeterince hazırlıklı olmadıklarını göstermektedir.

Onların son derece zor bir görevle karşı karşıya olduklarını ve Türkiye'de hüküm süren özel koşulların bunu daha da karmaşık hale getirdiğini söylemek doğru olur.

Diğer burjuva devrimlerinde olduğu gibi, halkın gözünde zaten itibarını yitirmiş eski rejime karşı mücadele etmekle kalmayıp, kadınların köleliğine dayanan bir aile düzeni ve Osmanlı İmparatorluğu'nun askeri ve teokratik örgütlenmesinden kaynaklanan Türk halkının önyargılarıyla da mücadele etmek zorundaydılar.

Gücünü Müslümanlar ve Hıristiyanlar arasındaki düşmanlıktan alan Türk askeri, bürokratik ve dinî oligarşisi, sürekli olarak Müslümanları Hıristiyanlara karşı kışkırtarak, onları ayıran farklılıkları ustaca derinleştirip muhafaza etti. Müslümanların silah taşıma hakkına sahip olması ve egemen ırk oldukları hissini güçlendiren ayrıcalıkları, geçen hafta Anadolu’nun şehirlerini kan gölüne çeviren Hıristiyanlara yönelik korkunç katliamların kaynağıydı.

İnsan kişiliğine ve dolayısıyla kadına saygı ile hoşgörüye dayanan anayasal rejim, egemen Müslüman ırkın önyargılarıyla çatışıyordu.

Müslüman kitlelerin çoğunluğu için bu üstünlük, zaman zaman Hıristiyanları cezasız bir şekilde katletme ve yağmalama özgürlüğüyle kendini gösteriyordu ve günlük yaşamlarında da daha iyi durumda değillerdi. Ancak kendimizi zihnen Türk kitlelerinin yerine koyarsak, eski rejimdeki görünürdeki ayrıcalıklarının yerine yeni rejimin onlara ne getirdiğini sormalıyız.

Bu rejimi desteklemek ve softaların ve hocaların fanatik vaazlarına kapılmamak için ne kadar güçlü bir çıkarları olabilirdi?

Bu durum, Müslüman kitlelerin gözünde yeni rejimin eskisine göre üstünlüğünü gösterecek, hem sosyal hem de ekonomik alanda kapsamlı ve ciddi reformların uygulanmasının önemini tam olarak vurgulamaktadır.

Türkiye'nin ekonomik ve sosyal kalkınması için üç tür reform gerekmektedir. Makalemizin sınırlılığı nedeniyle ayrıntılara giremeyeceğimiz için, bunları sadece başlık olarak verebileceğiz. Bu reformlar şunlardır: Toprak reformları, idari reformlar ve işçi reformları; siyasi reformlardan bahsetmiyoruz bile.

Jön Türkler bu büyük sorunlar karşısında nasıl bir tutum sergilediler?

Yetersiz demek bile hafif kalır: İçler acısıydı. Onlar için bu sorunlar yokmuş gibi davranıyorlardı ya da yaptıkları her şey eski durumu daha da kötüleştiriyordu.

Toprak reformuna dokunmadılar. İdari reformlar tam bir fiyasko ile sonuçlandı. Maliye reformu için görevlendirilen Laurent ve gümrük reformu için çağrılan Crawford, birkaç ay çalıştıktan sonra, Jön Türk hükümetinin ataleti ve önerilerinin reddedilmesi nedeniyle hiçbir şey başaramadıklarını açıkladılar. Jön Türkler, hoşnutsuzların sayısını artırmaktan korktukları için, Hıristiyan ve Müslüman nüfusun sırtından geçinen binlerce paraziti kovmak istemiyorlardı.

Okuyucuya Türkiye'deki bürokratik asalaklığın boyutunu göstermek için, Laurent'ın topladığı bazı rakamları verelim.

Türkiye'de 210.000 asker için 46.000 subay bulunmaktadır. Özellikle donanmada 6.000 denizci için 1.000'den fazla subay bulunmaktadır!

Bu koşullar altında Türk bütçesinin, faydalı bir reform için en ufak bir meblağ bile ayırmadan muazzam açıklar vermesi şaşırtıcı değildir. 1909-10 yıllarında, yapılan tüm tasarruflara rağmen, bu açık 3.540.000 Türk lirasına, toplamda ise yaklaşık 80 milyon liraya ulaştı. Toplam 28.815.000 Türk lirası tutarındaki harcamaların 8 milyonu, yani üçte biri Savaş Bakanlığı tarafından tüketilmiştir. Eğitim, ticaret, tarım vb. bakanlıkların harcamaları ise gülünç miktarlarda kalmıştır. Üstelik yeni hükümet, Türk donanmasını yeniden kurmak için 25 milyon Türk lirası, yani 375 milyon frank tutarında bir proje hazırlamıştır.

Böylece yeni Türkiye, kitlelerin gözünde, yeni vergiler ve yeni harçlarla ülkeyi tehdit eden pahalı bir hükümete sahip olarak görünüyor. Bu iktidara popülerlik kazandıracak bir durum değil. Özellikle işçi sınıfı söz konusu olduğunda, hükümet en büyük nankörlüğü göstermiştir. Avusturya'ya 60 milyon frank tazminat ödemesini dayatabilmesi, yalnızca işçilerin, özellikle de hamallar birliğinin desteği sayesinde mümkün olmuş olmasına rağmen, hükümet, işçilerin kaybettikleri ücretlerinin bu kısmını bile tazmin etmeyi reddetmiştir. Dahası, yeni hükümetin ilk iş kanunu, geniş bir işçi kesiminin örgütlenme hakkını elinden alarak işçi sınıfına karşı yöneltilmiş bir kanundu. Bu kanunun metni, Ekim ayı içinde Ticaret ve Bayındırlık Bakanlığı tarafından bir genelge ile kamuoyuna duyuruldu.

"Resmi dairelerin çalışanları ve Kamu Borcu (ve bunun bir parçası olan Vergi) idaresinde çalışanların grev yapamayacağı ilke olarak belirlenmiştir. Benzer şekilde, demiryolları, limanlar, rıhtımlar, tramvaylar, su, gaz ve elektrik aydınlatması gibi kamu hizmetlerinde çalışanlar ve işçiler de, İmparatorluk hükümetinin çalışanları gibi, kamu yararına aykırı grev yapamazlar."

Böylece Jön Türkler, Türkiye'yi uluslararası sermaye için bir cennet haline getirmek istediler.

Jön Türklerin mücadele etmek zorunda kaldıkları, ancak çözemedikleri ikinci bir sorun da milliyetler sorunuydu.

Demokrat Hıristiyan unsurların desteğini gerici Türk Partisi'ne[1] karşı aramak yerine, onları sistematik olarak hükümetten dışladılar. 1876 Anayasası'nda zaten öngörülen bir hakkı parlamentonun özel izni olmadan uygulayabilecek olmalarına rağmen, Hıristiyanları orduya kaydetme cesaretini bile gösteremediler.

Jön Türklerin dış politikası da iç politikaları kadar başarısız oldu. Aşırı milliyetçi duygularla dolu olan bu politika, yeni Türk rejiminin zorluklarını teşvik etmek için bir bahane arayan Balkan ülkeleri şovenistlerinin, örneğin Bulgaristan'ın, işine yaradı.

Burada, basına, halka açık toplantılara ve siyasi gruplara yönelik bir dizi rahatsız edici önlemden bahsetmiyorum. Bu önlemler, Jön Türkler arasında bile iki partinin oluşmasına neden oldu: "İttihat ve Terakki" ve "Ahrar Fırkası", ki bu durum gerici parti tarafından çok iyi istismar edildi.

Bugün Jön Türkler, Türkiye'ye diktatörlük yoluyla yeni bir rejim dayatmaya çalışan bir azınlıktan ibarettir. Ancak böyle bir girişim için fiziksel cesaret yeterli değildir, sadece büyük halk hareketlerinin sağlayabileceği manevi cesaret de olmalıdır. Jön Türkler, Müslüman ve Hıristiyan kitleleri kendilerine bağlayacak bir yol bulamadıkları sürece, girişimleri kesin bir yenilgiye mahkûm olacaktır.


[1] Osmanlı Ahrar Fırkası kastediliyor. (ç.n.).

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

(Çeviri) Türkiye'de Devrim ve Karşı-Devrim - Christian Rakovsky

Çevirenin Notu: 1909’de yazılan ve Le Socialisme isimli gazetenin 15 Mayıs 1909 tarihindeki 76. sayısında yayımlanan yazı Harry Ratner taraf...