Modern siyasi düşüncenin temel gerilimlerinden biri, bireyin özgürlüğü ile toplumsal bütünün gereklilikleri arasında nasıl bir denge kurulabileceği sorusunda düğümlenir. Kant'ın tarihsel ilerleme kuramı, Hegel'in devlet felsefesi ve Marx'ın bu felsefeye yönelttiği eleştiriler; bu gerilimi farklı düzlemlerde ele alarak birbirini hem tamamlayan hem de aşan bir düşünsel silsile oluşturur. Kant'ta ahlaki eğilimin kılavuzluğuyla gerçekleşen insanlık tarihi, Hegel'de kurumsal uzlaşım arayışına, Marx'ta ise bu uzlaşımın köklü bir eleştirisiyle ortaya çıkan devrimci bir ufka dönüşür.
I. Kant: Ahlaki İlerleme ve Cumhuriyetçi Ufuk
Kant, insan
türünün sürekli ilerlediği sorusunu yanıtlarken tarihin ne deterministik bir
kötümserliğe ne de saf bir iyimserliğe teslim edilemeyeceğini öne sürer.
Tarihte geleceğe dair yapılabilecek üç tür öngörünün —terörist, mutlulukçu ve
durgun Abderacı— hiçbirinin tek başına tatmin edici olamayacağını gösterdikten
sonra Kant, insan türünün ahlaki eğiliminden kaynaklanan bir ilerleme ufkuna
kapı aralar. Kötüden iyiye dönüş, ani bir devrimle değil; geçmişten ders
alınarak ve özgür eylemle mümkün olur.
Bu
ilerlemenin kolektif bir nitelik taşıdığını vurgulayan Kant'a göre devrim gibi
köklü dönüşümler sırasında kamuoyunda beliren çıkarsız duygudaşlık, ahlaki bir
kapasitenin kanıtıdır. Söz konusu duygudaşlık, bireysel çıkara değil
"ideal"e yönelir. İşte bu nitelik, insanları cumhuriyetçi bir anayasa
için mücadeleye sevk eder. Cumhuriyetçi anayasaya sahip halklar, savaşların yol
açtığı acıları bizzat deneyimledikleri için başkalarına saldırılmasına izin
vermeyecek; böylece kalıcı bir barışın temelleri atılacaktır. Kant, bu süreçte
hukuki-kurumsal bir ilerlemenin zorunlu olduğunu kabul etmekle birlikte soyut
ahlaki niyetlerin değil, ödeve uygun somut eylemlerin tarihsel değişimi mümkün
kıldığını özellikle vurgular.
Kant'ın bu
tablosu, evrensel ile özeli birbirinden koparmaz; aksine, bireylerin ahlaki
kapasitesini evrensel bir ilerlemenin taşıyıcısı olarak görür. Ne var ki bu
uzlaşım, kurumsal düzeyde gerçek bir çatışmayla yüz yüze geldiğinde gerilir.
İşte bu noktada Hegel devreye girer.
II. Hegel ve Marx: Devlet, Özel Alan ve Çözümsüz Çatışma
Hegel'in
Hukuk Felsefesi'nin 261. paragrafı, somut özgürlüğü özel çıkar sistemi (aile ve
sivil toplum) ile evrensel çıkar sisteminin (devlet) özdeşliği üzerine kurar.
Hegel'e göre devlet, bu iki alan karşısında bir "dış zorunluluk"
olarak belirir; yasa ve çıkarların kendisine bağlı kılındığı erki temsil eder.
Aile ve sivil toplum, bir yanda özerk olarak gelişirken öte yanda devletin
öngerekliliklerini karşılar. Böylece Hegel, özel ve evrensel olanın
özdeşleştiği bir birlik tablosu çizer.
Marx ise bu
birlik iddiasını köklü biçimde sorgular. Ona göre devletin özel alanlara
uyguladığı "bağımlılık" ve "bağlılık" ilişkisi, aslında
özel varlığa yönelik bir baskıdır. Devlet, bir yanda dış zorunluluk olarak aile
ve sivil toplumu kısıtlarken öte yanda bu alanların kendi içkin ereklerini
devlette görecekleri ileri sürülür. Marx'a göre bu çelişki çözülmeden
bırakılır: Hegel, özel çıkarlar ile evrensel erekler arasındaki gerilimi birlik
ve özdeşlik söylemiyle örtbas eder. Bireyler, devlet karşısındaki haklarıyla
devlete karşı ödevlerinin özdeş olduğu söylendiğinde çatışma görünmez kılınır;
ama ortadan kalkmaz.
Kant'ın
ilerleme söyleminin kurumsal uzantısı sayılabilecek Hegel'in devlet felsefesi,
Marx'ın bu eleştirisiyle siyasi idealizmden gerçek çelişkilere dönülmesinin bir
çağrısına dönüşür. Evrensel ile özelin uzlaşımını kurumsal değil sınıfsal bir
zemine oturtmak, Marx'ın düşüncesinin merkezine oturur.
III. Marx: İttifak, Enternasyonalizm ve Komünist Toplumda Bölüşüm
Gotha
Programının Eleştirisi, Marx'ın bu sınıfsal perspektifi somut bir programa
karşı nasıl uyguladığını gösterir. İki sosyal demokrat örgütün birlik kongresi
için hazırladığı taslağı inceleyen Marx, önce ittifak sorununu ele alır.
Taslak, işçi sınıfının mücadelesini yalnızca kapitalistlere karşı yöneltirken
toprak sahiplerini görmezden gelir. Marx'a göre bu yaklaşım, Lassalle'nin
feodallerle kurduğu örtük ittifakın ürünüdür. Köylüler, zanaatçılar ve orta
katmanlar, üretimi kapitalist karakterden kurtarmaya çalışan proletaryayla
ittifak kurabildikleri sürece "gerici" değildirler.
İkinci büyük
sorun enternasyonalizmdir. Kant'ın cumhuriyetçi halklar arasında kalıcı bir
barış ufku çizdiği yerde Marx, proletaryanın evrenselliğini yalnızca soyut bir
"halkların kardeşliği" bilincine indirgeyen anlayışa karşı çıkar.
Gerçek enternasyonalizm, ulusal sınırları aşan somut işçi dayanışmasından
doğar; soyut ilkelerden değil.
Üçüncü ve
belki de en özgün boyut, Marx'ın komünist toplum tahlilidir. Toplam toplumsal
üründen; tüketilen üretim araçlarının yenilenmesi, genişletilmiş yatırım,
sigorta fonu, yönetim giderleri, eğitim ve sağlık ile çalışamayanların geçimi
için kesintiler yapıldıktan sonra geriye kalan, bireyin topluma kattığı emek
miktarıyla orantılı biçimde paylaşılır. Kapitalizmden yeni çıkmış bir toplumda
bu paylaşım, bireylerin eşit olmayan niteliklerinden kaynaklanan eşitsizlikleri
tam anlamıyla aşamaz. Ancak komünist toplumun üst aşamasında bu eşitsizlikler
giderilebilir ve dağıtım ilkesi şuna dönüşür: herkesten yeteneklerine göre,
herkese gereksinimlerine göre.
Sonuç: Üç Düşünürde Evrensel ile Özelin Kaderi
Kant, Hegel
ve Marx'ın ele aldığı sorun özünde aynıdır: Birey ile toplum, özel ile evrensel
nasıl ilişki kurar ve bu ilişki nasıl dönüştürülebilir? Kant için yanıt, ahlaki
eğilim ve cumhuriyetçi kurumlar aracılığıyla gerçekleşen kademeli bir
ilerlemede yatmaktadır. Hegel bu yanıtı kurumsal bir diyalektikle
derinleştirir; devleti, aile ve sivil toplumun üzerinde yükselen evrensel bir
uzlaşım mekânı olarak tasarlar. Ne var ki Marx, her ikisinin de gizlediği
çelişkiyi gün yüzüne çıkarır: Ne Kant'ın ahlaki öznesi ne de Hegel'in devleti,
gerçek toplumsal çatışmayı çözebilir. Çözüm, ancak mülkiyet ilişkilerini
dönüştürecek ve bölüşümü emeğe —sonunda da gereksinimlere— dayandıracak köklü
bir toplumsal dönüşümle mümkündür.
Bu üç
düşünür, modern siyasi felsefenin birbirini izleyen üç büyük hamlesi gibi
okunabilir. Kant özgürlüğü ve ilerlemeyi mümkün kılan ahlaki zemini döşer;
Hegel bu zemini kurumsal bir mimariye dönüştürür; Marx ise bu mimarinin
taşıyıcı duvarlarındaki çatlakları göstererek onun ötesine geçer. Evrensel ile
özelin gerilimi, bu silsile boyunca çözüme kavuşturulmaz; ancak her seferinde
daha keskin bir biçimde kavranır.
Kaynakça:
Kant,
Immanuel. ([1798] 2022) "’İnsan Türü Sürekli İlerliyor Mu?’ Sorusunu
Yeniden Yanıtlama Denemesi", çev. Aydın
Gelmez, Politik Yazılar, Ankara:
Dipnot Yayınları, 171-188.
Marx, Karl.
([1843] 2016) "§261", çev. Kenan
Somer, Hegel’in Hukuk Felsefesinin
Eleştirisi, Ankara: Sol Yayınları, 11-14.
Marx, Karl,
Friedrich Engels. (2017) "Gotha Programının Eleştirisi”, çev. Erkin
Özalp, Gotha ve Erfurt Programları
Üzerine, İstanbul: Yordam Kitap, s. 23-33.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder