Soykırımcı Epstein Koalisyonu’nun (ABD ve İsrail) İran'a geniş çaplı hava saldırılarıyla başlattığı savaş, altı haftayı geride bıraktı. Nükleer müzakerelerin sürdüğü bir dönemde, hiçbir resmi savaş ilanı yapılmadan ve Kongre kararı alınmadan yeni bir katliama imza atan bu koalisyon, İran'ın beklenmedik direnişi karşısında hesaplarının tutmadığını gördü. Tüm dünyanın gözü Orta Doğu'ya çevrilmişken, küresel güç olma yolunda kararlı adımlarla ilerleyen Çin'in bu saldırılara nasıl tepki vereceği en büyük soru işareti olmaya devam etti.
Pekin yönetimi ise pek çok kişinin beklediği gibi doğrudan
ve sert bir askeri angajman yerine, sabır ve hesaplamaya dayalı, çok katmanlı
bir strateji izledi. Bu strateji; diplomatik söylem, ekonomik direnç ve
dikkatli askeri gözlemden oluşan nüanslı bir bütünü ifade ediyor.
Diplomatik Söylem
Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin krizin ilk anından itibaren
başlattığı yoğun telefon diplomasisi, Çin'in önceliğini net biçimde ortaya
koydu: çatışmanın bölgesel bir yangına dönüşmesini engellemek. Rusya'dan Suudi
Arabistan'a, İran'dan İsrail'e kadar geniş bir yelpazede temas kuran Pekin,
saldırıları “uluslararası hukukun açık ihlali” olarak kınarken ilginç biçimde
Trump'ı doğrudan hedef almaktan kaçındı. Bu tutum diyalog kapısını açık tutmaya
yönelik bilinçli bir stratejinin yansımasıydı.
Çin Devlet Başkanı Şi Cinping de bu süreçte Orta Doğu ve
Körfez bölgesinde “barış içinde bir arada yaşama” ilkesine bağlılığını
yineledi. “Ulusal egemenlik” vurgusunu ön plana çıkararak bölgedeki tüm
ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi çağrısında bulundu.
Böylece Pekin, bölgede Batılı güçlerin asırlık “böl ve yönet”
taktiğinin tam karşısında konumlanıyor. Çin'in hedefinin kaos değil istikrar,
sömürgecilik değil altyapı yatırımları ve ekonomik iş birliği yoluyla bölgeyi
müreffeh bir pazara dönüştürmek olduğunu göstermek istiyor.
Buna ek olarak Çin, ABD'nin koşulsuz İsrail desteğinin
bölgede yarattığı güvensizlik ortamında sivil kayıplara karşı net tavır alarak
ahlâki bir alternatif de sunuyor.
2023'te Suudi-İran normalleşmesindeki yapıcı rolünü bu
krizde de sürdüren Pekin, Batı'nın askeri hegemonyasının karşısına arabulucu ve
rasyonel ortak kimliğiyle de çıkıyor.
Bütün bu “imajlar” geleceğin dünya düzeninde Çin’in esas belirleyici
güç olacağı intibasını yaratıyor.
Ekonomik Direnç
Çin'in “sakinliğinin” altında ekonomik savunma hattı da yatıyor.
İran'ın ham petrol ihracatının yüzde doksanından fazlasının Çin'e akıyor
olması, Tahran'ı Batı'nın yaptırım kıskacından koruyan en kritik kalkan. ABD,
bu saldırılarla aynı zamanda Çin'in “enerji musluğunu” kesmeyi ve İran'ı bir “prova
sahası” haline getirmeyi hedeflemekteydi. Ancak Pekin, 25 yıllık kapsamlı iş
birliği anlaşmasına sadık kalarak bu darboğazı aşmayı başardı.
Bu süreçteki en kritik hamle ise finansal cephede yaşandı.
Batı'nın SWIFT sistemine bağımlılığı kırmak amacıyla geliştirilen Çin'in Sınır
Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS), bu savaş döneminde adeta altın çağını
yaşadı. Hindistan’ın İran petrolü için Çin Yuanı ile ödeme yapmaya başlaması da
Yuan'ın uluslararasılaşması açısından tarihi bir dönüm noktası oldu. Bu
gelişmeler dolar hegemonyasındaki çatlakların küçük ama kalıcı bir genişlemesini
sağlamakta. Deutsche Bank ve Barclays gibi küresel finans kuruluşlarının
raporları da bu tespiti doğruluyor.[1]
Böylece Çin, enerji piyasalarına şok etkisinin yaşandığı,
petrol fiyatlarının dalgalandığı bu krizden sabırla ördüğü ekonomik ağ
sayesinde ekonomik ve stratejik olarak daha güçlü çıkıyor.
Askeri Gözlem
Çin'in İran ile ilişkisi “askeri ittifak” olmaktan uzak. Ama
bu durum, Pekin'in sahadaki süreci tamamen pasif biçimde izlediği anlamına da
gelmiyor. Pekin, bu savaşı adeta bir “laboratuvar” olarak kullanıyor ve ABD'nin
stratejik açmazlarını ve teknolojik darboğazlarını uzaktan ama son derece
dikkatli bir gözle süzüyor.
Özellikle Hürmüz Boğazı'nın İHA'lar aracılığıyla
kapatılmasının küresel enerji piyasalarına yaşattığı şok etkisi, Pekin için
olası bir Tayvan krizinde Washington'ın “acı eşiğini” ölçmek adına paha
biçilmez bir ders niteliği taşıyor. ABD kamuoyunun ve ekonomisinin enerji
şoklarına nasıl tepki verdiğini, Amerikan askeri gücünün uzak cephelerde
lojistik açıdan nerede zorlandığını gözlemlemek, Çin'in stratejisine doğrudan önemli
veriler sağlıyor.
Sahadaki desteğe yönelik en çarpıcı iddia ise teknolojik
destek konusunda. İran'ın misilleme operasyonlarında, Çin merkezli “Earth Eye
Co” şirketi tarafından üretilen "TEE-01B" uydusunu kullandığına
ilişkin “iddialar” gün yüzüne çıktı.[2]
Pekin ise bu iddiaları ne doğruladı ne de yalanladı. Çin’in bu tutumuyla hem
küresel arenada meşruiyetini korumayı hem de müttefikine somut fayda sağlamayı
başardığı görülüyor.
Doğrudan Müdahale
Çin’in savaşa doğrudan müdahil olmamasının birden fazla
nedeni bulunuyor.
Çin'in Orta Doğu'daki temel önceliği, Tek Kuşak Tek Yol girişiminin
istikrarlı biçimde sürdürülmesidir. Çatışmayı tırmandıracak, petrol fiyatlarını
yükseltecek ve ekonomik güvenliğini riske atacak doğrudan bir askeri müdahale,
bu girişimine ciddi zararlar verebilir.
İkinci neden ise bölgesel çok taraflılık. Çin, yalnızca
İran'la değil Suudi Arabistan, Mısır ve çeşitli Körfez devletleriyle de köklü
ekonomik bağlar sürdürüyor. “Herkesle iyi geçinen tarafsız ortak” imajı, Pekin
için uzun vadede son derece kıymetli. Açıkça İran’ın tarafını tutması bu imajını
yerle bir edebilir.
Üçüncü neden ise askeri öncelikler. Çin'in birincil askeri
hazırlıkları hâlâ çok daha kritik iki göreve odaklanmış durumda: Tayvan
meselesi ve ABD'nin kuşatması. İran'a verilecek kapsamlı askeri destek, bu
temel görevlere ayrılması gereken kaynakları tüketme riskini barındırıyor.
Yeni Düzenin Sessiz Mimarı
ABD ve İsrail'in saldırıları, Washington'ın bölgedeki
meşruiyetini ve “oyun kurucu” vasfını önemli ölçüde sarstı. Bu erozyon, Çin'in
"kazan-kazan" odaklı pragmatik diplomasisine devasa bir alan açtı.
Bununla birlikte Çin bu savaştan birçok kazanç elde etti.
Pekin ABD'nin stratejik açmazlarını yakından öğrendi, İran petrolü üzerindeki
ekonomik nüfuzunu pekiştirdi, Yuan'ın uluslararası kullanımını genişletti, Batılı
finansal sistemlerin kırılganlığını açığa çıkardı ve bölgede “tercih edilen
ortak” imajını güçlendirdi.
Öte yandan Pekin için tablonun olumsuz tarafları da
bulunuyor. ABD bu savaşı aynı zamanda “Çin'e karşı gelecekteki olası savaşa hazırlık”
perspektifiyle değerlendirirken, savaş Çin'in son on yılda titizlikle ördüğü
diplomatik ve stratejik ağlara kimi hasarlar verdi, enerji piyasalarını sarstı
ve Tayvan üzerindeki gerginliği dolaylı biçimde artırdı.
Fakat yine de gelişmelerin yönü, ABD hegemonyasının ironik biçimde kendi başlattığı savaşla sarsıldığı bu eşikte, yeni dünya düzeninin sessiz mimarının Pekin olacağına işaret ediyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder