Edip Cansever, 1928'de İstanbul'da doğdu ve 28 Mayıs 1986'da, yine bu şehirde öldü. Araya kırk yıl girmiş olması onun şiiriyle ilişkimizin bitmediğini, tam tersine bu mesafe şiirinin ne denli derin kazıldığını ortaya koyuyor. Türk şiirinin İkinci Yeni kuşağının içinde yer almış olmasına karşın Cansever, bu akımın ne tam bir temsilcisi ne de bir yan koludur. O, kendi başına bir damar. Orhan Veli'nin sadeliğini uğurlayıp Cemal Süreya'nın coşkusundan da biraz uzakta, düşünen, sorgulayan, bazen öfkeli ama çoğunlukla sarsılmış bir ses kurdu kendine.
Cansever'i önemli kılan ilk şey, şiire yüklediği felsefi
sorumluluktur. Dize, onun elinde bir düşünce aracına dönüşür. Şiirde
"anlam" aramak yerine "anlamın nasıl kurulamadığını" arar
bu araçla. Bireyin iç dünyasındaki parçalanmayı, toplumun dayattığı
yabancılaşmayı ve varoluşun ağırlığını, imgelere değil, imgelerin birbiriyle
gerilim içinde bulunduğu bir yapıya yükler. On dokuz şiir kitabı yazmış biri
olarak, her kitabın bir öncekini reddetmeden ilerlemesi ise ayrı bir
dürüstlüktür. Cansever büyüdükçe şiiri de onunla birlikte büyümüştür. Lirik
gençlikten dramatik olgunluğa uzanan yolculuk, Türk şiirinde ender görülen bir
tutarlılık taşır.
Notların Kenarından Şiire Bakmak
İlk kitap İkindi Üstü, on dokuz yaşındaki bir şairin
yalnızca zaman ve mekânla olan coşkulu ilişkisini sergiler. Şiirlerde Ankara,
İzmir ve Marsilya, birer dekor olmaktan çıkarak şairin iç haritasının
koordinatlarına dönüşür. Garip akımının berrak, sade havası bu kitaba sinmiş
olsa da Cansever, kelimeyi gündelik olanın içinde bırakırken bile ona gizli bir
ağırlık yükler. Kitabı sonradan reddetmesi anlaşılabilir: Bu, henüz kimliğini
bulmakta olan bir sesin deneme alanıdır. Ama tam da bu yüzden değerlidir, şairin
hem zamanının hem de özgün sesinin ilk nişanesi olarak.
Dirlik Düzenlik ile içe dönük ben'den dışa yönelen
söz'e geçiş başlar. "Masa da masaymış ha" şiiri bu geçişin
manifestosudur. Masanın üzerinde birikmiş, somutlaşmış, katılaşmış şeyler bir
anda sallantıya girer. Masa sallantıdaysa, üzerindeki her şey de sallantıdadır
— düşünceler, nesneler, ilişkiler, anlam. Cansever bu sallantıyı hiçbir zaman
çözmez; onu hissettirmeyi yeterli bulur ve bu, şiirinin en dürüst yanıdır.
"Maydanoz" şiirinde de bu gerginlik dışa vurur; sıradan bir bitkinin
adı, birdenbire varolmanın bütün telaşını taşır.
Yerçekimli Karanfil ve Umutsuzlar Parkı ile
şiiri çok seslilik kazanır. Bireysellik yoğundur ama artık topluma açılan
çatlaklar belirmiştir. Umutsuzlar Parkı'nın sonu, bu gerilimin doruk
noktasıdır: "İNSAN SANA GÜVENİYORUM SAYGILARIMLA" — büyük harflerle
yazılmış bu dize, hem çığlık hem de ant içmedir. Öfkeyle başlar, sıradanlıkla
devam eder ve umutla biter. Ama bu umut kolayca elde edilmiş değildir. Bir
kitap boyunca çekilen acının ardından gelen güven, farklı bir ağırlık taşır.
Tragedyalar ile şiire tiyatro girer. Mücadele ve
isyan dili, bireysel seslerden evrensel figürlere dönüşür. Cansever burada
Antigone'yi, Robespierre'yi çağırırken kendi sesini bu figürlerin içinde eritir,
ama asla tamamen kaybolmaz. "Her yalnızlık bir ihtilaldir" dizesi, bu
iki kutup arasındaki gerilimi — bireysel yalnızlık ile kolektif devrim arzusu —
tek bir satırda somutlaştırır.
Ben Ruhi Bey Nasılım ve Bezik Oynayan Kadınlar
ise Cansever'in şiiri birer anlatıya dönüştürdüğü ustalık dönemidir. Ruhi Bey,
İstanbul'un ara sokaklarında, insanlarla kurduğu ve kuramadığı ilişkilerin
içinde kendi varlığını sorgular. "İnsan yaşarken özgürdür ve yaşarken
bütün ölümlerini öldürerek ölebilir" — bu, bir şairin değil, yaşamın
kendisinin cümlesidir. Bezik Oynayan Kadınlar'daki Manastırlı Hilmi Bey,
Cemal ve Seniha ise burjuva ahlakının çürümüş katmanları altında kalan
bireyleri temsil eder; psikolojik derinlikleri, şiiri neredeyse bir romana
dönüştürür.
Son kitaplara doğru ilerledikçe varoluşsal sorular
yumuşamaz, ama şair bu soruları taşımayı öğrenmiş gibidir. Eylülün Sesiyle'de,
1980 darbesinin gölgesinde bile yenilgi yoktur — tam tersine, Anadolu'ya
duyulan güven ve direnç vardır. Öncesi De Kalır'ın son şiirleri, Tomris
Uyar'a yazılmış aşk şiirleridir; sevgilinin hareketlerine ve yarattığı
duygulara odaklanır, ortak anılara değil. Bu tercih bile Cansever'in şiiri
hakkında çok şey söyler: Şiir, yaşananın değil, yaşananın içindeki titreşimin
kaydıdır.
Bir Eleştirinin Kenarından
Edip Cansever üzerine yazılmış eleştirel metinlerin büyük
çoğunluğu onu İkinci Yeni içinde konumlandırır ve bu konumlandırma kısmen
doğrudur. Ama bu yaklaşım, şairi bir akımın içinde dondurmak gibi bir yan
etkiye sahiptir. Oysa Cansever'in şiiri, akım tartışmalarının dışında, bağımsız
bir yörüngede ilerlemiştir.
Cansever'in en özgün katkısı, şiiri bir lirik patlama
olmaktan çıkararak bir zihinsel süreç haline getirmesidir. Şiiri okuduğunuzda
yalnızca bir duyguyu almaz, o duygunun nasıl oluştuğunu da izlersiniz. Bir
izlenim değil, bir düşünme edimi karşılar sizi. Bu yönüyle Cansever, Türk
şiirinde nadir rastlanan bir entelektüel sabra sahiptir. Ama bu sabır zaman
zaman bir bedel öder: Şiirlerinin bir kısmı, kavramsal ağırlığı altında nefes
almakta zorlanır. Özellikle orta dönem bazı şiirlerinde kurgusal karmaşıklık,
ses güzelliğinin önüne geçer; bu da okurla kurulan duyusal bağı zayıflatır.
Öte yandan Cansever'in dramatik yönelimi — Ruhi Bey, Bezik Oynayan
Kadınlar, Çağrılmayan Yakup — Türk şiirinde yeni bir alan açmıştır. Şiirin
anlatı ve tiyatroyla buluşması, salt edebi bir tercih değil, bir zorunluluktan
doğmuştur. Bireysel ses artık tek başına yetmemektedir, çoğullaşmak zorundadır.
Bu zorunluluk, bireyin toplumsal ilişkiler ağından bağımsız var olamayacağını
kavrayan bir şairin bilinciyle şekillenir. Ve yabancılaşma, Cansever'in
şiirinde yalnızca ruhsal bir sancı değil, tarihsel bir koşulun ifadesidir. Bu
bağlamda Cansever, şiirin sınırlarını içeriden genişleten bir şairdir. Ne
tamamen lirik, ne tamamen epik; ikisi arasında, her ikisini de besleyen bir
geçiş noktasında durur.
Son olarak, Cansever'in siyasi şiiriyle varoluşsal şiiri
arasındaki denge meselesi önemlidir. Şair, ikisini birbirinden asla
koparmamıştır. Robespierre için yazdığında da Ruhi Bey'i anlattığında da, birey
ile tarih arasındaki gerilim hep devrededir. Bu gerilimin altında, tarihin
bireyi hem biçimlendirdiği hem de bireyin tarihi dönüştürebileceği — ama bu
dönüşümün bedelsiz gelmediği — tespitine dayanan bir kavrayış yatar. Şiir bu
noktada bir çözüm sunmaz, sunulamayacağını da bilir. Yine de bakar, adlandırır ve
bu bakış ile adlandırma, başlı başına bir direniştir. Bu, Türk şiirinin daha az
ilgilendiği bir bütünleştirme çabasıdır ve Cansever'i bu konuda özgün kılan
şeydir.
Kırk Yıl Sonra Masanın Sallantısı
Cansever, 1986'da öldü. Masası hâlâ sallantıda.
Kırk yıl sonra onun şiirini okumanın anlamı şudur: Modern
kentlerde yaşayan, toplumsal baskılarla bunalan, kendiyle barışamayan insan
figürü, Cansever'in şiirinden bu yana değişmemiştir. Belki de hiç
değişmeyecektir. Ve bu değişmemişlik, şiirinin ne denli doğruyu söylediğinin
kanıtıdır.
"İnsan sana güveniyorum saygılarımla" diye bitiren
bir şair, umudu küçümsememiştir — ama onu ucuza da satmamıştır. O güven, pek
çok kitap boyunca öfkeyle, yalnızlıkla, anlamsızlıkla yüzleşmenin ardından
gelen bir güvendir. Bugün bunu okumak, teslim olmadan direnmek için bir dil
bulmak gibidir.
Edip Cansever'in ölümünün kırkıncı yılında, onun şiiriyle yapmamız gereken şey belki de budur: Masanın sallantısını kabul etmek, ama masadan kalkmamak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder