Çevirmenin Notu: Sylvia Pankhurst (1882-1960), İngiliz kadın hakları (süfrajet) hareketinin en radikal ve öncü liderlerinden biri olan feminist, sosyalist ve sömürgecilik karşıtı militandır. Hak mücadelesini sadece oy hakkıyla sınırlamayıp işçi sınıfının, ezilen halkların ve anti-faşizmin sesi olan Pankhurst, ömrünü mücadeleye adamış tarihi bir figürdür. Sylvia Pankhurst’in 1917 yılında kaleme aldığı bu yazı ilk olarak kuruculuğunu ve editörlüğünü yaptığı Workers' Dreadnought gazetesinin 28 Temmuz 1917 tarihli sayısında yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:
https://www.marxists.org/archive/pankhurst-sylvia/1917/v04n18-jul-28-1917-WD.pdf
“Bu Konferans, savaşa artık hiçbir
destek vermeyeceğini taahhüt eder ve tüm İşçi, Sosyalist ve Demokrat
kuruluşları, milletvekillerine Savaş Kredisi’ne karşı oy kullanmaları ve derhal
ateşkes talep etmeleri talimatını vermeye çağırır.”
Yukarıdaki karar, Kienthal’da
düzenlenen Uluslararası Sosyalist Konferansı’nın kararlarına dayanmaktadır ve izin
verilmesi halinde, İngiliz İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti’ni kurmak üzere
düzenlenen konferanslarda İşçi Seçme Hakkı Federasyonu tarafından gündeme
getirilecektir. Önerilen Sovyetin başarısının ya da başarısızlığının, burada
ortaya konulan politikaya bağlı olacağına inanıyoruz. Bunun, işçilerin karşı
çıkması gereken kapitalist bir savaş olduğu açıkça kabul edilmedikçe ve yeni Sovyetler
bu temele dayandırılmadıkça, Sovyetlerin politikası kaçınılmaz olarak kararsız
ve çelişkili olacaktır. “Ya ülkeyi kral yönetsin ya da barış yapın”[1] sözü ebedi bir gerçektir.
Bugün Rusya, korkunç bir sefalete
gömülmüş durumda ve yeni kazandığı özgürlüğünü bile yitirebilir; çünkü her şeye
gücü yeten İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, bir bütün olarak bu gerçeği
kavrayamamıştır. Savaşı tamamen kapitalist-emperyalist ve ahlaki bir amaçtan
yoksun olarak görünüşte kabul etseler de delegelerin çoğunluğu hâlâ savaştan çıkma
cesaretinden yoksundur ve her ne kadar savaşın her bir günü devrime ek bir
tehlike getirse de, Rus halkının boş bir zafer hayalinin peşinden
sürüklenmesine izin vermeye devam etmektedir. Savaşın kaçınılmaz bir sonucu
olan gıda kıtlığı, kapitalizm altında aynı derecede kesin bir sonuç olan
vurgunculuk ve hem savaşanların hem de savaşmayanların öldürülmesi ve sakat
bırakılması, uzun vadede herhangi bir savaş hükümetini kesinlikle sevilmeyen
bir hükümet haline getirecektir.
Rus İşçi ve Asker Sovyeti’nden
gelen delegeler, İngiliz konferanslarında konuşma yapacaklar. Eğer bu Rus
delegeler, politikalarını ve son haftalarda ülkelerinde yaşanan kafa
karıştırıcı ve trajik olayları özgürce anlatma imkânı bulurlarsa, anlatacak çok
şeyleri olacaktır. Politikalarını doğru anlıyorsak, bu politika diğer Müttefiklerin
halklarından harekete geçmelerini beklemektedir; bu politika, Fransızların,
İtalyanların ve biz İngilizlerin ulusal savaş hedeflerimizin yeniden
şekillendirilmesinde ısrar etmeleri umuduyla Rusya’nın savaşı sürdürmesini dikte
etmektedir; böylece bu hedefler Rusların şu ifadesiyle özetlenebilir: “ne ilhak
ne de tazminat; halkların kendi kaderlerini belirleme hakkı”. Ruslar, ortak
savaş hedeflerinin gözden geçirilmesi için Müttefik Hükümetler Konferansı’nın
toplanmasında ısrar ettiler. Şüphesiz, Müttefiklerin demokrasilerinin,
Konferans toplanmadan önce hükümetlerini kapitalist saldırganlık hedeflerinden
vazgeçmeye zorlayacaklarını umuyorlar.
Genç Özgür Rusya, bizim gecikmiş
adımlarımızı beklerken, kendisi de imkânsız bir görevi yerine getirmeye
çalışıyor: Tüm çağların en devasa savaşını yürütmede öncü bir rol üstlenmek ve
aynı zamanda otokratik geçmişin yıkıntıları üzerinde özgür bir toplum kurmak.
Anayasaları kâğıt üzerinde ne kadar
güvence verirse versin, hükümetler savaş sırasında giderek otokratik hale gelir:
Makine gibi bir disiplin gerektiren modern savaşları ancak otokrasiler
başarıyla yürütebilir. Rusya’yı savaşta tutmak isteyenlerden bazıları bunu
kabul ederek şöyle der: “Özgür kurumların gelişmesi savaştan sonra olsun.”
Ancak insan ihtiyaçları ve tutkularının dalgası beklemeyecektir; halk aç ve
savaştan bıkmış durumda; özgürlüğü arzuluyor. Tüm kapitalist basın haberlerini
renklendiren önyargıların arasından, gerçeğin izleri sızmaktadır. “Daily
Chronicle” gazetesi temsilcisi Dr. Harold Williams, Leninistleri hoşnutsuzluğu
körükledikleri için eleştiriyor, ancak Petrograd kaldırımlarında çömelmiş,
ertesi günün ekmeği için bütün gece uzun kuyrukta bekleyen halktan hiç bahsetmiyorlar.
Açlık çekenler, zafer söylemleriyle sonsuza dek susturulamaz. Halk,
kapitalistlerin reddettiği muazzam ücret artışları talep ediyor; bunun üzerine
grevler ya da lokavtlar yaşanıyor, ancak işçiler istedikleri her şeyi elde
etseler bile, yükselen fiyatlar yine de onları gıda sıkıntısına düşürecektir.
Yolsuzluk, kötü yönetim ve kapitalist sistemin her zaman beraberinde getirdiği
kötülükleri daha da belirgin hale getiren savaşın kendisi, Rusya’da ezici bir
boyut alma tehlikesi taşıyan bir sanayi krizi yaratmıştır.
Hem bu ülkede hem de Rusya’da
kapitalistler ve onların basını, Özgür Rusya’yı felç eden ekonomik zorlukları
aşmak için sosyalist çözüme başvuranları vatan haini olarak yaftalıyor; aynı
acımasızlıkla, Rusya’yı savaştan çıkararak kurtarmak isteyenleri de kınıyorlar
— Müttefikler barış yapmaya razı olursa onlarla birlikte, reddederse
Müttefikler olmadan. Kerenski’nin yayın organı olan “Dien”, İngiliz Büyükelçisi
Sir George Buchanan’ın Çarlık rejimini yeniden kurmak için gericilerle entrika
çevirdiğinden şikâyet ediyor. İtalyan “Corriere della Sera” gazetesi ise
İngiliz Büyükelçisinin, işçilerin Rus sanayisini kamulaştırmasını önlemek
amacıyla, Rus fabrikalarına yatırılmış İngiliz sermayesini korumak için
hükümetimizi harekete geçmeye çağırdığını bildiriyor. Bu haberler uğursuz
işaretlerdir. İngiliz halkı, bakanlarımızın o kadar çok boş övgü yağdırdığı
genç demokrasiye karşı hükümetinin hainlik yapmasına izin vermemelidir.
Müttefiklerin kapitalist
hükümetleriyle savaşta işbirliği yapmak zorunda kalarak elleri kolu bağlı kalan
İşçi ve Asker Delegeleri Sovyeti, tuhaf tutarsızlıklara sürükleniyor. Sosyalist
bir yönetim kurma gücüne sahip olmasına rağmen bir koalisyon hükümeti kurmakta,
hatta sürdürmektedir; oysa Leninistlerin Sovyetleri Rusya’nın tek yürütme organı
haline getirmek için şiddet veya şiddet tehdidi kullandıkları iddia
edilmektedir. Sovyet, yetersiz bulduğu delillere dayanarak Lenin’i Alman
Genelkurmayı’nın ajanı olmakla suçlayan Adalet Bakanı M. Pereveiezeff’i istifaya
zorlamaktadır. (Eski rejimin anıları nedeniyle, Konsey belki de bu kanıtları
kendisinin uydurduğuna inanmaktadır.) Aynı zamanda Sovyet, siperleri terk edip
evlerine dönen çok sayıdaki askerin, merhamet gösterilmeyecek vatan hainleri
olarak kabul edilmesi gerektiğini ilan ediyor. Kerenski, firarilerin
vurulmasını emretmiş ve mesajında askerlerin savaşa karşı ayaklanmasının ne
kadar yaygın olduğunu ortaya koymuştur. Şöyle diyor:
“Askeri birliklerin çoğu tam bir
dağınıklık halindedir, taarruz ruhu tamamen ortadan kalkmıştır ve artık
komutanlarının emirlerine uymamaktadırlar… ‘aceleyle harekete geçme’ emri…
toplantılarda saatlerce tartışılmıştır.... bazı unsurlar düşmanın yaklaşmasını
beklemeden bile gönüllü olarak mevzilerini terk etmektedir…”
Rus birliklerinin zafer kazanmış
olsalar bile ele geçirdikleri siperleri terk ettikleri bildiriliyor. Bu
gelişmeler, Doğu Cephesinde siperlerdeki ateşkesin yakında yeniden tesis
edilebileceği ve askerlerin, savaşı sona erdirmek için ülkedeki yetkilileri
kararlı adımlar atmaya zorlayabileceği umudunu beslememize neden oluyor.
İngiliz kapitalist gazeteleri, Leninistlerin sokaklarda linç edildiğini ve
halkın Sosyalistlere karşı döndüğünü bildiriyor. Muhtemelen bu, bir temenni
olmaktan öteye geçmez, ancak muhafazakârlar Eylül ayında yapılacak Kurucu
Meclis seçimlerinde oy kazanmak için var güçleriyle mücadele edeceklerdir.
Bu arada, kapitalist partileri
temsil eden Prens Lvoff ve diğer bakanlar, Sosyalist Tarım Bakanı Chernoff’un
toprak kamulaştırma planını ilerletmesi ve Ukrayna’ya özerklik sözü edilmesi
nedeniyle istifa ettiler. “Daily Chronicle” gazetesi, iktidarın Sosyalist
bakanların elinde olmasına rağmen, “deneyim açısından üstün olanların,
hükümetin teknik meseleleri ve idaresi konusunda sürekli olarak tavsiyelerine
muhtaç oldukları Sosyalist olmayan meslektaşları” olduğunu kibirli bir şekilde
belirtiyor. Sosyalist bakış açısına göre bu tavsiyelerin değeri muhtemelen
şüpheliydi. “Chronicle”, Sosyalist bakanların Ukrayna’nın özerkliğini tanıma ve
toprağın kamulaştırılması politikasının, “Sosyalist olmayanların iktidarda
hiçbir pay sahibi olmadan sorumlulukta ortak olarak kalmalarının imkânsızlığını
doruğa çıkardığını” ekliyor. Oysa bu, demokrasi ve küçük ulusların özgürlüğü
için bir savaş olarak lanse ediliyor!
İmparatorluk içindeki küçük bir
ulusun özgürlüğü ve toprağın tarım işçilerine devredilmesi gibi bu iki konuda,
Rusya’da ilerleme galip gelmiş gibi görünüyor. İngiltere’de ise gericilik her
iki noktada da zafer ilan ediyor. Hindistan’daki özerklik hareketi acımasızca
bastırılıyor ve gizliliği zorunlu kılan ve İrlanda Konvansiyonu’nun görüşmeleri
hakkında kamuoyunda yorum yapılmasını yasaklayan yeni Krallığı Koruma
Yönetmeliği, umutsuz bir alamettir. İrlanda’da ise toprak sahipleri tüm
ganimeti ele geçirmiş durumda.
Tarım işçilerinin asgari ücretini haftada
25 şilinden 30 şiline çıkarmayı öngören Bay Wardle’ın önergesi, resmi İşçi
Partisi’nin, partinin kendini bağladığı gerici koalisyondan işçileri korumak
için yaptığı ilk girişimdir; ancak bu son derece mütevazı çabasına bile kendi
partisindeki kişiler karşı çıkmıştır: I.L.P.[2] temsilcisi olarak seçilen
Bay Barnes, Bay Brace, Bay Hodge, Bay Parker; ve tarım sektörünü temsil eden
Bay G.H. Roberts. Partinin beş üyesi değişiklik önergesine karşı oy kullandı,
sadece 16’sı lehte oy verdi, birçoğu ise oylamaya katılmadı. Bay Hembrson, Rus
halkının –kendi deyimiyle– “Fransız ve İngiliz işçilere, sırf ‘burjuvazi’ ile
aynı politikayı destekledikleri için” şüpheyle yaklaştığına şaşırmamalıdır.
Rusya’da sosyalist bakanlar işçiler için toprak elde etmek için mücadele
ederken; bu ülkede ise işçi liderlerinin, çalışan tarım işçilerine uygulanacak
ve savaş öncesinin 18 şilininden fazla olmayacak bir önergeye karşı oy
verdikleri görülüyor. Beş çocuğu olan bir askerin eşi 285 şilin 6 peni alıyor
ve kocasını geçindirmek zorunda olmasa bile geçimini sağlamakta zorlanıyor. Bay
Prothero, asgari ücretin sefalet sınırında tutulmasına karşı çıkarak, savaş
öncesinde işçinin ortalama ücretinin sadece 175 şilin olduğunu ve buğday ile
yulaf fiyatlarının savaş öncesi seviyesi olan sırasıyla 32 şilin 6 peni ve 198
şilin 4 peni seviyesine düşerse, hükümetin çiftçilere ödemesi gereken tutar
sadece 68.000.000 olurken, asgari ücreti 30 şiline çıkarmak çiftçilere
100.000.000’a mal olacak; oysa asgari ücret 25 şilin olarak belirlenirse bu
maliyet 59.455.000 sterlin olacaktır. Prothero, “Yasa Tasarısını kabullenmiş
ancak asgari ücreti hiç beğenmeyen” çiftçilerden bu koşulları kabul etmeleri
istenemez diyor ve İşçi Partisi bakanları, oylarıyla onun görüşünü
benimsemiştir. Oysa 25 şilinlik asgari ücret sadece açlık sınırının altında
kalmakla kalmıyor, aynı zamanda yasa tasarısının tamamı halka karşı bir
aldatmacadır; bu aldatmaca sayesinde halk, bu rezil yasanın sözde gerekçesi
olan üretim artışına dair hiçbir garanti olmaksızın, 1920 yılına kadar
ekmeğinin bedelini ağır bir şekilde ödemek zorunda kalacaktır. İşçi Partisi
liderlerinin ittifak kurduğu kapitalist partilerin yayın organları, 30 şilinlik
değişiklik önergesinin reddedilmesinden açıkça sevinç duymaktadırlar. Ne yazık
ki işçi kesimi tarafından çok okunan bir gazete olan “Daily Express”, Başbakan’ı
“sorunla yüzleştiği” ve tarım işçilerinin aylarca süren mücadeleleriyle gündeme
getirdikleri 30 şilinlik değişiklik önergesine karşı “ezici bir çoğunluk” elde
ettiği için tebrik ediyor. “Times” gazetesi, tarım işçilerinin uzun süredir
mücadele ettikleri bu yasa değişikliğine ve genel olarak Corn Hill’e yönelik
saldırıya, “niyetleri şüpheli” olarak atıfta bulunmakta ve bunların, “samimi
oldukları ölçüde”, “hayırsever sosyal idealleri ekonomik teorilerle birleştirme”
girişimlerinden ilham aldığını belirtmektedir. “Daily Chronicle” gazetesi, “soğukkanlı
gözlemcilerin” yasa değişikliğinin reddedilmesinden başka bir sonuç
bekleyemeyeceğini ve hükümetin “her ne pahasına olursa olsun yasa tasarısının
bir an önce kabul edilmesi konusunda ısrarcı olmasının son derece haklı
olduğunu” belirtiyor. İşçi Partisi’nin ilk günlerinde biz sosyalistler,
işçilerin hiçbir kapitalist partiden yardım beklememesi gerektiği konusunda
hemfikirdik. Düşüncelerin kafa karışıklığına uğradığı bu günlerde bu nokta
yeniden vurgulanmalıdır; ancak işçilerin bunu fark edememesi her zamankinden
daha tuhaftır.
Bay Henderson’ın Rusya ziyareti,
Sosyalist Enternasyonal hareketinin artık cezasız bir şekilde göz ardı
edilemeyeceği gerçeğini gözleri önüne sermiştir. Görünüşe göre, savaşı
sürdürmek için kapitalist partilerle işbirliği yapma fırsatı uğruna sosyalizmin
ve işçilerin çıkarlarını feda eden müttefik ülkelerin eski kafalı İşçi Partisi
liderleri olan meslektaşları aracılığıyla, yeniden doğan Enternasyonal’in
kontrolünü ele geçirmeyi kendine görev edinmiştir. Bay Henderson, şüphesiz,
Müttefik ülkelerin şovenist-sosyalist-İşçi Partisi mensuplarının, herhangi bir
konferansta “düşman” ülkelerdeki benzer grupları oy çokluğuyla alt
edebileceğini hesaplamaktadır; zira Müttefik ulusların sayısı, elbette, karşı
tarafta savaşan ülkelerin sayısından fazladır. Muhtemelen, Müttefik
hükümetlerinin aklanıp merkez güçlerin hükümetlerinin şiddetle kınandığı bir
Uluslararası İşçi Konferansı’nın, tüm ulusların işçilerinin savaşa karşı
çıkması gerektiğini ilan eden Enternasyonalist Sosyalistlere karşı yararlı bir
cevap oluşturacağını düşünmektedir. Bay Henderson kurnaz bir politikacıdır:
Niyeti ne olursa olsun, kapitalizmin vicdansız güçleriyle ortak bir cephe
oluşturmuştur. Onun manevralarına etkili bir şekilde karşı koymanın tek yolu,
geçici siyasi çıkar hesaplarıyla bozulmamış, açıkça tanımlanmış bir temele
dayalı yeni bir İşçi Sosyalist Enternasyonali kurmaktır. Bay Henderson,
önerilen İngiliz İşçi ve Asker Sovyetlerinin Rus modeline göre kurulması
halinde, kendisinden “daha sert bir muhalif” olmayacağını açıklamıştır. Şöyle
diyor:
“Rusya’da yaşananlar, ordunun
siyasi tartışmalara katılmasına izin vermenin ne kadar aptalca olduğunu
göstermiştir ve bu bizim için bir uyarı olmalıdır. Rusya’nın askeri gücünü felç
ettiği gibi, bizim askeri gücümüzü de felç edecek her türlü eyleme karşı
şiddetle mücadele edeceğim.”
Ancak bu ülkede ve her ülkede
askeri gücün felç edilmesi, militarizmin karşıtları olarak tam da ulaşmak
istediğimiz hedeflerden biridir. Asker olmayı reddeden vicdani retçiler,
siperlerde ateşkes ilan eden askerler ve hükümetini barış yapmaya zorlayan halkın
–ister ayrı bir barış ister genel bir barış olsun– hepsinin aynı mücadeleyi
verdiğine inanıyoruz; onların mücadelesi bizim mücadelemizdir; medeniyet ve
insanlığın ileriye doğru evrimi için verilen mücadeledir.
Bu ülkede, Rusya’da başarılanın
gerçekleşmesini, yani ister haki ister fistan giysinler, işçilerin ulusal
meseleleri kontrol edebilecek kadar güçlü bir sovyette bir araya getirilmesini
arzuluyoruz. Rusya’da yapılan, yeni doğan demokrasinin birliğini ve yapıcı
gücünü, onu felaket getiren kapitalist bir savaşın sürdürülmesine dahil ederek
dağıtma hatasından kaçınmak istiyoruz. Dileğimiz, İngiliz demokrasisinin
savaşın durdurulmasını sağlamak için güçlü ve acil adımlar atması ve tüm erkek
ve kadınlara eşit haklar tanıyan Uluslararası Sosyalizmi kurmak için Rusya,
Almanya ve diğer ulusların işçileriyle birleşmesidir.
[1] Bu ifade, Fransız devlet adamı
Marcel Sembat'nın I. Dünya Savaşı'nın hemen öncesinde (1913) yayımladığı aynı
isimli broşürden alınmıştır. Sembat, cumhuriyet rejimlerinin çok sesli yapısı
nedeniyle savaş dönemlerinde karar alma mekanizmalarının hantal kalacağını
ileri sürer. Yazara göre bir ulus ya savaşı verimli yönetebilmek için mutlak
bir monarşi kurmalı ya da cumhuriyet olarak kalmak istiyorsa radikal bir barış
politikasını benimsemelidir. (ç.n.)
[2] Independent Labour Party, Bağımsız
İşçi Partisi. ç.n.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder