28 Şubat 2026 Cumartesi

Merz’in Pekin Seferi

Geçtiğimiz hafta Münih Güvenlik Konferansı'ndaki militarist çığlıkların dumanı henüz tüterken, Alman emperyalizminin siyasi temsilcisi Şansölye Merz’in 25 Şubat’ta Pekin’e yaptığı ziyaret, Batı kapitalizminin içinde bulunduğu yapısal krizi ve çaresizliği tüm çıplaklığıyla sahneye koydu. Ziyaretinden sadece birkaç gün önce Münih'te Çin Halk Cumhuriyeti'ni “diğerlerinin bağımlılıklarını sistematik olarak sömürmekle” ve “küresel bir güç iddiasında” olmakla suçlayan Merz, Pekin'e indiğinde aniden bir hafta önceki sert tutumunu yumuşatarak "samimi ve açık diyalog" havarisine dönüşüverdi.

Bu keskin dönüşün temelinde Alman sanayisinin yaşadığı çöküş bulunuyor.

Alman Sanayisinin Çöküşü

Alman sanayisinin çöküşünün somut göstergeleri Çin ile olan ticari ilişkilerde açıkça görülüyor.

Almanya’nın Çin ile ticaret açığı 2025 yılında 90 milyar avroya ulaştı. Alman sanayisinde geçen yıl 124 bin istihdam kaybı yaşandı ve bunun yaklaşık 50 bini, Alman burjuvazisinin iftihar kaynağı otomotiv sektöründen geldi. Dahası Almanya, geleneksel nüfuz alanı ve sömürü bahçesi olan Doğu ve Güneydoğu Avrupa'da bile Çin sermayesine yeniliyor. Erste Group'un verilerine göre Çin bölgede pazar payını yüzde 10-30 oranında artırırken, Almanya pazar payının yüzde 20'sini çoktan kaybetti. Örneğin, Polonya'nın Çin'den ithal ettiği otomobillerin değeri sadece üç yılda 2 milyar dolardan 11 milyar dolara fırladı.[1]

Bu ekonomik enkaz tablosu karşısında, üst düzey iktisadi bir heyetle Pekin'in kapısını çalan Merz'in uysallaşmasının diplomatik zarafetten değil, sermayenin varoluşsal zorunluluğundan ötürü olduğu görülüyor. Çin, bu “uysallığı” ödüllendirmek ve ticari gerilimi bir nebze yatıştırmak için "ilk adım" olarak 120 adede kadar Airbus yolcu uçağı sipariş etmeyi kabul ederek Alman burjuvazisinin ağzına bir parmak bal çaldı.

Alman sermayesi ekonomideki bu tarihsel gerilemeye üretici güçlerini geliştirmek yerine elde kalan parayı silaha yatırarak cevap veriyor. Almanya’yı 2025'teki askeri harcamalarda dünyada Rusya'dan sonra 4. sıraya yükselten Merz, devasa 500 milyar avroluk savunma bütçesinin Rheinmetall gibi büyük silah tekellerine akması için askeri alımları da sıkılaştırıyor.[2] Silahlanmaya ayrılan devasa bütçenin yanı sıra Washington’un baskısıyla ucuz Rus enerjisi yerine ABD’den alınan pahalıya enerji Alman sanayisinin çöküşünün kısa vadede bitmeyeceğini ortaya koyuyor. Ve bu durum da Merz’i Çin’e götüren nedenlerden biri.

Çin’in Hesabı

Almanya’nın bu yaklaşımına karşılık Pekin’in yanıtı oldukça “kapsayıcı”.

ABD'nin Avrupa üzerindeki baskısının önümüzdeki dönemde de artacağını öngören Çin, “tatlı sözlerle” Almanya üzerinden Avrupa’ya kucağını açıyor.

Merz’in ziyaret öncesi sözlerini “umursamayan” Çin Devlet Başkanı Şi Cinping’in "Avrupa'nın özerkliğini ve gücünü artırma çabalarını" desteklediğini belirtmekle birlikte Almanya ve Çin'in "dünya barışı ve kalkınması için omuz omuza" ilerleyebileceğini söylemesi ve Ukrayna konusunda da “tüm tarafların katılımı ve diyalog yoluyla çözüm” önerisinde bulunması, Pekin’in “ürkütmeden” kıtaya nüfuz etme hesabında olduğuna işaret ediyor.

Sonuç olarak bakıldığında sert söylemlerine rağmen Merz’in Pekin’e yaptığı sefer, Alman sermayesi öncülüğündeki Avrupa sermayesinin ABD’ye karşı özerkliğini güçlendirme ve diğer alternatiflerle ilişkilerini geliştirme çabasını sürdüreceği görülüyor. Çin’in sergilediği “kapsayıcı” yaklaşım da göz önüne alındığında “garp cephesindeki ayrılıkların derinleşebileceği” ihtimali ufukta beliriyor.


[1] https://harici.com.tr/almanya-cin-ile-kapsamli-stratejik-ortakligi-genisletiyor/

[2] https://www.ft.com/content/420c906f-33fe-4c98-acd2-1152f21c1443

24 Şubat 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye'deki İşçi Hareketi - Ho Şi Minh

Çevirenin notu: Vietnam devriminin önderi Ho Şi Minh’in bu yazısı ilk olarak Fransız ulusal günlük gazetesi l'Humanité’nin 1 Ocak 1924 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Yazının orijinaline şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/reference/archive/ho-chi-minh/works/1924/01/01.htm

 

Türk halkı, hayranlık uyandıran bir cesaret ve fedakârlık ruhuyla iğrenç Sevr Antlaşması'nı yırtıp attı ve bağımsızlığını geri kazandı. Emperyalizmin komplolarını bozguna uğrattı ve sultanların tahtını devirdi. Yorgun, parçalanmış ve ezilmiş uluslarını birleşik ve güçlü bir cumhuriyete dönüştürdü. Devrimlerini gerçekleştirdiler. Ancak tüm burjuva devrimleri gibi, Türk devrimi de yalnızca bir sınıfa, yani sermaye sahibi sınıfa yarar sağladı.

Ulusal bağımsızlık mücadelesine büyük katkı sağlayan Türk proletaryası, şimdi başka bir mücadeleye, sınıf mücadelesine girişmek zorundadır.

Bu mücadelede Türk işçi sınıfı birçok engelle karşı karşıyadır. Türkiye'de Batı'da olduğu gibi sendikalar yoktur. Sadece aynı şehirde yaşayan aynı meslekten işçileri bir araya getiren şirketler veya yardımlaşma dernekleri vardır. Aynı şehirde yaşayan farklı mesleklerden işçiler veya farklı şehirlerde yaşayan aynı meslekten işçiler arasında hiçbir bağlantı yoktur. Bu da etkili bir ortak eylemi engellemektedir.

Bu duruma rağmen, geride bıraktığımız yıl işçilerin ayaklanmalarıyla birçok kez sarsıldı. İstanbul, Haliç, Aydın vb. yerlerde birçok grev yapıldı. Matbaacılar, demiryolu işçileri, liman işçileri, petrol depoları ve bira fabrikalarında çalışan işçiler mücadele ettiler. On bin işçi bu harekete katıldı. Bu deneyimlerin ardından Türk işçiler, zafer kazanmak için örgütlenme ve disiplinin gerekli olduğunu anladılar.

İstanbul Kongresi İşçi Birliği'ni kuruyor

Kısa bir süre önce İstanbul'da bir İşçi Kongresi düzenlendi. Kongreye 250 delege katıldı. Bu delegeler, 19.000 İstanbul işçisini, 15.000 Zonguldak kömür madencisini ve 10.000 (Balıkesir-ç.n.) Balya-Karaaydın çinko kurşun madeni işçisini temsil ediyordu.

Mevcut 34 derneğin bir birlik, yani federasyon altında birleştirilmesine karar verildi. Bu cesur karar, hükümeti korkuttu ve hükümet birliği tanımayı reddetti. Savaşın sona ermesinden bu yana hükümetin işçilere karşı tutumunu büyük ölçüde değiştirdiği belirtilmelidir. Hükümet, yabancıları kovma söz konusu olduğunda her zaman işçilerin yanındaydı, ancak işçileri örgütleme söz konusu olduğunda diğer tüm kapitalist hükümetler kadar gerici bir tavır sergiliyor. Bu nedenle muhalefeti kimseyi şaşırtmadı. Ayrıca Lozan görüşmelerinden bu yana Türk kapitalizminin yabancı sermayeyle flört ettiğini herkes biliyor. Bu yabancı sermaye Türkiye'yi sömürgeleştirmeyi başaramayıp binlerce yoksul Yunan’ın ve Türk'ün ölümüne neden olduktan sonra, şimdi barışçıl bir şekilde “Hilal Diyarı”na nüfuz ediyor. Hükümetin İşçi Birliği’ni tanımayı reddetmesi, ülkedeki yabancı sermayeye (beşte üçü Fransız’dır) yöneltilmiş nazik bir gülümsemedir.

Ancak Türk proletaryası ilk adımını attı. Devamı gelecektir.

21 Şubat 2026 Cumartesi

Münih’te Eski Düzenin Yıkımı

Geçtiğimiz hafta sonu düzenlenen 62. Münih Güvenlik Konferansı, dünya gündeminin zirvesinden inmiyor. Konferansta verilen mesajların ve yapılan tartışmaların önümüzdeki günlerde de süreceği gözüküyor. Bunda, toplantının “Under Destruction” (Yıkım Altında) temasının, ABD’nin ve Avrupa’nın mevcut uluslararası düzene nasıl baktığına dair önemli veriler sunmasının payı büyük.

ABD’nin “Yıkımı”

Konferansın ana temasını "kurallara dayalı uluslararası düzenin" tasfiyesi oluşturuyor. Buna göre ABD, kurucusu ve egemeni olduğu eski düzeni yıkarak sorunlarını çözmeyi amaçlıyor. Fakat bu ABD’nin hegemonyasından vazgeçeceği anlamına gelmiyor. Aksine, yapay zeka, uzay savaşları ve kritik mineraller ve madenler üzerinde tam bir denetim kurarak yeni bir hegemonya, yani yeni bir sömürgecilik düzeni inşa etmek istiyor. Böylelikle hegemonyasını ve emperyalizmini eski uluslararası kurumlar ve serbest ticaret kurallarıyla sınırlamayı kabul etmeyeceğini beyan ediyor.

Bu beyan askeri, ekonomik ve siyasi gelişmelere de yön veriyor.

Askeri alanda ABD’nin yükü kademeli olarak Avrupa'nın omuzlarına yıkacağı ve kendi "Lebensraum"una öncelik vereceği görülüyor.

Ekonomik alanda küreselleşmenin sürdürülmesinin yerine içe kapanmanın, serbest ticaret dogmasının yerine ulusal sanayilerin korunduğu ve teknoloji sermayesinin öne çıkması muhtemel.

Siyasi alanda ise Avrupa'daki müttefiklerin kayıtsız şartsız ABD'nin vizyonuna entegre edilmesi, buna ayak direyen yapıların ise by-pass edilmesi planlanıyor.

Avrupa’yla olan ilişkilere gelince, bu üç alanda da ABD ve Avrupa’yı ciddi gerilimler bekliyor.

Vassal

Konferansta ABD'yi temsil eden Dışişleri Bakanı Marco Rubio, Avrupa'nın ABD için "ortak bir medeniyet" temelinde vazgeçilmez olduğunu belirtse de ilişkilerinin devam etmesi için özellikle Avrupalı devletlerin “sorumluluk” almaları gerektiğini belirtti. Rubio’nun bu sorumluluğu “ABD’yi yeniden inşa etme görevinde olan Trump’a yardım etmek” şeklinde tanımlaması ise ABD’nin Avrupa’yı esasen “vassal” olarak gördüğüne işaret ediyor.

Almanya Şansölyesi Merz bildiğimiz dünya düzeninin "artık mevcut olmadığını", AB Dış İlişkiler Temsilcisi Kaja Kallas Avrupa'nın kurtarılmaya ihtiyacı olmadığını, Fransa Cumhurbaşkanı Macron ise Avrupa merkezli bir stratejik özerkliğin şart olduğunu söyleyerek tepkilerini koymakta gecikmediler.[1]

Trump yönetimi ise bu tepkilere kulak asmak bir yana Avrupa’yı kendi ayakları üzerinde duramayan, iklim ve göç politikalarıyla çürüyen bir yapı olarak tanımlamaya devam ederek Avrupa’ya “vassal” rolünü dayatıyor.

Çatlaklar

ABD ile Avrupalı liderler arasındaki bir diğer gerilim noktası ise Ukrayna ve barış görüşmeleri.

Avrupa’nın tam desteğiyle iktidarda kalmaya devam eden Zelenski, Münih’te Avrupa'nın olası barış masasında olmamasını "büyük bir hata" olarak tanımlayıp[2] Ukrayna'nın 2027'de AB'ye katılımı için net bir tarih isteyerek ABD’nin baskılarına karşı güç ve zaman kazanmaya çalışıyor.

ABD’nin Avrupa'yı sürecin dışında bırakmaya sürdürerek doğrudan Rusya ile temas içerisinde olması çatlakları kapanamayacak derecede büyütüyor.

Keza Danimarka ile ABD arasındaki "Grönland" gerilimi de bu çatlakları besleyen başka bir mesele. Grönland meselesi NATO arabuluculuğuyla şimdilik yatışmış gibi görünse de, adanın stratejik konumu ve kritik madenleri üzerindeki ABD baskısı sürmeye devam ediyor.

Avrupa’nın Savaş Hazırlıkları

Avrupa’nın savaş hazırlıkları gün geçtikçe daha da hızlanıyor.

Avrupa Komisyonu Başkanı von der Leyen’in Münih’te AB'nin karşılıklı savunma maddesinin (Madde 42.7) acilen revize edilmesi gerektiğini ifade etmesiyle birlikte Avrupa genelinde savunma sanayii bütçelerinin artırılması için resmi süreçler başlatılıyor.[3]

Almanya, "Avrupa'nın en büyük konvansiyonel ordusu" olma hedefini yinelerken, Şansölye Merz ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron "Avrupa Nükleer Kalkanı" kurmak için görüşmelere başlıyor.[4] AB kurumları ise askeri ve teknolojik kapasiteyi artırmak için hızla yasal hazırlıklar yapıyor.

Trump yönetiminin Avrupa'dan kendi güvenliği için harcama yapmasını istemesinden de güç alan Avrupa silah ve savunma sermayesi, bu nükleer silahlanma ve militarizasyon eğilimini sonuna kadar destekliyor.

Sonuç olarak bütün bu gelişmeler, ABD ve AB emperyalizmlerinin “yeni sömürgecilik” dönemine büyük bir gayretle ve “rekabetle” hazırlandıklarını gözler önüne seriyor.


[1] https://www.euronews.com/my-europe/2026/02/15/munich-security-conference-six-quotes-to-take-away-from-the-worlds-biggest-security-confer

[2] https://www.euronews.com/my-europe/2026/02/14/zelenskyy-says-europes-absence-from-peace-talks-is-a-big-mistake-as-he-calls-for-more-sanc

[3] https://www.euronews.com/my-europe/2026/02/14/von-der-leyen-rebukes-nato-chief-over-no-security-without-us-calls-for-european-mutual-def

[4] https://www.zeit.de/politik/ausland/2026-02/atomschirm-europa-deutschland-frankreich-friedrich-merz-emmanuel-macron

17 Şubat 2026 Salı

(Çeviri) Balkan Krizi ve Türkiye'nin İçten Dağılması - Assen Zankoff

Çevirenin Notu: Assen Zankoff’un Sofya’da 1912 yılında yazdığı bu yazı, Alman Sosyal Demokratlarının haftalık dergisi “Die Neue Zeit”in 8 Kasım 1912’deki sayısında yayımlanmıştır.

Şiddetli bir savaşın ortasındayız. Ne büyük güçlerin diplomatik dedikoduları ne de Avrupa'nın övülen kamuoyu, bu ürkütücü misafiri kovmayı başaramadı. Balkan kralları, yetkili kişilerin uyarıcı sözlerini dikkatle dinlediler, ancak bu sözleri doğru bir şekilde değerlendirmek yerine, boş lafların pek bir anlam ifade etmediğini bilerek, kendi keyiflerine göre hareket etmeye devam ettiler. Balkanlar şimdi her yöne sıçrayan alevler içinde ve büyük komşularını da yok oluşa sürüklemekle tehdit ediyor.

Hükümetlerdeki resmi barış bekçilerinin hala önemli bir görevi var: Ateşi söndüremeseler bile kontrol altına almak. Ancak, bunu başarabilecekleri mi, bu bile muamma. On yıllardır biriken barut fıçıları, diplomasi hiçbir şey yapamadan, bir nevi kendiliğinden alev aldı. Diplomasi sanatının gücü çatışmaları başlatmaya yeterlidir, ancak çok nadiren bu çatışmaları çözebiliyor.

İlerici dünyayı, yirminci yüzyılda halkların kendi kaderlerini belirlemek için bir kez daha silahlara başvurulacak olması endişesi sarmış durumda; aynı zamanda, sosyalist proletarya için de, olayları barışçıl bir yöne yönlendirecek kadar güçlenememiş olmanın verdiği bir çaresizlik duygusu var. Ancak burjuva uygarlığının tüm kültürel mirasında, uluslararası anlaşmazlıkları çözmek için savaştan daha uygun bir araç bilmemesi, tam anlamıyla bir utançtır.

Balkanlar'daki dayanılmaz durumun, artık ertelenemeyecek bir karara zorladığı çok anlaşılır bir durumdur. Bazı sosyal demokratların, Balkan sorununa en iyi yaklaşımın, sorunun özünü yanlış anlamak olduğunu düşünmeleri oldukça tuhaf görünüyor. Yoldaş Rudolf Hilferding'in yerinde bir şekilde ifade ettiği gibi, "bugün yine, sosyal demokrasinin dış politika konularında somut bir tavır almasının ne kadar önemli olduğu, günün sorunlarına sadece sosyalizmin genel ve doğal apaçık yanıtını veren bir politikanın ne kadar cansız ve etkisiz olacağı ortaya çıkıyor".[1]

Balkanlar'daki karışıklıkları esas olarak büyük devletlerin hegemonyası için yaptıkları entrikalara bağlamak ve savaşı Rusya'nın kışkırtmasının sonucu olarak göstermek kadar yanlış bir şey olamaz. Aynı şekilde bugünkü olayları sadece Balkan ülkelerinin burjuvazisinin yayılmacı emelleriyle açıklamak da yanlıştır. Balkan hükümdarlarının bugüne kadarki tutumuyla yeterince desteklenen ve Batı basınında genişçe yer kaplayan bu yanlış görüşler, ne yazık ki, uygar dünyanın Balkan halklarına olan sempatisini azaltmaya ve Balkan sorununun önemini küçümsemeye yöneliktir.

Balkan olaylarının dünyanın geri kalanında güçlü bir şekilde yankı bulması ve bununla birlikte Alman-İngiliz rekabetinden kaynaklanan Avrupa'daki mevcut güç dinamiklerini aydınlatması da doğaldır. Büyük güçlerin karşılıklı rekabetleri nedeniyle Balkan meselesine aktif olarak müdahale edememesi ve çatışan Balkan taraflarını kendi kaderlerine terk etmesi nedeniyle Avrupa'nın mevcut durumunun, Balkan devletlerinin bu cesur hamlelerini gerçekleştirmelerine yarar sağladığı da açıktır. Bu durum Avrupa'nın olaylara doğrudan müdahalesini muhtemelen sınırlandırmaktadır, daha fazla bir müdahale olasılığı da yoktur. Bu durum, Avrupa'yı şimdilik olayların gidişatından dışlamaya yol açmaktadır. Avrupa, Balkan meselesinde şimdilik büyük bir başarısızlık yaşadı. Kaybettiği nüfuzunu geri kazanıp kazanamayacağı ve Balkanlar'daki nüfuzunun azalmasının kalıcı olup olmayacağı, yakında gelecekte ortaya çıkacaktır.

Avrupa, barışı kurtarmaya bile çalışmadı. Bu da başarısızlığını açıklıyor. Almanya ve Fransa, başından beri sadece seyirci rolünü isteyerek kabul ettiler ve Balkan hükümetlerini sindirme işini müttefikleri Avusturya-Macaristan ve Rusya'ya bıraktılar. Ancak Avusturya-Macaristan ve Rusya, Sofya ve İstanbul’da doğrudan bir başarı elde etmekle pek ilgilenmiyorlardı; onlar için önemli olan, kendi devlet çıkarlarının ne durumda olduğunu, yaklaşan fırtınanın kendilerini tehdit edip etmediğini görmekti. Her iki devlet de her zaman Balkanlar üzerindeki nüfuzu ve mümkünse doğrudan kontrolü kendi aralarında paylaşmayı amaçlamışlardır. Bu nedenle, kendilerini "Doğu Sorunu'na en yakın ilgi duyan güçler" olarak adlandırdılar ve bu unvan diğerleri tarafından da kabul edilmişti. Her ikisi de diğerinin aleyhine kendi payını artırmaya çalışıyor. Bu nedenle karşılıklı güvensizlik var. Ancak her iki monarşinin bugünkü durumu, iç karışıklıkları ve bölünmeleri, şu anda bir hesaplaşmaya girmeleri için hiç de teşvik edici değildir. Bu nedenle, olayların daha uygun bir zamana ertelenmesini istemektedirler. Şu an uygun bir zaman değildir. Umut vaat eden Doğu sorunu ellerinden kayıp gitme tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bu da Balkan krallarının harekete geçmelerini hızlandırmak için yeterli bir nedendir.

Bu karanlık koşullar altında, diplomasi dünyasının tüm akıllı insanları yalnızca kendi canlarını düşünerek karanlıkta el yordamıyla ilerliyorlardı. Kont Berchtold[2], Osmanlı İmparatorluğu'na tavsiye etmek üzere idari ademi merkeziyetçilik reform önerisini açıkladığında; Sazonov'un[3], elinde zeytin dalı ile başkentten başkente dolaştığı zaman ve Balkan krallarının, gerçek düşmanlıkların başlamasından on gün önce, Karadağlı mevkidaşlarını, ilk top atışlarıyla Avrupa'yı sınamaya gönderdikleri zaman da durum böyleydi. Ve gerçekten de, diplomatik sınama güzel bir sonuç verdi: Avrupa'nın dayanışması, eğer gerçekten var olduysa, paramparça oldu. Balkan devletleri rahatça savaşmakta özgürler, kimse onları rahatsız etmeyecektir. En fazla, zaferlerinin meyvelerinden daha sonra mahrum bırakılmaları için girişimler olacaktır. Bu, övgüye değer çabaların sonucudur. İngiliz Dışişleri Bakanı Sir Grey, bu sonuca ulaşmak için çok daha kararlı bir şekilde çalıştı. Barış sevgisini yüksek sesle dile getirmeye bile zahmet etmedi. O sadece, Avusturya-Rusya'nın tüm hamlelerini durdurarak Türk devlet adamlarının hırslarının kırılmasını istiyordu, çünkü İstanbul’daki diplomatik görüşmeler ne kadar yumuşak olursa ve ne kadar az sonuca ulaşırsa, savaşın çıkma olasılığının o kadar artacağını çok iyi anlamıştı. Bu iki yüzlülük, İngiliz devlet adamının Türkiye'nin parçalanmasına engel olmadan Türkiye'nin dostu olarak görünmesini sağladı. Hazine bakanı Lloyd George ise, savaşın sonucunun uygarlığın yayılmasını sağlayacağını umarak daha da samimi davranıyordu.

Balkan halkları uzun süre Avrupa'nın kurtarıcı misyonuna inandı ve bekledi. Makedonya'da, Avrupa kamuoyunun ezilen kardeşlerinin acınası durumuna dikkat çekmek için anlamsız maceralara atılan bazı ateşli kafaların batıl inançlarını bir kenara bırakıyoruz. Ancak Balkan hükümetleri de Avrupa'ya güveniyorlardı. Seferberlik emrini verdiklerinde, savaşın gerçekten çıkacağını pek beklemiyorlardı. Elbette, seferberlik ilan edildiğinde savaşa hazırlıklı olmak gerekir. Ancak Balkan hükümetleri son ana kadar Avrupa'dan kurtuluş sözü beklediler. Bu görüşün doğru olduğuna dair pek çok şey var. Garip bir şekilde, Bulgaristan'da barışı bozma görevi, Türkiye ile barışçıl ilişkilerin sürdürülmesini programlarının temel ilkesi haline getirmiş olan iki burjuva partisine düştü. Bunlar, bugün iktidarda olan Muhafazakâr ve İlerici Liberal partileridir.

Balkan ülkelerindeki aklı başında hiçbir insan, Türkiye ile bir savaşın, tamamen zaferle sonuçlansa bile, genç devletleri ve halk örgütlenmesi için ne kadar yıpratıcı olacağını inkar edemez. Günümüzün askeri teknolojisiyle, her iki tarafın da son güçlerini kullanarak ve hiçbir tarafın diğerine karşı orantısız bir üstünlüğü olmadığı bir savaş, her iki taraf için de çok olumsuz sonuçlar doğuracaktır. Bu, her iki taraf için de, biri için daha fazla, diğeri için daha az olmak üzere, büyük bir zayıflama anlamına gelir. Bu farkındalık, Balkan halklarının coşkusunu azaltmamıştır, ancak sorumlu politikacılar için bir uyarı niteliğinde olmalıydı. Hepsi de Türkiye'yi dönüştürme görevini Avrupa’nın ortak hareketine bırakma eğilimindeydiler; sadece güvencelerini talep ediyorlardı.

Avrupa için, Balkan halkları için bu kadar zor olan bu görevi yerine getirmek imkânsız değildi. Bugün Balkan ülkelerinin haçlı seferine maruz kalan Türkiye'deki barbar rejim, büyük güçlerin desteği olmadan bir gün dahi ayakta kalamazdı. Osmanlı egemenliği, ezilen, refah ve özgürlük peşinde koşan halkları ancak güçlü bir askeri güçle bir arada tutabiliyor. Ordu içten içe ne kadar parçalanmış olursa olsun, zayıflamış Türk devletinde geriye kalan tek örgütlenme aracıdır. Ancak Türkiye'deki modern militarizm, Avrupa'nın bir ürünüdür. Bu militarizm, yalnızca Batı Avrupa'nın yüksek finans dünyasının tefecilik sermayesi tarafından büyütülmüştür. Türkiye'nin kendi finans kaynaklarına bağlı olsaydı, Türk devlet ekonomisinin zayıflıkları nedeniyle kısa sürede yok olurdu. Dolayısıyla, Türkiye'de emekçi kitlelerin durumunu kolaylaştıracak faydalı reformlar elde etmek için Avrupa'nın kılıcına başvurmasına gerek yoktu. Sadece, suistimalleri nedeniyle Türkiye’ye verilen kredileri kesmek yeterliydi. Ancak Balkan halkları, ciddi bir Avrupa müdahalesi için boşuna yalvardılar. Avrupa şu anda Türkiye'de çok iyi işler yapıyor ve mevcut rejime işbirliğini bitirmek istemiyor.

***

Balkan krizinin başlangıç noktası, Türkiye'nin reform yapma konusundaki yetersizliği, toplumsal çöküş sürecini durdurma konusundaki güçsüzlüğüdür.[4] Elbette ilerleme Türkiye'ye de yavaş yavaş kendini gösteriyor. Türkiye, anayasal yaşamın değerli başlangıçlarını geliştirmiş ve bu da, gelecekte Asya ve Afrika'daki Müslüman dünyasının kültürel uyanışında ve yükselişinde sevindirici bir rol oynayacağı umudunu doğurmuştur. Ancak ne yazık ki, Türkiye'deki ilerleme çok yavaştır. Bunun nedeni, hüküm süren Osmanlı hanedanının tembel doğasından çok, Türk devlet yapısının niteliğidir.

Türkiye, geniş bir alana yayılmış, birbirinden çok uzak bölgelerde yaşayan, çok farklı tarihlerden gelmiş ve çok farklı kültürel gelişim seviyeleri sergileyen çeşitli kabilelerin oluşturduğu bir halklar karışımıdır. Avusturya-Macaristan'ın süreklileşen uzlaşma krizleri örneğinin de gösterdiği gibi, böylesi bir halk karışımı, baskın grup kültürel olarak çok gelişmiş olsa bile, felaketlere ve sarsıntılara maruz kalır. Peki ya şu anda Türkiye'de olduğu gibi baskın grup kültürel olarak en geri kalmış grup olduğunda durum ne kadar daha kötü olabilir? Hiçbir ülkede, ne kadar geri kalmış olursa olsun, toplumsal çatışmalar yaşanmaz, ancak burada ulusal ve dini çekişmeler korkunç olaylara dönüşmektedir.

Türkiye'de her devlet adamının değişmez hedefi olan imparatorluğun birliğini korumak için, sultanlar her şeyden önce İslam'ın kamusal hayattaki üstünlüğünü güvence altına almak zorundaydılar. Müslümanlık, imparatorluğun çok farklı halklarının çoğunu bir arada tutan tek bağdır. Tek bir imparatorluk fikri uğruna, İslam fanatizmi, tabi olan Hıristiyan halkların huzur ve refahı feda edilerek sıklıkla yapay olarak teşvik edilmek zorunda kalındı. Özellikle Türkiye'nin Avrupa topraklarındaki Hıristiyan unsurlar (Bulgarlar, Sırplar, Yunanlar, Makedonlar) Osmanlı bürokrasisinin ve soylularının insafına terk edildiler. Kapitalizm, Batı Avrupa ticareti sayesinde bu bölgelere derinlemesine nüfuz etmiş ve Türk egemenliği için son derece tehlikeli bir toplumsal kargaşanın tohumlarını kitlelere taşımıştır. Bu unsurlar, egemen Osmanlı hanedanından kültürel açıdan çok üstündür ve Türk devlet iktidarını ancak çok isteksizce kabul etmektedirler. Sürekli olarak özerk bir yönetim arzulamaktadırlar. Ancak Osmanlı İmparatorluğu, talep edilen özerkliği, bunun imparatorluğun dağılmasını hızlandıracağından korktuğu için reddetti. Tam tersine, tek devletin bağlarını daha da güçlendirmek için, Avrupa'daki imparatorluk topraklarını Asya'daki güç merkezi lehine sürekli olarak dezavantajlı duruma getirmesi gerektiğine inanıyordu. Bu, sultanların her zaman izlediği bir politika olmuştur. II. Abdülhamid'in özel sekreteri İzzet Bey, bir keresinde bu düşünceyi klasik bir şekilde ifade ederek, halifeye milyonlarca Müslüman'a güvenmesini ve onların çıkarları doğrultusunda yönetmesini, geri kalanı için ise Avrupa'nın şikayet etmesine izin vermesini tavsiye etmişti.

Türkiye'nin yenilenmesi için büyük umutlar beslenen Jön Türk reformcuları, bu geleneksel politikadan vazgeçmek istemediler. İslam'a saygı göstermeden yönetemezlerdi. Kendi örgütlenmelerinden çok, imparatorluğun dışarıdan kaynaklanan zorlukları sayesinde elde ettikleri ilk başarıları tarafından gözleri kör olan bu reformcular, tüm ulusal ve mezhepsel sorunları gururla aşacak kadar güçlü olduklarını sanarak ölümcül bir hataya düştüler.

Türkiye'deki Hıristiyan halklar, Jön Türk Devrimi'ni sevinçle karşıladılar. Devrimden sonra, milliyetler arası çatışmalar birdenbire sona erdi. İnsanlar yeni bir hayata umutla baktılar. Yeni anayasanın temellerinin halkın yaşamında kök salması ve yeni rejimin daha güçlü destekçileri olması için, en iyi ihtimaller bürokrasisinin ve ordunun üst kademelerini doğrudan işgal edebilen Jön Türkler, daha eğitimli Hıristiyan nüfusun işbirliğini aramalı, onlara devlet yaşamına erişim imkânı kolaylaştırmalıydılar. Ancak onlar, bu kesimi mümkün olduğunca uzak tuttular, çünkü Müslüman unsurla fiilen eşit hale gelmelerinin, yönetimdeki üstünlüklerini ele geçirmelerine yol açacağından ve bunun da imparatorluğun birliğini tehlikeye atacağından korkuyorlardı. Bu nedenle, sonunda kendilerinin de kurbanı olacağı Jön Türklerin sert merkeziyetçiliği ortaya çıktı. Hıristiyanlar, memurluklardan özenle uzak tutuldular. Özellikle bürokrasinin alt kademeleri neredeyse tamamen muhafazakâr Türk güruhlarından oluşuyordu ve bu güruhlar beklenmedik bir şekilde Jön Türkler haline gelmiş ve liberal-demokratik fikirleri benimsemişlerdi. Jön Türkler, özellikle böylesine ilkel bir ülkede köklü bir reformun gerçekleştirilmesi için önemi daha da büyük olan bu güvenilmez kurumların yardımıyla programlarının taleplerini nasıl hayata geçirebilirlerdi? En iyi düşünülmüş reform programı bile bu koşullar altında uygulanırken bozulmak zorundaydı. Ve Jön Türklerin programı da hiç de kusursuz değildi.

Hıristiyan halklar ve Arnavutlar eski rejim altında bazı özel haklar kazanmışlardı. Özellikle eğitim ve kültür alanlarında belirli bir özerkliğe sahiptiler. Jön Türkler, tüm Türk tebaasına serbest meslek ve yaşam güvencesi sağlanmasının yeterli olduğunu düşünüyorlardı; bunun dışında hiç kimse herhangi bir özel statü talep etmemeliydi. İmparatorluğun tüm vatandaşları, farklı kültürel ihtiyaçların dikkate alınmasına gerek kalmayacak şekilde, kanun önünde eşit olmalıydı. Jön Türkler için milliyet sorunu yoktu. Eski rejimde tüm halklar ezilmiş ve acı çekmişti, artık yeni rejimde herkes özgür ve mutlu olmalıydı. Herkes eşit haklara sahip bir vatandaş olabilirdi, ancak hiç kimse milliyetine dayanarak özel haklar talep edemezdi. Bu, Türk devletinin doğasını tamamen yanlış anlamaktan başka bir şey değildi. Böylece Jön Türkler, iktidarlarının ilk dönemlerinde Bulgarlar, Yunanlar, Sırplar ve Arnavutların okul ve dini ayrıcalıklarına el attılar. Öncelikle, bu halkların kendi dillerinde eğitim verme hakkını reddettiler. Aynı düşünceyle hareket eden Jön Türkler, daha sonra sözde silahsızlandırma kampanyasını gerçekleştirdiler: Hıristiyan nüfus ve daha sonra Müslüman Arnavutların büyük bir kısmı, çoğu zaman işkenceye varan kötü muamelelerle silahlarını teslim etmeye zorlandılar. Silah taşıma yasaklandı. Ancak bu reform, devlete sadık Müslümanları etkilemedi. Aksine, birçok yerde yetkililer tarafından bu Müslümanlara silahlar verildi, böylece çetelere karşı kendilerini savunabilecek ve gerekirse vatanlarını koruyabileceklerdi. Aynı zamanda, sözde Muhacir politikası başlatıldı. Hristiyan nüfusun daha yoğun olduğu bölgelere, devlet tarafından Müslüman aileler yerleştirilecekti. Elbette, bu tuhaf iç kolonizasyonun herhangi bir ekonomik gerekçesi yoktu ve kayda değer bir başarı da sağlamadı. Jön Türk reformunun tüm bu önlemleri, özellikle de uygulamada hayata geçirilme şekli, Hıristiyan halkların Türk rejimine karşı zar zor yatışmış olan nefretini yeniden alevlendirmeye katkıda bulundu.

Böylece milliyetler arası çatışma yeniden alevlendi ve çeteler yeniden ülkeyi kasıp kavurdu. Ancak bu seferki fark, geçmişte birbirleriyle sürekli şiddetli çatışmalar yaşayan Hıristiyan halkların, hükümetin kendilerine karşı sergilediği aynı sert tavır nedeniyle ortak bir savunma cephesi oluşturmalarıydı. Bu halkların birbirlerine yaklaşabildikleri tarihte ilk kez görülen bir durumdur. Bu yakınlaşma, hem Bâb-ı Âli’yi hem de büyük güçleri şaşırtan özgür Balkan ülkeleri ittifakının temelini oluşturmaktadır ve Jön Türklerin şiddet politikası tarafından yaratılmıştır.

Hükümdarlık sanatında çok daha deneyimli olan eski sultanlar, Hıristiyan halklar arasındaki anlaşmazlıkları her zaman kışkırtmayı ve kendi çıkarları için kullanmayı bilmişlerdir. "Böl ve yönet" ilkesini izleyerek bölgelere göre yerel azınlıklara okul, kilise ve belediye konularında her türlü ayrıcalık tanıyarak çoğunluğa karşı avantaj sağladılar ve bu da bitmek bilmeyen çekişmelerin kaynağı oldu. Aynı yönde, özgür Balkan devletlerinin yaydığı milliyetçi propagandalar da bu talihsiz durumu daha da kötüleştirdi. Artık bir hayal kırıklığı yaşanıyordu. Sırp profesör Peritsch'in bir zamanlar ifade ettiği gibi, kendi ellerinde değil de üçüncü bir tarafın elinde olan bir mülk için Hıristiyan halklar neden birbirleriyle savaşmalı ve birbirlerini zayıflatmalı ve önceliği güçlerini birleştirip ortak düşmana karşı kullanmaya vermek gerekirken birbirleriyle çekişmeliydiler? Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlılar sahip oldukları şeyleri değil, sahip olmak istedikleri şeyleri tartışıyorlardı. Bu anlamsız tartışmayı bırakıp, gerçekçi bir politikaya yönelmek en mantıklı seçenekti. Bu şekilde oluşturulan Hıristiyan bloğa, yeni rejimden memnun olmamak için her türlü sebebe sahip olan Arnavut kabilelerinin çoğu da katıldı. Sultan II. Abdülhamid, Arnavutları çeşitli ayrıcalıklarla cezbetmeyi ve Hıristiyanlara karşı kullanmayı başarmıştı. Ancak şimdi, Jön Türklerin merkeziyetçiliği, Arnavutların özel konumunu ciddi şekilde tehdit ediyordu. Arnavutlar muhalefete geçtiler.

Kısacası, Jön Türklerin tüm reform girişimleri başarısızlıkla sonuçlandı. Arzu ettikleri yeni düzen için hiçbir halk kesimini ikna edemediler, aksine halk kitleleriyle olan her türlü bağlantılarını kopardılar ve bu nedenle kısa sürede ayaklarının altındaki zemini kaybettiler. Yaptıkları her şey sonunda aleyhlerine döndü. Örneğin, gelecekteki halk ayaklanmalarını önlemek için gerçekleştirdikleri silahsızlandırma eylemi, hüküm süren toplumsal anarşiyi daha da artırdı. Türkiye hükümetinin düzeni sağlamak, barışçıl halkın mal ve canını korumak konusunda kanıtlanmış yetersizliği göz önüne alındığında, ne kadar imkansız görünse de, iç güvenlik için silah taşımak, gerektiğinde kendi adaletini sağlayabilmek için bir zorunluluk haline geldi. Ancak bu şekilde, sık sık onlarla gizli bir işbirliği içinde hareket eden haydut çetelerinin ve bürokratların saldırılarına karşı bir dereceye kadar korunmak mümkündür. Halk kitleleri silahsızlandırıldıktan sonra, kargaşayı çıkaranlara daha da fazla teslim olmuş oldular.

Tüm bu ciddi hatalara rağmen, Jön Türklerin bazı iyi çabalarını ve yararlı eylemlerini inkar etmek mümkün değildir. Ancak asıl soru, daha yüksek bir kültüre hazır olan Türkiye'nin Avrupa bölgelerinin, hantal Asya yapısının baskısına daha fazla katlanmak zorunda kalıp kalmayacağı, yıldırım hızıyla ilerlemek isteyen Avrupa'nın ilerleme treninin, Küçük Asya kültürünün deve kervanı onu yakalayana kadar bir süre durmak zorunda kalıp kalmayacağıdır. Özgürlük ve refah özlemi çeken halk kitlelerine sabır ve beklemeyi tavsiye etmek kimin sorumluluğundadır? Toplumsal koşullar ihmal edildiğinde, ekonomik güçlerin bastırılması, kendiliğinden patlak veren ve sonuçlarını kontrol etmekte zorlanılan, daha da karmaşık olaylarla intikamını alacaktır.

***

Büyük güçlerin müdahalesi ve Jön Türklerin reform girişimleri gibi, Makedon devrimcilerin faaliyetleri de Balkan sorununun çözümünde başarısız oldu. Arzu edilen dönüşüm, dışarıdan gelen orduların işgali yerine, içeriden gelen bir devrimin sayesinde gerçekleşseydi, tablo ne kadar farklı olurdu! O zaman, mevcut tüm zulümlerin önlenebileceği daha barışçıl bir çözüm düşünülebilirdi. Ne yazık ki, Avrupa Türkiye'sindeki devrimci hareket bu konuda çok parçalanmış ve güçsüzdür.

Ordudaki sayısız isyan ve çetelerin şiddet eylemlerinin de gösterdiği gibi, Türkiye'de hoşnutsuz ve isyankâr unsurlar hiç de eksik değil. Ancak çaresizlik ve özverili olmak, başarılı bir kitlesel ayaklanma için yeterli değildir. Buna cesaret ve güçlerin örgütlenmesi de gerekir, ancak bu her zaman eksik olmuştur. Jön Türklerin askeri devrimi, geri kalmış Müslüman halk kitlelerini çok az etkilemiştir. Öte yandan, Jön Türklerin şovenizmleri nedeniyle, Hıristiyan halk kitlelerinin toplumsal koşullarının iyileştirilmesinin girişimlerine nasıl düşmanca yaklaştıklarını gördük. Bu koşullar altında, devrimci bir örgütlenme girişimi askeri güç karşısında başarısız olmaya mahkumdu. Modern ekonominin gelişmesi için gerekli olan istikrarlı bir idarenin yokluğu, sadece anarşinin yeşermesine neden oldu. Ve anarşi, daha fazla sefalet yarattı, halk kitlelerini daha da ezdi.

Jön Türkler, milliyetler meselesi gibi, bununla yakından ilgili olan sosyal meseleyi de yanlış değerlendirmişlerdir. Programlarında gerekli sosyal reformlar eksikti. Her şey, sosyal reformdan kolayca ayrılabileceğine inanılan siyasi reformla sınırlı kalmalıydı. Ülkenin ilkel koşullarında, idarenin iyileştirilmesinin sosyal çelişkileri kendiliğinden çözeceğine inanılıyordu. Oysa tam da köylüler ve kentli işçi sınıfı, yani halkın büyük çoğunluğu, ölçülemez bir sefalete düşmüştü. Eski rejimin kusurları bu kesimleri sefalete sürüklemişti; ancak bu kusurların ortadan kaldırılması, onları sefaletten kurtarmaya yetmedi. Köylülerin bağımlılık zincirlerini kırmak, Batı Avrupa'nın tefecilik sermayesi tarafından felce uğratılmış ülkenin ekonomik güçlerini yeniden canlandırmak, koruma önlemleriyle işçilerin sömürülmesini sınırlamak için olumlu ve çok kapsamlı bir sosyal reform gerekiyordu. Ancak Jön Türkler bunların hiçbirinden söz etmiyorlardı. Başlangıçta, bu önemli kitleyi cezbetmek için köylülere pek çok şey vaat ettiler, ancak bunların hiçbirini yerine getirmediler; çoğunluğu Müslüman olan büyük toprak sahiplerini topraklarından kovmak onlar için zordu. İşçilere gelince, Jön Türk hükümeti kısa sürede onların örgütlerine ve özellikle grevlerine karşı en sert baskı önlemlerini uygulamaya başladı.

Böylece Jön Türklerin sosyal politikası, ya da daha doğrusu böyle bir politikalarının olmaması, kitlelerin sefaletini daha da artırdı ve anarşinin yeşermesi için zemin hazırladı.

Çete faaliyetleri, Jön Türklerin iktidarının son döneminde hiç olmadığı kadar yaygınlaştı. Jön Türkler de sık sık, çete faaliyetlerinin arzu ettikleri reformları uygulamalarını engellediğinden şikâyet ettiler. Kısa bir süre önce, bazı Jön Türk gazeteleri, reformları ciddi bir şekilde uygulamaya koyabilmek için çetelerden altı aylık bir ateşkes talep ettiler. Eğer yine başarılı olamazlarsa, çeteler faaliyetlerine yeniden başlayabilirler. Bu çağrıda ifade edilenlerden daha naif bir görüşü hayal etmek zor. Çetelerin faaliyetlerinin eskiden özgür olan Balkan ülkelerinin hükümetleri tarafından da birçok kez desteklendiği inkar edilemez. Ancak bugün bu politikanın ne kadar yanlış olduğunu anlamayan neredeyse hiç kimse kalmamıştır. Çeteler, Türk hükümetine karşı, hükümetin kendi kendisine karşı yapmadığı hiçbir şey yapmadılar. Sadece barışçıl halk kitlelerini, Hıristiyanları da Türkleri de, taciz ettiler ve onların yaşam koşullarını bozdular, bu da daha sonra düzenli koşulların kurulmasını çok zorlaştırdı. Hâkim olan kargaşada, çetecilikte bir ayrım çizgisi çekmek ve bunun ne kadarının yüce özgürlük savaşçılarının özverili davranışları olduğunu, ne kadarının ise toplumsal sefalet nedeniyle her türlü kazançtan mahrum kalan insanların bayağı çetecilik mesleği olduğunu söylemek çok zordur. Çünkü ikisi birbirine karışmıştır. Bu koşullar altında Jön Türkler, sadece masum insanları etkileyecek acımasız çete yasaları çıkararak ya da birçok yerde kendi inisiyatifleriyle kurulan Türk çetelerini silahlandırıp destekleyerek çetelerle etkili bir şekilde mücadele edemezdiler; çete anarşisinin beslendiği toplumsal sefaleti ortadan kaldırmaları gerekirdi.

Tüm bunlardan sonra, Türkiye'nin iç karışıklığını dış etkilerle, yani özgür Balkan ülkelerinden gelen etkilerle açıklamaya çalışmanın ne kadar yanlış olduğu açıktır. Jön Türklerin, reformlarının başarısızlığını ve Müslüman çetelerin Hıristiyanlara karşı işlediği ve yetkililerin kendilerinin de desteklediği katliamları (İştip, Koçana, Berane) bu çetelerin faaliyetlerine atıfta bulunarak haklı çıkarmaya çalışması da şaşırtıcıdır. Benzer şekilde, en korkunç suçlar da bu şekilde haklı gösterilebilir. 1895 ile 1897 yılları arasında 300.000 kişinin hayatını kaybettiği Ermeni katliamları bile benzer şekilde gerekçelendirilebilirdi. Bugün Türkiye'de isyanlara neden olacak olaylar her yerde mevcuttur. Anarşinin tohumları her yerde filizleniyor. Ancak bunların derin kökler salması için, Türkiye'nin iç koşullarının sağladığı gibi verimli bir toprak gerekiyor.

***

Bu durum, Balkan İttifakı'na cesaret vererek harekete geçmesini sağladı. Yaz aylarında Arnavutların ayaklanması, Türk İmparatorluğu'nu giderek daha fazla sarsan İtalya'nın Trablusgarp seferi ve öte yandan öfkeye neden olan son katliamlar, son darbeyi vurdu.

Balkan ülkelerinin egemen sınıflarının, öncelikle toprak ve güç genişletme arzusu nedeniyle savaşa sürüklendikleri yadsınamaz. Ancak Balkan hükümetleri, eğer çabaları Trakya, Makedonya, Eski Sırbistan, Epir ve Teselya'daki ezilen halkların kurtuluş hayalleriyle örtüşmeseydi ve diğer yandan Türk devlet yönetiminin dar görüşlülüğüne güvenemeseydiler, halk kitlelerini savaşın girdabına bu kadar coşkuyla sürükleyemez ve Türkiye'ye açtıkları seferden bu kadar olumlu sonuçlar bekleyemezlerdi.

Balkan ülkelerinde emperyalizmden söz edildiğinde, bunun kendine özgü bir nedeni vardır. Burada genişleme arzusu, ekonomik gelişimin itici güçleriyle doğrudan açıklanamaz. Balkanlar gibi tarımla uğraşan ve yeni nesiller için yaşam alanı aramaya zorlayacak bir nüfus fazlalığı olmayan halklar için, savaşlarla kazanılacak yeni toprakları ele geçirmek, diğer durumlara göre daha az içsel bir zorunluluktur. Bu tür halkların durumu, serbest piyasada satamadıkları mal fazlalığı olan ve bu nedenle daha düşük kültür düzeyine sahip bölgeleri fethederek gerekli pazarı açma eğiliminde olan sanayileşmiş ülkelerin konumuna hiç de benzememektedir. Balkan ülkelerinin sanayisi iç pazarı henüz ele geçirmekten çok uzaktır, uzun bir süre daha serbest hareket alanı vardır, bu nedenle barışa ihtiyacı vardır. Tarımsal üretim ise, daha yüksek kültüre sahip ülkelerde her zaman uygun bir pazar bulacaktır; kültürel olarak geri kalmış ülkeleri fethetmek, ona hiçbir şekilde fayda sağlamaz. Yani, tamamen ekonomik açıdan bakıldığında, bu tür bölgelerin fethi Balkan ülkeleri için sadece büyük fedakarlıklar anlamına gelmektedir. Fethedilen bölgeleri sömürmeden önce, maliyetli ve düzenli bir yönetimle ekonomik olarak güçlendirmek gerekir. Bu bölgeler, burada olduğu gibi, uzun süreli kötü yönetim nedeniyle tahrip olmuşsa, bu daha da önemlidir. Ve bu fedakarlıklar, ekonomik ve devlet örgütlenmeleri henüz çok zayıf olan ülkelere yüklendiği için daha da ağırdır. Ancak, bölge genişlemesinden doğrudan fayda sağlayabilecek tek kesim olan Balkan ülkelerinin yönetici bürokrasisi ve halkın duygularını kışkırtmayı bilen burjuva aydınlar, büyük bir devlet hayali kurmaktadır. Balkan ülkeleri, büyümedikleri sürece güçlü olamayacakları ve varlıklarını güvence altına alamayacakları inancı vardır ve bu batıl inanç, büyük güçlerin sürekli tehditkâr müdahaleleriyle daha da güçlenmiştir. Eski zamanların önyargılarına kapılarak, her koşulda toprak genişlemesinin arzu edildiği düşünülüyor, çünkü o zamanlar fethedilen topraklar yağmalandığı için her fetih gerçekten bir kazançtı.

Bir gün bu inanç nasıl boşa çıkabilir ki! Ancak, bunun en azından ezilen halkların özgürlüğünü kazanmaya yol açacağı düşüncesiyle kendimizi teselli edeceğiz. Marx'ın dediği gibi, geriye kalan tek soru, Balkan ülkelerinin bu cesur hamleleriyle yine devrimci kaderin isteksiz köleleri olarak hareket edip etmeyecekleridir.


[1] Bkz. „Neue Zeit“, XXXI, 1, s. 74 ff. 1912-1913. I. Cilt.

[2] 1912-1915 arası Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun Dışişleri Bakanı. (ç.n.)

[3] 1910-1916 arası Çarlık Rusyasının Dışişleri Bakanı. (ç.n.)

[4] Türkiye'nin çöküşünün ekonomik geçmişine ilişkin olarak bkz. Balugdgitsch, Die ökonomischen Ursachen der Gärung in Mazedonien, "Neue Zeit", XIX, 1, s. 292 vd., ve Zankoff, Die wirtschaftlichen Ursachen der revolutionären Gärung in der Türkei, "Neue Zeit", XXIV, 2, s. 739 vd.

14 Şubat 2026 Cumartesi

Pasifik'te Sular Isınıyor

Dünya gündeminin ağırlık merkezi giderek Asya-Pasifik hattına kayıyor. Bu kayma, barışçıl gelişmelerden çok sancılı, gerilimli ve askeri yığınakların gölgesinde gerçekleşiyor. Geride bıraktığımız hafta, Japonya’daki seçimlerden Bangladeş’teki sandık sonuçlarına, Tayvan’daki ticari manevralardan Güney Çin Denizi’ndeki çatışmalara kadar yaşanan her gelişme, ABD’nin Çin’i kuşatma stratejisinin ve Çin’in gelişen direncinin geliştiğini gösteriyor.

"Militarizmin" Dönüşü

8 Şubat’ta Japonya, tarihinin belki de en kritik seçimlerinden biri için sandık başındaydı. Uzun süredir ekonomik durgunluk ve stagflasyon riskiyle boğuşan ülke, sadece ekonomiyi değil, savunma doktrinini de oyladı. Sonuçlar, bölgedeki tansiyonu daha da yükseltecek bir tabloyu ortaya koydu.[1]

Muhafazakâr Sanae Takaichi’nin Liberal Demokrat Parti (LDP) içindeki yükselişi ve seçim zaferi, Japonya’nın "pasifist anayasa" gömleğini yırtıp atma isteğinin bir ilanı oldu. Takaichi, “Çin tehdidini” merkeze koyan, savunma harcamalarını rekor düzeyde artırmayı vadeden ve nükleer silah tartışmalarını gündeme getiren bir figür. Onun zaferi, Japonya’nın ABD güdümünde yeniden "silahlı bir güç" olma yolunda attığı en somut adım.[2]

Bu seçim, Japon halkının ekonomik kaygılarla güvenlik korkuları arasına sıkıştırıldığı bir süreçte gerçekleşti. "Çin tehdidi" ve "Kuzey Kore füzeleri" söylemleri, ekonomik çöküşün üzerini örten bir şal gibi kullanıldı. Sonuçta kazanan halkın refahı değil, silah sanayisi ve Pentagon’un Asya stratejisi oldu. Böylece Japonya’nın sadece bir ticaret devi değil, aynı zamanda Pasifik’teki ABD donanmasının "uçak gemisi" olma rolü de pekişti.

Tayvan ve Filipinler

Japonya’daki bu şahinleşme, güneydeki gelişmelerle bağlantılı. ABD ile Tayvan arasında bu hafta imzalanan yeni ticaret anlaşması, sadece ekonomik bir metin değil, Pekin’in "Tek Çin" politikasına karşı Washington’un attığı cüretkâr bir adım da. Bu anlaşmayla ABD Tayvan’ı küresel tedarik zincirine daha sıkı bağlayarak, Çin’in olası müdahalesini ekonomik olarak daha maliyetli bir hale getirmeyi amaçlıyor.[3]

Eş zamanlı olarak Filipinler ile Çin arasındaki diplomatik krizin büyümesi[4] ve Güney Çin Denizi’ndeki gerilim, cepheyi genişletiyor. ABD’nin Doğu Pasifik’te "uyuşturucu taşıdığı iddiasıyla" bir tekneyi vurması[5], bölgenin her an sıcak çatışmaya dönüşebilecek bir barut fıçısının üzerinde oturduğunun kanıtı. ABD’nin tekneyi vurması, basit bir asayiş operasyonunda çok bölgedeki askeri varlığını ve angajman kurallarını “esnetme testi”.

Bangladeş

2024’teki halk ayaklanması ve Şeyh Hasina’nın devrilmesinin ardından Bangladeş, bu hafta sandık başına gitti. Beklendiği gibi, Bangladeş Milliyetçi Partisi (BNP) zaferini ilan etti. Ancak Cemaat-i İslami kanadından gelen "usulsüzlük" suçlamaları, suların durulmayacağını gösteriyor.[6]

Bangladeş seçimlerinin sonuçları, sadece iç politikayla sınırlı değil. ABD’nin, Çin’in "Tek Kuşak Tek Yol" projesindeki en önemli duraklardan biri olan Bangladeş’te nüfuzunu artırma çabası sır değil. Hasina dönemi, Çin ile yakınlaşmanın zirvesiydi. Şimdi ise BNP iktidarıyla birlikte, Dakka’nın rotasının yeniden Batı’ya dümen kırıp kırmayacağı merak konusu. ABD’nin seçim öncesi "demokrasi ve insan hakları" vurgusuyla yaptığı baskıların meyvesini verip vermediğini önümüzdeki günlerde göreceğiz.[7]

Görünen o ki, Bangladeş’te yaşanan bir "devrim"den ziyade, egemen sınıflar arası bir nöbet değişimi. Sokaktaki halkın öfkesi, sandıkta sistem içi partiler arasında pay edildi. İktidarın adı değişse de, Bangladeş halkının yoksulluğu ve emperyalist projelere bağımlılığı sürecek gibi görünüyor.

Bu gelişmelerin ışığında ABD’nin Çin’i doğudan (Japonya-Tayvan-Filipinler hattı) askeri ve ekonomik bir duvarla, güneyden (Bangladeş-Hindistan hattı) de diplomatik ve siyasi hamlelerle kuşatmayı sürdürdüğü görülüyor.

Çin ise buna karşı ekonomik kartlarını ve "stratejik sabrını" kullanıyor. Ancak Japonya’da Takaichi gibi figürlerin yükselişi ve Pasifik’te namluların ucunun görünmesi, bu sabrın sınırlarını zorluyor.

Bütün bunlarla birlikte, Pasifik'teki küresel güçlerin paylaşım mücadelesi giderek derinleşse de bölgenin geleceği, yalnızca küresel güçlerin stratejileriyle değil, Asya halklarının ve yerel aktörlerin bu gelişmeler karşısında takınacağı tavırla da şekillenecektir.


[1] https://harici.com.tr/japonyada-asiri-muhafazakar-takaichinin-zaferi-ne-anlama-geliyor/

[2] https://harici.com.tr/japonya-8-subatta-sandiga-gidiyor-ekonomi-savunma-ve-goc-tartismalari/

[3] https://www.ft.com/content/c7e1c546-1adf-479f-84f2-99ac0940d7b8

[4] https://harici.com.tr/cin-ve-filipinler-arasindaki-diplomatik-kriz-buyuyor/

[5] https://thehill.com/policy/defense/5730673-narco-terrorists-killed-pacific/

[6] https://www.ndtv.com/world-news/bangladesh-elections-2026-tarique-rahman-bnp-what-went-wrong-for-hardline-jamaat-e-islami-in-bangladesh-elections-10997550

[7] https://www.reuters.com/sustainability/society-equity/us-moves-counter-china-bangladesh-plans-pitch-defence-alternatives-2026-02-11/

10 Şubat 2026 Salı

(Çeviri) Balkanlar ve Türkiye'de Sosyal Demokrasi - Milorad Popoviç

Çevirenin Notu: Milorad Popoviç’in 1904 yılında yazdığı bu yazı, Alman Sosyal Demokratlarının haftalık dergisi “Die neue Zeit”in 1904’deki 31. sayısında yayımlanmıştır.

Türk sorunu, özellikle Makedonya ve Eski Sırbistan sorunu, Balkan ülkelerindeki Sosyal Demokratların her zaman ilgisini çekmiştir. Sonunda, Uluslararası Sosyalist Büro’dan bile bu konuda görüş bildirmesi istenmiştir. Öte yandan, her bahar Makedonya'nın tamamında ve eski Sırbistan'da tekrarlanan olaylar, tüm Avrupa'nın sosyalist dünyasının dikkatini üzerine çekmiştir. Ancak, farklı ülkelerdeki yoldaşlarımızın Türk sorununa verdikleri yanıtlar birbirinden çok farklıdır. Latin kökenli sosyalistler, Fransızlar ve İtalyanlar, çoğunlukla Osmanlı feodalizmi tarafından ezilen halklar lehine Avrupa güçlerinin güçlü bir şekilde müdahale etmesini savunmuşlardır. Alman sosyalistler ise çoğunlukla kayıtsız kaldılar ve Avusturyalı yoldaşlar daha da ileri giderek Osmanlı İmparatorluğu'ndaki her türlü devrimci veya kendini öyle adlandıran hareketleri kınadılar.

Sosyalist Avrupa bu konuda bölünmüşken, Bulgar ve Sırp sosyalistleri, Müslüman olmayan eyaletleri Türkiye'den koparmak için güçlü ve hızlı bir müdahalenin gerekli olduğuna inanıyorlardı ve hâlâ da inanıyorlar. Sosyalist partinin Sırbistan'dakinden çok daha eski olduğu Bulgaristan'da, yoldaşlar her zaman doğrudan veya dolaylı olarak Makedonya'da bir ayaklanma için propaganda yapmışlardır. Dahası, genellikle Sofya'daki yönetici komitelerin üyeleriydiler ve Makedon halkının kitlesel ayaklanması için aktif olarak kampanya yürütmüşlerdir.[1]

Bunun amacı, Türkiye'de sosyalist propaganda yapmak değildi; tek amaç, eyaletlerin siyasi kurtuluşuydu: Makedonya ve Eski Sırbistan'ın özerkliği.[2] Bu, sosyalistlerin burjuva unsurlarla birlikte örgütledikleri ortak bir eylemdi. Ancak son zamanlarda, anlaşmazlıklar sonucu Bulgar sosyalistlerinin bir kısmı bu ortak eyleme karşı çıktı. Ancak Sırbistan'daki yoldaşlar bu konuda henüz kesin bir görüşe varmış değiller. Bunun nedeni, Sırbistan'da sosyalizmin Bulgaristan'daki kadar önem kazanmamış olmasıdır. Parti ancak geçen yıl bir örgütlendi ve işçi hareketi bir miktar önem kazandı. Pratik faaliyetlerinin gelişmesiyle birlikte, parti Türkiye'deki hareketle ilgilenme ihtiyacını da giderek daha fazla hissetmeye başladı. 24 Ağustos 1903'te Belgrad'da düzenlenen büyük bir sosyalist toplantı, Makedonya sorununu ele aldı ve Türkiye'de feodalizmin ortadan kaldırılması ve Makedonya'nın özerkliğini amaçlayan bir devrime destek verdiğini açıklayan bir karar aldı. Ayrıca toplantı, "ilerici ve özgürlükçü düşünen tüm insanlara" Makedon hareketini maddi olarak ya da ayaklanmaya bizzat katılarak desteklemeleri çağrısında da bulundu.

Makedonya meselesindeki ortak çıkarlar, Bulgaristan ve Sırbistan sosyalistlerini birbirine daha da yakınlaştırdı. Birliktelik ve ortak hareket etme düşüncesi sosyalist basında sık sık gündeme geldi. Sonunda bir adım daha ileri gidildi. Şubat 1904'te Sofya'da Bulgaristan ve Sırbistan'ın sosyalist öğrencileri arasında dostane bir toplantı düzenlendi. Bu toplantı iki yönlüydü, çünkü Bulgaristan'da iki sosyalist fraksiyon, Sırbistan'da ise birbiriyle çatışmaya hazır iki sosyalist eğilim vardı. Her iki ülkenin Marksist öğrencileri ve "geniş görüşlü" sosyalizmi benimseyen öğrencileri ayrı ayrı toplantılar düzenlediler ve ayrı ayrı kararlar aldılar. Marksist öğrenciler sınıf mücadelesini savunarak, Makedonya işçi sınıfının sadece siyasi özgürlükleri kazanmak için değil, aynı zamanda mevcut toplumu sosyalist bir topluma dönüştürmek için de örgütlenmesi gerektiğini ilan ettiler. Marksist öğrencilere göre Sırp ve Bulgar burjuva ajitatörlerle bağlantı kurmak imkansızdı, çünkü her iki tarafta da şovenizm söz konusuydu. Somut sonuçlara ulaşmak için Türkiye'de sosyalist devrimci ajitasyon yürütmek üzere Balkan ülkeleri için bir sosyalist örgüt kurulmasının gerekli olduğunu açıkladılar.

Öte yandan, her iki ülkenin "geniş görüşlü" sosyalist öğrencileri, Makedonya'nın özerkliğini desteklediklerini ilan ettiler ve her iki ülkenin gençliğini, siyasi görüşleri ne olursa olsun, bu özerkliğin kazanılması için çalışmaya çağırdılar. Ayrıca, bu sosyalistler aynı kararda, Sırbistan ve Bulgaristan arasında, bu ülkeleri Avusturya ve Rusya'nın etkisinden koruyacak bir siyasi ve gümrük birliğinin kurulmasını talep ettiler.[3]

Görüldüğü gibi, Bulgaristan ve Sırbistan'daki sosyalistler arasında iki eğilim vardır; biri burjuvazi ile işbirliği yapmayı istememekte, diğeri ise Makedonya'nın kurtuluşu için Sırp ve Bulgar hükümetleriyle işbirliği yapmanın bedelini ödemeye hazır. Her iki eğilim de aynı hedefe yönelmektedir: Makedonya'nın özerkliği için çalışmak.

Burada, Bulgaristan ve Sırbistan sosyalistlerinin tutumu ile Avrupa sosyalistlerinin, özellikle de Almanya ve Avusturya sosyalistlerinin tutumu arasında bariz bir çelişki var.

Bu çelişki nereden kaynaklanıyor? İşte soru bu. Şimdi bunu açıklamaya çalışacağım.

Şu anda Avrupa Türkiyesi’nin iç kesimlerindeki mevcut sistem, halk kitlelerinin ekonomik olarak gelişmesini imkansız kılmaktadır. Öte yandan, yaygın yoksulluk, daha sağlıklı insanları göç etmeye itmektedir. Halkın ataerkil yapısı göz önüne alındığında, göç sadece geçicidir. Babalar ve oğullar ilkbaharda göç ediyorlar, sonbaharda veya birkaç yıl sonra geri dönüyorlar. Göç, çoğunlukla komşu ülkelere yöneliktir: Bulgaristan, Sırbistan, Yunanistan, Avusturya-Macaristan. Her bahar, bu ülkeler güçlü kolları ve omuzları olan, ancak endüstriyel işlerde çok az deneyimi olan bir sürü insanla dolup taşar. Bu insanlar çoğunlukla duvarcılar, kırsaldaki gündelikçiler, kentlerdeki hamallar veya oduncular. İşçi dayanışması duygusundan yoksundurlar; ne örgütlenmeyi ne de grevleri bilirler. Sırbistan ve Bulgaristan'daki işçi ücretleri Almanya'daki ücretlerin yarısından az olmasına rağmen, bu Makedonlar Sırp veya Bulgar işçilerden çok daha düşük ücretlerle çalışmayı kabul ederler. Sırbistan ve Bulgaristan'da bu Makedonların sayısı genellikle çok yüksek olduğundan (50.000 ila 100.000!), yerel işçiler için ne kadar büyük bir rekabet oluşturduklarını tahmin etmek zor değil. Sonuç olarak, bu ülkelerdeki sendikaların örgütlenmesi, özellikle de henüz çok yeni oldukları için, zarar görmektedir. Bu durum, her iki ülkenin sosyalistlerini, bu talihsiz Makedonların akınını durdurmak için çareler aramaya itti. Türkiye'deki durum ve dolayısıyla Makedonya'nın özerkliği konusuna gösterilen büyük ilgi buradan kaynaklanıyor. Buna, daha önce de söylediğim gibi, Balkan ülkelerindeki sosyalist hareketin zayıflıklarından biri olan başka bir durum da ekleniyor: Entelektüellerin önemli ve bazen tehlikeli etkisi. Genel olarak Avrupa kültürü gibi, Avrupa sosyalizmi de bu yeni ülkelere oldukça kusurlu bir şekilde aktarılmıştır. Kapitalist sanayinin ve bunun sosyal sonuçlarının yokluğu, sosyalizmin yayılmasını engelliyor ve modern işçi hareketinin tüm boyutlarını ve sonuçlarını anlamayı zorlaştırıyor. Bu ülkelerde sosyalist partilerdeki entelektüellerin sayısının Batı'dakinden nispeten daha fazla olması dikkat çekici bir durumdur. Bir yandan modern endüstrinin yokluğu, diğer yandan profesör, öğretmen, avukat vb. sayısındaki olağanüstü bir artış söz konusudur. Bu durum, Bulgaristan ve Sırbistan'daki akademisyenlerin Türkiye'deki duruma büyük ilgi duymalarına ve Türk boyunduruğundan kurtulmuş Makedonya'da gelecekteki görevlere hevesli olmalarına önemli ölçüde katkıda bulunmaktadır. Sırbistan ve Bulgaristan'daki sosyalist akademisyenler de bilinçsizce bu etkinin altındadırlar.

Bu, Sırbistan ve Bulgaristan'daki sosyalistlerin bir kısmının öne sürdüğü ekonomik nedenleri de açıklıyor. Her iki ülke de bir yandan genişlemeye, diğer yandan korunmaya ihtiyaç duyuyor. Balkan devletlerinin birliği, bu ikili ihtiyaca en iyi şekilde cevap verecektir. Bu devletler, ittifak halinde Makedonya'nın özerklik talebini daha başarılı bir şekilde savunabilir ve Rusya ile Avusturya'nın siyasi ve ekonomik etkisine karşı koyabilirler. Bu, "geniş görüşlü" sosyalist öğrenciler tarafından kabul edilen kararda da açıkça belirtilmiştir. Böyle bir ittifaka katılan özerk bir Makedonya, Sırbistan ve Bulgaristan'ın maddi ve entelektüel ürünleri için bir çıkış kanalı sağlayacaktır.

Yanılmıyorsam, Balkan Birliği fikri sosyalist kökenlidir. Otuz yıl önce, eski bir başrahip, özgün ve cesur bir sosyalist olan Vassa Pelagiç tarafından ilk kez ciddi bir şekilde dile getirildi. Daha sonra bu fikir, Makedonya doğumlu başka bir sosyalist olan Paul Argyriades tarafından yeniden gündeme getirildi. Argyriades şu anda hayatta değil, ancak o dönemde Paris’te yayımlanan sosyalist dergi "Die soziale Frage"nin editörüydü. Argyriades, 1894 yılında Paris'te bu birliğin destekçilerinin bir konferansını düzenleme girişiminde bulundu. O zaman bu girişim başarısız oldu. Şimdi ise bir birlik fikri, her iki ülkenin sosyalistlerinin büyük çoğunluğunun desteğini alıyor. Hayal ettikleri özerk Makedonya, elbette gümrük ve siyasi birliğini sağlamış bu birliğe dahil olacaktır.

Son olarak, Bulgaristan ve Sırbistan'daki sosyalistlerin tutumunu anlamak için ırk ve dil ortaklığını da dikkate almak gerekir. Balkan Yarımadası'nda yaşayan Slavlar, birbirlerinden Alman lehçeleri kadar farklı olmayan lehçeler konuştukları için, temelde tek bir halk olarak kabul edilebilirler. Bu nedenlerden dolayı, Belçika ve Bulgaristan'ın entelektüel sosyalistleri arasında ulusal kurtuluş ve Balkan Birliği düşüncesi, işçi sınıfının kurtuluş mücadelesi düşüncesiyle iç içe geçmiştir. Ve buradan, pratik faaliyete genellikle çok üzücü tutarsızlıklar yansımıştır.

Makedonya'nın özerkliği için zamanın henüz gelmediğine inanıyoruz. Bunun nedenlerini açıklamak bu makalenin amacı değildir. Bu satırların yazarı bu nedenlerin bazılarını burada daha önce[4] belirtmeye çalıştı. Buradaki amaç, farklı ülkelerin sosyalistlerinin tutumları arasındaki farkları vurgulamak ve bunların doğrudan nedenlerini göstermektir.

Bize göre Avusturyalı yoldaşlarımız, Bulgaristan ve Sırbistan'daki yoldaşlarımızdan daha gerçekçi davranmışlardır. Militarizme karşı verdikleri mücadele, Makedonya sorunundaki tutumlarını belirleyici bir şekilde etkilemiştir.

Avusturya-Macaristan, iç çöküşünü maskelemek için uluslararası çözümlere başvurmak zorunda kalıyor. Yalnızca yurtdışındaki diplomatik ve askeri zaferler, bu monarşinin düşen itibarını biraz olsun artırabilir. İki iktidarın mücadelesi ve Avusturya içindeki ulusal mücadeleler, bu imparatorluğun varlığını tehdit ediyor. Başlangıcından beri, monarşinin iki yarısını ve Avusturya'daki çeşitli kraliyet topraklarını birbirine bağlayan bağı güçlendirmeye ve artırmaya çalışması gayet doğaldır. Bu ülkelerden en güçlülerinden biri, işgal edilmiş, gerçekte ilhak edilmiş Bosna-Hersek eyaletidir. Bu eyaletler ne Cisleithanya'ya ne de Transleithanya'ya[5] aittir, Avusturya-Macaristan'a aittir. İmparatorluğun askeri ve ekonomik gücünün önemli bir kısmını aldığı zengin bir kaynaktır. Aynı zamanda Avusturya-Macaristan burjuvazisinin ürünleri için bir satış kanalı ve imparatorluğun bankacılarının sermayeleri için sadık müşterileri oluştururlar. Monarşinin Macaristan'ın ayrılıkçı eğilimlerine karşı mücadelesinde, bu eyaletlere dengeyi sağlamak ve barışı tesis etmek görevi düşmektedir. Macarlar ayrılmak için ne kadar çaba gösterirlerse, onlara Bosna-Hersek'te o kadar fazla avantaj sunulmaktadır. Viyanalılar bunu fark etmiş ve bundan şikâyet etmişlerdir, ancak devletin çıkarlarının daha güçlü gerekçeleri başka türlü karar vermiştir. Bu imparatorluğun çıkarlarının, itibarını ve gücünü daha da artıracak yeni toprak kazanımlarını gerektirdiği açıktır. Novi Pazar, Eski Sırbistan, Arnavutluk ve Selanik, imparatorluğun varoluş mücadelenin onu sürüklediği yerlerdir. Yeni eyaletlerin fethi, imparatorluğun birliği için yeni bir bağ anlamına geliyor. Bu ihtiyacın, monarşiyi aynı şekilde sürekli silahlanmaya da ittiğini söylemeye gerek yok.

Bu koşullar altında Makedon hareketini nasıl yorumlamalıyız? Bu hareket, eyaletin özerkliğini sağlamak için güçsüzdür. Sadece diğer güçlerin bu meseleye karışmasına fırsat verebilir. Avusturya-Macaristan bu role tam olarak uymuyor mu? Öte yandan, Eski Sırbistan ve Arnavutluk'taki Arnavut ayaklanmalarını desteklediği de kesindir. Bunun nedeni açıktır. Makedonya'daki ayaklanmalar, eyaletin kurtuluşuna yol açacak kadar güçlü olmasa da, büyük komşunun "geçici" işgaline yol açabilir!

Avusturya'daki yoldaşların Makedonya hareketine karşı olumsuz tutumu bu şekilde yeterince açıklanmıştır. Şimdi kendimize şu soruyu soruyoruz: Bulgaristan ve Sırbistan'daki sosyalistler için de aynı nedenler geçerli değil mi? Aslında, onlar için de durum Avusturyalı sosyalistler için olduğu gibidir. Çünkü Türkiye'deki sürekli ayaklanmalar, Balkan ülkelerinde militarizmi ve mutlakiyetçiliği kesin olarak desteklemektedir. Sırbistan ve Bulgaristan'da her şey militarizme feda ediliyor ve en temel siyasi ve sosyal reformlar unutuluyorsa, bunun nedeni Türkiye'de her gün yenilenen ayaklanmalardır. Öte yandan, bu ayaklanmalar, özellikle Rusya ve Avusturya'nın bu küçük ülkelerin iç işlerine müdahalesinin de nedenidir. Balkan devletleri için karakteristik bir durum, siyasi partilerin Rusya veya Avusturya-Macaristan'a olan sempati veya antipatilerine göre gruplaşmalarıdır. İç meseleler dış meselelerin gerisinde kalmak zorundadır; ulusal yaşam, uluslararası politikanın akımları tarafından domine edilmektedir; kamu yararı ve dolayısıyla işçi sınıfının özgürleşmesi için mücadele imkansızdır.

Bize göre Sırbistan ve Bulgaristan'daki Sosyal Demokratlar, halkın dikkatini dış mücadelelerden iç mücadelelere yönlendirirse, bu ülkelerin işçi sınıfına büyük bir hizmette bulunmuş olurlar.


[1] 1900 yılında Bulgar sosyalistler, resmi olarak değil, kendi iradeleriyle ülkenin her yerinde Makedon hareketine müdahale ettiler. Toplantılardan ve komitelerden spekülatörleri ve burjuva yurtseverleri uzaklaştırdılar; kısa süre sonra toplanan kongrede Boris Sarasoff, Makedon Yüksek Komitesi başkanlığından uzaklaştırıldı ve şu karar kabul edildi: Makedonya hareketi, Makedonya'da ezilen tüm ulusların (yani Makedonya'da yaşayan Bulgarlar, Sırplar, Yunanlar vb.) iç meselesidir ve sadece devrimci yöntemlerle yürütülebilir. Prenslikte (Bulgaristan) bulunan tüm komitelerin görevi, Türkiye'de bulunan devrimci komitelere maddi ve manevi destek sağlamaktır" (Janko Sakasoff, Die makedonische Frage, "Neue Zeit", XXI, 2, s. 8).

[2] Burada sadece sosyalistlerden bahsediyoruz; sadece onlar bu eyaletlerin özerkliğini gerçekten istiyorlar. Buna karşılık, burjuva ajitatörler "özerkliği" sadece Avrupa kamuoyunu daha kolayca kazanmak için bir maske olarak kullanıyorlar. Sarasoff, Mihailovski, Bontschefs ve diğer liderlerin Rusya'nın hizmetinde oldukları ve Sofya sarayıyla bağlantıları olduğu kanıtlanmıştır.

[3] Burada öğrencilerin kararlarını alıntılarken geçerli bir nedenim var. Balkan ülkelerindeki sosyalist hareketin hem bir özelliği hem de bir zayıflığı, her zaman akademisyenler tarafından kurulmuş olması ve bu akademisyenlerin hareket üzerinde her zaman çok büyük bir etkiye sahip olmasıdır.

[4] "Neue Zeit", XX, 2, s. 821.

[5] Cisleithanya, Viyana'nın güneydoğusunda (Budapeşte yolunda) Avusturya Arşidükalığı ile Macar Krallığı arasında tarihi bir sınır oluşturan Tuna'nın bir kolu olan Leitha Nehri'nin adından türemiştir. Bölgenin büyük bir kısmı Leitha'nın batısında (veya Viyanalı bir bakış açısından "bu" tarafında) yer alıyordu. Cisleithanya'nın başkenti, Avusturya İmparatoru'nun ikametgahı olan Viyana idi. Günümüz Avusturya’sını (Burgenland hariç), Çek Cumhuriyeti ve Slovenya topraklarının çoğunu (Prekmurje hariç), güney Polonya'yı, İtalya'nın bazı bölgelerini (Trieste, Gorizia, Tarvisio, Trentino ve Güney Tirol), Hırvatistan'ı (İstriya, Dalmaçya), Karadağ'ı (Kotor Körfezi), Romanya'yı (Güney Bukovina) ve Ukrayna'yı (Kuzey Bukovina ve Galiçya) kapsıyordu.

Transleithanya, Avusturya-Macaristan imparatorluğun Leitha Nehri'nin "ötesinde" (trans) kalan kısımlarını ifade ediyordu; çünkü bölgenin büyük bir kısmı bu nehrin doğusunda – veya Avusturya bakış açısından "ötesinde" – yer alıyordu. Bu bölge, günümüz Slovakya'sındaki Karpat Dağları'nın yayından Adriyatik Denizi'nin Hırvatistan kıyılarına kadar uzanıyordu. Transleithanya'nın başkenti Budapeşte idi. (ç.n.)

(Çeviri) Balkan Savaşı - Amadeo Bordiga

Çevirenin Notu: İtalyan Marksist Amadeo Bordiga’nın bu yazısı ilk olarak Sosyalist Gençlik Federasyonu'nun sol kanadının yayını olan “L...