Eşitlikçiler, küçük ve orta mülk sahipleri, zanaatçılar, tüccarlar ve toprak sahibi küçük çiftçileri temsil etmekteydiler. Mülkiyetin belli ellerde toplanmasına yol açan çitlemelere karşı çıkan, siyasi hakların büyük mülkiyete dayanmamasını, vergi yükünün tüm mülk sahiplerine yayılmasını ve ticaret tekellerine karşı ticaret serbestliğini savunan eşitlikçilerin aksine kazıcılar, özel mülkiyet var olduğu sürece gerçek özgürlüğün mümkün olamayacağını öne sürmekteydiler. Kazıcılara göre özel mülkiyet kaldırılmadığı takdirde, kraliyet iktidarının yıkılmasının da bir anlamı olmayacaktı. İki grup arasındaki temel ayrılık tam da bu noktada belirginleşmektedir: Eşitlikçiler mülkiyet kurumunu temsil ettikleri için onun ortadan kaldırılmasına karşıyken, kazıcılar gereksinimlerin ortaklaşa karşılandığı özel mülkiyetsiz bir düzeni savunmaktaydılar.
Yönetim anlayışı bakımından da iki grup arasında köklü
farklılıklar bulunmaktaydı. Kazıcılar, insanların eşit doğduğunu ve yönetici
ile yönetilen arasındaki bölünmenin doğal olmadığını belirterek insanların onay
verdikleri bir yönetime bağlanmalarını önermekteydiler. Kral, lord ve
avukatların yer almadığı, tüm erkek yurttaşlar tarafından seçilmiş bir
parlamento tasavvur ediyorlardı. Eşitlikçiler ise hane başına oy hakkının
bulunduğu, bireylerin onay verdikleri ve bu onayı sürekli yeniledikleri bir
sistem istemekteydiler. İki grup da doğal haklar ile onaya dayanan bir yönetim
anlayışında ve kadınların oy kullanmaması konusunda ortaklaşmaktaydı, ancak oy
hakkının ve hükümete onayın hangi sınıfa kadar genişletilmesi gerektiği
konusunda birbirlerinden ayrışmaktaydılar.
Öte yandan Ireton, diğerlerinin aksine savlarını doğal
hakka değil İngiliz anayasası ile geleneklerinin oluşturduğu haklara
dayandırmak istemekteydi. Çünkü doğal hakka gidilmesi, mülkiyetin ortadan
kaldırılmasına kadar uzanan bir mantık zincirini beraberinde getirirdi ve
nitekim kazıcılar da bu yolu izlemişti. Ireton, özel mülkiyeti anayasa ve
geleneklere bağlayarak sağlamlaştırmak ve anayasayı oluşturacak olanların
mülkiyet sahipleri olmasını güvence altına almak için mücadele veriyordu.
Locke ise eşitlikçiler ve kazıcılar gibi bireyin onay
vermediği bir hükümete itaat etmeye zorlanamayacağını kabul etmekle birlikte,
Ireton'ın da değindiği bir meseleyi farklı biçimde ele almaktadır: Oy hakkı
bulunmayan yabancılardan nasıl yasalara itaat bekleniyorsa, oy hakkı olmayan
yurttaşlardan da aynı itaat beklenmektedir. Ireton bu itaatin onaysız
gerçekleşmesi gerektiğini savunurken Locke, söz konusu itaatin zımni nitelikte
olduğunu ileri sürmektedir. Birey, onay vermediği hükümetin yasalarının
işlediği bir yerde yaşamayı sürdürüyorsa ve bu durum o bireyin orada
çıkarlarının bulunduğuna işaret ediyorsa, bu hukuki çerçeveye fiilen tabi
olmak, yasalara zımnen onay verildiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla
yükümlülük için açık onay gerekmiyorsa, onay için de oy hakkı zorunlu değildir.
Sonuç olarak Locke, eşitlikçiler ve kazıcıların onay
düşüncesini oy hakkından kopararak çıkarlar savına bağlamakta ve böylece
Ireton'ın oligarşik siyasi tutumuna varmaktadır. Bu noktada üç konumun da ortak
bir gerilim etrafında şekillendiği görülmektedir: Onay, mülkiyet ve siyasi
temsil arasındaki ilişkinin kurulma biçimi, her birinin savunduğu düzenin
sınıfsal içeriğini de belirlemektedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder