8 Mayıs 2025 Perşembe
Avrupa Yüzünü “Savaşa” Döndü (1)
2 Mayıs 2025 Cuma
Tarifeler Çin’i Aktifleştiriyor
Trump’ın tarifeleri “ekonomik alanda” yeni bir dönüm noktasına işaret etmekle birlikte tarifelerin esas hedefi olan Çin için de benzer bir dönüm noktası anlamını taşıyor. Bugüne kadar esas hedef olmaktan bir şekilde “kaçınabilen” ya da kendisine yapılanlara “sessiz” kalan Pekin, “yeni” dönüm noktasına uygun “yeni” hamleler yapıyor. Bu “yenilikler” Çin’in hem gücünü hem de zaaflarını göstererek “aktif” olacağı bir süreç içerisine girdiğine işaret ediyor.
Restine Rest
Çin’in “aktifliğinin” en önemli göstergesi gümrük tarifelerine anında verdiği cevaplar. Trump’ın koyduğu tarifelere aynı tonda cevap veren Pekin, farklı alanlarda ekstra hamleler de yapmakta. 11 ABD’li şirketi daha güvenilmez şirketler listesine alan Pekin, nadir madenlerin ihracına da kısıtlama getirdi.
Nadir madenlerin ihracına getirilen kısıtlama, tarifelere verilen cevaplar göre daha ciddi bir hamle. Çünkü ABD Jeolojik Araştırmalar Kurumu’na göre ABD, ihtiyaç duyduğu nadir toprak metallerinin yaklaşık yüzde 80'ini ithal ediyor ve bu ithalatın yüzde 70’i Çinli şirketler tarafından gerçekleştiriliyor. Bu metallerin ve madenlerin telefondan savaş uçağına kadar çeşitli “kritik” ürünlerin yapımında kullanılıyor olması “taviz vermeyecek” Trump’a “Çin ile görüşüyoruz” dedirttiriyor.
Çin’in ABD’ye “restine rest” demesinin iki nedeni daha bulunuyor.
İlki Çin’in “ekonomik” alanda ABD’ye bağımlılığını azaltması. Çin’in toplam ihracatı içinde ABD’nin payı 2018’de yüzde 20 iken şimdilerde yüzde 15’e kadar gerilemiş durumda. Bununla birlikte Çin kendisine emperyalist iş bölümü doğrultusunda çizilen niteliksiz meta üretme rolünü reddetmesi ve devlet destekli yatırımlarla katma değeri yüksek metalar üretebilmesi ve hatta DeepSeek’in örneğinde görüldüğü üzere öncü olabilmesi, Pekin’in elini daha da güçlü kılıyor.
İkinci ise Pekin’in tarife hamlesini askeri kuşatmanın yanında ekonomik kuşatma olarak okuması. Trump seçilmeden önce bazı Çinli sermayedarlar fabrikalarını Vietnam, Tayland gibi Güneydoğu Asya ülkelerine taşımışlardı, ama onlar da tarifeden kaçamadılar. Bu da Çin’i kuşatmaya karşı “aktif” olmaya itiyor.
Fırsatlar ve Zaaflar
Pekin’in ABD’ye karşı elinin güçlü olması “fırsatlar” sunmakla birlikte “zaaflarını” da ortaya çıkarıyor.
Fırsatların en büyüğü Çin’in düzen kurucu güç olma şansını yakalaması.
Çin’in çok kutuplu dünya düzenini ve serbest ticareti savunması dünya çapındaki etkisini artırmakla birlikte ABD’ye ve gümrük tarifelerine “mesafe” koymak isteyen ülkeleri de yanına yaklaştırıyor. Bu da Çin’in “siyasi” olarak düzen kurabilmesine olanak tanıyabilir.
Öte yandan ABD’nin ilk olarak 2018’de getirdiği gümrük vergilerine karşı hareket geçen Pekin, o zamandan bu yana BRICS’i genişletmeye çalıştı, elindeki ABD tahvillerini azalttı, Çin Yuanı’nı ticarette kullanmaya başladı. Şimdi ise yapay zeka ve mikroçiplerde öncü olmaya çalışıyor. Bu da Çin’in “ekonomik” alanda belirleyici olmasına olanak tanıyor.
Pekin ise bu olanakları değerlendirme doğrultusunda hamlelerini sıklaştırıyor. Başkan Şi Cinping’in Malezya ve Kamboçya başta olmak üzere komşu ülkeleri gezerek ekonomik ve askeri kuşatmayı kırmaya çalışıyor. Diğer yandan Çin yönetimi Güney Kore ve Japonya’ya da “gümrük savaşına” karşı beraber davranmayı teklif ediyor.
Bunlara ek olarak Çin tarifelerden nasibini alan AB’ye özel önem gösteriyor. Pekin Uygur Türkleri için yaptıkları açıklamalardan dolayı yaptırım kararı aldığı AB parlamenterlerinin yaptırımlarını kaldıracağını ilan ederken, Şi Cinping bizzat AB ülkelerinin liderleriyle görüştü. Hatta Çin yeni pazarlar için AB’ye heyetler de gönderdi. Fakat AB ne Çin’e yatırım yapmaya ne de Çin’in yeni pazarı olmaya hevesli. Bu nokta Çin’in “zaaflarını” ortaya çıkarıyor.
ABD ile güçlü ekonomik ve siyasi bağları olan ülkeler bu süreçte Çin ile bağlarını koparmasalar da yakınlaşmaktan çekinmekteler. Örneğin son BRICS Dışişleri Bakanları toplantısına Hindistan Dışişleri Bakanı katılmadı. Bunda Çin’in Pakistan’ın yakın müttefiki olmasının da payı var.
Diğer yandan Çin mallarına yönelik tarifelerin diğer ülkeler tarafından kendi sanayilerini korumak ve hatta ABD’ye ihraç yapmak için bir fırsat olarak da görülmesi “çekinceyi” artırıyor. Bu da Çin mallarına yönelik talebin azalmasına yol açabilir ve dolayısıyla Çin’in büyüme hedefini düşürmekle birlikte Çin’e ülke içerisinde maliyetleri azaltma baskısı yaratıp Çin halkını yoksullaştırabilir.
Fakat bu durum Çin’in önüne başka bir “fırsat” daha sunuyor.
Gümrük tarifeleri, Şi Cinping iktidara geldiğinden bu yana sürekli vurgulanan Çin’in iç talebi artırma politikasına ağırlık vermesini sağlayabilir.
Ve bu da Çin’i bir yol kavşağına getiriyor:
Çin meta zenginliğini içeride dağıtarak sosyalist “ortak refahı” mı yoksa kapitalizmin ihtiyacı olan nitelikli ya da niteliksiz ucuz iş gücü yaratmaya devam etmeyi mi seçecek?
Çin gümrük savaşlarına ulusal varoluş meselesi olarak bakması ve Mao’dan alıntılar yaparak savaşı sürdüreceklerini belirtmesi Pekin’in ilk seçeneğe yakın olabileceğine işaret ediyor. Fakat gümrük savaşları “yumuşadığı” takdirde ikinci tercih birinciyi unutturabilir.
26 Nisan 2025 Cumartesi
Trump Tarifelerini Attı!
Yeni yıla girildiğinden bu yana her hareketi ve sözüyle “olay” yaratan Trump, yeni hamleleriyle dünyanın gündemini ve “geleceğini” belirlemeyi sürdürüyor. Aylardır dile getirdiği “gümrük tarifeleri” meselesini uygulamaya çalışması ise emperyalist güçler arasındaki savaşın “ekonomik boyutunda” yeni bir dönüm noktasına erişildiğini gösteriyor.
Bu dönüm noktası; aşırı birikim ve kâr oranlarının düşme eğiliminden kaynaklanan kapitalizmin yapısal krizinin artık küreselliği değil, blokları, bölgeselliği ve hatta ulusallığı esas alan çeşitli biçimlerde çözülmeye çalışılacağına dair güçlü belirtileri barındırıyor. Fakat bu çözüm çabalarının, kapitalizmin gerek üretim süreci ve üretimdeki işbölümüyle gerekse dolaşım ağlarıyla yeryüzünü büyük oranda kaplaması nedeniyle, küreselliğe önemli oranda bağımlı olacağı görülüyor. Nitekim emperyalist güçlerden bölgesel ve yerel güçlere kadar bütün özneler de hamlelerini “küresellikten” kopmamaya çalışarak yapmaya başlamış durumdalar.
Trump’ın Planları
İlk olarak Trump, ülkelere uyguladığı tarifeyi ABD ile yaptıkları ticaretin açığının büyüklüğüne göre belirleyerek “kılıcını” attı. Bu hamlesiyle “tek” patronun kendisi yani ABD olduğunu göstermeyi planlıyordu. Trump ithal mallara koyduğu yüksek vergilerle ABD’yi üretim merkezi yapmayı hedefliyor ve böylece diğer ülkelere yeni ticaret anlaşmaları dikte edebilmeyi, ticaret dengesini sağlamayı ve ABD pazarını genişletmeyi amaçlıyordu. Keza gümrük tarifelerini bankacılık, sigorta, yazılım vb. hizmetlere değil mal ithalatına yönelik yapması da ABD’nin hegemonik gücünü “üretim süreci” üzerinden kurmayı planladığına işaret ediyordu.
Fakat halihazırda ABD’nin hegemonyasını sağlayan şey finansal altyapısı ve doların dünya parası olması. Bu durum ABD’yi seneler içerisinde ucuz ithalata bağımlı kıldı ve sanayisinin temelini zayıflattı. Bu zayıflama işgücüne de yansıdı ve hizmet sektörü ile finans ve teknolojide yoğunlaşmış istihdam yarattı. Şimdi ABD için gerekli olan ise üretimdeki işgücü. Ki Trump’ın seçimlerdeki en büyük vaadi de ülke içerisinde istihdamı artırmaktı ve ülkedeki işçi sınıfının desteğini böyle kazanmıştı. Dolayısıyla Trump’ı tarifeleri uygulamaya iten nedenler içerisinde “iç” etkenlerin payı büyük.
“Dış” etkenlerin arasında ise “hegemonyayı sürdürme” kadar “hegemonyanın biçimi” de öne çıkıyor. Askeri harcamaları her yıl rekorlar kıran ABD, ekonomi dışı “zor” ile sorunlarını çözme stratejisinin sınırlarına gelmiş durumda. Yoğun askeri yardıma rağmen Ukrayna’da Rusya’ya geri adım attırılamaması, Afrika’daki darbelere rağmen Çin’in nüfuzunu yaymaya devam etmesi ABD’yi “üretime” odaklanmaya itiyor. Bu odaklanmanın içeriye etki eden bir yanı da var: Pentagon.
ABD’nin üstün silahlarına dayanan endüstriyi gerek NATO gerekse ikili anlaşmalar aracılığıyla dünyaya yayarak küresel yapı oluşturan Pentagon, “demokratlarla” birlikte Trump’a karşı güçlü bir duruş (suikast?) sergilemişti. Trump’ın gümrük tarifeleri ise ABD’nin müttefiklerine silah tedarikini azaltarak askeri endüstriye zarar verme olasılığını taşıyor. Bu da Trump’ın kendisine “darbe” yapılabileceği söylentilerini ciddiye alarak Pentagon’un “içerideki” gücünün maddi altyapısını “darbelemeyi” amaçladığını gösteriyor.
Etkiler ve Engeller
Trump’ın tarifelerinin, planlarının ve amaçlarının çeşitli etkileri ve karşılaştığı engeller ise “içeride” ve “dışarıda” birbirine karışarak kompleks bir durum oluşturmakta.
Trump tarifeleri ilan eder etmez 75’ten fazla ülkenin görüşme talep etmesi “engellerin” büyük olacağının bir göstergesi. Nitekim daha görüşmeler yapılmadan Çin hariç diğer ülkelere uygulanacak tarifelerin 90 gün ertelenmesi Trump’ın da “engelleri” fark ettiğine işaret ediyor. Bu ertelemede resesyon olasılığının güçlü olması da önemli bir etken. Keza tarife kararının ardından ABD tahvillerinin değerinin düşmesi ve finansal çöküş olasılığının artması Trump’a geri adım attırmış durumda.
Tarifelerin “içeriye” etkisi ise oldukça “sınıfsal”. İlk olarak tarifeler işçilerin ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkilemekte. Çin’den yapılan ithalatı etkileyen tarifelerin en çok temel ihtiyaç ve tüketim maddeleri hakkında olması arz şokuna neden olacağı için resesyona ve enflasyona ve de dolayısıyla üretimin, ticaretin ve yatırımların azalmasına da yol açabilir. Bu da işçilerin ve emekçilerin işsiz kalmalarının yanı sıra daha da yoksullaşmalarına neden olabilir. ABD’nin ithal ettiği ve tarifelerin uygulanacağı metaların çoğunlukla emek yoğun işleri içermesi de düşük gelirli ve gelişmekte olan “güney” ülkelerini de benzer bir şekilde etkileyebilir. Dolayısıyla Trump’ın tarifelerin en önemli etkisi işçileri ve emekçileri daha da yoksullaştırmak olacaktır.
Tarifelerin bir diğer etkisi ise sermaye “içerisine”. ABD’nin ithal ettiği metaların büyük kısmının imalat girdileri olması ve bunların da büyük kısmının Çin’den geliyor olması ABD sanayi sermayesinin tepkisine neden oluyor. Trump’ın baş destekçilerinden ve Çin’de büyük yatırımları olan Musk ciddi itirazlarda bulunmasına rağmen henüz istediği sonucu alamıyor. Fakat telefonlardan bilgisayara kadar çeşitli elektrikli ekipmanların ve onların bileşenleri Çin’den ucuza geliyor olması, ABD’nin bunları üretebilmesi için yeni fabrikalar kurmasının gerekmesi ve bunun da pahalıya gelmesi tarifeleri “engelleme” yönünde ciddi bir etmen olarak ortada duruyor.
Öte yandan Kaliforniya Valisi ve Eyalet Başsavcısı öncülüğünde Trump’a tarifeleri uygularken gerekli koşullara uymadığı için dava açılması da ABD sermayesinin “içeriden” engellemeyi farklı araçlarla sürdüreceğini gösteriyor.
Tarifelerin dışarıdan “engellenmesi” de ciddi boyutlara ulaşmış durumda. Trump’ın tarife yükseltmelerine aynı sertlikte karşılık veren Çin, bir adım daha ileri gitti. Bu adımında Pekin, nadir toprak element ihracatını durdurarak ABD’nin savaş uçağından cep telefonuna kadar her alandaki üretimi etkilemiş durumda.
ABD Hazine Bakanı Scott Bessent’in bu ticaret savaşının “sürdürülemez” olduğunu ve “iki tarafın” da gerilimi düşürmesi gerektiğini bildirmesi, Trump’ın Çin’e karşı söylemlerinde “yumuşamaya” başlayarak özellikle teknolojik aletler için gerekli maddelerde muafiyetler tanıması Çin’in attığı ileri adımının sonuç aldığını gösteriyor.
Sonuç olarak Trump ortaya attığı tarifelerle uygulamak istediği planlar, etkileri ve karşılaştığı engeller nedeniyle şimdilik “kötürüm” haline gelmiş durumda. Ve Trump’ın sürekli tarife ve hamle değişikliğine gitmesi de bir “B” planı olmadığını gösteriyor. Ve bu durum da başta Çin’in olmak üzere diğer küresel ve bölgesel güçlerin yapacakları hamlelerin dünya çapındaki etkisini ve önemini giderek artırıyor.
12 Mart 2025 Çarşamba
Görüşmeler, Gerilimler ve Çatlaklar
Trump’ın başkanlık koltuğuna oturmasıyla birlikte dünya çapındaki gelişmeler hız kazanmaya devam ediyor. Bunda Trump’ın “açık sözlülüğü” kadar kapitalizmin yapısal krizinin ekonomik alana ve dolayımıyla siyasal alan sirayet etmesinin payı büyük. Yüzyılımızın başından itibaren harekete geçen bu sirayet, şimdilerde değdiği yerde “düzeni” dağıtmayan düzensizliği ve çatlakları daha da büyütüyor. Fakat bu düzensizlik ve çatlaklar, kapitalizmin dünya çapında kazandığı bütünlük nedeniyle özneler tarafından belirli bir sınırda tutulsa da düzenin “organikleşmesini” de engelliyor. Organikleşmenin gerçekleşmemesi ise baş emperyalist ABD’nin hegemonyasının dünya çapında baskın olmasını engellemekle birlikte diğer emperyal güçlerin etkili olmasına ve Çin’in başa güreşmesine neden oluyor. Ve bu öznelerin yaptıkları her hamle de düzensizlikleri ve çatlakları büyüterek krizler sarmalını içinden çıkılamaz hale getiriyor.
Kissinger Değil Win-Win
Son günlerde dünya gündemini etkileyen hamleler ABD ve Rusya ikilisinden gelmekte. ABD ve Rusya heyetlerinin Riyad'da görüşmeleri, Trump'ın Rusya ile ateşkes yapmak istemeyen Zelenski'yi Beyaz Saray'da "aşağılaması" ve "barışa" zorlaması Moskova ile Washington arasında “yeni” bir sürecin açıldığı izlenimini verdi. Bunlara G7 zirvesi öncesinde ABD’nin üye ülkelerden Rusya’ya karşı tavırlarını yumuşatmalarını ve saldırgan olarak tanımlamamalarını istemesi, Rusya'nın ABD ile İran arasında arabulucu olmayı teklif etmesi ve Putin’in sözcüsü Peskov'un "ABD’nin dış politikası Rusya ile örtüşüyor" demesi eklendiğinde "yeni" bir sürecin başladığı izlenimi güçleniyor.
Perde arkasındaki diğer gelişmeler ise sürece "serinkanlı" yaklaşılmasını salık veriyor.
Trump'ın ateşkese ve barışa varılana kadar Rusya’ya yaptırımların devam edeceğini belirtmesi ve Rusya'ya yönelik yaptırımları bir yıl uzatması ABD'nin ne düzden ne de tersten bir "Kissinger stratejisi" içinde olmadığını gösteriyor. ABD Rusya'yı Çin'e karşı yanına çekmekten çok ilk olarak Ukrayna ve Suriye'deki hammadde (nadir madenler) kaynaklarına "tek başına" çökmeyi istiyor. Bunun karşılığında Ukrayna'daki savaşı durdurarak Rusya ekonomisinin nefes almasını ve Moskova'nın toprak kazanımlarını kalıcılaştırmayı öneriyor ve bu da kabul görüyor.
Diğer yandan Rus ordusunun özellikle son günlerde saldırılarını artırması ve hatta Putin'in özellikle askeri üniforma ile Kursk Askeri Grubu’nun komuta merkezini ziyaret etmesi ise Moskova ile Trump'ın "ateşkes ve barış"tan farklı şeyler anladıklarına işaret ediyor. Putin Zelenski "durdurulana" kadar belirlediği hedeflerin önemli bir kısmına ulaşmayı ve kendisinin de "karar verici" bir "güç" olduğunu göstermek istiyor.
Dolayısıyla Rusya ve ABD arasındaki "yeni" gelişmeler yan yana gelmekten çok iki tarafın da kazanacağı noktalara yönelen bir "win-win" stratejisine dayanıyor.
Avrupa vs. Trump
Trump'ın Rusya ile yakınlaşması "Batı"nın diğer öznesi Avrupa'da hâlihazırda var olan gerilimleri ve çatlakları daha da artırıyor. Çoğu ülkede iktidarda olan bir taraf Rusya'ya yönelik saldırgan politikaların artarak devam etmesini savunurken Trump yanlısı diğer taraf ise Rusya ile iyi ilişkiler kurulmasının yanı sıra "ulusal" çıkarlara önem verilmesini istiyor. Ve iki tarafın da son günlerde hamlelerini sıklaştırması gerilimi ve çatlakları daha da büyütüyor.
Rusya'ya yönelik saldırgan politikaların başını İngiltere ve Fransa çekiyor. Zelenski'nin "aşağılanmadan" hemen sonra Londra'ya uçması, Londra'nın Ukrayna’yı "barıştan" sonra da silahlandıracağını söylemesi ve barış gücü göndermek istemesi ile Amerikalı neoconların Avrupalıların yeni bir askeri blok kurması teklifini desteklemesi İngilizlerin 18. yüzyıldan beri uyguladıkları sömürgeci ve emperyalist politikalardan vazgeçmeyeceklerini ortaya koyuyor. Sömürgecilik ve emperyalizmde İngilizlerin ardında kalmayan Fransa ise askeri bütçeyi artırmaya çalışmakla birlikte Avrupa’yı Rusya’ya karşı nükleer silahla koruyabileceğini, Almanya’ya uçak konuşlandırabileceğini açıkça belirtiyor.
Bu iki ülkenin "saldırgan" politikalarının altında sömürgeci ve emperyalist gelenekleri-görenekleri olduğu kadar tekrardan emperyalist bir güç olma ve ülke içerisinde emekçilerin ve yoksulların artan tepkisini "ötekilere" kanalize etme amacı da yatıyor.
AB'nin başat gücü Almanya ise bu iki ülkeden farklı olarak "tereddüt" içerisinde. Geçtiğimiz ay yapılan seçimlerde Rusya ve Çin'e yönelik saldırganlığı doğru bulmayan ve "önce Almanya" diyen politikaların seçmen nezdinde güç kazanması tereddütü artırıyor. Seçimde yenilgi almalarına rağmen Sosyal-Demokratlar ve Yeşillerin savaşa devam demesi, Avrupa Parlamentosu'nun Rusya'yı AB için 'başlıca tehdit' olarak nitelendirmesi ve AB'nin Trump'ın gümrük vergilerine karşı ABD'den ithal edilen ürünlere vergi koyma kararı alması Berlin'i Londra ve Paris'in yanına gitmeye zorluyor.
Bununla birlikte Fransa ve İngiltere'nin aksine askeri sanayisi güçlü olmayan Alman sermayesi için Rusya ve Ukrayna'dan gelecek hammaddeler ve Çin pazarı daha büyük önem taşıyor. Bu bağlamda Berlin, "Avrupa da Ukrayna’nın nadir madenlerinin bir kısmını alsın" diyerek Trump'ı taklit eden seslere destek verirken Ukrayna'ya barış gücü göndermeyeceğini de belirtiyor.
Öte yandan Rusya ile "iyi ilişkiler" kurulmasına ve "ulusal" çıkarlara önem verilmesini savunanların etki alanı da büyüyor. Almanya'da AfD'nin seçimlerde ikinci olması, Macaristan Başbakanı Orban Trump’tan yana olduğunu açıkça belirtmesi, Romanya ve Moldova'da "aykırı" seslerin artması ve son olarak NATO genel sekreteri Rutte'nin "Ukrayna'nın NATO’ya alınacağına dair hiçbir zaman söz vermediklerini” ifade etmesi bu cephenin de gücünün arttığını gösteriyor. Fakat Danimarka'nın Rusya'ya karşı kullanılacak nükleer silahları konuşlandırmaya gönüllü olması, AB Komisyonu Başkanı'nda Polonya, Baltık ülkeleri ve Çekya'ya kadar irili ufaklı ülkelerin "savaşa devam" demesi ve Avrupa sermayesinin "var olabilmesi" için ulusal sermaye olarak da değil bir bütün olarak "kendisi-için" harekete geçmek zorunda olması ikinci cephenin güç artışının sınırlı olabileceğini ortaya koyuyor.
Ve bu durum da önümüzdeki günlerde Avrupa ile ABD arasındaki gerilimlerin artacağına işaret ediyor.
Çin "Sessiz"
ABD, AB ve Rusya üçgeninde yaşanan "hızlı" gelişmelere karşın "Doğu"da görece sessizlik hâkim. Hamlelerini sessiz ve derinden yapmaya alışkın Çin için bu "gürültülü ortam" oldukça uygun. Nitekim Pekin de ABD ile başlayan görüşmeleri hemen kendisine haber veren Putin'e desteğini iletmekle birlikte eşit temelde "çok kutuplu dünyadan" yana olduğunu bir kez daha dünyaya ilan etti.
Çin'in görüşmeleri ve "Batı"daki karşılıklı hamleleri desteklemesinin esas nedeni ise "kutupların" güçlerini kendisine karşı harcamamaları ve böylece kendi olası hamlelerini engelleme ihtimallerinin azalması. Bu nedenle de Çin görünürde "okları kendi üzerine çekecek" hamleler yapmamaya ve her "kutubu" kendi özelinde değerlendirerek cazip hamleler yapmaya odaklanmış durumda. Fakat Pekin diğer yandan pazularını güçlendirmeyi de sürdürüyor. Rusya, Çin ve İran deniz kuvvetlerinin katılımıyla gerçekleşen 'Deniz Güvenlik Kuşağı-2025' tatbikatı başta Tayvan olmak üzere Pekin'i kuşatacak deniz aşırı ülkelere mesaj niteliği taşıyor.
Sonuç olarak krizlerin çözülmek bir yana derinleşerek farklı çatlaklara yol açtığı bir ortamda öznelerin yaptıkları her hamle, öznelerin kendilerine alan açmakla birlikte aralarındaki çatışmaları da güçlendiriyor. Özneler aralarındaki bu çatışmaların konumlandıkları dünya düzenini yok etmemesine dikkat etseler de çatlakların büyümesini engelleyemiyorlar. Bu çatlaklardan sızacak "dikenli otlar" oluşmadığı durumda ise dünya düzeni kadar dünyadaki canlı yaşamın varoluşu da büyük bir yok oluşla karşı karşıya kalıyor.
12 Şubat 2025 Çarşamba
Çin: Bir Adım Daha İleri
Yüzyılımızın başlangıcından itibaren ABD’nin imparatorluk hayallerine ve hegemonyasına darbe vuran etmenlerin başında kapitalizmin yapısal krizi ve halkların direnişleri geliyor. Fakat bunlar kadar önemli olan ve hatta son yıllarda daha da etkili olan etmen ise Çin.
Büyüyen ekonomisi, “esnek” siyaseti, zengin kültürü ve gelişen askeri gücüyle Pekin dünya siyasetinin artık tek kutuplu olmayacağını herkese kabul ettirmiş durumda. Kabul ettiriciliğini sağlayan ise ekonomik gücü.
90’lardan itibaren dünyanın fabrikası haline gelen Çin, bugün dünyadaki üretimin yüzde 33’ünü karşılarken ABD’nin üretimi yüzde 15 seviyesine geriledi.
Bu “başarıyı” ticarete de aktarabilen Çin’in 2024 yılında ihracatı yüzde 5,9 artarken ithalatı yüzde 1,1 arttı ve bunun sonucunda 992 milyar dolarla tüm zamanların en yüksek dış ticaret fazlasını gerçekleştirdi. Bunda Trump’ın vaat ettiği vergiler öncesi ön sevkiyatlara yoğunluk verilmesinin payı büyük. Nitekim yılın ilk yarısında yüzde 7 artış gösteren ihracat performansı, ikinci yarısında yüzde 12 civarında artış gösterdi. İhracatın yüzde 15’i ABD’ye, yüzde 19’u Güneydoğu Asya ülkelerine, yüzde 12’si AB ülkelerine ve yüzde 4’ü Rusya’ya gerçekleştirildi.
Ticaret hacmindeki bu büyümeye rağmen Çin’in 2024 yılında Gayri Safi Millî Hasılası’nın (GSMH) büyümesi yüzde 4,9 ile 90’lı yıllardan bu yana (pandemi yılları hariç) en düşük rakamda kaldı. Bunda kapitalizmin yapısal krizinin nedeni olan artı-değerin üretimi ve realizasyonu ile kâr oranlarındaki düşüşün etkisi büyük.
Pekin de kâr oranlarını yüksek tutmak ve artı-değeri realize etmek için üretimden çok dolaşıma yoğunlaşmaya başlamış durumda. Çin ilk olarak Tek Kuşak Tek Yol (TKTY) ile Asya ve Afrika başta olmak üzere Avrupa’da özellikle altyapı yatırımlarına hız veriyor. Pekin bu yatırımlarla ticaret blokları oluşturarak kendi metaları için pazar yaratmayı da amaçlıyor. Nitekim Çinli BYD şirketi elektrikli otomobil üretiminde birinci olarak “Batı”nın otomotiv sektöründeki tekelini kırdı.
Bununla birlikte Çinli Alibaba sitesinden sonra Temu sitesi de e-ticarette öne çıktı ve geçtiğimiz yıl dünyanın en çok ziyaret edilen ikinci e-ticaret sitesi oldu. Ayrıyeten Çinli satıcıların Amazon sitesindeki pazar paylarının da yüzde 50’nin üzerine çıktığı düşünüldüğünde Pekin’in “dolaşıma” da hâkim olmaya başladığı görülüyor.
Bütün bunlara Çin’in döviz rezervlerinin artmaya devam ederek 3 trilyon doları geçtiği de eklendiğinde Pekin’in ekonomik gücünün dünya kapitalizmi için vazgeçilmez olduğu ortaya çıkıyor. Ve Çin’in önümüzdeki dönemde yürüteceği politikaları ekonomik gücüne dayandırarak bir adım daha ileri gideceğine de.
Ve bu bağlamda “yeni” başkan Trump’ın söylemlerinde sürekli Çin’i, ekonomiyi ve vergileri vurgulaması tesadüf olmuyor.
Trump 2.0
İlk başkanlığı döneminde de Çin’i hedef almasına rağmen ciddi darbeler vuramayan Trump’ın ikinci döneminde Pekin’e yönelik politikalarının (ilk dönemde edindiği tecrübeden dolayı) daha sert olması bekleniyor. Nitekim kendisi Çin mallarına yeni vergiler uygulanması ve Panama Kanalı üzerindeki Çin’in kontrolünü kırmaya yönelik hamleler ile hızlı bir başlangıç da yaptı. Fakat Pekin’in “hızlı” karşı hamleleri Çin’in de “ikinci döneme” hazırlıklı olduğunu gösteriyor.
Trump’ın gelir gelmez Çin’den ithal edilen mallara yüzde 10’luk gümrük vergisi uygulamasına misilleme olarak Çin’in 10 Şubat’tan itibaren ABD’den ithal edilen LNG, kömür ve tarım ekipmanlarına gümrük vergisi getirdi ve Google’ın yanı sıra ABD merkezli biyoteknoloji devi Illumina ve Calvin Klein, Tommy Hilfiger gibi markaların çatı şirketi PVH’yi ticari kara listeye aldı. Keza Çin Biden’ın giderayak 140’tan fazla Çinli şirketi ticari kara listeye eklemesine karşı ABD’ye galyum vb. süper sert malzemelerin ihracatını yasaklamıştı.
Fakat bu hızlı hamlelerin içeriğine bakıldığında Çin’in “hesaplı” hareket ettiği görülüyor. İngiliz Capital Economics’e göre Trump’ın uyguladığı tarifelere tabi Çin mallarının değeri 450 milyar doları bulurken, Çin’in ek gümrük vergileri yıllık yaklaşık 20 milyar dolarlık ithalata denk geliyor. Hızlı karar almasına rağmen Pekin’in 10 Şubat’a kadar beklemesi de “diyaloglara” açık olacağını gösteriyor. Nitekim Trump’ın Şi Cinping ile yaptığı ilk telefon görüşmesinde “dünyayı güvenli kılmak için her şeyi yapacağız” demesi ve konuşmanın ardından TikTok yasağını kaldırması Pekin’e umut vermişti.
Pekin’in “umudunu” besleyen esas etmenler ise “ekonomik”.
Çinli şirketler ABD’nin en büyük iki LNG ihracatçısı olan Venture Global LNG ve Cheniere ile uzun vadeli sözleşmeler imzalamış durumda. Şu an dünyanın en büyük LNG ihracatçısı olan ABD bu sektöre büyük yaptırımlar yapmakta ve Trump'ın içerideki ekonomiyi canlandırma planında LNG önemli yer tutuyor. Öyle ki Trump’ın yaptığı ilk hamlelerden biri Biden'in çevresel etkileri nedeniyle izin vermediği LNG projelerine izin vermek oldu. Diğer yandan Elon Musk gibi Çin’in geniş ve büyük pazarıyla iş yapan büyük Amerikan burjuvazisinin iktidarda olması, Musk gibi “gençlerin” Batı teknolojisine ve sermayesine erişebilmenin devamı ve ekonomik ayrışmanın önlenmesinde önemli rolü olabileceği düşüncesi ve Çin karşıtlığıyla bilinen Başkan Yardımcısı Vance ve Dışişleri Bakanı Rubio’nun söylemlerini görece yumuşatması Pekin’in “umutlu” olmasını sağlıyor. Fakat “yaşamın altın ağacının yemyeşilliği” umutların sınırlı olacağına işaret ediyor.
Trump’ın Panama Kanalı’nı geri alacaklarını söylemesinin hemen ardından Panama’nın Çin ile 2017’de TKTY kapsamında imzalanan antlaşmayı uzatmayacağını belirtmesi bunun ilk göstergesi.
İkincisi ise Ocak ayının sonunda Japonya Savunma Bakanı Gen Nakatani ve Trump’ın çiçeği burnunda ABD Savunma Bakanı Pete Hegseth arasında yapılan görüşmede iki ülkenin Doğu Çin Denizi’ndeki ortak askeri varlıklarını genişletme konusunda anlaşmaları. Bu anlaşma Trump’ın Biden’in Çin’i askeri yönden kuşatma politikasına devam edeceğini gösteriyor.
Üçüncü olarak Trump’ın Çin’e vergiler koymasının bir diğer nedeni de “Batı”nın yatırımlarını Güney Asya ve Hindistan’a çekerek ayrıca ekonomik bir kuşatma yaratmak istemesi.
Dördüncü gösterge ise Grönland’dan. Grönland doğalgaz ve petrolün yanı sıra pil ve elektrikli araç üretiminde kullanılan grafit ve lityum gibi 25 önemli hammaddeyi barındırıyor. Halihazırda Çin lityum üretiminde önemli paya sahipken grafit üretiminin de yüzde 65’ini kontrol ediyor. Bu açıdan Grönland hem ABD’deki meta üretimi hem de Çin’in hakimiyetine zarar vermek açısından önemli.
Grönland’a göz dikmenin yanı sıra imzaladığı ilk kararnamelerin iklim anlaşmalarından çıkarak hammadde çıkartmaya ve petrol ile doğalgaz üretimine yönelik olması da Trump’ın kaynakların paylaşımı konusunda Çin’e karşı sert olacağına işaret ediyor.
Trump’ın bu hamleleri ABD ile Çin arasındaki ilişkileri koparmaya ya da en azından azaltmaya istekli olduğunu gösteriyor. Bu da Çin’in “umutlarının” sınırlı olması gerektiğini ortaya koyuyor. Öte yandan Pekin’in bu durumlara karşı hazırlıklı olduğuna işaret eden gelişmeler de mevcut.
Huawei’ye yönelik Android yasağının ardından geliştirilen HarmonyOS’nin kullanıcı sayısının hızla artması, Deepseek’in yapay zeka alanında yarattığı etki, Pekin’in dünyanın en büyük amfibi saldırı gemisini denize indirip Tayvan’a askeri güç çıkarmasını sağlayacak mobil iskeleler inşa etmesi ve son olarak da Çin’in yapay zekayla donatılmış altıncı nesil savaş uçağının ilk uçuşunu başarılı şekilde yapması “hazırlıkların” güçlü olduğunu ortaya koyuyor.
ABD ve Çin’in bu karşılıklı hamleleri gerilimlere yol açsa da IMF’nin yaptırımların tedarik zincirlerini bozabileceğini söyleyerek "yapıcı yollar bulmanın" gerekliliğini söylemesinde olduğu gibi “sağduyu” çağrısı da giderek artıyor. Fakat kapitalizmin krizinin sürmesi neticesinde üretim ve dolaşım alanında yaşanan “sıkıntıların” yol açtığı paylaşım savaşları ve ticari bloklar “sağduyu”nun duyulmamasına neden olabilir. Bu noktada Avrupa ve Rusya’nın izleyeceği politikaların etkisi de artıyor.
AvRUSya
Çin, ABD ile “mücadelesinde” Avrupa ve Rusya ile olan ilişkilerinin önemli olacağının farkında olarak “ipleri koparmama” gayretini sürdürüyor. Ukrayna’yı işgali sırasında müttefiki Rusya’ya sert yaptırımlar uygulayan Avrupa ile ilişkilerini koruyan Çin, kendisine yönelik hamlelere karşı da aynı politikayı izliyor. Çinli şirketlere yönelik yaptırım planı hazırlığında olan Avrupa Birliği (AB), ilk hamleyi Çinli elektrikli otomobillere ek gümrük vergisi kararı alarak yaptı. Bununla birlikte AB uygulanacak tarifeler konusunda Çin ile anlaşabileceğini söyleyerek “açık kapı” da bıraktı. Gerçekleşmesi olası birçok gelişme bu kapının açık olmasını sağlıyor.
Trump’ın Avrupa ülkelerinden “koruma parası” istemesi ve Ukrayna’dan desteğini çekip AB’ye ek vergi getireceğini söylemesi Avrupa’nın Pekin’den uzaklaşmasını engelliyor. Hatta AB’nin motor gücü Almanya’da yakında gerçekleşecek seçimde ikinci olması beklenen AfD Almanya’nın Rusya ve Çin ile ekonomik ilişkilerini geliştireceğini ve ucuz enerji alıp dış pazarları koruyacağını açıkça belirtiyor. Çin de TKTY kapsamında Avrupa’daki altyapı yatırımlarına devam ederek bu gelişmelerin “olgunlaşmasını” sabırlı bir şekilde bekleyerek açık kapıyı gözetlemeyi sürdürüyor. Olası gelişmeler gerçekleştiği takdirde kapının açılması sürpriz olmayabilir.
Avrupa’daki bu olası gelişmelerden medet uman bir diğer ülke de Rusya. Moskova’nın Ukrayna ile savaşı bitirip Avrupa ile eski ticari ilişkilerini kurmayı istemesi Çin için de oldukça uygun. Moskova ile Pekin dünyada istikrarı sağlanması, BM’de iş birliğinin artması, Lavrov’un yayımlanan son makalesinde belirttiği üzere ABD’nin “kovboy baskınlarına” karşı beraber hareket edilmesi konusunda anlaştıklarını ilan ederek ilişkilerindeki “altın çağı” sürdürüyorlar. Rusya ile bu ilişkiler Pekin’in sadece Avrupa üzerindeki etkisini değil, dünyanın geri kalanı üzerindeki etkisini de artırmaya devam ediyor. Özellikle de BRICS üzerinden.
BRICS ve “Ötekiler”
Çin ve Rusya’nın “Batı”ya karşı kendilerini korumak amacıyla başlattıkları BRICS girişimi, artık dünyaya yön verecek düzeye geldi.
Yeni katılımlarla birlikte BRICS ülkeleri dünya nüfusunun yüzde 45’ine sahipler ve küresel üretimin yüzde 36’sını (G-7 ülkeleri yüzde 30) gerçekleştiriyorlar. Ek olarak BRICS üyesi ülkelerin nüfusun çokluğundan dolayı pazar büyüklüklerinin devasa olması, döviz rezervlerinin yarısına sahip olmaları, dünya tahıl ve et üretimin yarısından fazlasına, doğalgaz rezervinin yüzde 52’sine ve petrol ve kömür rezervlerinin yüzde 40’ına sahip olmaları güçlerine güç katıyor.
BRICS bu maddi kaynak gücüyle yetinmeyip BRICS-Clear ve BRICS Sigorta Şirketi’ni kurarak “mali” etkisini de artırmak istiyor. BRICS-Clear ile SWIFT’e alternatif yaratmanın yanı sıra ulusal para birimlerinin kullanılmasına olanak tanınmak isteniyor. Fakat finansman olanaklarının hâlâ kısıtlı olması önemli bir eksik ve bu alanda “Batı”ya mahkûmlar.
Diğer yandan BRICS geçtiğimiz yılın Ekim ayındaki toplantısında getirilen “partner ülkeler” uygulamasıyla Batı ile ilişkilerini koparmak istemeyen ülkelerle ilişkiler geliştirilmesi hedefleniyor. Böylece ekonomik ve siyasi etkinin artırılması ve dolayısıyla ABD ve AB’ye karşı kullanılması hedefleniyor. Burada da Çin inisiyatif alarak bu genişlemenin öncülüğünü yapıyor. Pekin olası genişlemeyle ekonomik gücünün küresel düzlemde hegemon güç olmasını ve kendisine yönelik kuşatmayı kırmak istiyor.
Fakat BRICS içindeki ve dışındaki gerilimler “gerçeklerin” toz pembe olmadığını gösteriyor. Brezilya’nın önce bölgesel sonra küresel güç olma çabasının bir ürünü olarak Venezuela ile yaşadığı gerginlik, Hindistan ile Çin arasındaki sınır anlaşmazlıkları, küresel ekonomide rekabet etmeleri ve Hindistan’ın QUAD’ın parçası olması, yine Brezilya ve Hindistan’ın ABD ile ilişkileri koparmamaya çalışmaları, diğer ülkelerin BRICS’i Batı’ya karşı pazarlık aracı olarak görmeleri ve BRICS’in anti-emperyalist olmaktan ve halkların çıkarlarını gözetmekten uzak “millî burjuvazilerin” çıkarlarına uygun olması gelecekte BRICS üyesi veya partner ülkeler arasında çatışmaların yaşanmasının olası olduğunu ortaya koyuyor. Çin’in maddi gücünün ve “esnek” politikalarının bunları engellemesi veya yönetebilmesi hegemon güç olup olamayacağı konusunda ciddi bir test olacaktır.
Kuşatmayı Kırma
Pekin’in hegemon güç olma konusundaki önemli sınavlarından birisi de “çevresiyle” ilgili. Biden döneminde ABD’nin yoğun çabasıyla Çin’in çevresindeki ülkeler askeri ve ekonomik olarak belli bir hizaya getirilmişlerdi. Bu konuda bazı devamlılıkları sürdürse de Trump’ın “önce ABD” sloganı bölge ülkelerini Çin ile olan ilişkilerini “korumaya” itiyor.
Bunun farkında olan Pekin ise Filipinler ile görüşerek Güney Çin Denizi’ndeki anlaşmazlıkları gidermeye çalışıyor, Orta Doğu ile arasında artan ilişkiler sayesinde Çinli finans şirketleri Dubai’de ofis açıyor, “önce ABD” sloganından çekinen Güney Kore ve Japonya ile ilişkilerini koparmıyor, Sri Lanka ile 3,7 milyar dolarlık anlaşma imzalayarak TKTY’de yeni bir aşamaya geçiyor, Pakistan ile ekonomik koridoru geliştirme ve “terörle” mücadelede iş birliği konusunda anlaşıyor.
Bunlarında dışında ABD’nin “yeni” hamleleri Çin’e “yeni” hamleler için de fırsat tanıyor. ABD’nin dış yardımlarının yanı sıra USIAD üzerinden yardımları da azaltması özellikle küresel güneydeki ülkeleri Çin’e yakınlaştırıyor. Yüksek teknolojik ürünlerinin yanı sıra hammadde tedarik ağı ve “siyasi talep” olmadan sunduğu krediler Pekin’i cazip kılıyor. Diğer yandan “Batı”nın koyduğu vergilerden dolayı bu pazarlara giremeyen Çin mallarının bu ülkelerde üretilmesiyle duvarın delinebilmesi imkanını yaratması da kazancın karşılıklı olduğunu gösteriyor. Böylece Çin ekonomik gücünü koruyup büyütmenin yanı sıra nüfuzunu da artırma imkanını elde etmiş bulunuyor.
Sonuç olarak bakıldığında gerek on yılların getirdiği birikim gerekse de içinde bulunulan tarihsel koşulların zorunluluğu Çin’i bir adım daha ileri atmaya zorluyor. Bu adımı atarken ekonomik gücü korumayı ve büyütmeyi temel almak zorunda olsa da Pekin’in siyasi ve askeri gücü de önemli oranda kullanması gerekiyor. Bu noktada kendisinden daha “tecrübeli” ve “güçlü” ABD’nin karşısında ne kadar ve nasıl duracağı önemli kazanacak ve bu duruş dünya tarihinin şekillenmesinde önemli olacaktır.
20 Ocak 2025 Pazartesi
Kalıpların Dışındaki Lenin’e Bakmak
20. yüzyılın en önemli lideri denildiğinde akıllara gelen ilk isimlerden olan Lenin, ölümünün üzerinden yüz yıl geçse de önemini korumaya devam etmektedir. Kendisinden sonraki kuşaklara ilham olan devrimci Lenin figürü, oluşturulan kültü nedeniyle ulaşılamaz bir “aziz” haline de gelmiştir. Bu “ulaşılamazlık” kimi zaman “devrimciliği” ve “devrimi” de ulaşılamaz hale getirmiştir. Fakat “azizlik” perdesi kaldırıldığında, “ulaşılamaz” devrimi başaran Lenin’in de “insan” olduğu gerçeği kendisini çeşitli biçimlerde göstermiştir. “İnsan” Lenin’e bakmak, “ulaşılamazlık” fikrinin yanı sıra bazı “kalıplardan” kurtulmayı da sağlayabilir. Bu bağlamda Ralph Carter Elwood’un The Non-Geometric Lenin isimli eseri bizlere önemli bakış açıları sunmaktadır.
2011 yılında Anthem Yayınevi tarafından yayımlanan The Non-Geometric Lenin, 248 sayfadan oluşmaktadır. Yayınevinin Rusya, Doğu Avrupa ve Avrasya Araştırmaları Serisi başlığı altında bastığı kitap, yazarın daha önce çeşitli dergilerde yayımlanmış on bir makalesini içermektedir.
Kitabın yazarı Ralph Carter Elwood (1936-2018), Kanada'nın Ottawa kentindeki Carleton Üniversitesi'nde Tarih Profesörü olarak görev yapmıştır. Kanada Slavistler Derneği ve Ottawa Tarih Derneği'nin başkanlığını yapmış olan Elwood, devrim öncesi Rus Sosyal Demokrasisi ile ilgili sekiz kitabın yazarı ya da editörü olmuştur. Bu kitaplardan Inessa Armand: Revolutionary and Feminist ile yazar, Slav Kadın Çalışmaları alanında En İyi Kitap dalında Heldt Ödülü'nü kazanmıştır.
Eserinin bir Lenin biyografi olmadığını belirten yazar, niyetini Nikolay Valentinov mahlasıyla yazan N. V. Volski’den yaptığı alıntıyla açıklamıştır. Bu alıntıda Volski, Lenin ile ilgili biyografilerde ve anılarda siyasal alanın dışındaki Lenin’e dair bilgilerin dikkatli bir şekilde kesildiğini söylemiştir. Bu kesintiler sonucunda ortaya çıkan Lenin yaşayan bir insandan çok kalıpsal bir figürdür. Volski’nin kendisi ise yaşayan Lenin’e dair küçük meselelerle ilgilenmek istediğini belirtmiştir. Elwood da Volski’nin takipçisi olduğunu, 45 yıl boyunca Lenin’in yaşamı, eşi, dostları ve yoldaşları üzerine çeşitli eserleri okuduğunu ve bunun sonucunda “kalıpların dışında bir Lenin” bulunduğu fikrine ulaşabildiğini ifade etmiştir. Yazara göre Lenin'in dengeli, kapsamlı ve “kalıpsal olmayan” bir görüntüsünü elde edebilmek için, siyasetin ötesine geçmek ve polis ajanı, eşi veya sevgilisi gibi etrafındaki kişilerle olan ilişkisini incelemek gerekmektedir.
Bu incelemeyi gerçekleştirmek için yazar kitabını iki kısma ayırmıştır. “Lenin’in Bolşevik Parti’yi Kurma Girişimi (1910-1914)” başlığını verdiği ilk kısımda Lenin’in Bolşevik Parti’yi inşa etme çabasını incelemiştir. Yazara göre savaştan önceki yaklaşık 4,5 yıl, parti tarihinin en karanlık ve en az incelenen yılları olmakla birlikte Sovyet araştırmacıların Lenin’i “aziz” mertebesine yükseltmelerini sağlayan süreçtir. Yazar bu yıllardaki gelişmeleri analiz ederek, partisine dahiyane önderlik eden Lenin’in “mükemmelliğinin”, Lenin'in kendi hizbi içinde sorgulanmayan bir lider ve devrim öncesindeki Bolşevik Parti’nin iktidarı ele geçirmeye hazır bir parti olduğu varsayımının şüpheli olduğunu ortaya koymuştur.
“Öteki” Lenin başlığını taşıyan ikinci kısımdaki altı makalede ise Lenin ile ilgili biyografilerde ve anılarda kesilen yerlere odaklanılarak “kalıpların” dışındaki Lenin incelenmiştir. Bu kısımdaki makaleler sonucunda kendini devrime adamış kusursuz bir liderden çok insani zaafları ve zayıflıklarıyla birlikte hayatın her alanıyla ilgilenen “renkli” bir Lenin figürü karşımıza çıkmaktadır.
Parti Okulu
İlk makalede 1911 yazında yeraltı parti militanları için Fransız kasabası Longjumeau'da kurulan parti okulunun örgütlenme süreci incelenmektedir.
1905 Devrimi’nin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından devrimci aydınlar ya yeraltı faaliyetine geçmiş ya yurtdışına göç etmiş ya devrimci faaliyeti bırakmış ya da kendilerini cezaevlerinde bulmuşlardır. Bu durum işçi sınıfı hareketini sürdürme ve örgütleme görevini işçilerin üstlenmesine neden olmuştur. Fakat seleflerinin aksine işçi militanların önemli bir kısmı yeraltı parti faaliyeti ve devrimci propaganda için yeterli teorik eğitime ve pratik deneyime sahip olamamışlardır. Bu eksikleri gidermenin siyasi baskılardan dolayı Rusya’da mümkün olmaması gözleri yurtdışına çevirmiştir. Yurtdışındaki Rusyalı devrimciler de işçilerin bu eksikliklerini gidermek için Capri, Bologna ve Longjumeau'da üç parti okulu kurmuşlardır.
Yazara göre Batılı tarihçiler bu okulların varlığından söz etseler de incelemeye gerek görmemişler, Sovyet tarihçiler ise sadece Longjumeau'daki okula biraz ilgi göstermişlerdir. Okullara yönelik bu “ilgisizliğin” Rusya’daki sosyalist partilerin gelişimini anlamada eksiklik yaratacağını belirten yazar, kurulmuş olan okulların hepsini özel olarak ele almıştır.
Bolşevikler Longjumeau'da parti okulu kurmuş olsalar da ilk başlarda Lenin bu fikre olumlu bakmayıp işçilerin devrimci eğitim almalarını meşru bir istek olarak görse de, kendi yönetiminde olmayan bir okulda eğitim yapılmasını diğer hizipleri güçlendirecek bir hamle olarak görmüştür.
Parti okulu fikri ise ilk olarak 1908’de sol-Bolşevik çevrelerde gelişmiş ve Urallarda eğitim eksikliğini bizzat deneyimlemiş N. E. Vilonov tarafından ileri sürülmüştür. Vilonov’un teklifini olumlu bulan Gorki, Örgütleme Komitesi’nde yer alarak Capri adasındaki villasını okula açmıştır. Vilonov’un parti okuluyla ilgili yerel örgütlere çağrı yapan yazısı Lenin’in yönetimindeki Proletarii gazetesi tarafından reddedilmiş ve önerisi de Bolşevik “Merkez” tarafından onaylanmamıştır. Buna rağmen yirmi dokuz kişinin katılımıyla "İşçiler İçin Birinci Yüksek Sosyal Demokrat Propagandist-Ajitatör Okulu" Ağustos 1909’da Capri adasında eğitimlerine başlamıştır. Gorki, Lunaçarski ve Bogdanov’un da eğitim verdiği okulda dersler yoğunlukla teorik içeriğe sahip olmuştur.
Okulun açılmasından sonra bile Vilonov, eğitim vermesi için Lenin’i davet etmiş, fakat küçümseyici ton içeren bir yanıtla birlikte Paris’e davet edilmiştir. Davet üzerine Paris’e giden Vilonov ve arkadaşları, Lenin’den eğitim almak yerine eleştiri görmüşlerdir.
Lenin’in müdahaleleri eğitimlerin kesilmesini engelleyememiş ve Kasım 1910’da Bologna’da ikinci bir okul kurulmuştur. Troçki ve Kollontay gibi Bolşevik olmayanların da katıldığı eğitimler ve Lenin’in artan eleştirileri sonucunda Vperëdciler Bolşeviklerden ayrılmışlardır.
Vperëdcilerin ayrılmasıyla Lenin Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi (RSDİP) içerisinde güç kazanmak için Menşeviklere yönelmiştir. Menşevikleri partiden tasfiye etmek için bir konferans düzenlemeyi düşünen Lenin, bunun için de eğitimli kadrolara ve delegelere ihtiyacı duymuştur. Örgütlenecek bir parti okulunun bu ihtiyacı giderebileceğini gören Lenin, Haziran 1911’de Paris’in 19 km güneyindeki Longjumeau'da eğitimlere başlamıştır. Okul, özel olarak seçilen ve yirmili yaşların ortasındaki sanayi işçileri ve zanaatkarlar olan öğrencilerden oluşmuştur. Lenin eğitim verdiği öğrencileriyle partinin kontrolünü ele geçirme ve yaklaşan Prag Konferansı için kendine sadık delegeler yetiştirme amacını gütmüş ve yazarın da haklı olarak belirttiği gibi bunda başarılı olmuştur.
Prag Konferansı
Yazar, Lenin’in Menşeviklere karşı zafer kazanmasını sağlayan nedenlerin Prag Konferansı’na yönelik çalışmalarda ve konferans sürecinin kendisinde görüldüğünü belirterek ikinci makalede Prag Konferansı’nı ele almaktadır.
Parti organlarının genel kurulun toplanmasına yönelik çağrısının başarısız olması üzerine Lenin, topladığı göçmen Bolşeviklerle konferans çağrısını yapacak bir genel kurul oluşturmaya yönelmiştir. Lenin diğer taraftan da konferansa çağrılabilecek güvenilir Leninistleri bulmaları için Orconokidze, Breslav ve Şvarts’ı Rusya’ya göndermiştir. Bu üçlü Rusya’da Leninistler dışındaki parti üyelerinin partinin birliğini engellediği propagandasını yapmakla birlikte uygun gördükleri yerlerde tüzüğe aykırı biçimde ve sayıda delegeler belirlemişler ve yeni bir merkezi Rusya örgütünün kurulması ve tüm-parti konferansı çağrısının yapılması için yerel örgütlerin çoğunun desteğini almışlardır.
Rus sınırına yakın, çarlık ajanlarına ve meraklı Rus göçmenlere nispeten uzak olduğu için Lenin tarafından bizzat seçilen Prag’da başlayan konferans, beklenildiği gibi “kusursuz” olmamıştır. Rusya’dan gelen delegelerin bir kısmı Plehanov, Troçki, Akselrod ve Martov gibi liderlerin olmamasını protesto etmiş, programa yönelik kimi itirazları da dile getirmişlerdir. Bunlara rağmen Lenin'in istediği örgütsel değişiklikler benimsenmiş ve "yeni tipte" tam bir Bolşevik Parti yaratılmıştır. Yazara göre uyguladığı hizipçi “entrikalarla” Lenin, hedefine odaklanmış ve sıkı örgütlenmiş bir parti yaratabilmiş ve böylece Menşeviklere baskın gelmekle kalmayıp devrimi başarabilmiştir.
Pravda “Efsanesi”
Üçüncü makalede ele alınan konu ise Lenin hakkındaki önemli efsanelerden birine sahip olan Pravda üzerine. Sovyet tarihçilerde egemen olan bu efsaneye göre Lenin, Pravda’nın kurulmasında etkili olmuş ve Pravda aracılığıyla işçilerin isyanını yönlendirebilmiştir. Yazar, bu “efsaneyi” sorgulayacak ve Lenin ile gazete arasındaki ilişkilerin pürüzlü ve uyumsuz olduğunu gösterecek zengin malzemelerin bulunmasına rağmen Batılı tarihçilerin bu konuyu görmezden gelmelerini anlayamadığını ifade etmiştir.
Lenin, Menşevikler 1910 yılının sonlarında yasal günlük işçi gazetesi çıkarma fikrini ortaya attığında, bu fikrin işçilere siyasi değişimin yasal ve evrimci yollarla olacağı izlenimini vereceğini ileri sürerek karşı çıkmıştır. Fakat bu karşı çıkışın altındaki esas neden yazarın da belirttiği üzere partinin örgütsel mekanizması üzerinde Lenin’in kontrolünün düşük olmasıdır.
St. Petersburg’daki sendikacılar ve parti üyeleri tarafından ortaya atılan yasal günlük işçi gazetesi fikri ise somut gerekçelerden kaynaklanmıştır. Başkentteki dağınık proletaryayı toparlamak için aydınların yerine işçilerin yazdığı ve onların ilgisini çekecek yazıların bulunduğu ucuz bir gazeteye ihtiyaç duyulmuştur. Diğer yandan gazetenin büyüyen Rus proletaryasının karşılaştığı tüm önemli meselelere Sosyal Demokrat bir yaklaşım getirmesi de amaçlanmıştır. Bu nedenlerden ötürü günlük işçi gazetesi fikri hem parti içinde hem de işçiler arasında giderek daha çok destek bulmaya başlamıştır.
Bu desteğin yanı sıra gelişen olaylar Lenin’in fikrini değiştirmiştir. Yazara göre dört neden bu değişimi sağlar: Birincisi Prag Konferansı sonrasında Lenin parti üzerindeki kontrolünü sağladı. İkincisi hükümetin baskılarının gevşemesi nedeniyle yasal fırsatlardan yararlanmak istiyordu. Üçüncüsü yaklaşan Dördüncü Duma seçimleri için ajitasyondan yararlanmayı amaçlıyordu. Dördüncüsü ise gazetenin Bolşevik olmayanların RSDİP’ten atılmasına yönelik çalışmalarına yardımcı olacağını düşünüyordu.
Yazarın birinci ve dördüncü nedendeki “parti”ye yönelik vurgusu, Lenin’in faaliyetlerini partide egemen olma üzerinden okumaya devam etmesinin bir göstergesi olarak görebiliriz. Fakat işçi sınıfı hareketinin yükselmesinin ve bu harekete yön verme kaygısının Lenin’in faaliyetleri üzerinde daha fazla etkili olmaya başladığına işaret etmeliyiz.
Nitekim Nisan ve Mayıs 1912’de gazete 40 ve 60 bin adet satılmış ve 1912’de Lena madencilerinin vurulmasının ardından yükselen işçi hareketinin sesi olmuştur. Bu noktada ilginç olan ise on üçüncü sayıya kadar Lenin’in hiçbir makalesinin gazetede yayımlanmamış olmasıdır. Hatta Lenin temmuz ayına kadar özel yazışmalarında bile gazeteden bahsetmemiştir. Öte yandan bu süreçte Lenin’e en yakın olanlardan Zinovyev’in otuz bir makalesi Pravda’da yayımlanmıştır.
Yazara göre bunun nedeni Pravda’nın görece bağımsızlığı ve gazetenin editörleri ile Lenin arasındaki gergin ilişkilerdir. Gazetenin örgütleyicilerinden ve editörlerinden olan Poletaev Lenin’e gazeteyle ilgili bilgi vermemekle kalmamış, seçimlere ve hizipçiliğe dair makalelerinde değişiklik yapmış ve hatta çoğu yazısını yayımlamamıştır. Örneğin Lenin’in Mart 1912-Temmuz 1914 tarihleri arasında yazdığı kırk yedi makale yayımlanmamıştır. Bunun nedeni ise Pravda’nın yayın kurulunun partiyi, yani Bolşevikler ile Menşevikleri, yeniden bir araya getirmeye çalışmasıdır.
Sonrasında Lenin Poletaev’i yayın kurulundan uzaklaştırıp gazete üzerindeki hakimiyetini kazansa da Pravda ile yaşanan bu gerginlikler, Lenin’in partisini “demir yumruk”la yöneten bir lider olduğu görüntüsünün gerçek olmadığını göstermektedir.
Gerçekleşmeyen Kongre
Yazara göre Lenin, Prag Konferansı’nın ardından izlediği politikalarla hem parti hem de işçi sınıfı içerisinde ciddi bir güç elde etmiştir. Bu gücü RSDİP’i tamamen Bolşevik yapmak için kullanmayı amaçlayan Lenin, 1914 yılının başlarında kongre hazırlıklarına başlamış ve dördüncü makalede bu hazırlıklar incelenmiştir. Lenin ayrıca bu kongreyle (milliyetçilik ve tarım sorunları başta olmak üzere) partinin programını, tüzüğünü ve örgütlenmesini de güncellemeyi planlamıştır.
Kongreyi örgütlemeye Nisan Toplantısı ile başlayan Bolşevikler, kongreyi Sosyalist (İkinci) Enternasyonal'in ağustos ayındaki 10. Kongresi’ne gönderilecek delegeliklerin hepsini kapmak için bir araç olarak da görmüşlerdir. Bu bağlamda çalışmalarını hızlandıran Bolşevikler, Rusya’daki yerel örgütlere yönelmişler ve parti tüzüğünü delik deşik ederek hemen hemen her yerde Bolşevik delegeler “üretmişlerdir”. Fakat hem yer meselesinin sorun olması hem de kongre için gerekli paranın toparlanamaması üzerine haziran ayında yapılan toplantıyla kongre girişimi süresiz ertelenmiştir. Hemen ardından Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla da amaçlanan kongre hiçbir zaman gerçekleştirilememiştir.
Yazara göre kongre hazırlıklarının, Sovyet tarihçilerin iddia ettiği üzere, Bolşevikleri güçlendirip güçlendirmediği tartışma konusudur. Çünkü kurulan komisyonlar bölgesel koordinasyonu sağlayamadığı gibi St. Petersburg örgütlenmesine de katkı verememiştir. Bununla birlikte partinin merkezileşmiş yapısı sağlam durmaya devam etmiştir.
“Birlik” Konferansı
1914 yılının önemli konularından biri de parti içindeki birlik meselesi olmuştur. Menşeviklerin girişimiyle Uluslararası Sosyalist Büro (ISB), Rus Sosyal Demokrasisi’nin hizipçi gruplarını bir araya getirmek için “Birlik” Konferansı düzenlemiştir. Beşinci makalede bu konferansı inceleyen yazara göre Bolşeviklerin sergilediği “uzlaşmaz” tutum, diğer grupların onlara karşı birleşmesine ve 23 Ağustos 1914'te Viyana'da Enternasyonal’in 10. Kongresi toplansaydı Bolşeviklerin Avrupa sosyalist hareketinden kovulmasına neden olacaktı. Fakat Birinci Dünya Savaşı’nın başlaması bu olasılıkları yok ederek Bolşeviklerin rahatlamasını sağlamıştır.
Yine yazara göre “Birlik” Konferansı Sovyet tarihçilerin de kabul ettiği üzere “parti tarihinin sayfalarında yeterince aydınlatılmamıştır.” Bununla birlikte hem Sovyet hem de Batılı tarihçiler konferansı, Bolşeviklerin Rusya'da artan popülaritesini yurtdışındaki prestijli ittifaklarla dengelemek için Menşeviklerin umutsuz bir girişimi olarak görmüşlerdir. Yazara göre bu yaklaşım yanlıştır. Çünkü birleşmeye dair konferans fikri ISB’ye ilk olarak 1912’de Plehanov tarafından getirilmiş ve reddedilmiştir. Sonrasında 1913’te Rosa Luxemburg benzer bir teklifi yapmış ve sonuç alamamıştır. Menşeviklere yönelik “düşmanca” hareketleri ve Lenin’in uzlaşmazlığı gibi Bolşeviklerin davranışları ISB’yi harekete geçirmeye zorlamıştır. Nitekim Brüksel’de de devam eden “uzlaşmaz” tutum Lenin’in düşmanlarına ihtiyaç duydukları cephaneyi vermiş ama Dünya Savaşı Lenin’i bu durumdan kurtarmıştır.
Malinovski Meselesi
“Öteki” Lenin’e eğilen ikinci kısmın ilk makalesi en tartışmalı konulardan biri olan Malinovski meselesi üzerinedir. Glasnost’a kadar “tabu” konusu olan bu mesele nedeniyle Malinovski ismi neredeyse her yerden silinmiştir. Malinovski meselesinin “tabu” olmasının en büyük nedeni ise Lenin ve Bolşevikler için bir “utanç” konusu olmasıdır.
Malinovski Lenin’in ısrarı üzerine 1912’deki Prag Konferansı’nda Merkez Komite’ye alınmış, Duma’ya Bolşevik milletvekili olarak seçilmiş, ISB’de Bolşeviklerin temsilcisi olmuş, partiye polisin sızmasını engellemekle görevlendirilmiş ve Lenin’le Avrupa’da sık sık görüşecek kadar ona yakın olmuştur. Parti içinde böyle önemli bir konuma sahip olan Malinovski’nin polis ajanı olduğuna dair ortaya sunulan kanıtlar ve Buharin ile Rozmiroviç'in verdiği ifadeler, özellikle Lenin ve Zinovyev’in bastırmasıyla görmezden gelinmiştir. Hatta Malinovski Duma’dan izinsiz istifa ettiği için ihraç edildiğinde bile Lenin onun siyasi dürüstlüğünü ifade etmeye ve Menşeviklerin “iftiralarına” karşı savunmaya devam etmiştir. Üstüne Lenin Şubat Devrimi’nden önce Dünya Savaşı sırasında partiye verdiği hizmetlerden dolayı Malinovski'nin itibarını kamuoyu önünde iade de etmiştir. Fakat Geçici Hükümet’in kurduğu Olağanüstü Soruşturma Komisyonu’nun çalışması sonucunda Malinovski’nin ajanlığı resmen ortaya çıkınca hatasını kabullenmek zorunda kalmıştır.
Yazar, özellikle Glasnost sonrasında ortaya çıkan belgeler üzerinden sürecin tamamının izini sürerek Lenin ve Zinovyev’in Malinovski’ye duydukları aşırı güvene vurgu yapmıştır. Ona göre Lenin Malinovski’nin işçi kökenine ve yapmış olduğu başarılı çalışmalara duyduğu güvenden dolayı böyle bir hata yapmıştır. Ve bu aşırı güven de Lenin’in “zayıflıkları” olan bir insan olduğunu ortaya koymaktadır.
Lenin’in “İfadesi”
Lenin’in toplu eserlerinde “gözden kaçırılan” metinlerden birisi de 26 Mayıs 1917'de Geçici Hükümet’in Olağanüstü Soruşturma Komisyonu önünde verdiği ifadedir. 1990 ve 1991’de tarih dergilerinde yayımlanana kadar bu ifadenin tamamına erişilememiştir. Yazar ikinci makalede komisyonun oluşturulmasıyla birlikte ifadenin kendisini ve ortaya çıkış sürecini ele almıştır.
Geçici Hükümet tarafından kurulan Olağanüstü Soruşturma Komisyonu, 1905'teki birinci Rus devrimi ile 1917 Şubat'ındaki ikincisi arasında meydana gelen olaylara bakmakla görevlendirilmiştir. Komisyon Malinovski gibi provokatörlerin kullanımı, basına uygulanan sansür ve kişisel postaların ele geçirilmesi, hükümet yetkililerinin Rasputin skandalına karışması, Nisan 1912'de Lena madenlerindeki grevcilerin ve Şubat 1917'de Petrograd'daki göstericilerin vurulması ve savaş sırasında bakanların beceriksizliği ve yolsuzluğu gibi konularda soruşturmalar yapmıştır. Lenin de Zinovyev ile birlikte Malinovski meselesi üzerine komisyona ifade vermiştir. Bu ifadede Lenin’in yanlışlarını kabul etmesi, Menşevikler tarafından siyaseten kullanılmaya çalışılmıştır. Bu durum ifadenin devrimden sonra “gizlenmesine” neden olmuştur.
Lenin ve Armand
Armand hakkında yazdığı eseriyle Heldt ödülünü alan yazar, eserinde onun yeraltı propagandacısı, Bolşevik bir örgütçü ve kadın haklarının savunucusu olarak yaptığı çalışmalara dikkat çekmeye çalıştığını ifade etmiştir. Bu çabasına rağmen Lenin ile olan ilişkisinden kaçamadığını belirten yazar, 1992’de çok yakın arkadaş olan iki kişinin, aynı anda duygusal ilişki yaşamadıklarını kanıtlamanın imkânsız olduğunu yazmıştır. Bunları yazdıktan iki sene sonra, daha önce yayımlanmamış mektup vb. belgelerin ortaya çıkması üzerine, bu konuyu ikinci kısmın üçüncü makalesinde tekrar incelemiştir.
Yazara göre ortaya çıkan mektuplar, kartpostallar vb. birlikte bu yazışmalarda bahsedilen ama ya yok edilen ya da “bulunamayan” belgeler, ikili arasında bir aşk ilişkisi olduğunu ortaya koymaktadır. Fakat Lenin ya Krupskaya'nın hatırı için ya uzun süredir acı çeken eşinden gelen bir ültimatomdan dolayı ya da Armand'a olan ilgisinin onun kendisine olanınkinden daha az olması nedeniyle ilişkiye son vermek istemiş ve ilişkiyi bitirmek konusunda ikili anlaşmışlardır. İkili bu anlaşmaya uyma konusunda özen göstermiş olsa da yazarın ortaya koyduğu mektupların gösterdiği üzere Armand ölene kadar ikisinin de “hisleri” devam etmiştir.
Lenin ve Yeme-İçme
Yazara göre Lenin'in "kalıpsal olmayan" bir resmini sunmak için, yemeklerini kimin pişirdiğinin, nerede yemek yediğinin, ne yediğinin ve ne içtiğinin tartışılması önem kazanmaktadır ve dördüncü makalede bu konuyu incelemiştir.
Lenin hayatı boyunca hiç yemek yapmamış ve yemek yapmayı öğrenmek de istememiştir. Fakat yemek yapmayı bilmese de yiyecekleri satın almaktan ve masayı hazırlamaktan kaçınmamıştır. Diğer yandan Lenin gibi Krupskaya'nın kendisi de ne hevesli ne de yetenekli bir aşçı olmuştur.
Lenin ve Krupskaya yemeklerini başka birinin hazırlayacağını bekleyerek büyümüşler ve ikisi de ev işlerinden daha önemli işleri olduğunu düşünmüşlerdir. 17 yıl boyunca Bolşeviklerin sekreterliğini tek başına ücret almadan yapmış olan Krupskaya, “kadın sorunu” ve eğitimle ilgili konularda da araştırma yapmak ve yazmak için kendisine zaman ayırmaya çabalamıştır. Dolayısıyla ikisi için de yemek meselesi hep “önemsiz” olmuştur.
Bu nedenle 1898'de Sibirya'daki kızının ve damadının yanına taşınmış ve 1915'teki ölümüne kadar onlarla yaşamış olan Krupskaya’nın annesi, mutfakta ve ev işlerinde gönüllü olarak onlara yardım etmiştir.
Kendisine verilen her şeyi oldukça itaatkâr bir şekilde yiyen Lenin, Batı Avrupa’daki göçmen hayatı boyunca çoğunlukla dışarıda (pansiyonlar, restoranlar, lokantalar) yemek yemekten çekinmemiştir. Seyahatleri ve dağdaki yürüyüşleri sırasında ise ana yemeği sandviç olmuştur.
Lenin sağlığını ve üretkenliğini korumak için düzenli ve ölçülü beslenmeye dikkat etse de yemek yemeyi pek sevmeyen ve nadiren düşünen biri olmuştur. Yazara göre yemek yemeye bu gelişigüzel yaklaşım, Lenin'in sağlığının bozulmasına sebep olmuştur.
Diğer yandan Lenin’in en sevdiği içecek çaydır. “Mühürlü trende”, suikasta uğradıktan sonra olduğu gibi çay hayatının vazgeçilmezlerinden biridir. Anılara bakıldığında alkol konusunda ölçülü de olsa Lenin’in bira ve şarap içmeyi sevdiği ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak yazar, Lenin’i disiplinli ve özverili bir lideri olarak tasvir etmekten hoşlanan Sovyet yazarların onun yeme ve içmeye “önem vermeyen” tarafını göstermemelerini, haklı olarak, ilginç bulmaktadır.
Lenin ve Tatil
Lenin’in hayatı boyunca sürdürdüğü en önemli alışkanlıklardan biri de tatilleri olmuştur. Neredeyse hiç tatil yapmamış diğer Rusyalı devrimci liderlerin aksine Lenin, 1917 devriminden önceki 15 yıl boyunca yazlarının neredeyse tamamını deniz kıyısında veya dağlarda geçirmiştir. Beşinci makalede Lenin’in tatil alışkanlıklarını inceleyen yazara göre bu tatil sürekliliğinin ardında düzenli ve makul bir gelire sahip olmasının da payı olmuştur.
Lenin’in tatil alışkanlığı çocukluğundan itibaren başlamış ve yaz tatillerini genellikle taşrada geçirmiştir. Devrimci siyasi yaşamında ise tatillere çıkma nedeni ya sinirlerinin yıpranması ve kendini oldukça kötü hissetmesi ya annesiyle buluşması ya da Krupskaya’nın sağlık sorunlarından ötürü olmuştur. Bununla birlikte sinirlerinin yıprandığı anlarda da kısa süreli tatil yapmaktan da çekinmemiştir. Lenin’in dikkat çeken bir özelliği ise tatildeyken siyasi tartışmalardan, yoldaşlarıyla yazışmaktan olabildiğince uzak kalmaya özen göstermiş olmasıdır.
Yazara göre bütün bunlar Lenin’in kendisinin ve eşinin kişisel esinliklerini çoğu zaman günün siyasi taleplerinden önce geldiğini göstermekte ve dolayısıyla Lenin'in “kalıpsal olmayan” bir özelliğini daha ortaya koymaktadır.
Lenin ve Spor
Altıncı ve son makalede incelenen konu ise Lenin’in “kalıpsal” olmayan özelliklerinden biri olan spora duyduğu ilgidir.
Çocukluğunu geçirdiği taşra Lenin’in doğa sporlarına ilgi duymasını sağlamıştır. Burada kürek çekme, yüzme ve dalma gibi su sporlarıyla uğraşan Lenin, Sibirya’daki sürgün döneminde ise kayak yapma, kızakla kayma, avcılık, balık tutma ve buz pateni kayma gibi sporları yapmaktan da çekinmemiştir. İsviçre’deki göçmen yaşamında dağa tırmanma ve yürüyüş yapma alışkanlığını kazanan Lenin, iki defa kaza atlatsa da bisiklete binmekten de vazgeçmemiştir.
Yazara göre Lenin’in spora olan bu tutkusu daha iyi bir devrimci olmaktan çok iki nedene dayanmaktaydı. Birincisi fiziksel egzersizler Lenin’in psikolojik strese ve duygusal belirsizliğe verdiği bir tepkiydi. İkincisi ise Lenin kendisine fiziksel meydan okumayı seven biriydi.
Kalıpların Dışına Bakmak
Eser boyunca yazarın yoğun kaynak kullanımı dikkat çekmektedir. 1958 ile 1965 yılları arasında Moskova’da yayımlanmış 55 ciltlik V. I. Lenin’in Bütün Eserleri’ni (Polnoe sobranie sochinenii) temel alan yazar, Marksizm-Leninizm Enstitüsü’nün Moskova’da 1970–82 arasında yayımladığı ve Lenin’in günlük yaşamında hangi günler nerede olduğunu ve ne yaptığını takip etmeye çalışan on iki ciltlik Biografi cheskaia khronika, bütün siyasi gazetelerin arşivleri, Ohranka Arşivleri, Nadejda Krupskaya’nın Lenin’den Anıları ve Krupskaya ve Lenin’in akrabalarına yazdığı yaklaşık 235 mektup ile de Lenin’in kişisel yaşamına büyük ışık tutmaktadır. Bunlara ek olarak Glasnost ile ortaya çıkan belgeleri de özenle inceleyen yazar, Sovyet tarihçilerin hagiografi eserlerine karşın insani yönü ağır basan Lenin’i ortaya koymakla birlikte Batılı akademisyenlerin gözünden kaçan yerleri de açıkça ifade etmektedir.
“İnsan” Lenin’i çeşitli yönleriyle ortaya koyarak yazar, hayranlarının ikon ve düşmanlarının ise tiran olarak kalıplaştırdığı görüntüden Lenin’i kurtarmaktadır. Eserdeki kimi yerlerde yapılan bu “kurtarmanın”, Lenin’in siyasi becerilerini küçültme ve “büyüklüğünü” önemsizleştirme gibi deformasyonlara yol açtığı da görülmektedir. Fakat kitabın sonunda ortaya çıkan “kalıpların dışındaki” Lenin, “ölü yıldızlara hayatı götürmeye” niyetli olanlar için Lenin’in ve devrimin ulaşılabilir olduğunu göstermeye devam etmektedir.
16 Ocak 2025 Perşembe
Rusya için “Nefeslenme” Vakti
Yüzyılın başında derinleşen kapitalizmin krizi, savaş ateşini ortaya çıkartıp dünya geneline yayarak sürüyor. Yerel ve bölgesel güçlerin katılımıyla başlayan savaş ateşi, son yıllarda Rusya’nın doğrudan katılımıyla emperyal güçlerin düzeyine sıçradı. İki yılı aşkındır süren bu durum, Rusya için “yeni bir dönemin” başlangıcına neden olmuştu. Bu “yeni dönemin” sancılarına göğüs gererek ayakta kalabilen Moskova, şimdi hem güç toparlamak hem de yeni dönemin “fırsatlarına” odaklanmak için kısa bir nefeslenme sürecinde.
Ukrayna, Kore ve İran
Suriye’de ve Wagner aracılığıyla Afrika’daki çeşitli
ülkelerde doğrudan ama “sınırlı” bir güçle bulunan Rusya, Ukrayna’yı işgal
ederek savaş ateşine “bütün” gücüyle dalmıştı. Ukrayna’yı işgal sürecinde
ekonomik, siyasi ve askeri yaptırımların yanı sıra NATO güçlerinin bizzat
katılımına rağmen Rusya’nın ayakta kalması ve hedeflerinin bir kısmına ulaşması
önemli bir “başarı”. Fakat “başarının” önemli olması onun sürdürülebilir
olmasından geçiyor. Bu da Moskova’yı “fırsatlara” ve “güç kazanmaya”
odaklanmaya itiyor.
Fırsatların ilkini ise “Trump” sunmakta. Trump’ın “barış”
söylemlerine sarılan Moskova, müzakere ve ateşkesi dilinden düşürmeyerek
“kazanımlarını” konsolide etmeyi hedefliyor. Moskova diğer yandan da savaş
sahasına ciddi güç yığarak Trump koltuğa oturana kadar Ukrayna’da
ilerleyebildiği kadar ilerleyip masaya güçlü oturmayı arzuluyor. Böylece
“barış” masasına güçlü ve kazanmış olarak oturup “nefeslenme” için oldukça çok
vakit edinmeyi amaçlıyor.
Moskova’ya fırsatların ikincisini ise Kuzey Kore sunmakta.
Çin’in “etkisi altındaki” Pyonyang yönetiminin hem askeri gücünü geliştirmeyi
hem de Çin’in etkisini “dengelemeyi” istemesi, keza Rusya’nın da hem Çin’in
etki alanına “dokunmayı” hem de savaş sahasındaki “maliyeti” düşürmek istemesi
iki ülke arasındaki ilişkileri alevlendirdi. Geçtiğimiz aylarda Rusya ile Kuzey
Kore arasında “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması”nın imzalanması ve
anlaşmanın ardından Kuzey Koreli askerlerin Ukrayna’daki Rus ordusuna katılması
ilişkilerinin daha da büyüyeceğine işaret ediyor. Diğer yandan Moskova bu
ilişki biçiminin Kuzey Kore gibi “gücünü geliştirme” ve “denge” arayan
(özellikle Orta Doğu ve Afrika’daki) ülkelere örnek olmasını da istiyor. Ki
bunların başında da İran geliyor.
Rusya’nın Orta Doğu’daki müttefiki İran’ın “önemi”, Esad’ın
devrilmesinin ardından daha da arttı. İran’ın “önemi” siyasi ve askeri müttefik
olmasından çok “ekonomiden” kaynaklanıyor. İki ülkeye de uygulanan “Batı”
yaptırımlarının etkilerini hafifletmesi için ikili ticaretin geliştirilmesi,
Avrasya Ekonomik Birliği’nin ekonomilerini birbirlerine entegre etme için
kullanılması ve özellikle ikilinin enerji sektöründeki güçlerini karşılıklı
olarak büyütmesi yaşamsal önem taşıyor. Bu nedenle İran
Cumhurbaşkanı Mesud Pezeşkiyan’ın Moskova’ya yapacağı ziyarette
imzalanacak olan “Kapsamlı Stratejik Ortaklık Anlaşması”nda askeriden çok
“ekonomik” noktalar öne çıkıyor.
“Ekonomi”nin öne çıkması Rusya’nın ve İran’ın, Esad’ın
devrilmesinin de ortaya koyduğu üzere, “ekonomik güçle” desteklenmeyen “askeri
gücün” kolayca çökebileceği dersini aldıklarını gösteriyor. Nitekim Rusya da
Esad’ı ayakta tuttuktan sonra Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleriyle
“ekonomik” ilişkilerini geliştirmeye daha fazla önem vermişti ve şimdi de
bölgedeki “ekonomik” ilişkilerin “müttefiki” Esad’dan daha önemli gördüğünü
hızlıca kesilen Moskova biletiyle ortaya koydu. Dolayısıyla önümüzdeki süreçte
Rusya’nın Orta Doğu’da özellikle ekonomik gücünü artırarak (Suriye’deki
üslerini korumanın da gösterdiği üzere) askeri gücünü konsolide etmeye
odaklanacağı görülüyor.
ABD ve AB
Napolyon’un Rusya seferinden sonra ilk defa Moskova’ya karşı
bir araya gelen[1] Batı, bu
seferde de kesin bir zafere ulaşamadı. Bu iki sefer, Rusya’ya önemli ölçüde
zarar verse de “Batı”nın kendi içerisindeki çatlakları derinleştirmeye neden
oldu.
Bu bağlamda hem ABD hem de AB içerisindeki karşıt görüşler
son zamanlarda kendilerini dillendirmekle kalmıyor, harekete de geçiyorlar. Bir
taraf Rusya’ya yönelik kuşatmayı ve askeri saldırıları yoğunlaştırmaya diğer
taraf görüşmeleri ve “ekonomik” ilişkileri geliştirmeye çalışıyor.
“Demokratlar”ın Başkanı Biden, giderayak savaşı kışkırtmayı
sürdürerek halefi ve selefi Trump’ı “barıştan” mahrum bırakmak istiyor. Biden
ve destekçileri, NATO uydularının yönlendirmesiyle kullanılabilen uzun menzilli
ATACMS füzelerinin Rusya’ya karşı kullanılması iznini verme ve yeni askeri
yardımlarla doğrudan savaşı devam ettirmeye çalışıyorlar. Buna ek olarak
Romanya’ya yeni üs, Gürcistan’da seçimi kazanan Rusya yanlısı başkanı protesto
gösterileri, Ermenistan ile stratejik ortaklık komisyon kurulması, Azerbaycan
uçağın düşürülmesinden sonra Bakü’nün Rusya’ya yaptığı baskıya destek verilmesi
de “kuşatmanın” sürdürüleceğine işaret ediyor.
Buna karşılık AB içerisindeki “savaş” ve “kuşatma” yanlısı
seslerin sayısı azalmakta. Polonya dışında açıktan ve yüksek perdeden konuşan
neredeyse kalmamış durumda. Öte yandan Avrupa’da Rusya ile işbirliği giderek gelişiyor.
Avrupa ülkeleri 2024’te 2023’ten 2 milyon ton daha fazla Rusya’dan
sıvılaştırılmış doğalgaz alırken Rusya’nın Almanya’ya uranyum ihracatı geçen
yıla göre yüzde 70 artıyor, Slovakya ve Sırbistan’ın “barışa” desteği sürerken
Hırvatistan’da Kiev’e askeri yardımın artırılmasına karşı olan Milanović
cumhurbaşkanı oluyor, Çekya’da Rusya yanlısı Babis’in iktidara gelme olasılığı
büyürken Kiev’in Rusya doğalgazının Avrupa’ya transit geçişini iptal etme
“kararı” büyük tepkiyle karşılanıyor.
Avrupa ve ABD arasındaki bu çelişkilerin farkında olan Putin
ise nabza göre şerbet veriyor. Savaşı ve kuşatmayı devam ettirmek isteyenlere
karşı “Oreşnik” füzesini ortaya koyarken İran, Husiler vb. “Batı” karşıtlarına
desteğini sürdüreceğini belirtiyor. Scholz ile görüşerek de Putin, ekonomik ve
siyasi ilişkileri geliştirmek isteyen Avrupalılara kapısının açık olduğunu da
gösteriyor. Önümüzdeki süreçte Trump vaat ettiği gibi Ukrayna’da “barış”
Avrupa’da “gümrük vergisi” politikalarını uygularsa Putin’in “ikili taktiği”
Moskova’nın güç ve nefes almasını devam ettirebilir.
Çin
Rusya’nın askeri gücünü kullandığı dönemde ekonomik olarak
en büyük destekçisi Çin olmuştu. Bu süreçte iki ülke arasındaki ekonomik
ilişkiler tarihi rekorlar kırmıştı. Şimdi de bu ilişkiler çeşitlenerek devam
ediyor. Batı’nın yaptırımlarının ardından Rusya en önemli ihracat kalemleri
olan doğalgaz ve petrol ihracını Orta Asya ülkeleri ile Çin’e kaydırması Moskova’nın
elinin güçlü olmasını sağlıyor. Yine Çin ile öncülüğünü yaptıkları BRICS’in
genişlemesi de Rusya’nın bu konuda önünün açık olduğuna işaret ediyor.
Ayrıca BRICS ve Orta Asya’da kurulan bu ilişkiler iki
ülkenin kuşatılmasının da önüne geçilmesi açısından askeri ve siyasi bir anlam
da taşıyor.
İki ülke arasında stratejik boyutta geliştirilen bu
ilişkiler "iyimser" hava yaratmakla birlikte "temkinliliği"
de yanında getiriyor. Çin’in dünya ekonomisi üzerindeki hakimiyetini koruma ve
geliştirme açısından kimi zamanlarda Rusya’yı yalnız bırakmış olması Moskova’nın
hatırında. Bundan dolayı Moskova’nın "nefeslenme" sürecinde Çin’e
muhtaç kalmayacağı ama onu "kızdırmayacak" şekilde ekonomik gücünü
artıracağı yeni "müttefikleri" bulmaya çalışacaktır. Bu noktada da Sovyetlerden
kalma ilişkilerini, özellikle Asya, Afrika ve Orta Doğu’da kullanmaya yönelecektir.
Çünkü Rusya’nın varlığını devam ettirebilmesi için sınırlı kaynakları ve
fırsatları "verimli" kullanmaktan başka çaresi yok. Ve bunun için de bir
nefes arasına ihtiyacı var.
Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini
Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...
-
Çevirenin Notu: Nicolas Krassó’nun “Troçki’nin Marksizmi” adlı makalesi New Left Review’in Temmuz-Ağustos 1967 tarihli 44. sayısında yayımla...
-
Ali Laricani'nin adı, Hamaney’in Epstein koalisyonu tarafından (ABD-İsrail) öldürülmesinin ardından bütün dünyada duyulmaya başladı. Mec...
-
Geçtiğimiz hafta yayımlanan 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesi, dünya gündeminin zirvesinden inmiyor. Belge hakkındaki tartışmaların ön...