2 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Türkiye’nin Yeni Kadını - Beatrice Hill Ogilvie

Çevirmenin Notu: Beatrice Hill Ogilvie’nin[1]bu makalesi ilk olarak University of California Press tarafından basılan Current History dergisinin Ağustos 1924’teki sayısında yayımlanmıştır. Makaleye şu linkten ulaşabilirsiniz: https://www.jstor.org/stable/pdf/45329838.pdf

“Hayır hayır! Yemin ederim o şafağa, geceye ve onun topladığı şeylere, ve dolunay şeklini aldığı zaman aya ki, siz halden hale geçeceksiniz.” (İnşikâk Suresi, 16-19. Ayet)

Özellikle de cumhuriyet döneminde ortaya çıkan yeni tip feminist liderler ve reformcular olmak üzere, günümüzdeki Türk kadınlarının durumu konusunda Türkler arasında görüş ayrılıkları olsa da, Türkiye'de kadınların ilerleme kaydettiği bir dönemin başladığı inkâr edilemez ve önemli bir gerçektir.

Kamuoyundaki görüşler, Türkiye'de işlerin hangi yöne doğru gittiğini göstermektedir. Bir grup kadın, evlilik ve boşanma kanunlarının revize edilmesi ve çok eşliliğin kaldırılması için Büyük Millet Meclisi'ne dilekçe vermiş ve bu durum hem kınama hem de onaylanmayla karşılanmıştır. Bu hayati kanunların revizyonu için hazırladıkları dilekçe, Cumhurbaşkanı Mustafa Kemal Paşa ve yardımcılarının elindedir ve kararın önümüzdeki birkaç ay içinde verilmesi beklenmektedir. Gericiler bu cesur adım karşısında dehşete kapılmış durumda, ancak en düşmanca tavır sergileyenler bile böyle bir talebi dinlemek zorunda, çünkü cumhuriyetin kulağı herkese açık; en azından Türk demokrasisinin bu öncüleri bu ideale ulaşmak için mücadele ediyorlar.

Ancak, bu ilerici kadınlar daha modern evlilik ve boşanma yasaları elde etmek için cesurca çalışsalar da, Türk kadınlarının çoğunluğu hâlâ Muhammed'in ilk emrinden bu yana gelişen geleneklerin esaretindedir: " Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına söyle, dış giysilerini üzerlerine bürünsünler." (Ahzâb Suresi, 59. Ayet).

Muhammed'in eseri olan Kur’an'ı bilen herkes, onun çok eşliliği onayladığını ve boşanma yetkisini erkeğin eline verdiğini bilir. Kendi zamanının standartlarına göre değerlendirildiğinde, Peygamber meşru eş sayısını dörtle sınırladığında radikal biriydi. O dönemin araştırmacıları, çok eşliliğin o kadar yaygın olduğunu, eğer Peygamber çok eşliliği kaldırmaya cesaret etseydi, takipçilerinin onu terk edeceğini söylüyorlar. Peygamber'in bu kısıtlayıcı emri, ancak zamanla ortadan kaldırabilecek kadar kökleşmiş kötü bir sistemle gerekli olan bir uzlaşmaydı.

Geleneklere göre, Peygamberin kendisi vaaz ettiklerini uygulamamıştır. Meşru eşlerinin sayısına ilişkin tahminler dokuz ile on beş arasında değişmektedir. Bir bütün olarak ele alındığında ve tarafsız bir şekilde değerlendirildiğinde, Muhammed'in kadınların konumunu yükseltmek istediğine dair bol miktarda kanıt bulunmaktadır. Evlilik ve boşanma ile ilgili hükümleriyle ünlü Nisâ Suresi 34. Ayet’te şöyle demiştir: "Allah’ın, (iki cinse) birbirinden farklı özellik ve lütuflar bahşetmesi ve mallarından harcama yapmaları sebebiyle erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudurlar." Muhtemelen o dönemin kadınları için bu, nazik bir değerlendirmeydi. Yine aynı surede Peygamber şöyle emreder: "Sizi doğuran rahimlere saygı gösterin."[2] Ve yine şöyle demiştir (5. Ayet): " Allah’ın geçiminize dayanak kıldığı mallarınızı aklı ermezlere vermeyin; o mallarla onları besleyin, giydirin ve onlara güzel söz söyleyin." Develerin bazen kadınlardan daha değerli olduğu bir dönemde bu açıklama, gerçek bir reformcunun cesaretini gerektiriyordu.

Kuran, boşanma ile ilgili hükümlerle doludur. Erkekler, o dönemde kadınlara karşı son derece düşünceli şekilde davranmaya, mehirlerini ödemeye ve "kanıtlanmış bir zina suçu işlemedikçe onları evlerinden kovmamaya ve ayrılmalarına izin vermemeye" teşvik ediliyordu. Ancak gelenekler, neredeyse her türlü önemsiz nedeni bir erkeğin karısını boşaması için yeterli bir gerekçe haline getirmiştir. Ve bu erkeğe boşanma yetkisini vermiştir. Erkek, iki şahidin huzurunda sadece "Seni boşuyorum" diyerek karısından kurtulabilir. Ardından, isterse, onunla ikinci kez evlenebilir, aynı basit işlemle boşayabilir, üçüncü kez evlenebilir ve yine boşayabilir. Ancak dördüncü kez evlenmeden önce, karısının başka bir erkekle, sadece bir günlüğüne de olsa evlenmiş ve sonra boşanmış olması gerekir. Eğer koca isterse, iki tanığın huzurunda "Seni üç kez boşuyorum" diyerek üç aşamalı boşanma sürecine girebilir.


İstanbul Üniversitesi Rektörü İsmail Hakkı Bey ve bir grup kadın öğrenci.

"Peki kadın kocasını boşayabilir mi?" diye sordum, kadınların özgürleşmesi hareketinde tanınmış bir Türk kadın liderine. "Aynı kolaylıkla değil," diye cevap verdi. "1916'da, kadınların boşanma hakları ve nafaka ödemesi ile ilgili hükümler içeren bir evlilik sözleşmesi yapmalarına izin veren yeni bir aile kanunu kabul edildi, ancak çok az kadın bu kanundan yararlandı. Boşanma hakkı içeren bir sözleşmesi olanlar, evlendikten sonra iki yıl beklemek zorundaydı ve ancak ondan sonra ‘senden boşanıyorum’ diyebiliyordu. 1916'dan önce bir kadın mahkemeye gidip boşanmak için mücadele edebilirdi, ancak süreç o kadar zor ve utanç vericiydi ki, çok azı bunu denedi."

Bu 1916 yasası tıbbi muayeneyi zorunlu kılıyordu, ancak önyargılar ve kadın doktorların azlığı yasanın uygulanmasını sınırladı. Ayrıca, evliliğin gerçekleşmesinden üç hafta önce ilan edilmesi gerektiğini de hükmediyordu. Uygulanmasının önündeki engellere rağmen, yeni yasa kadınların özgürleşmesinde bir dönüm noktası oldu. İleri görüşlü erkek ve kadınları statükoya karşı çıkmaya teşvik etti. Ancak muhalefet giderek arttı ve 1920'de Ferid Paşa Hükümeti yasayı yürürlükten kaldırdı. O zamandan beri eski gelenekler yeniden güç kazanmak için mücadele etti, ancak bir kez doğan fikirler kolay kolay ölmez. Millet Meclisi, kış oturumu (1923-24) sırasında boşanma geleneğini tartıştı. Liberaller, 1916 tarihli yasayı iyileştirmek ve yeniden yürürlüğe koymak için mücadele ederlerken, muhafazakârlar ise yasayı katı bir şekilde değiştirmek istedi.

Halide Hanım (Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi). Kendisi, mevcut boşanma kanunlarının revizyonu ve çok eşliliğin kaldırılması için Ankara'daki Millet Meclisi'ne dilekçe veren grubun lideridir.

Kadın Liderler Reform Talep Ediyor

Bu arada Halide Hanım önderliğindeki yaklaşık 500 entelektüel kadın, daha da büyük reformlar talep etmek için sessizce örgütleniyordu. Türk devlet adamı Dr. Adnan Bey'in eşi Halide Hanım, İstanbul Amerikan Kız Koleji'nden (Yakın Doğu'daki eğitim faaliyetleriyle ünlü bir Amerikan kurumu) mezun olan ilk Türk kadın, ateşli bir vatansever ve Yeni Türkiye'nin en parlak ve ilerici kadınlarından biri olarak tanınır. Bu grup, İslam hukukunu inceledi; İsveç, İngiltere, Fransa, Çekoslovakya ve Amerika'daki evlilik ve boşanma kanunlarını dikkatlice okudu, Türkiye'deki sosyal ve siyasi zorlukları değerlendirdi ve bu fikirler potasından bir dilekçe hazırlayarak bunu Millet Meclisi’ne sundu. Bu dikkat çekici belge, Türk aile yaşamının iyileştirilmesi, evlilik için asgari yaşın belirlenmesi, evlilik formalitelerinin iyileştirilmesi, daha adil boşanma yasalarının çıkarılması ve çok eşliliğin kaldırılması gibi dört temel soruyu korkusuzca ele aldı.

Günümüz Türkiyesinde 9 yaşındaki bir kız ve 12 yaşındaki bir erkek evlenebiliyor. Bu kadınlar, kızlar için evlilik yaşının en az 15, erkekler için ise en az 19 olmasını öneriyorlar. Bu, çocukların hâlâ evlendiği iç kesimlerdeki yaygın gelenek ile evliliklerin artık nadiren yirmili yaşlardan önce gerçekleştiği şehirlerdeki gelenek arasında bir uzlaşmayı temsil ediyor. Halifelik olarak bilinen dini yapı, feshedilmeden önce (Mart 1924), bu öneriyi incelemiş ve kızlar için asgari yaşı 15 olarak kabul etmiş, ancak erkekler için asgari yaşı 18'e indirmiştir. Açıkçası, olgunluğun erken geldiği çölde ortaya çıkan bu çocuk evliliği uygulaması, günümüz Türkiyesinin iklim koşullarında bir anakronizmdir.

Evlilik biçimine gelince kadın liderler planlanan evliliklerin duyurulmasını, evliliklerin kayıt altına alınmasını ve sağlık raporlarının yeniden düzenlenmesini talep ediyorlar. Kadın doktorların sayısının artması nedeniyle sağlık muayenesinin uygulanmasının artık daha kolay olacağını savunuyorlar. İstanbul’daki Amerikan Hastanesi'nden Dr. Safiye Ali gibi kadınlar, kadınların bu bilime hâkim olabileceklerini kanıtlıyorlar. Bu yıl, bir başka parlak Türk kadın olan Bedriye Şükrü, Münih'te tıp fakültesine aday oldu ve İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi'nden de birkaç kadın mezun oldu. İlk Öğretmen Okulu'nun kadınlara kapılarını ancak 1908'de açtığı düşünüldüğünde, Türk kadınlarının hızlı ilerlemesi hakkında bir fikir edinilebilir.

Ancak Türk kadınlarının statüsündeki evrimin en büyük kanıtı, çok eşliliğin kaldırılması talebinde yatmaktadır. Bu kadınların lideri, "Çok eşlilik korkunç bir şeydir," diye ifade etmişlerdir. "Aile hayatındaki istikrarın ve dolayısıyla ulusumuzun sağlığı ve ilerlemesinin baş düşmanı olduğu için ortadan kaldırılmalıdır."

Çok Eşliliğin Sorunları

Bu kadın liderin açıklamalarına göre, aydınlanmış topluluklarda çok eşlilik son birkaç yıldır azalmaktadır. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin bile sadece iki eşi vardı ve eğitimli Türklerin çoğunun da sadece bir eşi var. Kadınların tarlalarda çalıştığı iç kesimlerde, çok eşlilik büyük ölçüde ekonomik bir zorunluluktur; eş sayısı ne kadar fazla olursa, ekinlere bakacak el de o kadar fazla olur. Ancak artık genel olarak kabul ediliyor ki, çok eşliliğin var olduğu her yerde çatışma, kıskançlık ve adaletsizlik doğar ve çocukların fırsatları kısıtlanır.

Çok eşliliğin kaldırılmasının doğum oranını düşürebileceği kabul ediliyor, ancak bunun, çocuklara yönelik ihmalin azalmasıyla fazlasıyla telafi edileceği belirtiliyor. "Önemli olan kaç çocuğun doğduğu değil, kaçının hayatta kaldığıdır" dedi bu feminist lider. "Türkiye'nin nüfusunun azaldığı doğru, ancak sayımızı artırırken onların fırsatlarını da çoğaltmalıyız. Asıl mesele budur." "Çok eşliliğin kaldırılması, gayrimeşru çocukların sayısını artırmaz mı?" diye sordum. "Türkiye'de tüm çocuklar meşrudur; hepsi eşit miras alır," diye sakin bir şekilde cevapladı. "Peki ya Türkiye'deki kadın fazlalığı ne olacak? Onlara ne olacak?" "Bu sorun neredeyse evrensel, değil mi?" diye düşünceli bir şekilde cevapladı. "Kadınlarımız, diğer ülkelerdeki kadınların yaptığı gibi, ilgi alanlarına göre ve devlete hizmet edebilecekleri şekilde başka yollar arayarak bu sorunla yüzleşmek zorunda kalacaklar."

Çok eşliliğin kaldırılması, doğal olarak boşanmada daha fazla kısıtlama ve bu yetkinin daha eşit dağılımını gerektirir. Aksi takdirde, Türkiye'deki erkekler çok eşlilik yerine art arda evlilikler yapma eğiliminde olacaklardır. Bu art arda evlilikleri önlemek ve boşanma kontrolünü desteklemek amacıyla, reformcular evlilik sayısını üç ile sınırlamayı önermektedirler. Şimdiye kadar, boşanma hakkı pratikte neredeyse tamamen erkeklere aitti. Kadınlar, bu hakkı erkeklerin eline bırakmak ya da 1916 yasasında olduğu gibi kolay boşanma ayrıcalığını kadınlara geri vermek istemiyorlar. Bunun yerine, Müslüman hukukunun ruhuna uygun olarak boşanma nedenlerini belirleyecek özel bir mahkeme kurulmasını savunuyorlar. Boşanma talepleri, her iki cinsiyet tarafından da bu mahkemeye sunulabilecektir. Ancak, en liberal erkeklerin bile bu prosedürün getireceği kamuoyu ilgisine razı olup olmayacağı şüphelidir. Bu önlem kabul edilirse, uygulamanın önündeki büyük sorun kalır ki bu, kadınların sık sık kilit altında tutulduğu iç kesimdeki muhafazakâr köylerde neredeyse aşılmaz bir engeldir. Göçebeler arasında, garip bir anomali olarak, bu tür reformlara pek ihtiyaç yoktur. Burada kadınlar erkeklerle eşit düzeydedir, çok eşlilik neredeyse hiç görülmez ve boşanma bir utanç olarak kabul edilir.

Özgürlük ve Eşitliğe Doğru

Aile yaşamındaki bu geniş kapsamlı reform konuları, Türk kadınlarının zaman ve enerjisinin o kadar büyük bir kısmını kaplıyor ki, eşit oy hakkı meselesi ikinci planda kalıyor. Ancak olaylar o kadar hızlı gelişiyor ki, oy kullanma hakkı, halifeliğin kaldırılması kadar beklenmedik bir şekilde gelebilir. Kısa süre önce kadınlar için bir siyasi parti kurma izni talep edildi, ancak reddedildi. Daha sonra, yasada temsilcinin cinsiyeti belirtilmediğinden, kadın milletvekilleri şüphesiz Millet Meclisi'ne seçilecektir. Bazı vatansever kadınların şimdiden oy almış olması, siyasete giriş saatlerinin yaklaştığını göstermektedir.


Müfide Hanım, Türk İçişleri Bakanı Ferit Bey'in eşi.

Türkiye'de kadınlar mülkiyetin önemli bir kısmına sahiptir veya bunu kontrol etmektedir. Evlendikten sonra da mülkiyet haklarını elinde tutarlar; bu, kadınlara karşı cömert bir tutum sergilediğini övünen birçok ülkede kadınlara tanınmayan bir haktır. Bir kadın, kocası öldüğünde onun mülkünün sekizde birini miras alır ve tazminatsız boşanma diye bir şey yoktur. Son savaşların yıkımı, mülk ve emekli maaşlarını elinde bulunduran bir dizi dul bırakmıştır. Ancak vergi yükümlülükleri her iki cinsiyet için de eşit olup, adalet her ikisinin de oy kullanma sorumluluğunu paylaşmasını gerektirir.

Hem İstanbul’da hem de Ankara'da olayların hızlı gidişatını izleyenler, gelişmelerin hızına hayret ediyorlar. 1908 Jön Türk Devrimi öncesinde ilerleme yavaştı ve sonuçları belirsizdi. Avrupa giyim tarzının, yaklaşık elli yıl önce Avrupalı eşlerin etkisiyle Sultan'ın haremlerine girdiği söyleniyor. Ülkenin önde gelen kadınları, Paris tarzı elbiseler giyiyorlardı, ancak bunları feracenin, yani Türk paltosunun altında özenle saklıyorlardı. İlk devrimden sonra, 1908'de İstanbul’da ilk kez peçesiz yüzler görüldü. İlk kez, daha ilerici bazı kadınlar, kapalı bir arabada, başlarını peçeyle sıkıca örtüp arkalarında sürüklenmek yerine, kocalarıyla aynı arabada seyahat etmeye cesaret ettiler. Birkaç yıl öncesine kadar tüm Türk kadınları, eğlencelerini çoğunlukla birbirleriyle gerçekleştiriyorlardı. Sonra "sinema"nın cazibesi ortaya çıktı ve daha cesur olan bazıları, kocalarıyla birlikte dışarı çıkmaya cesaret ettiler. Bugün, sinemalarda sürekli bir fes sırası görülse de, başları düzgünce örtülü Türk kadınların oranı giderek artmaktadır. Erkeklerin nargile içip kart ve satranç oynadığı İstanbul'un kahvehanelerinde hâlâ bir Türk kadını bulmak mümkün değil, ancak Avrupa tarzı kafelerde artık az da olsa Türk kadınları görülmektedir.

Bugün Ankara'da, Mustafa Kemal Paşa'nın yetenekli ve ilerici eşi Latife Hanım'ın başını çektiği Büyük Millet Meclisi milletvekillerinin şık ve modern eşleri, Avrupa tarzı giyiniyor, kocalarıyla sinemaya gidiyor ve "ev partileri" düzenliyorlar.


İstanbul Amerikan Kız Koleji’nin bahçesinde Boğaz ve Asya kıyılarının bir bakış sunan ormanlık bir manzara.

İlerleme süreci devam ediyor. Bu yılın ocak ayında bir sabah, bütün İstanbul tramvaylardaki harem bölümünün kaldırıldığını fark etti. Muhafazakârlar şaşkınlık ve protesto çığlıkları attılar. Hâlâ kadınların peçeli, örtülü ve yabancı erkeklerle doğrudan temastan korunduğu günleri düşünen bu insanlar için, vagonun içini ikiye ayıran perdeden koruması olmadan İstanbul sokaklarında dolaşan Türk kadınlarını hayal etmek imkânsızdı. Kuşkusuz, aynı eski ataerkil kesimden bazıları, atlı tramvaylarda haremi oluşturan ahşap bölmenin kırmızı keçeden yapılmış sallanan bir perdeyle değiştirildiği on iki yıl önce de benzer bir itiraz korosuna öncülük etmişlerdi.

İstanbul Üniversitesi'nde Fen Bilimleri Lisans derecesi için okuyan Türk kız öğrenciler, bir profesör ve erkek öğrencilerle birlikte.

Türk geleneklerini inceleyen ve Türk kadınlarını her yönden çevreleyen geleneklerin kalın duvarının farkında olan bazı araştırmacılar, bu duvarın özellikle muhafazakar köy ve küçük kasaba yaşamında aşılmaz olmaya devam edeceğini iddia ediyorlar; ancak onlar bile nihai sonucun iletişim ve eğitim olanaklarındaki gelişmelere bağlı olacağı konusunda hemfikirler. Sinema alışkanlığının yaygınlaşması, Türk kadınlarını evlerinin kalelerinden giderek daha fazla dışarı çekecek büyük bir güç olarak gösteriliyor.

Kadınların değişen statüsü, hiçbir yerde camilerde olduğu kadar belirgin değildir. Paravanlı bölümler hâlâ oradadır, ancak kendilerini çarşaf ve peçeye sarıp "peçelerini aşağıya indiren" kadınlar, genellikle ana kattaki göze çarpmayan bir köşede namaz kılmayı tercih ediyorlar. Ancak hiçbiri, Ayasofya gibi bir caminin kasvetli ihtişamını kırmızı fesleriyle aydınlatan merkezdeki erkek kalabalığına katılmaya cesaret edemiyor. Kısa süre önce tahttan indirilen Halife'nin son halka açık görünüşünde, eski düzenin sekiz kadını, Halife ortaçağ tören kıyafetleriyle tüm ihtişamıyla geldiğinde, görünüşlerini tamamen engelleyen büyük bir taş sütunun arkasında mırıldanarak dua ettiklerini ve Kuran'ın okunuşunu ciddi bir şekilde dinlediklerini gördüm.

Türk kadınları, ilgi alanları ve faaliyetleri sürekli genişlediğinden, kesinlikle "statüden statüye taşınıyorlar". Yavaş yavaş iş dünyasında, mesleklerde ve dolaylı olarak siyasette de bir faktör haline geliyorlar. Özellikle bankalarda, postanelerde ve elçiliklerde pozisyonlar için rekabet ediyorlar ve bu pozisyonları başarıyla sürdürüyorlar. Para kazanmayı önemsemeyen diğerleri ise, turistlere gönüllü rehberlik yaparak Türkiye'deki ilerleme davasına hizmet ediyorlar. Bu sosyal hizmetin önde gelen isimlerinden birisi de Millet Meclisi milletvekili Ali Cenani'nin kızı Sabiha Cenani'dir. İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve yetkin bir dilbilimci olarak, doğru bilgileri yaymak için gerekli donanıma sahiptir.

Doğal olarak, kariyer peşinde koşmaya cesaret edenler daha eğitimli kızlardır. Dr. Mary Mills Patrick’in rehberliğindeki İstanbul Amerikan Kız Koleji, büyük bir özgürleştirici etkiye sahiptir. 1890’dan beri bu ileri görüşlü kadın ve yetenekli ekibi, Türkiye’deki yeni kadına bilgi, cesaret ve vizyon kazandırmak için sabırla çalışmaktadır. Onların çabaları, devletin ilerlemesi için hizmetlerini gönüllü olarak sunan Sabiha Cenani gibi kızlar ve gerektiğinde İstanbul sokaklarında reformları savunmaktan çekinmeyen Halide Hanım gibi çalışan kadınlar tarafından ödüllendiriliyor. Haremin sınırlarından kamusal alana uzanan yol, kamu işlerine katılım yolunda çok uzak ve uzun bir adımdır.


İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde bir tarım dersi.

Ancak kadınlar daha da büyük bir zafer kazandılar. İstanbul Üniversitesi'ne girdiler ve artık erkeklerle eşit şartlarda diploma için yarışıyorlar. Bu karma eğitim kurumunda bilim, edebiyat ve hukuk bölümlerinde kadın öğrenciler var. 1924 akademik yılında, bu konunun inceliklerini öğrenmek için dört yılını harcayan üç kadın hukuk öğrencisi vardı. "Mesleğinizi icra etmek için planlarınız nedir?" diye sordum, bu üç kişiden biri olan ve bir milletvekilinin kızı olan Süreyya Ağaoğlu’na. "Önce izin almalıyız, sonra başlayacağız," diye cevapladı, Türkiye'nin yeni kadınının korkusuz ve kendinden emin sesiyle. Bu öncü kadınların lehine olan büyük bir faktör var. Türkiye'de bu kadınlara büyük bir saygıyla bakan yeni bir erkek nesli var. Bu gerçek, üniversitedeki kadın öğrencilerin ders aralarında erkeklerle birlikte dolaşarak eşitlik ve dostluk bağlamında ortak ilgi alanlarını tartışmalarını izlerken beni çok etkiledi.

Türkiye Cumhuriyeti İçin Bir Meydan Okuma

Karma eğitim tek başına, kadınların 1908 devriminden bu yana ne kadar ilerlediklerini göstermektedir. Hukuk, tıp, edebiyat ve fen bilimleri alanlarında diplomalarıyla donanmış bu mezunlar, yakında Türkiye Cumhuriyeti'nde kadınlara sunulan fırsatlardan yararlanmaya hazır olacaklardır. Bu kadınlar, eşitlikle ilgili belirsiz teorileri gerçeğe dönüştürmek için cesurca mücadele eden yeni Türk Hükümeti için bir meydan okumadır. Bu kadınların, geleneklerin ve yasaların dayattığı davranış ve faaliyet kısıtlamalarıyla yetinmeyecekleri aşikardır. Erkeklerle omuz omuza okuyup çalışırlarsa, kısa süre içinde eşit sosyal ayrıcalıklardan ve haklardan yararlanacaklardır. Ancak bu yolda da engellerin ortadan kaldırılması için zamana ihtiyaç vardır.


Sabiha Cenani (Türk Büyük Millet Meclisi milletvekili Ali Cenani'nin kızı), İstanbul Amerikan Kız Koleji mezunu ve İstanbul Gönüllü Rehberler Derneği'nin lideri.

Son savaşlar, karşılıklı anlayışın önündeki engelleri zaten zayıflatmıştır. Kadınlar, Kızılay’ın [Türk Kızılhaçı] ihtiyaçlarına tüm enerjilerini adadılar ve hastanelerde yaralıları tedavi ettiler. İç kesimlerde, ulaşım imkânları yetersiz olduğunda, kadınlar orduların peşinden malzeme taşıdılar. Evde ise erkeklerin bıraktığı günlük yaşamdaki boşluğu doldurdular. Kritik bir savaşı kazanmaya yaptıkları katkı bu kadar büyükken, savaş meydanındaki lider ve yeni cumhuriyetin kurucusu Mustafa Kemal Paşa'nın onların ilerlemesini savunması şaşırtıcı mıdır?


İstanbul Amerikan Kız Koleji'nde tıp öğrencisi olan Saime Mahmut.

Doğru, eski rejim altında yetişmiş ve Türkiye'nin yeni kadınını kınayan bazı Türkler var. Bir hükümet yetkilisi bana, "Cumhuriyet kadınları bozuyor," dedi. "Peygamber kadınların konumunu belirlemiştir ve kadınlar bu konuma bağlı kalmalıdır. Bu feministler dinimiz için bir utanç kaynağıdır ve yaşam sistemimize uymazlar." Bu, "eski Türk"ün tutumudur; yerleşik gerici zihniyetin tutumudur. Ancak Türk erkekleri arasında yeni bir bakış açısı ortaya çıkmaktadır. "Cumhuriyet, modern ihtiyaçlarımıza daha uygun bir tip olan yeni bir Türk kadını yaratıyor," dedi bana Büyük Millet Meclisi'nden bir milletvekili.


İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olan ilk üç kadın (soldan sağa): Melahat Şaban, Süreyya Ağaoğlu (Millet Meclisi milletvekili Ahmed Ağaoğlu Bey'in kızı) ve Bedia Ali.

Eğer cumhuriyet ayakta kalırsa, Türkiye'deki yeni erkekler yavaş yavaş yeni kadına yol açacaklardır. Eğer kadınlar çok eşliliğin kaldırılmasını veya boşanmanın düzenlenmesini istiyorlarsa, sonunda bu reformları elde edeceklerdir. Eğer erkeklerle eşit şartlarda mesleki veya siyasi arenaya girmek istiyorlarsa, nihayetinde bu arzularını da gerçekleştireceklerdir. Eğitim imkânlarının iyileştirilmesi, Türkiye'nin acil bir ihtiyacıdır. Cumhuriyetçi ideallerin yeşerebilmesi için cehalet ormanı temizlenmelidir. Kadınların gücü ulusun damarlarına ne kadar çabuk yayılırsa, bu hedefe de o kadar çabuk ulaşılacaktır.


[1] Bayan Ogilvie, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş sürecini yakından takip etmiştir. 1923 yılının Kasım ayında Türkiye'ye gitti ve 1924 yılının mart ayına kadar orada kalarak, İstanbul ve Ankara'daki yeni koşulları inceledi. Mustafa Kemal Paşa ve Halide Hanım ile yakın temas kurarak önde gelen yetkililer ve tanınmış eğitimcilerle görüşme gibi olağanüstü fırsatlardan yararlandı. Hem Amerika Birleşik Devletleri'nde hem de kalıcı olarak ikamet ettiği Avrupa'da Türkiye hakkında birçok makale yayımladı.

[2] Nisâ Suresi 1. Ayetine yapılan bu atıf yanlıştır. Ayette aslında şöyle yazmaktadır: “Ey insanlar! Sizi bir tek nefisten yaratan ve ondan da eşini yaratan, ikisinden birçok erkek ve kadın üretip yayan rabbinize itaatsizlikten sakının.” (ç.n.)

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Yönetim Üzerine Üç Soru (3) - Otoritenin Gizemi: Güvenlik, Bağımlılık ve Yönetsellik

“Yönetim Üzerine Üç Soru” yazı dizisinin önceki iki yazısında yönetimin kökenini ve meşruiyet sorusunu ele almıştık. Şimdi soru değişiyor: Yönetim fiilen nasıl işler, neden sürer ve bizi nasıl etkiler? Bu üçüncü ve son yazıda soruyu psikolojik ve yapısal bir düzlemde yeniden soruyoruz. Sennett’in otorite çözümlemesinden şirket paternalizmine, oradan Akbulut’un yönetsellik çerçevesine uzanan bu yazı, dizinin hem bir kapanışı hem de açık uçlu bir sorusu olmayı hedefliyor: Yönetilmek gerçekten kaçınılmaz mı, yoksa yalnızca kaçınılmaz görünen bir alışkanlık mı?

Sennett, otoriteye duyulan ihtiyacın kaynağını insanın psikolojik yapısında arar. Güvenlik, istikrar ve yönlendirme gibi gereksinimler, bireyi başkalarının gücünde somut bir sağlamlık aramaya iter; bu arayış aynı zamanda otorite arayışıdır. Ancak otoritenin işleyişi, bu gereksinimin doğrudan karşılanmasından çok daha karmaşık bir süreçle gerçekleşir. Yöneticiler kendilerini gizleyerek otoriteyi gayrişahsileştirirler; böylece otorite ulaşılamaz ve yıkılamaz bir görünüm kazanır. Bu gizlenme yönetilenlerin otoriteye bağımlılığını pekiştirir, çünkü anlaşılamayan şeye karşı durmak da güçleşir. Sennett'in tespiti çarpıcıdır: tahakküm, toplumsal organizmanın çekmek zorunda olduğu bir hastalıktır. Yine de otorite yok edilemez; yapılabilecek olan, onun gizemli yanını görünür kılmak ve ondan duyulan korkuyu aşarak onu denetlenebilir kılmaktır.

Bu bağlamda şirket paternalizmi, otoritenin modern bir biçimi olarak öne çıkar. İkinci Dünya Savaşı sonrasında refah devleti uygulamalarıyla güçlenen yürütme, siyasal iktidarların kişiselleştirilmesine zemin hazırlamıştır. Patronlar da aynı çizgide aile ile işi birbirine kaynaştırarak kendilerini otorite imgeleri olarak kabul ettirmeye çalışmışlardır. Babaca bir rol üstlenen patron, kendisine bağımlı olanların refahını kendi çıkarları doğrultusunda şekillendirir. Bu ilişki biçimi, yönetilenlerin özerkleşme olasılığını engelleyen örtük bir mekanizma işlevi görür.

Akbulut ise sorunu daha geniş bir çerçeveden ele alır. Toplumsal gerçeklik, iktisadi etkinlik olarak oluşur ve bu oluşumda üretim biçimi ile sınıf hareketleri belirleyicidir. Yönetsel olan, bu gerçekliği kurmaz; yalnızca onun yeniden üretilmesini sağlamak için biçimlendirme işlevi görür. Başka bir deyişle, yönetsellik toplumsal gerçekliğin oluşturucusu değil taşıyıcısıdır. Kamu yönetimi bu çerçevede piyasanın işleyişini ve rasyonalitesini sağlamaya yönelik işlevsel bir konumda yer alır. Yönetsel gerçeklik ise yönetsel olandan yola çıkılarak varılan sonuçların toplamıdır; dolayısıyla yönetsel olan, toplumsal gerçeklikten bağımsız değil, onun içinde ve ona bağımlı biçimde var olur.

Sennett ile Akbulut'u bir arada okuduğumuzda şu tablo ortaya çıkar: otorite hem bireysel düzeyde (güvenlik arayışı, bağımlılık) hem de yapısal düzeyde (toplumsal gerçekliğin biçimlendirilmesi) kendini yeniden üretir. Yönetilmek insanın gereksinimlerinden doğan bir zorunluluk olarak başlasa da yönetenin kendini gizleyerek özerk kıldığı ve yönetileni bağımlı hale getirdiği anda insanın varlıksal niteliğini olumsuzlayan bir edime dönüşür. Öte yandan yönetsel olan, özneye rağmen ve özneyi aşan toplumsal zorunluluklar kapsamında şekillendiğinden, yönetilmek insan olmanın değişmez bir zorunluluğu değildir. Bu, küçük ama önemli bir ayrımdır: zorunluluk ile kaçınılmazlık birbirinden farklı şeylerdir.

Kaynakça

Akbulut, Ö. Ö. (2003), Siyasal İktidarı Kullanma Aracı Olarak Başbakan, Amme İdaresi Dergisi, 36(1), s.49-82

Akbulut, Ö. Ö. (2007), Küreselleşme, Ulus-Devlet ve Kamu Yönetimi, TODAİE Yayınları, Ankara.

Akbulut, Ö. Ö. (2010), "Yönetsel Gerçeklik ve Yönetsel Olan", Kurthan Fişek için-Yönetim Üzerine, Ed. İ. Sayan, AÜ SBF Yayını, s.53-60.

Richard Sennett (2005), Otorite, (Çev. K. Durand), Ayrıntı Yayınları, İstanbul.

 

27 Mayıs 2026 Çarşamba

Anlamın Sallantısında Kalmak: Edip Cansever'in Şiiriyle Kırk Yıl

Edip Cansever, 1928'de İstanbul'da doğdu ve 28 Mayıs 1986'da, yine bu şehirde öldü. Araya kırk yıl girmiş olması onun şiiriyle ilişkimizin bitmediğini, tam tersine bu mesafe şiirinin ne denli derin kazıldığını ortaya koyuyor. Türk şiirinin İkinci Yeni kuşağının içinde yer almış olmasına karşın Cansever, bu akımın ne tam bir temsilcisi ne de bir yan koludur. O, kendi başına bir damar. Orhan Veli'nin sadeliğini uğurlayıp Cemal Süreya'nın coşkusundan da biraz uzakta, düşünen, sorgulayan, bazen öfkeli ama çoğunlukla sarsılmış bir ses kurdu kendine.

Cansever'i önemli kılan ilk şey, şiire yüklediği felsefi sorumluluktur. Dize, onun elinde bir düşünce aracına dönüşür. Şiirde "anlam" aramak yerine "anlamın nasıl kurulamadığını" arar bu araçla. Bireyin iç dünyasındaki parçalanmayı, toplumun dayattığı yabancılaşmayı ve varoluşun ağırlığını, imgelere değil, imgelerin birbiriyle gerilim içinde bulunduğu bir yapıya yükler. On dokuz şiir kitabı yazmış biri olarak, her kitabın bir öncekini reddetmeden ilerlemesi ise ayrı bir dürüstlüktür. Cansever büyüdükçe şiiri de onunla birlikte büyümüştür. Lirik gençlikten dramatik olgunluğa uzanan yolculuk, Türk şiirinde ender görülen bir tutarlılık taşır.

Notların Kenarından Şiire Bakmak

İlk kitap İkindi Üstü, on dokuz yaşındaki bir şairin yalnızca zaman ve mekânla olan coşkulu ilişkisini sergiler. Şiirlerde Ankara, İzmir ve Marsilya, birer dekor olmaktan çıkarak şairin iç haritasının koordinatlarına dönüşür. Garip akımının berrak, sade havası bu kitaba sinmiş olsa da Cansever, kelimeyi gündelik olanın içinde bırakırken bile ona gizli bir ağırlık yükler. Kitabı sonradan reddetmesi anlaşılabilir: Bu, henüz kimliğini bulmakta olan bir sesin deneme alanıdır. Ama tam da bu yüzden değerlidir, şairin hem zamanının hem de özgün sesinin ilk nişanesi olarak.

Dirlik Düzenlik ile içe dönük ben'den dışa yönelen söz'e geçiş başlar. "Masa da masaymış ha" şiiri bu geçişin manifestosudur. Masanın üzerinde birikmiş, somutlaşmış, katılaşmış şeyler bir anda sallantıya girer. Masa sallantıdaysa, üzerindeki her şey de sallantıdadır — düşünceler, nesneler, ilişkiler, anlam. Cansever bu sallantıyı hiçbir zaman çözmez; onu hissettirmeyi yeterli bulur ve bu, şiirinin en dürüst yanıdır. "Maydanoz" şiirinde de bu gerginlik dışa vurur; sıradan bir bitkinin adı, birdenbire varolmanın bütün telaşını taşır.

Yerçekimli Karanfil ve Umutsuzlar Parkı ile şiiri çok seslilik kazanır. Bireysellik yoğundur ama artık topluma açılan çatlaklar belirmiştir. Umutsuzlar Parkı'nın sonu, bu gerilimin doruk noktasıdır: "İNSAN SANA GÜVENİYORUM SAYGILARIMLA" — büyük harflerle yazılmış bu dize, hem çığlık hem de ant içmedir. Öfkeyle başlar, sıradanlıkla devam eder ve umutla biter. Ama bu umut kolayca elde edilmiş değildir. Bir kitap boyunca çekilen acının ardından gelen güven, farklı bir ağırlık taşır.

Tragedyalar ile şiire tiyatro girer. Mücadele ve isyan dili, bireysel seslerden evrensel figürlere dönüşür. Cansever burada Antigone'yi, Robespierre'yi çağırırken kendi sesini bu figürlerin içinde eritir, ama asla tamamen kaybolmaz. "Her yalnızlık bir ihtilaldir" dizesi, bu iki kutup arasındaki gerilimi — bireysel yalnızlık ile kolektif devrim arzusu — tek bir satırda somutlaştırır.

Ben Ruhi Bey Nasılım ve Bezik Oynayan Kadınlar ise Cansever'in şiiri birer anlatıya dönüştürdüğü ustalık dönemidir. Ruhi Bey, İstanbul'un ara sokaklarında, insanlarla kurduğu ve kuramadığı ilişkilerin içinde kendi varlığını sorgular. "İnsan yaşarken özgürdür ve yaşarken bütün ölümlerini öldürerek ölebilir" — bu, bir şairin değil, yaşamın kendisinin cümlesidir. Bezik Oynayan Kadınlar'daki Manastırlı Hilmi Bey, Cemal ve Seniha ise burjuva ahlakının çürümüş katmanları altında kalan bireyleri temsil eder; psikolojik derinlikleri, şiiri neredeyse bir romana dönüştürür.

Son kitaplara doğru ilerledikçe varoluşsal sorular yumuşamaz, ama şair bu soruları taşımayı öğrenmiş gibidir. Eylülün Sesiyle'de, 1980 darbesinin gölgesinde bile yenilgi yoktur — tam tersine, Anadolu'ya duyulan güven ve direnç vardır. Öncesi De Kalır'ın son şiirleri, Tomris Uyar'a yazılmış aşk şiirleridir; sevgilinin hareketlerine ve yarattığı duygulara odaklanır, ortak anılara değil. Bu tercih bile Cansever'in şiiri hakkında çok şey söyler: Şiir, yaşananın değil, yaşananın içindeki titreşimin kaydıdır.

Bir Eleştirinin Kenarından

Edip Cansever üzerine yazılmış eleştirel metinlerin büyük çoğunluğu onu İkinci Yeni içinde konumlandırır ve bu konumlandırma kısmen doğrudur. Ama bu yaklaşım, şairi bir akımın içinde dondurmak gibi bir yan etkiye sahiptir. Oysa Cansever'in şiiri, akım tartışmalarının dışında, bağımsız bir yörüngede ilerlemiştir.

Cansever'in en özgün katkısı, şiiri bir lirik patlama olmaktan çıkararak bir zihinsel süreç haline getirmesidir. Şiiri okuduğunuzda yalnızca bir duyguyu almaz, o duygunun nasıl oluştuğunu da izlersiniz. Bir izlenim değil, bir düşünme edimi karşılar sizi. Bu yönüyle Cansever, Türk şiirinde nadir rastlanan bir entelektüel sabra sahiptir. Ama bu sabır zaman zaman bir bedel öder: Şiirlerinin bir kısmı, kavramsal ağırlığı altında nefes almakta zorlanır. Özellikle orta dönem bazı şiirlerinde kurgusal karmaşıklık, ses güzelliğinin önüne geçer; bu da okurla kurulan duyusal bağı zayıflatır.

Öte yandan Cansever'in dramatik yönelimi — Ruhi Bey, Bezik Oynayan Kadınlar, Çağrılmayan Yakup — Türk şiirinde yeni bir alan açmıştır. Şiirin anlatı ve tiyatroyla buluşması, salt edebi bir tercih değil, bir zorunluluktan doğmuştur. Bireysel ses artık tek başına yetmemektedir, çoğullaşmak zorundadır. Bu zorunluluk, bireyin toplumsal ilişkiler ağından bağımsız var olamayacağını kavrayan bir şairin bilinciyle şekillenir. Ve yabancılaşma, Cansever'in şiirinde yalnızca ruhsal bir sancı değil, tarihsel bir koşulun ifadesidir. Bu bağlamda Cansever, şiirin sınırlarını içeriden genişleten bir şairdir. Ne tamamen lirik, ne tamamen epik; ikisi arasında, her ikisini de besleyen bir geçiş noktasında durur.

Son olarak, Cansever'in siyasi şiiriyle varoluşsal şiiri arasındaki denge meselesi önemlidir. Şair, ikisini birbirinden asla koparmamıştır. Robespierre için yazdığında da Ruhi Bey'i anlattığında da, birey ile tarih arasındaki gerilim hep devrededir. Bu gerilimin altında, tarihin bireyi hem biçimlendirdiği hem de bireyin tarihi dönüştürebileceği — ama bu dönüşümün bedelsiz gelmediği — tespitine dayanan bir kavrayış yatar. Şiir bu noktada bir çözüm sunmaz, sunulamayacağını da bilir. Yine de bakar, adlandırır ve bu bakış ile adlandırma, başlı başına bir direniştir. Bu, Türk şiirinin daha az ilgilendiği bir bütünleştirme çabasıdır ve Cansever'i bu konuda özgün kılan şeydir.

Kırk Yıl Sonra Masanın Sallantısı

Cansever, 1986'da öldü. Masası hâlâ sallantıda.

Kırk yıl sonra onun şiirini okumanın anlamı şudur: Modern kentlerde yaşayan, toplumsal baskılarla bunalan, kendiyle barışamayan insan figürü, Cansever'in şiirinden bu yana değişmemiştir. Belki de hiç değişmeyecektir. Ve bu değişmemişlik, şiirinin ne denli doğruyu söylediğinin kanıtıdır.

"İnsan sana güveniyorum saygılarımla" diye bitiren bir şair, umudu küçümsememiştir — ama onu ucuza da satmamıştır. O güven, pek çok kitap boyunca öfkeyle, yalnızlıkla, anlamsızlıkla yüzleşmenin ardından gelen bir güvendir. Bugün bunu okumak, teslim olmadan direnmek için bir dil bulmak gibidir.

Edip Cansever'in ölümünün kırkıncı yılında, onun şiiriyle yapmamız gereken şey belki de budur: Masanın sallantısını kabul etmek, ama masadan kalkmamak.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Pekin'in Konukları

Soykırımcı Epstein Koalisyonu'nun (ABD ve İsrail) 28 Şubat'ta İran'a karşı başlattığı savaş, üçüncü ayını tamamlarken küresel güç dengelerini derinden sarstı. Bu hafta Pekin'in önce Trump, ardından da Putin’i ağırlaması, dengelerin nereye evrildiğini çarpıcı biçimde gözler önüne serdi. Her iki ziyaret de farklı öncelikler, farklı beklentiler ve farklı hesaplar taşısa da Çin'in ağırlığının artık inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ortaya koydu. Pekin hem rakibiyle masaya oturdu hem de stratejik ortağıyla ittifakını pekiştirdi ve bütün bunları İran cephesindeki yangının giderek daha karmaşık bir hal aldığı bir hafta içerisinde gerçekleştirdi.

Trump Pekin'de

13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Trump'ın Pekin ziyareti, 2017'den bu yana bir ABD başkanının Çin'e yaptığı ilk resmi ziyaret oldu.[1] Sekiz buçuk yıllık aranın ardından yeniden Tiananmen Meydanı'nda devlet töreniyle karşılanan Trump, yanında Boeing, Citigroup ve Qualcomm gibi dev Amerikan şirketlerinin CEO'larını getirdi. Bu tercihle Washington, büyük güç rekabetini bir kenara bırakıp ticari uzlaşmayı önceliklendirmeye hazır olduğunu gösterdi.

Çin’in lideri Şi Cinping ise 14 Mayıs'taki görüşmeye başlarken dünyanın "yüzyılda görülmeyen değişimler" içinde olduğuna dikkat çekti ve "Çin ve ABD, Tukidides Tuzağı'ndan büyük güç ilişkilerinde yeni bir paradigma yaratabilir mi?"[2] sorusunu sordu. Yükselen bir gücün mevcut küresel hegemonyayı tehdit etmeye başladığında savaş riskinin dramatik biçimde artması anlamına gelen “Tukidides Tuzağı” kavramını kullanan Şi’nin de amacının tehditten öte rekabetin belirli sınırlar içinde tutulduğu istikrar ilişkisi olduğu görüldü.

Görüşmelerin en kritik noktası beklendiği gibi Tayvan meselesiydi. Şi, ABD-Çin ilişkilerinin Tayvan meselesi "iyi yönetilirse büyük bir istikrara kavuşacağını" ama aksi halde "çatışma ve hatta savaş riskiyle" karşılaşılabileceğini açıkça vurguladı.[3] Bu uyarının arka planını Aralık 2025'te ABD'nin Tayvan'a açıkladığı 10 milyar dolarlık silah satışı kararı oluşturuyordu, ki söz konusu teslimatlar henüz gerçekleşmedi.

Fakat asıl çarpıcı olan Trump'ın pozisyonuydu. ABD'nin yerleşik "Tek Çin Politikası"ndan sapan Trump, Tayvan için savaşa girmeye sıcak bakmadığını açıkça ifade etti. Tayvan'ın coğrafi olarak çok uzak olmakla birlikte ABD'nin çip endüstrisini çaldığını ileri süren Trump, Tayvan'a verilen güvenlik güvencelerinin içini fiilen boşalttı. Çin tarafı ise yapay zeka, enerji ve özellikle nadir toprak elementleri üzerindeki hakimiyetini ABD'ye karşı açık bir stratejik koz olarak masaya getirdi. Böylece ortaya çıkan denklemde Trump, Tayvan'a yapılacak silah teslimatlarını ötelemek karşılığında Çin'den tarım ürünleri ve enerji alanında yeni satın alma anlaşmaları aldı.

Trump'ın Çin'den beklentisi yalnızca ticaret alanında değildi. Washington, Pekin'in İran ekonomisinin can damarı olduğunu bilerek Çin'i İran üzerinde baskı kurmaya davet etti. Ancak eski CIA Direktörü ve Savunma Bakanı Leon Panetta'nın da ortaya koyduğu gibi, İran Hürmüz Boğazı kartıyla adeta "ABD'nin başına silah dayamış" durumdayken Çin bu teklifi reddetti.[4] İstikrarı bozan taraf olarak ABD ve İsrail'i gören Çin, bölgede ABD tarafında konum almayacağını zımni biçimde ortaya koydu.

Tüm bu gerilimlere rağmen zirve, belirli bir çerçeveyle kapandı. İki lider, Trump iktidarının kalan üç yılında ABD-Çin ilişkilerini çatışmasız sürdürmeyi kararlaştırdı.[5] Çin Dışişleri Bakanı Vang Yi'nin tanımıyla bu yeni çerçeve, "işbirliğinin temel dayanak olduğu, rekabetin uygun sınırlar içinde yürütüldüğü, cepheleşme ve çatışma yerine barışa odaklanan bir istikrar ilişkisini" ifade ediyordu. Beyaz Saray açıklamasında ise İran konusunda da "belirli alanlarda ilerleme kaydedildiği" belirtildi. Washington’a göre Pekin en azından Tahran'ın nükleer silaha sahip olmaması ve Hürmüz Boğazı'nın yeniden açılması gerektiği konusunda kendileriyle aynı fikirdeydi.

Ancak Trump heyetinin Çin'de sergilediği diplomatik saygısızlık da dikkat çekiciydi. Heyetin üyeleri Çinli yetkililerin sunduğu hediyeleri çöpe attılar. Bu küçük “jest”, iki ülke arasındaki derin güvensizliğin sembolik bir yansımasıydı. Ve aynı zamanda ABD emperyalizminin hegemonyasının çöküşü bağlamında bu ziyaret, Washington’nun artan kırılganlıklarını yönetme çabasından başka bir şey değildi.

Putin Pekin'de

Trump'ın ziyaretinin üzerinden yalnızca altı gün geçmişti ki 20 Mayıs'ta Putin, Pekin'deki Büyük Halk Salonu'nda Şi Cinping ile kapsamlı görüşmelere oturdu. Ancak bu kez atmosfer bambaşkaydı. Trump'la yapılan zirvede görülen temkinli uzlaşı havası yerini açık bir stratejik dayanışmaya bırakmıştı. Trump heyetinin hediyeleri çöpe attığı kentte Putin, büyük bir itibar ve saygıyla ağırlandı.

Bu “yakınlık” tarihsel açıdan oldukça önemli. “Soğuk Savaş” döneminde Nixon ve Kissinger yönetimi, Çin ile Sovyetler Birliği arasındaki derin krizleri fırsata çevirerek "Pingpong diplomasisi" eşliğinde Çin'i Sovyetlerden koparmayı başarmıştı. Bugün ise ABD stratejisi tam tersi bir etki yaratıyor. Washington’un Çin'i birincil düşman olarak konumlandırma ve Ukrayna Savaşı'nın ardından Rusya'ya uygulanan ağır yaptırımlarla Moskova'ya bütün Batı’nın kapılarını kapama politikası, iki büyük gücü birbirine karşı karşıya getirmek yerine kucaklaştırdı.[6] ABD, kendi eliyle Kissinger’in “başarısını” tersine çevirdi.

Bu kucaklaşmanın rakamsal boyutu da son derece büyük. Putin'in ziyaretiyle eş zamanlı olarak Harbin'de düzenlenen Çin-Rusya İki Taraflı Ticaret ve Yatırım Fuarı'nda ortaya çıkan tablo, yaptırım politikasının fiilen işlevsizleştiğini gözler önüne serdi. Batılı şirketlerin Rusya pazarından çekilmesiyle Çinli üreticiler bu boşluğu doldurmakta gecikmedi. İki ülke arasında son 25 yılda otuz kattan fazla artış kaydeden ticaret hacmi, 2025 yılı itibarıyla 240 milyar dolara ulaştı.[7] Daha da çarpıcı olan finansal tabloda ise iki ülke arasındaki ticari ödemelerin yüzde 99’u artık dolar ya da euro yerine ruble ve yuan ile gerçekleşiyor.

Bu finansal dönüşüm yalnızca ikili ticaretle sınırlı değil. Rusya, yuan cinsinden yeni devlet tahvilleri ihraç etme kararı alırken, Batı'nın SWIFT yaptırımlarına yanıt olarak geliştirilen Çin'in Sınır Ötesi Bankalararası Ödeme Sistemi (CIPS) rekor işlem hacmine ulaştı. İran savaşı sürecinde petrol ticaretinde yuan kullanımının katlanarak artması da bu tabloya eklendiğinde, dolar hegemonyasındaki kalıcı bir çatlağın belirginleştiği ortaya çıkıyor.

Öte yandan İki ülkenin ilişkisindeki asimetriye de dikkat etmek gerekiyor. Rusya'nın toplam ticaretinin yüzde 40’ı Çin ile yapılırken, Çin'in ticaretinde Rusya'nın payı yalnızca yüzde 4,5 civarında. Üstelik Çin'in ABD ile olan ticaret hacmi Rusya ile olanın iki katı. Bu nedenle Pekin, Washington ile köprüleri tamamen yakmamaya özen gösteriyor. Bununla birlikte enerji cephesinde bu ilişki Çin açısından giderek daha kritik bir önem kazanıyor. Çin petrol ithalatının büyük kısmını ABD kontrolü altındaki deniz rotalarından (Malakka ve Hürmüz boğazları) gerçekleştiriyor. Rusya'dan karayolu ve boru hattı üzerinden gelecek enerji, olası bir deniz ablukasına karşı Pekin için stratejik bir güvence oluşturuyor. "Sibirya'nın Gücü 2" boru hattı projesi bu çerçevede değerlendirildiğinde salt ekonomik değil, jeopolitik bir anlam taşıyor. Ayrıca görüşmelerde yirmi civarında stratejik anlaşma imzalandı ve enerji, ticaret, sanayi, yüksek teknoloji ve küresel düzenin geleceği ele alındı.[8]

Diğer yandan Çin ile Rusya arasındaki ilişkinin geleneksel bir askeri ittifakı barındırmadığı da bir gerçek. Çin ve Rusya, ortak savunma taahhüdüne girmemekle birlikte birbirlerinin çatışmalarına doğrudan taraf olmuyorlar. Ancak her iki lider de uluslararası sistemdeki tek taraflılığa, ABD hegemonyasına ve dayatmalarına karşı çıkarak çok kutuplu bir dünya düzeni savunusunda birleşiyor. Bu da Çin ile Rusya’nın klasik anlamda bir ittifak değil, "eş güdümlü stratejik ortaklık" ya da başka bir deyişle ittifaksızlık temelinde örülen stratejik bir dayanışma içinde olduğunu gösteriyor.

İran Ateşi

Bu iki zirve gerçekleşirken İran cephesindeki tablo da yeni ve karmaşık bir görünüm kazandı. Özellikle Beyaz Saray içinde İran politikası konusunda derin bir kırılma yaşanıyor. Savunma ve Dışişleri Bakanları İran'a karşı askeri baskı yapılmasında ısrar ederken, Başkan Yardımcısı Vance ve müzakere ekibi ön anlaşma yoluyla diplomasiye bir şans verilmesini savunuyor. Gergin bir Beyaz Saray toplantısının ardından Trump, 19 Mayıs için planlanan saldırıyı erteledi. Bu ertelemenin perde arkasında yalnızca iç baskılar değil, Katar, Suudi Arabistan ve BAE'nin olası bir savaşta İran'ın enerji tesislerine saldırmasından duydukları büyük korku da yer alıyor.[9]

Bunlarla birlikte Trump ile Netanyahu arasında ciddi bir kriz patlak verdi. Netanyahu savaşın hemen yeniden başlaması için baskı uygularken, Trump müzakerelere 30 gün daha süre vermek istiyor. İkili arasındaki bir telefon görüşmesinin son derece gergin geçtiği de aktarılıyor.[10]

Amerikan basınında art arda çıkan haberler ise savaşın ABD cephesindeki bedelini gözler önüne seriyor. Mühimmat stokları ciddi ölçüde eridi, askeri yıpranma arttı, kamuoyu desteği yüzde 37 gibi çok düşük bir seviyeye geriledi.[11] Öte yandan İran'ın askeri kapasitesi beklenenden çok daha hızlı toparlanıyor. Altı haftalık ateşkes sürecinde İHA üretimini yeniden başlatan İran, vurulan füze sahalarını ve fırlatma rampalarını yıllar içinde değil muhtemelen birkaç ay içinde eski haline getirebilecek durumda.[12]

Müzakere cephesinde ise taraflar birbirine zıt pozisyonlardan ayrılmıyor. İran, nükleer dosyanın masaya yatırılabilmesi için beş ön koşul öne sürüyor: Tüm cephelerde savaşın bitmesi, yaptırımların tamamen kalkması, dondurulmuş varlıkların tamamının iadesi, savaş tazminatının ödenmesi ve İran'ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenliğinin resmen tanınması. ABD'nin teklifiyse tam tersi: Tazminat yok, İran'ın zenginleştirilmiş uranyumunun büyük bölümünün teslimi, yalnızca tek nükleer tesisin açık kalması, dondurulmuş varlıkların yalnızca yüzde 25’inin serbest bırakılması ve ateşkesin müzakerelere bağlanması.[13] Pakistan'ın arabuluculuğunda yürütülen on dört maddelik revize teklif üzerindeki trafik sürse de iki tarafın da pozisyonlarından geri adım atmadığı görülüyor. Uranyum konusunda Putin'in bir ara formül olarak ileri sürdüğü, İran'ın uranyumunu Rusya'da depolayabileceği önerisi ise henüz somut bir zemin bulabilmiş değil.

İran bu süreçte yalnızca savunma konumunda değil, yeni stratejik kozlar da üretiyor. Hürmüz Boğazı'ndaki operasyonel alanını 500 kilometrelik devasa bir "hilal" şeklinde genişlettiğini açıklayan Tahran, boğaz geçişlerini kontrol etmek için de somut adımlar atıyor. Yalnızca kendisiyle işbirliği yapan gemilerin ücret karşılığında geçiş yapabileceği, "Güvenli Hürmüz" adıyla kripto para ödemelere dayanan dijital bir sigorta platformu kurmaya hazırlanan İran, bu projeden yıllık on milyar dolar gelir elde etmeyi hedefliyor.[14] Buna karşılık ABD'nin açıkladığı, donanma refakatine dayanan kırk milyar dolarlık alternatif sigorta planı, gemilere yönelik fiziki tehditler engellenemediği için çöküntüye uğramış ve prim oranları muazzam seviyelere sıçramış durumda.

İran'ın elindeki bir diğer koz ise çok daha az konuşulan ama potansiyel olarak son derece yıkıcı bir alan: Kara sularından geçen ve Google ile Meta gibi teknoloji devlerinin altyapısını oluşturan denizaltı internet kabloları. İran, bu hatlar üzerinden lisans ücreti talep etmeyi planlarken, olası bir savaşta söz konusu kabloların hedef alınması durumunda küresel çapta dijital bir felaketin yaşanabileceği uyarısı yapılıyor.

Körfez'de Bölünme

Savaşın bölgesel durumuna bakıldığında Körfez ülkelerinin birbirinden keskin biçimde ayrışan politikalar izlediği görülüyor. Suudi Arabistan, başlangıçta İran'a karşı savaşı destekleyip saldırılara katılsa da, İran'ın Körfez'deki enerji tesislerini vurma tehdidi ve Yemen'den gelebilecek saldırı riskinin büyüklüğünü hesapladıktan sonra geri adım attı. Hava sahasını ve topraklarındaki üsleri kullandırmayı reddeden Suudi Arabistan, Washington'ın bölgedeki en eski müttefiklerinden birinin artık "hayır" diyebildiğini gözler önüne serdi. 2019 Aramco saldırısından bu yana ABD koruma kalkanına olan güvenini yitiren Riyad, alternatif arayışa girerek Pakistan ile ortak bir savunma anlaşması imzaladı ve Pakistan bölgeye asker, savaş uçağı ve hava savunma sistemleri konuşlandırdı.

Birleşik Arap Emirlikleri ise çok daha farklı bir rota izliyor. İsrail Başbakanı Netanyahu'nun savaşın ortasında gizlice BAE'nin Elayin kentine giderek Şeyh Muhammed bin Zayed ile görüştüğü ortaya çıktı.[15] İran sınırına yalnızca iki yüz elli kilometre uzaklıktaki bu kentte gerçekleştiği belirtilen ziyareti BAE yönetimi yalanlasa da Mossad ve Şin Bet başkanlarının BAE'ye defalarca gizli ziyaretler yaptığı, İsrail'in BAE'ye Demir Kubbe bataryaları ve radar sistemleri konuşlandırdığı gün yüzüne çıktı. Ayrıca iddialara göre ABD, BAE'den Hürmüz Boğazı'ndaki İran'a ait petrol rafinerisi bulunan Lavan Adası'nı ele geçirmesini talep etti.[16] İsrail, bu ilişkileri ifşa ederek Körfez ülkelerini İran'a karşı savaşa daha fazla çekmeyi hedefliyor.

Savaşın bir diğer cephesi Lübnan’da ise İsrail’in saldırıları sürüyor. Nisan'da duyurulan ateşkese rağmen İsrail, Lübnan'ın güneyinde sağlık çalışanlarını ve sivilleri de kapsayan ağır hava saldırılarında bulunuyor. Karadaki tablo ise İsrail ordusu için beklentilerin çok dışına çıktı. Hizbullah, "birleşik ateş tuzağı" adını verdiği çok katmanlı bir strateji uyguluyor. Hizbullah güçleri bir hedefi vurduktan sonra hemen bölgeye gelen kurtarma ve destek ekiplerini de vurarak İsrail'in lojistik altyapısını felç ediyor. Bu yöntemle İsrail'in Demir Kubbe bataryalarından biri de vuruldu. İsrail güçlerinin sınırın sekiz ila on kilometre içinde fiilen sıkıştığı ve geri çekilmeyi siyasi olarak kendi içlerinde bir yenilgi saydıkları için çıkmaza girdikleri belirtiliyor. Hizbullah Genel Sekreteri Naim Kasım, İsrail saldırıları durup işgal sona ermeden doğrudan müzakereye girmeyeceklerini ve silah bırakmayı tartışmayacaklarını ilan etti.[17]

Savaşın görünmeyen boyutlarından biri de Irak'ta kendini gösterdi. İsrail'in Irak'ın batı çölünde İran'a yönelik operasyonları desteklemek için iki gizli askeri üs kurduğu ortaya çıktı. Bu üsler tesadüfen alanı gören bir çobanın askeri komutanlığa haber vermesiyle ifşa oldu. Söz konusu çobanın bunun ardından helikopterden açılan ateşle öldürüldüğü aktarılıyor. İsrail uçaklarının İran'ı vururken Irak hava savunma sistemleri ve radarlarının kasten kapatıldığı bilgisi, Irak'ın kâğıt üzerindeki egemenliğinin fiiliyattaki içeriğini gözler önüne seriyor. Bu gelişme Irak kamuoyunda ve siyasetinde ABD'ye ve hükümete karşı büyük bir öfkenin kaynağı haline gelmiş durumda.

Yeni Düzen

Trump ve Putin’in aynı hafta Pekin'e gitmesi, küresel güç dengelerinin önemli biçimde dönüştüğünün bir ilanı oldu. Washington’un yıllardır uygulamaya çalıştığı Çin'i çevreleme stratejisine rağmen bugün ABD başkanı Tiananmen’de devlet töreniyle karşılanıyor. Rusya ise Batı'nın kapattığı tüm kapıların ardından stratejik ortağıyla yirmi anlaşma imzalıyor. Nixon'ın Çin'i Sovyetlerden kopardığı strateji ise tam tersine işliyor. ABD, Ukrayna Savaşı üzerinden Rusya'yı ve ticaret savaşıyla Çin'i aynı anda karşısına alarak bu iki gücü kendi eliyle birleştiriyor. 240 milyar dolarlık ticaret hacmi ve ödemelerin yüzde 99’unun yerel para birimleriyle yapılması, Batı'nın yaptırım silahının köreldiğini ve dolarsızlaşmanın artık bir slogan değil somut bir gerçek olduğunu belgeliyor.

İran cephesinde ise tablo çok daha sancılı. Mühimmat stoku eriyen, kamuoyu desteği yüzde 37’ye gerileyen, Körfez'deki eski müttefiklerinin "hayır" diyebildiği bir ABD, askeri kapasitesini hızla yeniden kuran, Hürmüz'ü dijital sigortayla geçim kapısına dönüştürmeye hazırlanan ve denizaltı kablo kozunu masaya süren bir İran ile karşı karşıya. Trump ile Netanyahu arasındaki kriz derinleştikçe, Beyaz Saray içindeki bölünme büyüdükçe, "direniş ekonomisi" ayakta kaldıkça bu çıkmazın kısa sürede çözüleceğine inanmak giderek güçleşiyor.

Sonuç olarak Pekin'in bu hafta ağırladığı iki konuk, yeni dünya düzeninin iki ayrı yüzünü temsil ediyordu. Biri pazarlık gücünü yitirmiş ama savaşı tırmandırma tehdidinden vazgeçemeyen bir hegemon, diğeri ise ekonomik ve jeopolitik kazanımlarını derinleştiren bir stratejik ortak. Her ikisinin de aynı şehirde, arka arkaya karşılanmış olması ise bu yeni düzenin sessiz mimarının kim olduğuna dair en keskin cevabı halihazırda sunuyor.


[1] https://www.euronews.com/2026/05/14/trump-and-xi-start-high-stakes-bilateral-talks-in-beijing

[2] https://www.kanal6haber.com/abd-baskani-donald-trumpin-cin-ziyareti-nasil-gecti-iste-tum-bilinmesi-gerekenler

[3] https://www.euronews.com/2026/05/14/trump-and-xi-start-high-stakes-bilateral-talks-in-beijing

[4] https://ydh.com.tr/d/40099/trump-in-iran-savasi-stratejisi-sorgulaniyor

[5] https://www.kanal6haber.com/abd-baskani-donald-trumpin-cin-ziyareti-nasil-gecti-iste-tum-bilinmesi-gerekenler

[6] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-liderleri-pekinde-stratejik-ortakligi-gorustu/

[7] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-arasindaki-ticaret-hacmi-240-milyar-dolara-ulasti/

[8] https://harici.com.tr/rusya-ve-cin-liderleri-pekinde-stratejik-ortakligi-gorustu/

[9] https://ydh.com.tr/d/40099/trump-in-iran-savasi-stratejisi-sorgulaniyor

[10] https://www.i24news.tv/en/news/israel/diplomacy-defense/artc-netanyahu-s-hair-was-on-fire-after-tense-call-with-trump-as-us-sidelines-iran-strike-in-favor-of-deal-report

[11] https://ydh.com.tr/d/40085/trump-bu-savas-tan-pacasini-kurtarmaya-calisiyor

[12] https://harici.com.tr/cnn-iran-askeri-kapasitesini-beklenenden-daha-hizli-toparliyor/

[13] https://ydh.com.tr/d/40094/pakistan-arabuluculugunda-iran-abd-hattinda-kritik-diplomasi-trafigi

[14] https://ydh.com.tr/d/40087/iran-ve-umman-hurmuz-bogazi-gecis-ucretini-gorusuyor

[15] https://harici.com.tr/hamaney-iran-uranyumunun-yurt-disina-cikarilmasini-yasakladi/

[16] https://www.jpost.com/middle-east/article-896438

[17] https://www.ilkha.com/dunya/hizbullah-lideri-kasim-teslim-olmayacagiz-ve-savas-alanini-terk-etmeyecegiz-532462

18 Mayıs 2026 Pazartesi

(Çeviri) Mustafa Kemal Atatürk ve Kemalizm - Mitchell Abidor

Çevirmenin Notu: Mitchell Abidor, Brooklyn'de yaşayan, özellikle Fransız devrimci tarihi, anarşizm ve sosyalizm konularında uzmanlaşmış Amerikalı bir yazar, çevirmen ve tarihçidir. Fransızca, İspanyolca, İtalyanca ve Esperanto gibi dillerden 1000'den fazla çeviri yapan Abidor, Marxists Internet Archive'ın da önde gelen Fransızca çevirmenidir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://marxists.architexturez.net/history/turkey/kemalism/history.htm


Mustafa Kemal, 1919-1923 Kurtuluş Savaşı'nda İngiliz destekli Yunanlılara karşı Türk ordularını zafere taşıyarak Türkiye'nin toprak bütünlüğünü koruduğunda, Osmanlı sonrası Türkiye'de iktidarı devralmak için halk kahramanı konumundaydı. Ve iktidara geldiğinde, I. Dünya Savaşı sonrası dünyada eşi benzeri görülmemiş devrimci değişiklikler yaptı.

Kemalizm, faşizm ve Bolşevizm gibi, savaşın doğrudan bir sonucu olmakla birlikte kendine özgü bir nitelik taşır. Faşizm ve komünizm, İtalya ve SSCB vatandaşlarının günlük yaşamı üzerinde bariz etkiler yaratmış olsa da, öncelikle ülkenin sosyo-ekonomik ve siyasi yapılarını değiştirmeyi amaçlamışlardı. Mustafa Kemal ise, Türk toplumunu kökten değiştirmek amacıyla, günlük yaşamın ayrıntılarını dönüştürmeye yöneltmiştir. Sınıf yapıları bozulmadan kaldı, ancak yaşam yeniden şekillendi.

Kemalizm’in resmi olarak altı ilkesi (cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devletçilik, laiklik ve devrimcilik) olsa da, pratikte üç ilke vardı: laiklik, modernizm ve milliyetçilik. Atatürk bu unsurları kendine özgü bir şekilde bir araya getirdi; bu unsurlar bazen birbirine karışırken, bazen de görünürde çelişki içinde olsalar da içsel olarak tutarlılıklarını korudular. Kemal'in dehası, bu unsurları devrimci bir doktrin halinde birleştirerek, Türk toplumunu neredeyse hayal edilemeyecek şekillerde değiştirmek için kullanabilmesinde yatıyordu.

Kemalizm’in ilk ayağı laiklikti ve iktidara gelir gelmez hemen meclis imamını görevden alarak, “Burada böyle şeylere [namazlara] ihtiyacımız yok. Camide kılabilirsiniz” dedi. Hükümetin tüm dini daireleri de kapatıldı ve son olarak halifelik kaldırıldı, hanedan üyeleri Türkiye’den sürüldü. Bütün bunları yaparak Atatürk, o günden bu yana Kemalizmin merkezinde yer alan bir kuralı oluşturdu: Türk siyasetinde dinin hiçbir rolü yoktur. Mustafa Kemal, Fransız laiklik kavramının hayranıydı (ve Fransız hükümetinden çok önce kamusal alanlarda başörtüsü yasağı getirdi) ve bu laiklik ilkelerini tavizsiz bir titizlikle uyguladı.

Tıpkı fesle yapılan savaşta olduğu gibi.

Başlangıçta Akdeniz denizcileri tarafından giyilen fes, Müslüman dindarlığının bir sembolü haline gelmişti. Bu nedenle Atatürk, memurlara Batı tarzı şapka takmalarını emrederek fesi yasakladı ve Türkiye'nin iç bölgelerine yaptığı bir yolculukta Panama şapkası takarak kendisi de büyük bir tartışma yarattı.

Fesin yasaklanmasının sembolik anlamı, tıpkı Fransa’da başörtüsünün yasaklanmasında olduğu gibi, herkes için açıktı: Din artık Türk yaşamının görünür bir parçası olmayacaktı ve dindar kesimin buna tepkisi çok şiddetli oldu. Mustafa Kemal taviz vermedi ve devrimci İstiklâl Mahkemeleri, yasağı uygulamak ve isyanları bastırmak için kırsal bölgelere yayıldı; hatta direnenleri idam etmeye kadar gitti.

Fesle mücadele, Kemalizm’in ikinci unsuru olan modernizme, ya da Mustafa Kemal’in deyimiyle “medeniyete” yol açtı. Fes, modası geçmiş ve gerici olan her şeyi temsil ediyordu. Panama şapkası ise o dönemin modasıydı ve Atatürk, Türkiye’yi kendi gözünde modern olan şeye hemen ve tamamen sürüklemeyi amaçlıyordu.

Gregoryen takvimin yerine cumhuriyetçi bir takvim geliştiren Büyük Fransız Devrimi’nin izlediği yolu tersine çeviren Mustafa Kemal, o takvimi zorunlu kıldı ve kullanılan dini temelli takvimleri kaldırarak Gregoryen takvimini dayattı. Sadece tarihler değişmekle kalmadı, zamanın ölçülüş şekli de tamamen değiştirildi; gün batımından itibaren sayılan saatler yerine 24 saatlik saat sistemi benimsendi. Mayıs 1928’de Arap rakam sistemi kaldırıldı ve yerine Hint rakam sistemi getirildi. Hatta popüler müzik bile Kemalist dalganın etkisine kapıldı: Türk müziği radyolardan yasaklandı ve hem radyoda hem de konservatuarlarda Batı müziği dayatıldı. Son olarak, 1934'te soyadı olmayan halka soyadları dayatıldı ve işte o zaman Mustafa Kemal, ailesinin diğer üyelerine bile ait olmayan, sadece kendisine ait bir soyisim olan Atatürk, yani "Türklerin Babası" oldu.

1928 yazında, “Ulusu cehaletten kurtarmanın tek yolu, ulusal dile uygun olmayan Arap harflerini terk etmektir” diyen bir karar alındı. 1 Kasım 1928'de, aksan işaretleri içeren ve Latin harflerini kullanan yeni Türk alfabesini belirleyen bir yasa kabul edildi ve bu yasa birkaç gün sonra yürürlüğe girdi. Yasa, Osmanlı alfabesiyle yazılmış kitapları yasaklamakla kalmadı, 1 Haziran 1929'dan itibaren tüm özel yazışmaların yeni alfabeyle yazılmasını da zorunlu kıldı. Atatürk bu önlemleri sadece tavsiye etmek ve desteklemekle kalmadı; ülkeyi dolaşarak yeni alfabenin kullanımını öğretti.

Türk yazısı artık Batı dünyasının büyük bir kısmıyla uyumlu hale getirilmişti, ancak bu süreçte birkaç ciddi, istenmeyen – ya da belki de kasıtlı – sonuç ortaya çıktı: Türkler artık kendi geçmişlerinden kopmuş, Osmanlı dönemine ait belgeleri okuyamaz hale gelmişti. Atatürk’ün erken dönem yazıları -en önemli eseri olan, hayatının ve Devrim’in seyrini anlattığı altı günlük konuşması Nutuk da dahil olmak üzere - bu sisin içinde kayboldu.

Bu reform, Kemalizm’in son unsuru olan milliyetçilikle doğrudan bağlantılıdır.

Osmanlı alfabesini kaldırmakla yetinmeyen Mustafa Kemal, Osmanlı Türkçesine karşı da mücadele etti. “Osmanlı Türkçesini ortadan kaldıracağız. Türkçe, Türk milleti kadar özgür ve bağımsız bir dil olacak.” Dilin ve ulusun kaderi bir ve aynıydı ve Türk ulusunu hak ettiği yere yükseltmek için, Türkçenin Arapça ve Farsça kaynaklı yapay eklemelerden arındırılması gerekiyordu. Komisyonlar ve kongreler dili inceledi, Arapça veya Farsça kökenli kelimeleri kaldırdı ve bunların yerine Türkçe kökenli yeni kelimeler koydu. Atatürk'ün yaptığı her şeyde olduğu gibi, reform da hemen ve titizlikle uygulandı. Tıpkı fesin, dinin Türk kamusal alanına yaptığı görsel bir istila olması gibi, müezzinler de ezanları artık Arapça yerine Türkçe okuyacaklardı. Atatürk bu şekilde sadece Türkçenin üstünlüğünü değil, aynı zamanda devletin din üzerindeki üstünlüğünü, bu karşı güce iradesini dayatma gücünü de tesis etti.

Dil reformu, milliyetçi programın daha az çekici bir unsuru olan Türklerin varsayılan üstünlüğünün de bir parçasıydı. Atatürk için Türkçe sadece bir dil değildi; Güneş Dil Teorisi’nde ortaya konduğu üzere, o “ilk dil”di. Efsaneye göre, eski Türkler güneşe bakıp “Aa” demişler ve insan dilinin tarihi böyle başlamıştı. Atatürk, kongrelere katılarak, evinde toplantılar düzenleyerek ve hatta tuhaf etimolojiler geliştirerek bu çabanın tamamına yakından dahil oldu: Amazon (Ama uzun – Ama çok uzun!) ve Niagara (Ne Yagora – Ne kargaşa!) kelimelerinin Türkçe köklerini bulduğu söylenir. Uzmanlar tarafından alay konusu edilen ve daha sonra terk edilen bu teori, yine de Atatürk için çok değerliydi ve devrimci girişimi için vazgeçilmez olduğunu düşünüyordu.

Bu dilsel ulusal üstünlük, Mustafa Kemal’in Türklere atfettiği ulusal üstünlüğün ayrılmaz bir parçasıydı. 19. yüzyılda Müslüman olan ve pek tanınmayan Polonyalı sürgün Mustafa Celaleddin’in, karşılaştırmalı filoloji yoluyla Türklerin Batı medeniyetindeki merkezi rolünü kanıtlayan teorileri daha da geliştirildi ve Türkler artık Batı medeniyetinin mucitleri ve kaynağı olarak görülmeye başlandı.

İşte bu son unsur, Mustafa Kemal’i ulusal bir aşağılık kompleksi yaşadığı yönündeki her türlü suçlamadan kurtarmaktadır. Evet, Batı'nın yaşam tarzı, giyim ve müziği Türklerininkinden daha iyiydi, ancak onun dilbilimsel ve tarihsel teorilerinin de gösterdiği gibi, Türkler bunları taklit ederek, Araplar, Persler ve İslam tarafından saptırılmamış olsalardı her zaman kendilerine ait olacak olan yaşam tarzlarını benimsemekten başka bir şey yapmıyorlardı. Atatürk için Türkiye, Batı ülkesi olduğunu bilmeyen bir Batı ülkesiydi. Kemalizm, Türkiye'yi olması gereken hale getirdi. Hâlâ da öyle.

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Yönetim Üzerine Üç Soru (2) - Kim Yönetmeli? Filozof, Asabiyet ve Dayanışma

“Yönetim Üzerine Üç Soru” yazı dizisinin ilk yazısında yönetimin kökenini üretim ilişkilerinde, doğal özgürlüğün yitirilişinde ve ilahi düzende aramıştık. Ancak kökenden sonra gelen soru en az onun kadar yük taşır: Eğer yönetim kaçınılmazsa ya da en azından tarihsel bir gerçeklik olarak karşımızda duruyorsa, kim yönetmeli? Bu ikinci yazıda Platon’un bilgelik iddiasını, İbn Haldun’un asabiyet kuramını ve Kropotkin’in meşruiyeti bütünüyle reddeden dayanışma anlayışını bir arada okuyacağız.

Platon'a göre devletin yönetimi filozofa aittir. Bu tercih keyfi değildir; filozof yaratılışından gelen ruh üstünlüğüyle ve en yüksek bilgilere ulaşmayı mümkün kılan akıl gücüyle doğuştan ayrışmıştır. Dolayısıyla insanların böyle bir filozof tarafından yönetilmesi hem doğaldır hem de insan olmanın zorunlu bir gereğidir. Platon'da iktidarın meşruiyeti soy ya da servetle değil, bilgelikle belirlenir; yönetmenin siyasal içeriği yönetenin yaratılıştan gelen nitelikleriyle temellendirilebilir. Bu yaklaşım, yönetimi bir ayrıcalık olarak değil, felsefî bir yükümlülük olarak çerçeveler.

İbn Haldun ise yönetimin kaynağını bambaşka bir zeminde, insan topluluklarının varlığını sürdürme biçiminde bulur. İnsanlar geçim darlığı ve verimsiz coğrafyalar gibi zorunluluklar nedeniyle soy-sop bağı kurarak bir araya gelmiş, bu birliktelikten dayanışma ve savunma coşkusu doğmuştur. Topluluk içinde güçlü olan ve diğerlerine üstün gelen kişi, saldırıları ve haksızlıkları önleyecek bir başkana dönüşmüştür. Asabiyetin ulaşmayı hedeflediği son basamak olan devletle birlikte bu başkan, Tanrı hükümlerini kullar arasında yürütmeyi üstlenen kişi konumuna yükselir. Böylece İbn Haldun'da yönetilmek önce toplumsal bir işbölümünün dayatması olarak başlar ve zamanla ilahi bir zorunluluk olarak meşrulaşır. Platon'dan farkı şudur: meşruiyet, doğuştan gelen bir ruh üstünlüğünde değil, tarihsel süreç içinde oluşan güç ve dayanışma dinamiklerinde aranır.

Kropotkin ise bu meşrulaştırma girişimlerinin tamamına karşı çıkar. Din adamlarının, yasa koyucuların ve yöneticilerin yönetilmeyi "insan olmanın zorunluluğu" olarak sunduklarını, çocuk eğitimi yoluyla otoriteye boyun eğme alışkanlığını kuşaktan kuşağa aktardıklarını söyler. Oysa karıncalar, serçeler ve ilkel insanlar bencilce değil, dayanışma içinde hayatta kalabilmişlerdir. Hayal gücünün bastırılması yönetimin en temel araçlarından biridir; çünkü hayal gücü ne kadar gelişkinse başkasının acısını anlama kapasitesi o kadar genişler ve bu da otoriteye karşı durmayı mümkün kılar. Kropotkin'e göre toplumsal işbölümü yönetme-yönetilme ilişkisini dayatmaz; dayanışma, türün iyiliği için yeterli bir örgütlenme biçimidir. Yönetim insanın özgürce eylemesini engelleyerek onu sakatlar; bu yüzden Kropotkin yönetilmeye karşı dayanışmayı öne çıkarır.

Üç yaklaşım bir arada okunduğunda, "kim yönetmeli?" sorusunun aslında "yönetim meşru mudur?" sorusunu barındırdığı görülür. Platon bilgelikle, İbn Haldun tarihsel güçle meşrulaştırırken Kropotkin meşrulaştırmanın kendisini reddeder. Bu gerilim yalnızca antik ya da klasik bir sorun değildir; yönetimin hangi temeller üzerine kurulduğuna dair sorular bugün de aynı aciliyetle gündemdedir.

Meşruiyet sorusu yanıtsız kalsa bile yönetimin fiilen nasıl çalıştığını, bizi nasıl bağladığını ve neden sürdüğünü sormaktan vazgeçemeyiz; üçüncü yazı tam buradan başlıyor.

Kaynakça

Akbulut, Ö. Ö. (2002, Mart). Türkiye'de Planlama Kültürü Üzerine Bir Deneme. Amme İdaresi Dergisi, 35(1), s.29-54.

Akbulut, Ö. Ö. (2009). İktisadi Zorunluluk ve Politik Bir İnşa Olarak Mekan: Merkezin ve Yerelin Yerselliği. Toplum ve Hekim, 24(4-5), s.275-279.

Akbulut, Ö. Ö. (2012). Kapitalizmde Siyasetin Siyasal Halleri. Memleket Siyaset ve Yönetim, 7(17), s.178-199.

Akbulut, Ö. Ö. (2012). Yönetilmenin Dayanılmaz Ağırlığı. URAY Yerel Yönetimler Bülteni, s. 24-27.

İbn Haldun (1977), Mukaddime-İbretler Kitabı, Haberler Divanı, (Çev. Turan Dursun), Onur Yayınları, Ankara, (s.309-340).

Kropotkin, P. (2003), Anarşist Etik, (Çev. İ. Ergüden), Doruk Yayınları, İstanbul.

Platon (2008), Devlet, (Çev. S. Eyüboğlu ve M. Ali Cimcoz), Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, (s.484-508).

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...