1 Mart 2016 Salı

AKP’de Neler Oluyor?

(Toplumsal Özgürlük, Mart-Nisan 2016 sayısı)

Son bir ay içerisinde AKP içerisindeki “farklı” seslerin düzeyi giderek arttı. Başını Bülent Arınç’ın çektiği bu” farklı” sesler korosu, önceden serzenişlerini mızmız bir şekilde dile getirirken şimdi sözlerini sakınmadan söylüyorlar. Bununla birlikte Hamamönü’ndeki toplantılar ve Gül’ün tekrar ortaya çıkmasını da göz önüne alındığında bu sefer farklı bir durumun olduğu söylenebilir. İlk olarak Bülent Arınç’ın Dolmabahçe mutakabatı hakkında sözleriyle başlayan süreç, Arınç’ın sözlerini destekleyen eski bakanlarla birlikte Hamamönü’nde toplantılar yapması ve ardından Abdullah Gül’ün Erdoğan’la görüşmesi ile bir noktaya ulaşmıştı. Fakat sonrasında Arınç’ın Anayasa Mahkemesi’nin Can Dündar ve Erdem Gül hakkındaki kararını desteklemesi ve Erdoğan’a yönelik “Tanimayrum diyemezsin” çıkışıyla kılıçların kesin bir şekilde çekildiği görülmüş oldu. 

Erdoğan tavizsiz 

Buna karşın Erdoğan cephesinin hamleleri oldukça sert bir şekilde geldi: Abdullah Gül’ün AKP kurucu üyeliğinden çıkarılması, yandaş basından Arınç’a yönelik salvolar ve son olarak Zaman gazetesine kayyum atanması ile Gül’e yakın olan Boydaklara yönelik tutuklamalar. 

Bu hamleler Erdoğan’ın özellikle parti ve “mahalle” içerisinde ikinci bir sese kesinlikle izin vermeyeceğini ve şiddetli bir şekilde bastıracağını gösteriyor. Özellikle Kürdistan’daki savaş, bataklığa saplanan Suriye politikası, Artvin’de işaretlerini veren yeni bir “Gezi” korkusu Erdoğan’ı giderek kıstırmakla birlikte hırçınlaşmasına neden oluyor. Bu hırçınlaşma da rasyonellikten kopmayı, uzlaşma ve tavizleri reddetmeye yol açarak giderek kontrolü kaybetmesini sağlıyor. Özellikle Boydak Holding gibi Kayseri’nin ve “Anadolu Kaplanları” olarak adlandırılan sermayenin önemli temsilcisine yapılan operasyon hem Gül nezdinde ki “ılımlı muhafazakar demokratlara” hem de bütün sermayeye verilmiş “Reis benim” mesajını taşıyor. 

AKP’den demokrasi çıkar mı? 

Diğer yandan Gül ve Arınç’ın başını çektiği cephenin inisiyatif alarak yeni bir oluşuma yönelmeyerek, AKP içine yüklenmeleri ise umutsuz bir girişim olarak görünüyor. Herhangi bir demokratik mücadele geçmişi olmayan ve lidere biat kültürüne sahip bir cenahtan, “Reis”i devirme veya olmadı anayasal çizgiye çekilmesini sağlamayı beklemek Godot’yu beklemekten farksız gözüküyor. 

Godot’u beklemek 

Fakat çıkmadık candan umut kesilmez misali kimi “demokratlar” bu çıkışın AKP içinde bölünme yaratarak, AKP’nin özüne sahip çıkacak “demokrat” bir yapının oluşabileceği özlemiyle yanıp tutuşmaktalar. Gerek Türkiye burjuvazisinin pısırık karakteri, gerekse sermayenin Erdoğan’a alternatif bulamamasından dolayı ne AKP içinden ne de dışında bir “demokratik hareketin” çıkması beklenebilir. 

Dolayısıyla Arınç, Gül, sermaye ve AKP’den umulan bu beklenti insana Einstein’in şu sözünü hatırlatıyor: “Aptallığın en büyük kanıtı, aynı şeyi defalarca yapıp farklı bir sonuç almayı ummaktır.” 

1 Şubat 2016 Pazartesi

MHP ‘Yenileşebilir’ mi?

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2016 sayısı)

1 Kasım seçimlerinde en büyük kaybı yaşayan MHP’de her seçimden sonra olduğu gibi “yenilenme” çağrıları yankılandı. Önceki seçim sonralarından farkla bu sefer, hem bu çağrıyı yükseltenlerin sayısı fazla hem de temsilcisi oldukları çizgi farklı. 

Birbirinden faşist üç aday 

Bahçeli’ye karşı partide ve ülkücü harekette kısmen de olsa tabanları bulunan üç kişi öne çıktı: Meral Akşener, Koray Aydın ve Sinan Oğan. 

Hemen her kongrede müzmin aday olan Koray Aydın, DSP-MHP-ANAP koalisyonunda Bayındırlık ve İskân Bakanlığı yaptı ve 2005’te “fesat karıştırmak ve haksız mal edinme” suçlarından Yüce Divan’da yargılanarak “beraat” etti. 

MHP’nin gelenekçi tabanında etkin olan Aydın, teke tekte yenemediği Bahçeli’yi aday çokluğundan yararlanarak ekarte etmeyi düşünüyor. Aydın’ın çizgisi ise MHP›yi sermayenin hizmetine daha çok sokmak ve Ülkü Ocakları’nın paramiliter olarak daha aktif kullanılmasını sağlamak. Sinan Oğan ise daha önce de Bahçeli’ye karşı kazan kaldırıp partiden atıldı. Sonrasında açtığı davayla geri dönen Oğan, Azeri olmasının da avantajıyla Azerbaycan, Orta Asya ve Avrasya ile ilişkileri sahip. 

Kim daha faşist? 

Partideki Turancı çizginin ve gençliğin içinde etkin olan Oğan, “Ben Aras’ın kenarında Türk dünyasından gelen Turan kokusuyla ve Sovyetler’in bir gün dağılacağı hayaliyle büyüdüm” diyerek MHP’nin daha Türkçü ve ırkçı çizgi izlemesi taraftarı. 

Öne çıkanların en dikkat çekici ismi ise Meral Akşener. Erbakan-Çiller hükümetinde İçişleri Bakanlığı yapan Akşener, gerek bakanlığı döneminde gerekse sonrasından faşist ve militarist tavırlarıyla nedeniyle partide “Asena” olarak biliniyor.

1 Kasım seçimlerinde aday gösterilmeyen Akşener, partide hem gelenekçi hem de genç ve kadın tabanından destek görüyor. Akşener, partinin daha “merkez-sağ” çizgiye yanaşarak sermayeye daha da yakınlaşmasını, AKP’nin alternatifi olmasını savunuyor. Nitekim “merkez-sağ”dan bazı eski siyasetçiler Meral Akşener’e dolaylı desteklerini açıkladılar. Bahçeli’nin öne çıkanlara 2017’deki olağan kongreye işaret etmesine rağmen, üç aday ortak bir bildiriyle olağanüstü kurul için imza toplamaya başladılar. Fakat bu süreçte de delegelerin Akşener’e desteğinin fazla çıkması, “muhalifler” arasında çatlak oluşturuyor ve bu da Bahçeli’nin elini güçlendiriyor. 

MHP’nin asli görevi değişmiyor 

Bahçeli yönetiminde MHP, kısmen sokaklardan çekilmekle birlikte sermayeyle daha doğrudan ilişkilere geçmiş, ihtiyaç duyulduğunda ise paramiliter güçlerini sokağa dökerek devlete ve sermayeye hizmette kusur etmemişti. Fakat bu MHP sermayenin yeni dönemdeki ihtiyaçlarına cevap veremiyor. 

Nitekim öne çıkan üç adayın da sermayeyi daha da merkeze alan, aktif bir çizgi izlemeyi düşünmeleri de bir tesadüf değil. Sermaye, olası bir AKP iktidarının bitmesi durumunda, MHP’yi AKP ile koalisyona (Erdoğan’ın 7 Haziran’dan sonra yaptığı “Tabanımız MHP ile koalisyon istiyor” açıklamasındaki gibi) ya da olası başka alternatiflerle koalisyona hazır tutmaya çalışmakta. 

Diğer yandan da 8-9 Eylül’de olduğu gibi, devletin ve sermayenin ihtiyaç duyduğu zaman paramiliter güçlerini hizmete sunmaya hazır durumda tutulmak isteniyor. Dolayısıyla MHP’nin başına kim geçerse geçsin, sermayenin ve devletin «kirli aracı» olmak dışında bir şansı olmadığı görülüyor. Esas mesele kimin daha işlevli araç olacağıdır. 

CHP’de Yeni Bir Şey Yok

(Toplumsal Özgürlük, Şubat 2016 sayısı)

 Kasım seçimlerinin ardından CHP’de her zaman olduğu gibi kurultay çağrıları yapılmaya başlandı. Artık kısır bir döngü haline gelen bu kurultay süreçleri, aslında CHP’nin sistemin yedek gücü olma halini güncelleme, bu güncellemeye uyum sağlayamayanları da tasfiye etme sürecine dönmüş durumda. 

Yavuz hırsız ev sahibini bastırır 

Muhaliflerin olağanüstü kurultay isteğine, yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali CHP yönetimi, 16-17 Ocak günlerinde Ankara’da Olağan Kurultayı yapılacağı karşılığını vererek atağa geçti. Muhaliflerin derlenip toparlanmasına izin vermeden yapılacak hızlı kurultayla “güven” tazelemeyi hesaplayan CHP yönetimi, böylece bir kez daha tasfiye olanağını yakalamış gözüküyor. Nitekim Aralık sonuna doğru yapılan il kongrelerinde yönetime yakın isimlerin seçildiğini görülmektedir. 

Mustafa Balbay’ın dışındaki açıktan adaylığını açıklayan olmaması bunda büyük bir etken. Her ne kadar Balbay kongrelerde etkin olmaya çalışsa da şu ana kadar başarı sağlayamadı. Bunda Balbay’ın kısmen tasfiye olmuş ulusalcılardan pek farkının bulunmaması ve örgütçülük eksikliğinin olmasının önemi bulunmakta. Nitekim yönetimde bunu fırsat bilip hızlı bir şekilde delegelikleri ve il örgütlerini eline geçirme derdinde. 

Diğer yandan önceki kurultaylarda “derslerini” almış olan Muharrem İnce ve Umut Oran’ın pusuda bekleyişi sürüyor. Özellikle İstanbul ve Ankara’daki sonuçlara göre hareket etmeyi planlayan bu ikili, kurultay öncesi yıpranmadan “sağ” kalmaya çalışıyorlar. Böylece seçim sonuçlarından ve politik “yetersizliklerden” memnun olmayan kesimi yanlarına çekmeyi planlıyorlar. 

CHP’de hiçbir şey değişmiyor 

Ne seçimlerde aldığı oylar, ne de muhalefette kalma durumu değişen CHP’de kurultaylar ve adaylar da değişmiyor. Bir tarafta ulusalcılardan Balbay ve İnce, diğer tarafta ulusalcıların neoliberalizme uyum sağlayamamasından kaynaklı göreve getirilen Kılıçdaroğlu ve onun genç versiyonu Oran ile CHP, sistem için olası bir altüstte hem bir alternatif hem de yükselecek devrimci harekete barikat oluşturma görevini layıkıyla yerine getirebilmesi için diri tutulmaya çalışılıyor. Dolayısıyla her seçimden sonra müzminleşen bu kurultaylar ve adaylarla CHP’de, emekçilerin, halkların, gençlerin, kadınların ve Alevilerin kurtuluşunu engelleme ve sistem içine kanalize etme görevini güncelleme dışında değişen bir şey yok. düzelmiş hali....

Ne seçimlerde aldığı oylar, ne de muhalefette kalma durumu değişen CHP’de kurultaylar ve adaylar da değişmiyor. Bir tarafta ulusalcılardan Balbay ve İnce, diğer tarafta ulusalcıların neoliberalizme uyum sağlayamamasından kaynaklı göreve getirilen Kılıçdaroğlu ve onun genç versiyonu Oran konumlanmış durumda. CHP, sistemin yaşayabileceği olası bir altüstte hem bir sistem içi alternatif olması hem de yükselecek devrimci harekete barikat oluşturma görevini oluşturabilmesi için diri tutulmaya çalışılıyor. 

1 Aralık 2015 Salı

‘Milli İttifak’ Buharı AKP’ye Su Oldu

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2015 sayısı)

7 Haziran seçimlerine “Milli İttifak” oluşturarak giren Saadet Partisi ile Büyük Birlik Partisi (BBP) yüzde 2,06 oranında oy alarak barajı aşamamıştı. 1 Kasım seçimlerinde ise SP yüzde 0,7 ve BBP ise 0,5 oranında oy alarak yine barajı aşamayarak meclis dışında kaldılar. 

Dimyat’a pirince giderken AKP’ye vagon olmak 

7 Haziran seçimlerindeki “Milli” hava tutmayınca 1 Kasım’ daki seçime ayrı giren SP ve BBP, öncesinde AKP’yle sıkı temas içine girdiler. 

7 Haziran’da aralarında su sızmayan “Milliler”, sonuçların ardından AKP’den pay kapma yarışına düştü. AKP’nin tek başına iktidarı için kendilerinin küçük ama hedefe ulaştıracak güçlerini pazarlığa sundular, fakat hesapları AKP’nin karargahından geri döndü.

AKP, destekleri karşılığından kendilerinden 10 milletvekilliği isteyen SP’ye 2 milletvekilliği teklif ederek desteğe önem vermediğini gösterdi. 

AKP, “Milliler”e iki seçenekleri olduklarını gösterdi: Ya benim tarafımda ya da karşı taraftasınız. Tehdidin büyüklüğü ve ideolojik yakınlık iki partinin de AKP’nin savaş trenine vagon olmasını sağladı. 

Gülen etkisi 

AKP’nin bu iki parti hakkındaki bir diğer tehtidi, Gülen Cemaatine olan mesafeleriydi.

7 Haziran öncesi propagandalarında Gülen Cemaati’ne yapılan operasyonları “kısmen” eleştiren ve partilerinde cemaatten insanlar barındıran bu iki parti, seçim sonrasında vebadan kaçar gibi cemaatten uzaklaşmaya başladılar. Böylece AKP, bu iki partinin Gülen Cemaatinin etkisine girmelerini engelledi. 

Dolayısıyla, AKP’nin imha ve inkarcı Türk-İslam sentezi politikalarına hiç de yabancı olmayan bu partiler, bu çizgiye çok çabuk ayak uydurarak seçimlere neredeyse katılmayacaklardı. Gözle görülür propagandadan kaçarak Reis’i ürkütmemeye çalışan “Milliler”, oylarının yarısını sunarak hizmetlerini göstermiş oldular.

SP ve BBP, Erdoğan’ın çizgisine dışarıdan “utangaç”, içeriden gönüllü bir şekilde destek vererek AKP’nin savaş politikasına onay vermiş oldular. Böylece ideolojik olarak silinen bu partiler, kitlesel olarak da buharlaşmaya başlayarak AKP nin değirmenine su taşıdılar.

Fakat bu iki parti de AKP’nin vereceği hesaptan paylarını düşeni almaktan kaçamayacaklar. 

MHP Tarihsel Görevini Yerine Getirdi

(Toplumsal Özgürlük, Aralık 2015 sayısı)

 Kasım seçim sonuçlarına bakıldığında “matematiksel” açıdan en büyük kaybı MHP yaşadı. 40 milletvekili ve yüzde 4,4 oranında oy kaybeden MHP ideolojik olarak seçimi “kazanmış” durumda. 

MHP’den AKP’ye savaş onayı 

12 Eylül 1980 darbesinden sonra hapse atılan ülkücülerin şu sözü çok ünlüdür: “Kendimiz hapiste ama fikrimiz iktidarda”. 7 Haziran seçimlerinden sonra, kendisine sunulan her teklife “Hayır” diyen Bahçeli’nin önceliği Kürt Sorunu’nda savaş sürecine dönülmesiydi. Nitekim AKP de tek başına iktidarı elde edebilmek için ülkeyi toptan savaş sürecine sokmakta sakınca görmemiş, ülkeyi kan gölüne çevirmiştir. Bahçeli’nin istediğinden daha fazlasını yapmıştır. Kuruluşundan itibaren asli görevi devrimcileri, Kürtleri, Alevileri ve ezilenleri yaşatmamak olan MHP, Amed, Suruç ve Ankara katliamları ile MHP’nin görevini daha iyi yapacağını ispatlayan AKP’ye onay vermiş oldu. Bu yüzden AKP, “şimdilik” sadece Kürtleri ezmeye razı MHP’den daha fazla MHP’lileşerek darbeyle, hileyle, katliamla seçimi kazanmıştır. Fakat MHP, AKP’nin seçimi kazanması için sadece onay vermemiş, pratikle desteklemiştir. 

Ülkücü-Osmanlıcı kardeşliği 

AKP’ye seçimi kazandıransavaş ortamının yaratılmasında en önemli işlevlerden birini Osmanlı Ocakları gördü. Bu oluşum yeni kurulmasına karşı 8-9 Eylül’de Kürt halkına yapılan saldırıda baş rolü oynadı. Kitabevlerinin, işyerlerinin ve evlerin yakıldığı, insanların linç edildiği bu saldırıları gerçekleştiren kitlenin önemli bir bölümünü de ülkücüler oluşturmaktaydı.

Ülkü Ocakları hem kitlesiyle hem de daha önce yaptığı saldırıların deneyimleriyle ocak kardeşine yardımcı olmuştu. Savaş ortamının oluşmasında MHP ve çeteleri AKP’ye ciddi bir destek sunmuştur. MHP, solun ve devrimci hareketin yükseldiği dönemlerde saldırıları ve katliamlarıyla bu yükselişi durdurmak rolünü oynadı. Bu seferde AKP ve sermayenin ihtiyaç duyduğu şekilde rolünü oynayarak hem seçim öncesinde hem de sonrasında görevini yerine getirmiş ve ilerleyen süreç de devamını getirecektir. MHP gerek Cumhurbaşkanlığı seçiminde gerekse yerel seçimlerde ittifak oluşturan CHP ve sosyal demokratlara da özünü göstermiştir. Fakat hem MHP hem de AKP’nin bu geçici zaferi, daha önce olduğu gibi şimdi de devrimtcilerin ve halkların direnişiyle yenilgiye dönüşecektir. 


1 Eylül 2015 Salı

ABD’nin Yeni Askeri Stratejisi Ne Anlatıyor?

(Toplumsal Özgürlük, Eylül 2015 sayısı)

ABD, geçtiğimiz Temmuz ayında “2015 Ulusal Askeri Stratejisi” belgesini yayınladı. ABD’nin, önümüzdeki dönem izleyeceği askeri yönelimler açısından önemli bir belge olma özelliğine sahip. ABD, özellikle Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra, imparatorluğunu “zor” yani şiddet kullanarak amacını güderek Afganistan ve Irak başta olmak üzere işgal etme stratejisini izlemişti. Fakat yerel dinamiklerin direnişi sonucunda bu stratejisi çökmüştü. Bunun üzerine ABD stratejisini, “düşman” ülkelere, kendine yakın ve uygun vekaletler aracılığıyla müdahale etmek üzere değiştirmişti. Yayınlanan belgeyle ABD’nin yönünü tekrardan aktif müdahaleye çevirdiğini görmekteyiz. Belgede dünyadaki düzenin kaosa doğru gittiği vurgulanmakta. Bu kaosa neden olan güçler ise üçe ayrılmış durumda: Birincisi Çin ve Rusya gibi büyük güçler. İkinci olarak bölgesel güçler olarak İran ve Kuzey Kore. Üçüncü olarak da IŞİD, Hizbullah gibi devlet olmayan güçlü örgütler. Belge, kaosa neden olabilecek ülkelere “revizyonist” derken, örgütleri ise “terörist” olarak değerlendiriyor. 

Rusya ve Çin başlıca tehditler 

“Revizyonist” ülkeler arasında da Rusya, Çin ve İran’ın adı belgede çokça geçiyor. ABD’nin stratejisi ise esas olarak Rusya ve Çin’e odaklanmış durumda. Özellikle Rusya’nın artan Suriye ve Ukrayna’ya olan askeri yardımlarına ve desteklerine dikkat çekilmiş durumda ve bu çatışma riskini arttırıyor. Ayrıca belgede de hiçbir büyük gücün henüz ABD ile çatışmaya giremeyeceğini, ama çatışma riskinin de artmakta olduğunu belirtiyor. Dolayısıyla ABD’nin Rusya’nın kendisine gelmesindense kendisinin gitmesini önceleyeceği görülüyor. Nitekim belgede de savunma amaçlı özel operasyonların yapılması gerekliliği ve müttefiklere daha aktif destek verilmesi gerektiği belirtiliyor. 

Çin sivriliyor 

Diğer yandan da Çin giderek ABD hegemonyasıyla başa baş duruma gelmekle kalmıyor, hegemonya savaşına başlamış bulunuyor. Özellikle Güney Çin Denizi›nde Çin›in, Japonya ve Güney Kore gibi ABD müttefikleri arasında yaşanan gerginliklere ABD de müdahale olmuştu. ABD, hegemonyasına karşı en büyük tehdit olan Çin›e karşı askeri yığınaklarını, operasyonlarını ve stratejisini Pasifik›e doğru yöneltmiş durumda. ABD’nin Çin’e karşı hamlesi sadece Çin’in askeri tehdidine değil, aynı zamanda ekonomik durumuna da yönelik. Temmuz’da da Çin borsalarında meydana gelen düşüş, Çin’den çok dünya piyasalarını sarsmıştı Bunun yanı sıra Ağustos’ta Çin’in ulusal para birimi Renminbi’yi devalüe etmesi de (yani değerini düşürmesi), dünya piyasalarını sarsan bir etki yarattı. Dolayısıyla Çin sadece dünyanın en büyük iki ekonomisinden biri olmakla kalmadı, artık piyasaları yönlendiren ve etkileyen bir güç oldu. 

Bu durum ABD’nin Çin’i “revizyonist” yani kendi düzenini kendine göre düzenleyen bir tehdit olarak görmesini sağlıyor. 

ABD diplomatik yönelimi 

ABD, askeri hamlelerin yanı sıra diplomatik hamlelere de başvuruyor. Askeri gücünün istediği her şeyi yapmasını sağlayamayacağını anlayan ABD, bir yandan diplomatik hamlelerle elini güçlendirip diğer yandan bu hamleler sayesinden boşalan askeri gücünü Rusya ve Çin’e doğru yöneltiyor. Bu diplomatik hamlelerinin en önemlilerini Küba ve İran’a karşı görmekteyiz. 

Küba’da elçilik 

ABD 54 yıl sonra Küba’da elçilik açarak Küba’ya yönelik hamlelerine devam ediyor. ABD, ambargo ve askeri güçlerle yenemediği Küba halkını, kapitalist piyasayla “içten” fethetmeye yönelmiş durumda. Böylece ABD askeri güçle değil sermayeyle Küba düşürmeyi düşünüyor, Küba’nın 56 yıllık direnişini göz ardı ediyorlar. 

İran’a çifte kıskaç 

ABD, Küba’ya yönelik benzer bir politikayı İran’a karşı da izliyor. Onlarca sabotaj, ambargo ve yaptırımlarla düşürülemeyen İran sermayeyle düşürülmeye çalışılıyor. İmzalanan nükleer anlaşmadan sonra İran, uluslararası finans kapitalin hücumuna uğradı. ABD, İran’a bir yandan sermayenin gücüyle diğer yandan askeri operasyonlar ile hamlelerini sürdürüyor. İran’ın büyük destek sunduğu Suriye ve Irak’taki savaşın, kimsenin yenemediği ve çatışmaların kısır döngü durumunu ABD korunmaya çalışıyor. Suriye’de koalisyon kurmasına rağmen IŞİD’e yönelik sınırlı operasyon yapan ABD, ılımlı görünümlü şeriatçı çeteleri eğitip donatmaya devam ediyor. 

ABD, Suriye’de “operasyon” yaptığı IŞİD’e Irak’ta operasyon yapmayarak, Sünni aşiretlerden ordular oluşturmaya çalışıyor. İran’a askeri müdahale yapmadan İran’ı bölgede yıpratarak güçten düşürmeye çalışıyor. İran’ın güç kazandığı noktalarda çetelere destek vererek, çetelerin güç kazandığı durumda da çeteleri kısmen vurarak savaş halinin devamını arzuluyor. İran’ın ekonomik olarak tükenerek kendisine yaklaşacağını planlıyor. Bunun için de İran’ı destekleyen Rusya ve Çin’in de güçten düşürülmesi gerekiyor. ABD’nin Rusya ve Çin’e yönelmesinin nedenlerinden biri

de bu. ABD’nin “yeni” Ulusal Askeri Strateji belgesi dünya halkları ve emekçileri açısından yeni değil. Belgenin kaderini dünya halkları belirleyecek. 

MHP Ne Yapmaya Çalışıyor?

(Toplumsal Özgürlük, Eylül 2015 sayısı)

7 Haziran seçimlerinden oyunu artırarak çıkan MHP, seçimlerden sonra izlediği politikalar çoğu kimseyi “şaşırtmış” gibi görünüyor. MHP’nin izlediği politikalar, “anlaşılamayan” ya da “anlam verilemeyen” şeklinde görülüyor. 

MHP şaşırttı mı? 

Bu “politikalar” ilk olarak Meclis Başkanlığı seçiminde görüldü. MHP seçimin son turunda, HDP’nin kısmi desteğini öne sürdü ve Deniz Baykal’ı desteklemeyerek AKP’den İsmet Yılmaz’ın başkan olmasını sağladı. Suruç Katliamı’ndan sonra Meclis’e sunulan terör olayları ile ilgili komisyon kurulmasını da, HDP’nin destek vermesini ileri sürerek reddetti. MHP’nin bu politikaları kimileri için “şaşırtıcı” görülse de, gerisinde bu hareketin “özünü” gösteriyor. 

“Özünde” devrimci-demokratların ve Kürt halkının azılı düşmanı olan MHP, bu kesimlere karşı gerektiğinde “hainlikle” suçladığı Saray’la işbirliğini yapabileceğini, hatta “hilalini”

de hizmete sunabileceğini göstermiş oldu. MHP, başta HDP olmak üzere devrimci-demokrat ve halkçı kesimlerin politik inisiyatif kazanabileceği her alanı kapatmak için kullanılan

bir araç olmaya devam ediyor. MHP için öncelik, devrimci-demokratların, Alevilerin ve Kürtlerin imhası, inkarı ve asimilasyondur. 

MHP’deki çatlak 

Saray’ın iktidarını korumak için, erken seçim öncesinde MHP de çatlak yaratarak oylarını kazanmaya yönelik ilk hamle Tuğrul Türkeş’le geldi. Öncesinde seçim hükümetine kimseyi vermeyeceklerini açıklamalarına rağmen, partinin kurucusunun oğlu Tuğrul Türkeş teklifi kabul ederek parti kararını çiğnedi. İhraç istemiyle disipline verilen Türkeş ise MHP’yi bırakmıyor.

Babasının ölümünden sonra da MHP’den ayrılarak Aydınlık Türkiye Partisi’ni kuran Türkeş, partinin gelenekçi kanadına karşılık babasından gelen birikimi kendine siyasi alan açmak için kullanmaya çalışıyor. Diğer yandan da eski MHP Iğdır Milletvekili Sinan Oğan’ın liderliğine oynuyor. MHP’nin gelenekçi kanadını temsil eden Bahçeli’ye karşı, finans-kapitale yakın olan ve MHP’yi klasik milliyetçi-ırkçı çizgiden sermaye için kullanılabilir ve işlevli çizgiye geçirmek isteyenler Oğan ve Türkeş aracılığıyla inisiyatif kazanmaya çalışıyor. Velhasıl, MHP yaptıkları ve yapacakları ile sermayenin hizmetinde, devrimci-demokratlara ve halklara karşı kullanılacak bir alet olma durumunu koruma çalışmakta. 

İşgalci ABD’nin Irak’tan Çekilmesi

30 Eylül’de son Amerikan birliklerinin Erbil yakınındaki Harir Hava Üssü’nden ayrılmasıyla ABD’nin Irak’taki yirmi üç yıllık askerî varlığı ...