28 Mart 2024 Perşembe

“Küçük” Partiler “Büyük” Siyaset

(El Yazmaları, 28 Mart 2024)

Seçim yarışının son düzlüğüne girilirken siyasal alandaki hareketlilik de artarak genişliyor. Hareketliliğin artmasını ve genişlemesini sağlayan ise “büyük” partilerden çok “küçük” partiler. Geçtiğimiz yılki genel seçimlerde ittifaklar içinde var olmaya çalışan ve çoğu yüzde 3’ün altında oy almasına rağmen eser miktarda vekillik kazanan partiler, yerel seçimlerde neredeyse her il ve ilçede “kendi” adaylarını çıkartarak “farklı” bir politika izlemekteler. İçsel gereklilik ve dışsal etkenlerle birlikte siyasal alanın bütününde yaşanan gelişmeler “farklı” politikanın uygulanmasına neden olmuş durumda.

İçsel Gereklilik 

Aldıkları vekilliklerle siyasal alanda öne çıkan bu partiler, eylemsel pratiklerden çok başta meclis olmak üzere çeşitli mekanlardaki söylemlerle varlıklarını idame ettirmekteler. Eylemsel pratikle buluşmayan söylem pratiğinin bu partilerin varoluşlarını “illüzyondan” ibaret hale getirebilme olasılığını artırması, çanların onlar için çalmasına neden oluyor. Dolayısıyla gök kubbede hoş bir sadâdan ibaret kalma niyetinde olmayanlar için yerel seçimler önemli bir eylemsel pratik fırsatı sunuyor. 

Seçim sürecinde sergilenecek eylemsel pratikler, partilerin somutlaşmasının yanı sıra güç kazanmasını da sağlayabilir. Bu eylemsel pratiklerin söylem pratiğinden ibaret olmayı azaltma ya da söylemi eylemsel pratikle buluşturmanın mecburi tezatlarına yol açmaktan başka yan etkilerinin olmaması da partilerin geniş ve çok sayıda mekanda cesurca harekete geçmesine yol açıyor. İçeriden gelişecek bu cesurane hareketler, zorlayıcı dışsal etkenlere rağmen partinin ayakta kalmasını sağlayabildiği takdirde önümüzdeki dönemde “büyük” parti sayısının artmasını mümkün kılabilir.

Dışsal Etkenler

“Küçük” partileri zorlayıcı dış etkenlerin başında ise “büyükler” geliyor. Mecliste grup kurabilen ve çok sayıda belediyeye sahip olan “büyükler”, vekillik için gösterdikleri “bonkörlükten” yerel seçimlerde imtina etmekteler. 

Belediyelerin sahip olduğu maddi imkanlar ve rant olanakları, büyüklerin küçükleri baskılamasının ilk nedeni. Büyükler, zaten vekillik alarak varlık kazanan küçüklerin bir de belediyeleri kazanarak somut bir güç ve dolayısıyla kendileri için bir “tehdit” haline gelmelerini istemiyorlar. Bu nedenle “küçükleri” gerek maddi güçlerini kullanarak gerekse yerel seçimlerin tek galibinin olacağı argümanına dayanarak saf dışı etme gayretindeler.

Yerel seçimlerde galibin en çok oyu alanın olacağı argümanı ise küçüklere dayatılan bir diğer baskı. Oyların “bölündüğü” takdirde “karşı” tarafın kazanacağı söyleminin de eklendiği bu argüman ile küçüklere kendi “mahalleleri” üzerinden de baskı dayatılarak güç kazanmaları engellenmek isteniyor.

Rant etkeni ve mahalle baskısına rağmen “küçüklerin” yaygın bir şekilde seçime girmekte ısrar etmesinin altında ise kendini sahada var etme mecburiyetinin yanı sıra siyasal alanın bütününde oluşan krizler ve imkânlar yatmakta.

“Bütünlük”

Kapitalizmin krizinin siyasal alana yansımasının yanı sıra Türkiye özelinde yaşanan devlet krizi, 12 Eylül sonrasında oluşturulmak istenen ve AKP ile nihayete vardırılması arzulanan faşizan rejimin inşasındaki çatlakları görünür kılmıştı. Ekonomik, siyasal ve toplumsal alanda yaşanan son gelişmeler ise görünür olan çatlakların derinleşmesine ve böylece yeni öznelerin güç kazanmasına imkan tanımakta.

Kapitalizmin yapısal krizini Türk sermayesinin, halkın rızkına çöküp onu daha da yoksullaştırarak ve tefeci-bezirgan genlerindeki yatkınlıkla yağma ile talanı daha da büyüterek çözmeye çalışması ise ekonomik alanın kendisini tehdit etmekte. Artan yoksulluğun yanı sıra ekonomik alanın varoluşsal tehdit haline girmesi ise halkın “uçlara” gözünü ve ilgisini çevirmesine neden olmakta. Ümit Özdağ’ın “Türk” işçileri desteğe gitmesi ve Yeniden Refah Partisi’nin “eski” günleri hatırlatarak yoksul müslümanlara yönelmesi “küçüklerin” halkın ilgisini kanalize etme çabasını gösteriyor.

Diğer yandan geçtiğimiz orta vadede AKP, CHP, MHP ve İYİP gibi “büyüklerin” işgal ettiği siyasal alanın sorunlara çözüm üretmekten çok “kayıkçı kavgası” içinde olduklarının ayan beyan ortada olması da halkın siyasal alandaki “uçlara” yönelmesine sağlıyor. Buna ek olarak kadınlara ve çocuklara yönelik saldırılar ile yaşam alanlara yönelik sermayenin talanı ve bunlara karşı gösterilen tepkiler de yaratılmak istenen toplumsallığın reddedildiğini gösteriyor. Ve hatta halkın yeni bir toplumsallığın arayışı ve inşası içinde olduğuna da işaret ediyor.

Sermaye düzeninin ekonomik, siyasal ve toplumsal alanında yaşanan krizler ve oluşan çatlaklar düzen içi “küçük” partilerin “büyük” siyaset yapmasına imkan tanıyor ve bu imkanı değerlendirmek açısından yerel seçimler önemli bir fırsat sunuyor. Fakat bu imkan değerlendirilip “büyük” olunması, krizlerin ve çatlakların çözülmek bir yana daha da derinleşmesi ihtimalini artırıyor. 

Öte yandan halkın her alanda irili ufaklı gösterdiği tepkiler ve mücadelelerin yanında yeniyi inşa edebilecek iradeye sahip olduğunu ortaya koyması, başka bir düzenin oluşması olasılığının ciddiyetini de gösteriyor. Sol-sosyalist güçler düzen içindeki “küçüklüğe” meyletmeyip “büyük” siyaset peşinde koşmadan halkın öznelliğiyle hemhal olduğu takdirde bu ciddi olasılığın gerçekleşmesini sağlayabilirler. Yerel seçimler sürecinde yaşananların ışığında çıkarılacak “derslerin” de seçim sonrasında bu ciddi olasılığın gerçekleştirilmesinde önemli katkıları olacaktır.

6 Mart 2024 Çarşamba

Batı’nın Birliği ve Gerilimi

 (El Yazmaları, 6 Mart 2024)

Kapitalizmin yapısal krizi derinleşip genişledikçe oluşturduğu düzen de sarsılmaya devam ediyor. Bu sarsılmalar doğrudan yıkıcı etkilerde bulunmamakla birlikte düzenin ayakta kalma gücüne darbe vuruyor. Nitekim Dünya Ekonomik Forumu’nun bu yılki ilk toplantısında kapitalist düzenin zayıfladığı belirtilirken, geçtiğimiz ay gerçekleşen Münih Güvenlik Konferansı’nda dünyanın “Batı ve diğerleri” olarak bölünmeye başladığı öne sürülüyor. Sarsılma, zayıflama ve bölünme kapitalist düzenin başat güçleri ABD ve Avrupa arasındaki bağları bir yandan önemli oranda güçlendirmeye devam ederken diğer yandan da inceltici gerilimlere neden olmakta.

Batı’nın “Birliği” Sürüyor

ABD ve Avrupa’nın birliğini güçlendirerek sürdürdükleri konu Rusya. Rusya’ya yönelik yaptırım ve kuşatmalarda “Batı” olarak hareket ediliyor ve hareketin şiddeti artırılıyor. Son olarak AB’nin de desteğiyle ABD, Ukrayna işgali ve Alexey Navalni’nin ölümü nedeniyle Rusya’nın mali ve askeri kurumlarına 500’den fazla yeni yaptırım uygulayacağını açıkladı. Rusya’nın enerji üretimini, finansal işlemlerini ve askeri teknolojisini gerçekleştiren kurumlarını hedef alan yaptırımlar ile Rusya’nın askeri ve ekonomik gücüne darbe vurulması planlanıyor.

Yaptırımların yanı sıra doğrudan askeri hamleler yapmaya yönelik hazırlıklar da artıyor. İngiltere Ukrayna’nın Karadeniz’i kontrol etmesine yardımcı olmak için güvenlik anlaşması imzalamaya çalışıyor, Washington Helsinki ile ABD askerlerinin Finlandiya’da bulunmasına izin veren savunma anlaşmasını imzalıyor, NATO Avrupa’da hava savunma sistemlerini güçlendirme ve füze üretimini artırma kararı alıyor ve Alman Federal Meclisi Ukrayna’ya uzun menzilli füze vermeyi onaylıyor.

Bunlara ek olarak Ukrayna ile “şimdilik” İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Kanada ve Hollanda’nın imzaladığı 10 yıllık güvenlik garantisi anlaşması ile Batı’nın merkez ülkelerinin Rusya ile doğrudan savaşmayı ciddi bir olasılıkla ele aldıkları görülüyor. Keza geçtiğimiz yıl AB içinde gaz tüketiminin %13 azalması ve AB’nin alternatif gaz kaynakları buluyor olması da Rusya’dan gaz alınımının bitirilmesinin ve böylece Rusya ile ekonomik ilişkilerin tamamen kesilmesinin amaçlandığını ortaya koyuyor.

Rusya’ya yönelik hamlelerin yoğunluğunu merkez ülkeler oluşturmakla birlikte çevrelemeye yönelik girişimler de hız kazanıyor. AB Gürcistan’a aday statüsü verirken Ukrayna ve Moldova ile katılma görüşmelerine başlıyor. Bu hamleyle birlikte AB, Rusya’nın coğrafi ve askerinin yanı sıra ekonomik olarak kuşatılmasında da başat rol oynamaya çalışıyor.

Batı’daki “Gerilimler” Artıyor

Batı’nın Rusya’ya yönelik hamlelerinde öne çıkan birlik görüntüsünün ardındaki gerilim hattı ise çeşitli yönlerden gelen akımlarla beslenerek görünür hale geliyor. Bu akımların başlıcalarını Almanya içindeki “farklılıklar” ile ABD’ye duyulması istenen yakınlığın derecesine yönelik “farklılıklar” oluşturmakta.

AB’nin en büyük, dünyanın üçüncü büyük ekonomik gücü olan Almanya’nın sanayi üretimi 2017’den beri düşüşte. ABD’li şirketlerin rekabete girmesi, Çin’in Almanya’dan ithalatı kısması ve Rus doğalgazının ucuza alımının bitmesi bu düşüşte oldukça etken. Bu düşüşü geri çevirmek için başta İngiltere ve ABD ile işbirliği içinde olan Yeşiller olmak üzere merkez sağ CDU/CSU ile “sosyal-demokrat” SPD’nin önemli bir bölümü sermayenin çıkarlarını savunmanın gereği olarak askeri sanayinin geliştirilmesine yönelmiş durumdalar. Almanya’nın 1993-2023 arasındaki 30 yıllık süreçte savunma sanayii ihracatından kaybının 240 milyar avro olduğu ileri sürerek hamlelerini meşrulaştırmaya çalışıyorlar.

Buna karşılık ise Almanya’da kitlelerin Yeşiller, CDU/CSU ve SPD’den uzaklaşarak küçük ve orta burjuvaziye dayanan ırkçı AfD ya da sol-popülist Sahra Wagenknecht İttifakı gibi “ulusal”a önem veren akımlara yöneldiği görülüyor. Dolayısıyla sermayenin krizi ile sermaye gruplarının kendi aralarındaki ve halkın sermaye grupları arasındaki gerilim hatlarının keskin bir yol ayrımına yaklaşan Almanya’nın önümüzdeki dönemde izleyeceği politikalarda belirleyici olacağı görülüyor.

ABD’ye duyulacak yakınlık ise Avrupa içerisindeki “farklılıkları” öne çıkarmaya başlamış durumda. ABD ile tam bir birlik içerisinde olmayı savunanlar ile ABD’den kopmadan “özerk” bir konum almayı savunanlar arasında gerilim, karşısında “birlik” olunduğu izleniminin verildiği Rusya’ya yönelik uygulanacak politikalara da yansıyor.

ABD ile birliği savunanların başında ise İngiltere ve Fransa ile birlikte Rusya’ya yakın ülkeler olan Çekya, Polonya ve Baltık ülkeleri geliyor.

İleride gerekirse Kiev’e asker gönderebileceğini dile getirerek ön alan Fransa ile İngiltere, ABD’nin gücünü arkalarına alarak eski emperyal günlerinin nostaljisiyle küresel güçler liginin zirvesine çıkmayı hedefliyorlar. Bunun yolunun kendilerine yeni sömürge ve pazarlar kazandıracak olan “savaştan” geçtiğini görmelerinden dolayı ateşi büyütmeye çalışıyorlar. Kimi iddialara göre Trump’ın başkan seçilmesi durumunda askeri ve ekonomik yardım gelmeyeceğini düşünerek şimdiden kendi askeri sanayilerini geliştirmeye hazırlanmaktalar.

Reel sosyalizmin yıkılmasından sonra emperyal güçlerin desteğiyle Çekya, Polonya ve Baltık ülkelerinde iktidara gelen sermaye yanlısı güçler ise Ukrayna’dan sonra sıranın kendilerine geleceğini düşünerek Kiev’in Rusya’ya karşı savaşının şiddetinin yükseltilmesini savunmaktalar. Bu bağlamda AB içindeki merkeziyetçi eğilimlere karşı çıkacağını açıkça belirten Polonya gelişmiş bir hava savunma sistemine sahip olmak için Washington ile 2,5 milyar dolarlık bir anlaşma imzalarken topraklarında 10 bin ABD askerinin bulunmasına izin veriyor, Litvanya ise ABD birliklerinin Avrupa’dan ayrılmasına karşı olduğunu açıkça söylüyor, Çekya devlet başkanı Petr Pavel Ukrayna’ya desteğin yetersiz kalması durumunda AB ülkelerinin askeri birlikler göndermesi gerektiğini ifade ediyor. Böylece eski Doğu Bloku ülkeleri de ABD’ye yaslanarak AB içerisinde ve bölgelerinde güç ve alan kazanmaya çabalıyorlar.

ABD yanlılarına karşı ise “özerklik” şiarını ileri sürenlerin sesi de şiddetleniyor.

Slovakya Başbakanı Fico Rusya yanlısı söylemlerde bulunurken, Macaristan Kiev’e silah sevkiyatına katılmıyor, Rusya’ya karşı yaptırımları desteklemiyor, nükleer santralin inşasına devam ediyor.

Halihazırda AB’nin Kiev’e yaptığı yardım ABD’ninkileri aşmış olmasına rağmen AB Komisyonu’nun Kiev’e 50 milyar avroluk askeri yardımda bulunma çabası itirazlarla karşılanıyor. Bu itirazlarda önemli nokta ise ABD’nin Ukrayna-Rusya savaşının yükünü Avrupa’ya yıkmaya çalışmasına karşı gelinmesi. ABD, AB ülkelerini Rusya’nın varlıklarını müsadere ederek ve kendi kaynaklarını kullanarak Ukrayna’daki savaşı finanse etmelerini dayatmaya çalışıyor.

ABD’nin bu politikasına karşı gelenlerin başında sanayi sermayesi bulunuyor. Rus gazından koparılan Avrupa’nın pahalı Amerikan LNG’sine muhtaç edilmesi ve Rusya’ya yönelik yaptırımlar nedeniyle yaşanan maliyet artışı ve pazar yitimi nedeniyle büyük kayıp yaşayan sanayi sermayesi fazladan bir fatura daha ödemek istemiyor. Askeri sanayiye geçişin kârlı olsa da en az 10 yıllık bir süreye ihtiyaç olması sanayi sermayesini “özerk” ya da “ulusal” politika izlemeye itiyor. Bununla bağlantılı olarak Alman şansölyesi Scholz da sahada bulunan İngiltere gibi “savaşa katılan taraf olmamaya” çalıştıklarını (uzun menzilli füzeleri gönderen başkasıydı!) söyleyerek Ukrayna’ya asker göndermeye karşı olduğunu ifade etti. Bu ifadenin İngiltere’yi “ispiyonlayarak” edilmesi ve diğer yandan da Avrupa Birliği’nin ABD ve İngiltere’den ayrı olarak 19 Şubat’ta Kızıldeniz’de “Aspides” misyonuna başlaması da “özerklik” arayışının masada olduğuna işaret etmekte.

Sermaye grupları ve iktidar güçleri arasındaki çelişki ve gerilimler düzen içi muhalefete de sıçramış durumda. Avrupa Parlamentosu (AP) seçimlerine dair anketlerde ülkelerinde üst sıralarda gözüken Almanya için Alternatif (AfD) ile Fransız Ulusal Birlik (RN) arasında gerilim, seçim sonrasında AP’deki üçüncü olması beklenen Kimlik ve Demokrasi (ID) gruplarını dağıtma ihtimalini de ortaya çıkarmakta. Önümüzdeki seçimlerde başkan olması ciddi bir olasılık olan Le Pen daha halk nezdinde kabul edilebilir bir çizgi izlemek isterken AfD’nin göçmen düşmanı ve ırkçı çizgide ısrarcı olması gerilimi artırıyor. Le Pen’i kabul edilebilir çizgi izlemeye iten ana sebep ise önce Fransız işçilerinin şimdilerde ise çiftçilerin sokakları zapt eden eylemleri.

Dolayısıyla işçiler ve emekçiler ile sermaye arasındaki sınıf savaşımı, sermaye grupları arasındaki çatışmalar kadar ırkçı gruplar arasındaki çatışmalarda da belirleyici düzeye ulaşmakta.

Fransa’yı sarsan çiftçilerin eylemleri, kapitalizmin yapısal krizi göz önüne alındığında hiç de ihtimal dışı olmayan bir şekilde, önümüzdeki günlerde Avrupa’nın çeşitli ülkelerindeki işçiler, emekçiler ve köylülere sıçradığı takdirde Batı’nın içindeki ve arasındaki “gerilimi” derinleştirerek “başka bir Batı ve dünyanın mümkün” olabileceği yol açılabilir.

29 Şubat 2024 Perşembe

Erdoğan’ın “İkazları”

 (El Yazmaları, 29 Şubat 2024)

Seçim sürecine girilmesiyle birlikte siyasal alandaki öznelerin hamleleri “açıklık” kazanmaya başladı. Sürecin sonuna doğru “açıklığı” artacak hamleler, siyasal alanın şimdisi ve sonrası için olası gelişmelerin işaretlerini barındırıyor.

Bunlardan birisi de doğalgazdan deprem yardımına kadar ortaya konan hizmetlere dair Erdoğan’ın söylemlerine yansıyan “ikazlar”.

“İkaz” Halka

“İkazların” ilk olarak Hatay’da dile getirilmesi tesadüf olmamakla birlikte birkaç “mesajı” da içinde taşıyor.

Mesajın ana alıcısı ise Gezi İsyanı ile birlikte halkçı direniş odaklarının önderlerinden olması ve direnişini baskılara ve şiddete rağmen bugüne kadar da sürdürmesi nedeniyle Arap Alevi halkı.

Hayati önem taşıyan depremin ilk günlerinde hiçbir yardım alamayan, kendi imkanları ve sol-sosyalist örgütlerin dayanışmasıyla hayata tutunan Arap Alevi halkı, kadim topraklarında var olmada ısrar ederek devletin bölgedeki demografik yapıyı değiştirmesine karşı durduğu için özellikle hedef seçilmiş durumda. Depremin yıl dönümü nedeniyle gerçekleşen anmada devlet ricaline gösterilen öfke dolu tepki de halkın öncelikli hedef seçilmesini “sağladı”. Dolayısıyla Arap Alevi halkına verilen “ikaz” hem devletin hem de Erdoğan’ın gücünü göstermesi açısından önemli ve “ibret-i alem” niteliğini taşıyor.

“İbret-i alem”in içerisinde ise halkçı ve devrimci hareketlerle birlikte bir bütün olarak halkın kendisi bulunmakta.

Deprem sürecinde gösterilen dayanışma ile sol-sosyalist örgütlerin yerellerde alternatif iktidar odakları yaratabileceklerini ortaya koyması ve başta ekoloji ve kadın mücadelesi olmak üzere çeşitli toplumsal hareketlerin uzun yıllardır ortaya koydukları mücadeleyle yerellerinde düzen içi öznelere alternatif özne olmaları iktidarın kaşlarının çatılmasına neden olmakta. Erdoğan “ikazıyla” yerellerdeki olası alternatif iktidar odaklarına merkezi iktidarın sunmak zorunda olduğu en temel katkıları sunmayacağını ve ilk fırsatta yıkmaya çalışacağını açıkça belirtmiş oluyor.

Alternatif iktidar odaklarına yönelik “ikaz”, bir yanıyla halkın bu mücadele odaklarıyla bütünleşmesini engelleme anlamı taşımakla birlikte neoliberalizmin ve onu ilke edinen siyasal iktidarların geldiği noktayı da ortaya koyuyor. En temel kamusal hakların metalaştırılarak satılması şiarıyla yola çıkan neoliberalizm, kapitalizmin derinleşen ve genişleyen yapısal krizini her şeyi metalaştırarak aşmaya çalışıyor. Bu metalaştırma sürecinde kendilerine büyük görev düşen siyasal iktidarlar ise hem ayakta kalabilmek hem de burjuvaziye kaynak sağlayabilmek için yerellerdeki yaşamın her zerresini satılabilir hale getirmek zorundalar. Bu bağlamda halka hizmet almanın yolu olarak daha sonra yerini paraya bırakacak olan “oy”u kendilerine vermelerini dayatıyorlar. Halka yapılan oy verme dayatması (Barthes’in “faşizm konuşma yasağı değil söyleme mecburiyetidir” sözünün de gösterdiği üzere) neoliberalizmin otoriter yönetimlerden faşizme doğru iyice yöneldiğini açıkça gösteriyor.

Çevreye de “İkaz”

Erdoğan’ın “ikazlarının” diğer muhataplarını ise çevresi oluşturuyor. Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimlerde sağcı, ırkçı ve dinci odakları çeşitli kırıntılarla çevresinde toplamayı başaran Erdoğan, yerel seçimlerde bu konsolidasyonu tam anlamıyla “başaramamış” durumda.

Bu “başarısızlığın” ardında ise yerel yönetimlerin iştah kabartan pastası bulunuyor. Pastanın yerellerde nüfuz ve alan kazanmaya maddi olanak sağlama olasılığı, küçük ve orta büyüklükteki öznelerin merkeze bağlılıklarını koparmadan “ayrıksı” davranmalarına neden oluyor. Fakat Erdoğan’ın bu “ayrıksı” davranışlara, gerek faşizmin inşasına hız verilmesi sürecinin içinde bulunulması gerek (genel seçimlerde AKP’nin oyunun yüzde 36’lara kadar gerilemesinin de gösterdiği üzere) Erdoğan’ın çekirdek alanının daralması gerekse de ekonomik kriz nedeniyle daralan “pastanın” Erdoğan’a bile zor yetecek olması nedeniyle müsamaha göstermesi mümkün değil. Dolayısıyla Erdoğan hizmeti verecek olan merkez olarak kendisini işaret ederken “çevresindekilere” de “ayrıksı” davranmamaları “ikazında” bulunuyor.

Önümüzdeki yerel seçimler faşizmin inşa sürecinin nihayete varması açısından Erdoğan iktidarı açısından oldukça büyük bir önem taşıyor. Bu sürecin nihayete varmasının önünde gerek “çevresel” gerekse de “karşıt” güçlerin göstereceği tepkilerin etkileyici olması ciddi bir olasılık. “Karşıt” güçlerin daha önce ortaya koydukları dayanışmayı ve mücadeleyi sürdürüp Erdoğan’ın ikazlarına karşı halkın öfkesini örgütledikleri takdirde bu olasılığın gerçeğe dönüşmesi bir hayal değil.

16 Şubat 2024 Cuma

Çin Kuşatması

(El Yazmaları, 16 Şubat 2024)

üregelen kapitalizmin krizi, küresel düzeye sıçrayan hegemonya mücadelesinin derinleşip yeryüzünün bütün noktalarına yayılmasına neden oluyor. Yayılma ile birlikte yerel ve bölgesel güçler, sorunlar ve krizler de küresel düzeylere etki etme kapasitesine kavuşuyor. Bu yerel ve bölgesel güçler, sorunlar ve krizler ise henüz birbirine karşı “doğrudan” saldırılarda bulunmayan küresel güçlerin “karşı” ve “yeni” hamleleri için işlevli ve kullanışlı olabiliyor. Son dönemde Güney ve Doğu Asya’da yaşanan gelişmeler de Çin ve ABD arasındaki gerilim ve hamleler açısından bu bağlamda bir anlam taşıyor.

ABD, Çin’in dünya çapında gelişen ekonomik ve dolayısıyla siyasi etkisinin önünü almak için Obama’nın başkanlığı döneminde Asya-Pivot teorisini ortaya atmış ve Çin’i kuşatma politikasına yönelmişti. Geçtiğimiz günlerde “Asya-Pivot” teorisini inşa eden ve ABD Ulusal Güvenlik Komitesi Hint-Pasifik Koordinatörü olan Kurt Campbell, Dışişleri Bakan Yardımcılığı’na getirildi. Senato’da Cumhuriyetçi ve Demokratların oylarıyla seçilen ve “Asya Çarı” olarak bilinen Campbell’in bu göreve getirilmesi Çin’in kuşatılması sürecine yoğunluk verileceğine işaret ediyor. Filipinler ve Tayvan özelinde yaşananlar ise sürecin sertleşerek yoğunlaşacağını gösteriyor.

Filipinler ve Tayvan

7500’den fazla adaya sahip, Pasifik ve Hint Okyanusu’nun kesişiminde bulunan ve Çin’in oldukça yakın olan Filipinler, ABD’nin kuşatma politikası açısından önem taşıyor.

Nitekim Filipinler ülkedeki ABD üslerinin sayısını iki katına çıkartırken bu üslerin önemli bir kısmı Tayvan’a yakın yerlerde bulunuyor. Diğer yandan Filipinler Tayvan’a yakın stratejik adalarındaki askeri konuşlanmasını güçlendirmeyi planlarken Vietnam ile de Güney Çin Denizi’nde iş birliği anlaşması imzaladı. Böylece Filipinler’in hem Çin’e yönelik hamlelerde hem de Tayvan’da artan gerilime yönelik hamlelerde ABD’nin bölgedeki en önemli “yardımcısı” olacağı görülüyor.

Çin’e yönelik kuşatmanın ana noktası olan Tayvan’da ise merakla beklenen seçim geçtiğimiz ay gerçekleşti. İktidardaki bağımsızlıkçı ve ABD yanlısı Demokratik İlerleme Partisi, oyları yüzde 57’den yüzde 40’a düşse de 52 milletvekilliğini alarak seçimden birinci parti olarak çıktı. Çin ile daha iyi ilişkilere sahip olmayı savunan Milliyetçi Kuomintang Parti yüzde 33,4 oy ve 51 milletvekilliği ile ikinci olurken, Çin ile ilişkiler konusunda diğer iki partinin ortasında olan Halkçı Parti yüzde 26,4 ile 8 vekillik kazandı.

Seçim sonuçları bağımsızlıkçı ve ABD yanlısı çizginin eskisi kadar olmasa da hâlâ güçlü olduğuna işaret ederken, Çin ile ilişkileri sürdürmekten ve gerilimi düşürmekten yana olan Kuomintang’ın ve orta yolcu Halkçı Parti’nin aldıkları oy ise Tayvan’da Çin ile yaşanan gerilimin düşmesini isteyenlerin ciddi bir kitleselliğe ulaştığını gösteriyor. Fakat Campbell’in seçilmesi ve 2022 yılında dönemin ABD Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi’nin Tayvan’ı ziyaretiyle başlayan “Yeni Normal” sürecin devam etmesinde ABD’nin ısrarlı olması Tayvan ile Çin arasındaki gerilimin düşmek bir yana artacağını ortaya koyuyor.

Başta ABD ile “iyi” ilişkilere sahip Tayvan, Myanmar, Vietnam ve Brunei olmak üzere Güney ve Doğu Asya ülkelerinin savunma bütçelerinin geçtiğimiz yıla göre yüzde 20 artması da ABD’nin gerilimi artırmada ısrarlı olacağını gösteriyor.

Çin’in “Sabrı”

ABD’nin “ısrarı”na Çin “sabrı”nın sınırlarını kontrollü bir biçimde gevşeterek cevap vermekte.

Pekin sürekli hale gelen tatbikatlar ve tacizlerle Tayvan Boğazı’ndaki gerilimi yüksek seviyede tutarak ABD’nin ciddi ve “sert” adımlar atmasını engelliyor. Diğer yandan Pekin, askeri ve uzay teknolojisini geliştirmeye devam ederek 2049 yılına kadar Tayvan’ı anakaraya dahil etmeyi başarmanın yanı sıra kuşatmayı yarmayı da hedefliyor. Son olarak Antarktika’daki beşinci araştırma istasyonunu Avustralya ve Yeni Zelanda hakkında istihbarat toplamak için “mükemmel bir konum” olarak tanımlanan bölgede açan Pekin, kuşatmaya katılacaklara gözdağı veriyor.

Bütün bunlarla birlikte Çin askeri müdahaleyi son seçenek olarak tutarak hamlelerini “ekonomik” güç üzerinden sürdürmede ısrar ediyor. Tek Kuşak ve Tek Yol Girişimi (TKTY) ile uluslararası ekonomik iş birliğini sağlama ve nüfuz ağlarını biçimlendirme gücüne sahip olmasından dolayı Pekin, politikalarının temelini bu girişim üzerine kuruyor. TKTY ile bağlantılı bir şekilde Çin, BRICS’e yeni üyeler katarak ve “Küresel Güney”i eklemleyerek kendi çekirdeğini yaratma çabasını da sürdürüyor.

Fakat ABD ve Avrupa’nın üretim ve tedarik zincirlerinde kısmi “ayrışmaya” yönelmesi, bölgedeki deniz ticaretinin ekonomisine etkisi büyük olan Hindistan’ın Tayvan’a dokunmaması konusunda Çin’i uyarması Pekin’in “temeli” olan ekonomik alanda da kuşatılmasının olasılık dahilinde olduğuna işaret ediyor.

Kapitalizmin yapısal krizinin sürdüğü ve dolayısıyla küresel hegemonya mücadelesinin derinleştiği bir süreçte Çin’e karşı yapılan kuşatma hamlelerinin çok yönlü ve artan biçimde devam edeceği ortada. Son gelişmeler Pekin’in sıkılaşan kuşatmaya karşı “sabrı”nın sınırına doğru yaklaştığını ve göstereceği tepkinin “sertlik” dozajının giderek artacağını gösteriyor. Dolayısıyla kapitalizmin krizi, geçtiğimiz yüzyılda bütün dünyaya, günümüzde ise Orta Doğu ve Ukrayna’dan sonra Güney ve Doğu Asya’da halklara savaş ve ölüm sunmayı sürdürüyor.

17 Ocak 2024 Çarşamba

Özdağ’ın “Zafer”i

(El Yazmaları, 17 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Son dönemde AKP-MHP iktidarının faşizmi inşa çabalarına hız vermesiyle birlikte siyasal, toplumsal, ideolojik ve ekonomik alanlarda yaşanan olayların sayısı da artıyor. Bu artış olayların etkisini büyütmenin yanı sıra “beklenmeyen” gelişmelerin yaşanmasına da olanak sağlıyor. Türkçü ve milliyetçi çizginin yürütücülerinden biri olan Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de olanakları değerlendirip “beklenmeyen” gelişmelerin öznelerinden biri olarak güneşin altındaki yerini alıyor. 

Reaksiyonerlik 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin öne çıkmalarını sağlayan en önemli özellikleri “reaksiyoner” olmaları. Özellikle sosyal medyada “trend topic” olan olaylarda hızlıca reaksiyon gösterilerek bir “duruş”un sergilenmesi, ilginin, sempatinin ve desteğin bu kanala yönelmesini sağlıyor. Gösterilen reaksiyon ve sergilenen “duruş”ta Özdağ ve parti arasında bir rol paylaşımının olduğu görülüyor. İlk olarak Ümit Özdağ reaksiyon gösterip olay mahalline bizzat gelerek “liderlik” ve “öncülük” rolünün gereğini yapıyor, ardından olay yerine sevk edilen “parti” kitlelerdeki ilgi ve desteği toparlayarak konsolide ediyor.  

Lider ile parti arasındaki bu etkileşimli hâlin, siyasal ve toplumsal alanda baskın olan tarzla uyumlu olması da Özdağ ve partisinin bir özne olarak öne çıkmasını sağlıyor.  

Lider (ya da parti elitleri) tarafından şekillendirilen ve sadece onlara siyaset yapma ile söylemde bulunma hakkı tanıyan bu siyasal alanın inşası, AKP-MHP tarafından büyük ölçüde gerçekleştirilmiş durumda. Özdağ da bu siyasal alana uygun olarak kendisiyle özdeşleşen “Türkçü, göçmen karşıtı, ırkçı” söylem ve siyasetle “liderliğini” gösterip kendine yer bulabiliyor.  

Özdağ’ın söylem ve siyasetiyle de Zafer Partisi, siyasal alanın toplumsal alanda yarattığı şiddete meyilli, “nesneleşmiş”, “öteki kimliklere” nefret besleyen bireylerin güruhlaşıp “reaksiyon” vermelerini sağlayacak imkânı yaratıyor. Dolayısıyla Ümit Özdağ ve Zafer Partisi, AKP-MHP koalisyonunun “muhalifi” olmaktan çok onların oluşturduğu bataklıktan parsel kapmaya çalışan bir “rakip” olarak ortaya çıkıyor. 

İttihatçılık ve Mustafa Kemal  

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi’nin var olan siyasal ve toplumsal alana sağladıkları uyumun benzeri kimi “farklılıklarla” birlikte ideolojik ve ekonomik alanda da görülüyor.  

“Ilımlı İslam” modelinin Orta Doğu’da yenilgiye uğraması ve FETÖ’nün darbe girişiminin ardından Ergenekoncuların iktidar alanına girmesiyle Kemalizm ve Türkçülük, “sınırlı” da olsa tekrar ideolojik alanda var oldu. Başarısız Neo-Osmanlıcılık hamlesinin ardından yaşanan “değerli yalnızlık” dönemiyle analoji kuranlar İttihatçılık’ın da ideolojik alana eklenmesini sağladı. 

Ümit Özdağ ve Zafer Partisi de İttihatçılık ve Mustafa Kemal’e kutsallık payesi vererek ideolojik alandaki yerini almaya çabalıyor. Kendi reaksiyonerliklerini İttihatçıların ve Mustafa Kemal’in “yıkılmakta olan” Osmanlı’yı ve “yok edilmek istenen” Türk milletini kurtarmakta gösterdiği “reaksiyonla” benzeştirerek meşruiyet sağlamayı hedefliyorlar. Özellikle işsiz, yoksul ve geleceksiz bırakılmış gençlerin “öfkesini” sentetik İttihatçı-Kemalist ideolojiyle harmanlamaya yoğunlaşan bu reaksiyonerlik ile partinin kitleselleşmesi de arzulanıyor.  

Bu sentetik ideolojik hattın gölgesinde kalan ekonomik alanda ise Özdağ ve partisinin “ince” bir politika izlediği görülüyor. İşsiz ve yoksul insanlar ile geleceksiz kalan gençlere Kürtleri ve Arapları hedef göstermede başı çeken Özdağ’ın iki “ekonomik” hedefi bulunuyor. Birincisi “sınıfsal” öfkenin sermayeye yönelmesini engelleyip göçmenlere, Kürtlere, Araplara vb. yönelterek sönümlenmesini sağlamak. İkincisi de hedef gösterilenleri baskı altına alarak ucuz emek-gücü arzını sürdürülebilir kılmak. Bunlarla birlikte Arapların hedef gösterilmesindeki bir diğer amaç da “el koyma” isteği. İttihatçıların Ermeni ve Rum sermayesine el koymasına imrenen Özdağ, son dönemde ülkeye girişi artan Körfez sermayesinin birikimlerine el koyarak Türk burjuvazisine aktarmayı arzuluyor. Bu arzunun hem büyük sermaye grupları hem de Anadolu’nun dört bir yanındaki irili ufaklı “eşraf” tarafından paylaşılıyor olması partinin yayılma zemininin güçlü olduğuna işaret ediyor. 

Sonuç olarak Ümit Özdağ ve “Zafer” Partisi, izlediği politikalarla “aykırı” bir özne olduğu izlenimi yaratsa da sistemin “kodlarına” uyum göstererek nüfuzunu artırma çabasında. Bu çabanın “zafer”e ulaşıp ulaşamayacağında sistemin çok yönlü krizlerinin gidişatı kadar halkçı dinamiklerin göstereceği mücadele de belirleyici olacaktır. 

7 Ocak 2024 Pazar

Savaş ve “Sabır”

(El Yazmaları, 7 Ocak 2024 (Toplumsal Özgürlük, Şubat 2024 sayısı))

Geçtiğimiz yılın son çeyreğinde Orta Doğu’da harlanan savaş ateşi büyümeye devam ediyor. Savaş ateşinin büyüme hızı, önceki dönemlerin aksine, atılan onlarca oduna rağmen düşük bir oranda seyrediyor. Oranın düşüklüğünde ise küresel hegemonlar ile bölgesel ve yerel güçler arasındaki egemenlik mücadelesinin oluşturduğu hassas dengelerinin payı büyük. 

İsrail Savaşı Büyütmek İstiyor 

Bölgedeki savaş ateşinin baş suçlusu olan İsrail, Gazze Şeridi’ne bütün gücüyle saldırmayı sürdürürken ateşi büyütmeye de çalışıyor. 

Geride bıraktığımız yılın son günlerinde İran Devrim Muhafızları’nın Suriye’deki komutanı Seyyid Razı Musavi’yi vuran İsrail, geçtiğimiz günlerde Hamas Siyasi Büro Başkan Yardımcısı Salih el Aruri’yi de Beyrut’ta öldürdü. Bu iki olayın ardından eski Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani’yi anma töreninde gerçekleşen iki bombalı saldırıda 103 kişi öldü.  

Özel hedeflere ve sembollere gerçekleştirilen bu saldırılar İsrail’in çok yönlü politikalar izleyerek bölgede hegemon güç olmayı hedeflediğine işaret ediyor. 

İlk olarak İsrail, hamlelerinin hepsini askeri saldırılarla yapmasının da gösterdiği üzere uzun süredir beklediği savaş ateşini bölgeye yaymak istiyor. 

Kendisini ABD emperyalizminin ileri karakolu olarak var eden ve süreç içerisinde savaş makinesine dönüşen İsrail’in, Suriye ve Yemen’deki savaşların durması ve İran ve Suudi Arabistan arasında gelişen ilişkilerden dolayı bölgede savaşın ateşinin düşmesi nedeniyle “varlık nedeni” ve “güç kullanma meşruiyeti” bölgede sorgulanmasına neden olmuştu. Bu sorgulanma ülke içine de sıçramış ve Yahudi halkında Netenyahu şahsında ırkçı ve işgalci Siyonist rejime yönelik tepkilerin ve eylemlerin çoğalmasını sağlamıştı.  

Gazze’ye başlatılan saldırılar ise sorgulamaların bir süreliğine dinmesini sağlasa da kapatamamış durumda. Üstelik Gazze’de sonuca varılamamış olması ve Netenyahu’nun savaştan istifade ederek faşizan yasaları geçirmeye çalışması dışarıda ve içeride tepkilerin tekrar başlamasına neden oldu.  

Bu durum İsrail yönetimini sorunların üstesinden gelebilmek için dışarıdan destek almaya itiyor. Fakat küresel güçler arasındaki hegemonya mücadelesi İsrail’in müttefikleri olan ABD ve “Avrupa”nın destek vermeye razı olmalarına pek de izin vermiyor. “Rıza”nın olmamasına karşılık ise İsrail “zor”u devreye sokmakta. Nitekim İran ve Suriye’de İranlı hedefleri vurmakla ABD’yi, Lübnan’da Hizbullah’ın kontrolündeki mahallede Hamaslı yöneticiyi öldürmekle de Fransa’yı zorla savaşa dahil etmeyi amaçlıyor.  

İsrail amacını gerçekleştirmek için “zor”un yanında “havucu” da ihmal etmemekte. ABD’nin bölgenin egemen küresel gücü olma niteliğini korusa da nüfuzunu kaybetmesi, Suudi Arabistan ve BAE gibi müttefiklerinin Washington’un uyarılarına rağmen Çin ve İran ile ilişkilerini gerçekleştirmeye devam etmesi gibi nedenler İsrail’in gösterdiği yolun ABD’de ses bulmasına neden oluyor. Her ne kadar Biden yaklaşan seçimlerin etkisiyle İsrail’e bir an önce operasyona son verme çağrısı yapsa da ilerleyen süreçte hem Pentagon’un hem de Biden karşıtı neo-conların seçime doğru artan baskıları ABD’nin bölgedeki savaş ateşine dahil olma olasılığını artırıyor. Diğer yandan Rusya ve Çin’in bölgedeki nüfuzlarının askeri ve ekonomik açıdan sürekli artması da Washington’un bu yola girmeye zorluyor. Dolayısıyla Biden süreci ağırdan almaya çalışsa da zorunluluklar ABD’yi “zor”a doğru meylediyor. 

Bölgedeki hegemonyasını büyütmek için Güney Lübnan’da tampon bölge yaratmak isteyen İsrail’in bu amacı için seçtiği partner Lübnan’ı iliklerine kadar sömürmüş olan Fransa. Afrika’daki birçok sömürgesinden kovulan Fransa, son yıllarda Lübnan’a “özel” ilgi gösteriyor. AB içindeki egemenliği önemli oranda Alman sermayesine kaptıran Fransız sermayesi için Orta Doğu pazarı ve kaynakları iştah kabartıyor ve bu da İsrail’in davetini Paris’in memnuniyetle karşılamasını sağlıyor. Diğer yandan Fransa’nın askeri gücünün sınırlılığı ve banliyöler ile işçi sınıfının son yıllarda gösterdiği mücadeleler iştahın kapanmasına da neden olabilir. Fakat Fransız sermayesinin semirmek zorunda olması “risklere” rağmen “zor”a doğru meyletme olasılığını artırıyor. 

Hülasa iki ülkenin “meyillerinin” farkında olan İsrail için önümüzdeki süreçte “zor”u zorlayarak ateşi ve ateşe katılanları büyütmekten başka bir ana strateji bulunmuyor. 

İran’ın “Sabrı” 

İran ise Aksa Tufanı’nın ardından yaptığı açıklama ve hamlelerle uyguladığı “stratejik sabır” politikasını Musavi’nin vurulmasının ardından yapılan “uygun yerde ve zamanda cevap verileceği” açıklamasıyla sürdürüyor.  

Filistin’de İslami Cihad’ın ve Lübnan’da Hizbullah’ın İsrail’e karşı koyacak yeterince gücü olmasına rağmen Tahran’ın bu iki örgütü sürekli uyarmasının altında da bu “sabır” yatmakta. Gücünün bölge çapında ulaşabileceği sınırlara vardığının farkında olan İran, ülke içerisinde kadınların, yoksulların, Kürtlerin ve Belucilerin son yıllardaki mücadelelerinin de etkisiyle yaklaşık son 4-5 yıldır güç biriktirme ve kazanımlarını korumaya çalışıyor.  

Bu bağlamda İran devleti bölgedeki gelişmeler uzun vadeli bakmakla birlikte adım adım ilerlemeyi planlıyor. İlk hedef ise ABD’yi bölgeden çıkarmak. İran’ın kendisine yapılan her saldırının ardından Irak’taki ABD hedeflerini vurması da bu yüzden. Öte yandan bu saldırılar ABD’yi bölgeden çıkması için zorlarken İsrail’in istediği tarzda girmesi için de iki kere düşünmesini neden oluyor. Dolayısıyla İran’ın ve onun desteklediği örgütlerin saldırılarının ABD’yi bölgeden çıkaracak kadar yüksek ama onun bölgeye tamamen girmesine neden olmayacak kadar da düşük düzeyde olmasına “özen” göstermeyi de sürdürmeleri büyük bir olasılık. 

Fakat kapitalizmin krizi dolayımıyla büyüyen hegemonya mücadelesi ABD’nin bölgeye tamamen girmesine sebep olduğu takdirde bu “özen” ve “sabır” bozulabilir. Sabrın ve özenin bozulması ise Orta Doğu’nun daha önceki savaşları aratacak derecede kan denizine dönmesine neden olabilir. 

25 Aralık 2023 Pazartesi

İyi Parti’nin İstifaları

(El Yazmaları, 25 Aralık 2023)

Türkiye’de ekonomide, devlette ve siyasal alanda yaşanan krizlerin etkilediği özneler, içinde bulunulan zamana ve mekâna göre kısmi değişiklikler göstermekte. Son dönemde bu payeye İyi Parti (İYİP) nail oldu. Yerel seçime dair alınan kararlar ve partinin çeşitli düzeylerindeki istifalardan doğan kriz, konjonktürel olduğuna dair izlenimler yaratsa da yapısal sorunların derinliği gizlenemiyor. 

“Dışsal” Etkenler 

CHP’nin yeni genel başkanı Özgür Özel’in yerel seçimlerde ittifak teklifinin İYİP’in Genel İdare Kurulu’nda 14’e karşı 35 oyla reddedilmesi, “parti içi demokrasi”den çok, partiye yönelik içsel ve dışsal baskıların etkilerini gösteriyor.

“Asena” sıfatına sahip bir genel başkanı olan ve liderin otoriterliğini meşru gören bir partide stratejik bir kararın oylanması, parti içi demokrasiden çok partinin “kendi için parti” olamadığına işaret ediyor. Bu bağlamda bir taraftan CHP’nin ittifakın sürdürülmesine diğer taraftan AKP-MHP cephesinin İYİP’in tek başına seçimlere girmesine dair söylem ve politikaları, oylamanın “dışsal” baskılar nedeniyle yapıldığını ortaya koyuyor.  

Nitekim İYİP bugüne kadar girdiği seçimlerde yaptığı ittifakları parti içi demokrasinin değil, varoluşuna neden olan siyasal hedeflerin bir sonucu olarak yapmıştı. Bu siyasal hedef ise Erdoğan liderliğinde yaratılmak istenen siyasal düzene karşı sermayenin çıkarlarına zarar vermeden yapılacak bir restorasyon idi. Fakat bu restorasyonun gerçekleşmemesi ve kısa ve orta vadede gerçekleşeceğine dair bir “ışığın” da olmaması İYİP’in önümüzdeki süreçte büyük oranda “dışsal” etkilerden doğru belirleneceğini imliyor. 

“İçsel” Baskılar 

Dışsal etkilerin baskınlığı, parti içini de baskılamakta. Alınan kararın ardından yapılan açıklamalar ve gerçekleşen istifalar partiye kendisine özgü bir rota çizmeyi değil, yanaşılacak bir liman seçmeyi amaçlıyor. 

Partiden istifa eden Eskişehir Milletvekili Nebi Hatipoğlu’nun AKP’ye geçmesi, yine partiden istifa eden Ankara Milletvekili Adnan Beker’in Erdoğan’a oy verdiğini ilan etmesi, Akşener’in Şeyh Sait’e yönelik açıklamalarından sonra İstanbul milletvekili M. Salim Ensarioğlu ile birlikte Diyarbakır’daki 12 bin üyenin istifa etmesi, oylamada CHP ile ittifakın reddedilmesine verilen 35 oy (14 kabul oyunun 2,5 katı!) İYİP’in iktidar cenahına yanaşmasını isteyenlerin parti içinde ciddi bir güce ulaştıklarını ortaya koyuyor. 

Diğer yandan ittifakın reddedilmesi nedeniyle İstanbul Büyükşehir Belediye (İBB) Meclisi İYİ Parti Grup Başkanvekili İbrahim Özkan’ın istifa etmesi, Ankara Milletvekili Yüksel Arslan’ın Mansur Yavaş’ı destekleyeceğini açıklayıp partiden ayrılması, yine önümüzdeki günlerde Mansur Yavaş’ı destekleyen 4 milletvekilinin daha istifa edeceği iddiası ise partinin CHP limanına yanaşmasını isteyenlerin gemiden atlamaya başladıklarını gösteriyor. 

Bu noktada Akşener’in, özellikle CHP ile ittifakı savunanların istifasının ardından yaptığı “savaş ilanı” açıklaması önem taşıyor. Bu açıklamayla Akşener’in de AKP-MHP zeminine yaklaşmayı esas aldığı görülüyor. Akşener’in bu hamlesinin ardında ise ekonomik ve siyasal arzular bulunuyor. 

Gerek kentlerdeki rant ve talanın büyüklüğü gerekse patronaj ilişkilerinden dolayı yerel yönetimler ekonomik açıdan iştah kabartıyor. CHP ile yapılan ittifakın kazancından kendisini büyütecek “ekonomiye” ulaşamayan Akşener, AKP-MHP iktidarının kırıntılarından ve CHP’ye kaybettireceği yerlerden gelecek “akçelerle” kesesini büyütmeyi hedefliyor.  

Restorasyon sürecinin başarısızlıkla sonuçlanması ise Akşener’i en iyi bildiği yerlerden biri olan “devlet alanına” yönelmesine neden oluyor. Akşener, AKP ve MHP arasında devlet alanında yaşanan “pürüzlere” müdahil olarak nüfuz ve mümkünse restorasyon süreciyle hedeflediği alanları kazanmayı arzuluyor. Bu alanlarla da partinin siyasal alandaki varlığını sürdürmeyi amaçlıyor. 

Fakat Akşener’in arzularının gerçekleşmesinin önünde ciddi somut engeller bulunuyor. Bir yandan Bahçeli’nin İYİP’ten istifa edenleri hiçbir şekilde kabul etmeyeceklerini söylemesi, diğer yandan BBP Genel Başkanı’nın Mustafa Destici’nin bile İYİP’den istifa edenleri partilerine katmak için görüştüklerini belirterek partiye göz dikmesi Akşener’in ve İYİP’in “kendisi” olarak iktidarın alanında var olmasının zor olduğu gösteriyor. Öte yandan 2017’den günümüze kadar partinin 200 kurucu üyesinden 75’inin istifa edip 4’ünün ihraç edilmiş olması da İYİP’in var olma savaşıyla karşı karşıya olduğunu ortaya koyuyor.  

Sonuç olarak dışsal etkenler, içsel baskılar ve yapısal sorunlar İYİP’i parlak bir geleceğin beklemediğine işaret ediyor. 

Encomienda'dan Luther'e: Parsellenmiş İktidar ve Direniş Doktrini

Encomienda, İspanya'nın Amerika kıtasında kurduğu ve yerlilerin dinî eğitim ile koruma karşılığında encomenderoya haraç ödeyerek çalıştı...