30 Haziran 2026 Salı

(Çeviri) Eğitim Üzerine - Mihail Bakunin

Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk kez 31 Temmuz 1869’da Birinci Enternasyonal'in resmi yayın organı olarak Cenevre'de basılan L’Égalité gazetesinden yayımlanmıştır. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz:

https://www.marxists.org/reference/archive/bakunin/works/1869/education.htm

Bugün ele alacağımız ilk konu şudur: İşçi kitlelerine sunulan eğitim, burjuvaziye verilen eğitimden daha düşük kalitede olmaya devam ettiği sürece, ya da daha genel bir ifadeyle, doğuştan üstün bir eğitime ve daha kapsamlı bir öğretime sahip olan –sayıları çok olsun ya da olmasın– herhangi bir sınıfın varlığı sürdüğü sürece, işçi kitlelerinin tam anlamıyla özgürleşmesi mümkün olacak mıdır? Bu soru kendi kendine cevap vermiyor mu? Doğası gereği kabaca eşdeğer zekâya sahip iki kişiden birinin üstünlük sağlayacağı -öğrenme yoluyla zihni genişlemiş olan ve doğal ile toplumsal olgular arasındaki karşılıklı ilişkileri (doğa ve toplum kanunları olarak adlandırabileceğimiz şeyleri) daha iyi kavramış olan kişinin, çevresinin doğasını daha kolay ve daha eksiksiz kavrayacağı -apaçık değil mi? Ve bu kişinin, diyelim ki, daha büyük bir özgürlük hissedeceği ve pratik açıdan, arkadaşından daha fazla yetenek ve beceri göstereceği de doğal değil midir? Daha çok bilen kişinin, daha az bilen kişiye hükmetmesi doğaldır. Ve eğer iki sınıf arasında var olan tek eşitsizlik eğitim ve öğrenimdeki bu fark olsaydı, diğer tüm eşitsizlikler de hızla ortaya çıkıp, insan dünyasının mevcut koşullarında, yani yeniden bir köle kitlesi ile çok az sayıdaki yönetici sınıfına bölünmesine, kölelerin bugün olduğu gibi yönetici sınıfın yararına çalışmaya yol açmaz mıydı?

Şimdi, burjuva sosyalistlerin halk için neden sadece biraz eğitim talep ettiklerini, yani şu anda aldıklarından bir parça daha fazlasını talep ettiklerini anlıyoruz; oysa biz sosyalist demokratlar, halk adına, tam ve bütüncül bir eğitim, bugünkü bilgi birikiminin izin verdiği ölçüde tam bir eğitim talep ediyoruz. Böylece, bundan böyle, üstün eğitim sayesinde işçilerin üzerinde hiçbir sınıf olmasın ve dolayısıyla onları egemenlik altına alıp sömürmesin. Burjuva sosyalistleri, her sınıfın belirli bir toplumsal işlevi yerine getirdiğini, birinin örneğin öğrenimde, diğerinin ise el emeğinde uzmanlaştığını savunarak, sınıf sisteminin korunmasını istiyorlar. Biz ise sınıfların nihai ve tam olarak ortadan kaldırılmasını istiyoruz; toplumun birleşmesini ve yeryüzündeki her birey için toplumsal ve ekonomik imkânların eşitliğini arzuluyoruz. Burjuva sosyalistler, günümüz toplumunun tarihsel temellerini korurken, bunların daha az keskin, daha az sert ve daha süslü hale gelmesini istiyorlar. Oysa biz bunların yok edilmesini istiyoruz. Bundan da anlaşıldığı üzere, burjuva sosyalistler ile biz sosyalist demokratlar arasında bir koalisyon bir yana, ateşkes ya da uzlaşma bile söz konusu olamaz. Ancak şunu duydum, ki bu, bize karşı en sık öne sürülen argüman ve her türden dogmatiklerin reddedilemez gördüğü bir argümandır: Tüm insanlığın kendini öğrenmeye adaması imkânsızdır, çünkü o zaman hepimiz açlıktan ölürüz. Dolayısıyla bazıları öğrenim görürken, diğerleri yaşamamız için gerekli olanı üretebilmek üzere çalışmak zorundadır — sadece kendi ihtiyaçları için değil, aynı zamanda kendilerini tamamen entelektüel uğraşlara adayan insanlar için de; insan bilgisinin ufkunu genişletmenin yanı sıra, bu entelektüellerin keşifleri, sanayiye, tarıma ve genel olarak siyasi ve toplumsal yaşama uygulandığında, istisnasız tüm insanların yaşam koşullarını iyileştirir; değil mi? Ve onların sanatsal eserleri de hepimizin hayatını zenginleştirmiyor mu?

Hayır, hiç de değil. Bilim ve sanata yöneltebileceğimiz en büyük eleştiri, tam da bunların nimetlerini ve etkilerini toplumun sadece küçücük bir kesimine dağıtmaları, büyük çoğunluğu dışlayarak ve dolayısıyla onların zararına olacak şekilde hareket etmeleridir. Bugün bilim ve sanatın ilerlemeleri için modern dünyanın en medeni ülkelerinde sanayi, ticaret, kredi ve kısacası toplumun zenginliğindeki muazzam ilerleme hakkında daha önce çok yerinde bir şekilde söylenenlerin aynısı söylenebilir. Bu zenginlik oldukça ayrıcalıklıdır ve her geçen gün daha da ayrıcalıklı hale gelme eğilimindedir; zira giderek azalan sayıda kişinin elinde yoğunlaşmakta, orta sınıfın alt kademelerini ve küçük burjuvaziyi dışlayarak onları proletaryaya itmektedir; dolayısıyla bu zenginliğin artışı, emekçi kitlelerin giderek artan sefaletinin doğrudan nedenidir. Böylece sonuç şudur: Ayrıcalıklı, halinden memnun azınlık ile geçimini kol gücüne dayalı olarak kazanan milyonlarca işçi arasında açılan uçurum giderek daha da genişlemekte ve halkın emeğini sömüren bu halinden memnun azınlık ne kadar mutlu olursa, işçiler o kadar mutsuz hale gelmektedir. İngiltere’deki aristokrat, bankacı, ticaret ve sanayi kliğin muazzam zenginliğine bakıp bunu aynı ülkenin işçilerinin sefil durumuyla karşılaştırmak yeterlidir; Londra’da yaşayan, zeki ve dürüst bir kuyumcu olan Walter Dugan adlı bu kuyumcu, yoksulluğun aşağılayıcılığından ve açlığın işkencelerinden kaçmak için karısı ve altı çocuğuyla birlikte gönüllü olarak zehir içti —yazdığı o saf ve yürek burkan mektubu yeniden okuduğumuzda o kadar övülen medeniyetin, maddi açıdan halk için sadece baskı ve yıkım anlamına geldiğini kabul etmek zorunda kalırız. Aynı durum modern bilim ve sanat alanındaki ilerlemeler için de geçerlidir. Gerçekten de dev adımlar atıldığı doğrudur. Ancak ilerlemeler ne kadar büyük olursa, entelektüel köleliği o kadar çok besler ve dolayısıyla maddi açıdan halkın kaderi olarak sefalet ve aşağılık duygusunu besler; zira bu ilerlemeler, halkın anlayış düzeyini ayrıcalıklı sınıfların düzeylerinden ayıran uçurumu yalnızca daha da genişletir. Doğal yetenek açısından bakıldığında, halkın zekası bugün açıkça daha az körelmiş, daha az çalıştırılmış, daha az sofistike ve haksız çıkarları savunma ihtiyacından daha az yozlaşmış durumdadır; dolayısıyla, doğal olarak burjuvazinin zihinsel gücünden daha fazla potansiyele sahiptir. Ancak öte yandan burjuvazinin zihinsel gücü, gerçekten de müthiş silahlarla dolu bilimin tüm cephaneliğini emrinde bulundurmaktadır. Çoğu zaman, son derece zeki bir işçi, kendisini zekâsıyla (ki onda hiç yoktur) değil, eğitimiyle yenen bilgili bir aptalla karşılaştığında dilini tutmak zorunda kalır; çünkü bu eğitim işçiye verilmemişken aptala bahşedilmiştir, çünkü aptal okullarda aptallığını bilimsel olarak geliştirebilirken, işçinin emeği onun giyinmesini, barınmasını, beslenmesi ve her türlü ihtiyacının karşılanmasını, öğretmenlerinin ve kitaplarının temin edilmesini, yani eğitimi için gerekli olan her şeyi sağlamıştır.

Burjuva sınıfının içinde bile, çok iyi bildiğimiz gibi, her bireye aktarılan eğitim düzeyi aynı değildir. Orada da bireyin potansiyeliyle değil, doğuştan ait olduğu toplumsal tabakanın servetiyle belirlenen bir ölçek vardır; örneğin küçük burjuvazinin çocuklarına sunulan eğitim, işçilerin kendi başlarına elde edebildiklerinden pek de üstün olmasa da, toplumun üst ve orta burjuvaziye kolayca sağladığı eğitimle karşılaştırıldığında neredeyse yok denecek kadar azdır. Öyleyse neyle karşılaşıyoruz? Bir yandan orta sınıfa olan tek bağlılığı gülünç bir kibir, diğer yandan da büyük kapitalistlere olan bağımlılığı olan küçük burjuvazi, çoğu zaman proletaryanın içinde bulunduğu koşullardan bile daha sefil ve daha aşağılayıcı koşullarda bulur kendini. Dolayısıyla ayrıcalıklı sınıflardan bahsettiğimizde, asla bu yoksul küçük burjuvaziyi kastetmiyoruz; o, biraz daha cesaret ve azim sahibi olsaydı, bugün proletaryayı ezdiği gibi onu ezip geçen büyük ve orta burjuvaziye karşı mücadele etmek için bizimle güçlerini birleştirmekte hiç tereddüt etmezdi. Ve toplumun mevcut ekonomik eğilimleri on yıl daha aynı yönde devam ederse (ki biz bunu imkânsız görüyoruz), orta burjuvazinin büyük bir kısmının önce küçük burjuvazinin mevcut durumuna düşüp, sonra da proletaryaya kaymasını görebiliriz — sonuç olarak, tabii ki, mülkiyetin giderek daha az sayıda elde yoğunlaşmasının kaçınılmaz sonucu olarak — bunun kaçınılmaz sonucu ise, toplumun bir kez ve sonsuza dek, son derece zengin, eğitimli, egemen bir azınlık ile yoksul, cahil, köleleştirilmiş proleterlerden oluşan geniş bir çoğunluk olarak bölünmesi olacaktır.

Vicdan sahibi her insanda, insan onuru ve adaleti yürekten önemseyen herkeste derin bir etki bırakması gereken bir gerçek vardır; o da herkes için eşitlik ortamında ve bu ortam aracılığıyla her bireyin özgürlüğüdür. Gerçek şudur ki, bütün aydınlar bilimin sanayi, ticaret ve genel olarak toplum yaşamına yönelik tüm büyük uygulamaları, bugüne kadar ayrıcalıklı sınıflar ve tüm siyasi ve toplumsal adaletsizliklerin ebedi savunucusu olan devletin gücü dışında kimseye fayda sağlamamıştır. Hiçbir zaman, tek bir kez bile, halk kitlelerine herhangi bir fayda sağlamamışlardır. Sadece makineleri sıralamamız yeterlidir; her işçi ve emeğin kurtuluşunun dürüst savunucusu, söylediklerimizin doğruluğunu kabul edecektir. Ayrıcalıklı sınıflar, halk kitlelerinin hissettiği son derece meşru öfkeye meydan okuyarak, tüm o küstah kibirleri ve adaletsiz zevkleriyle bugün hangi güç sayesinde ayakta kalmaktadırlar? Kişiliklerinde var olan bir güç sayesinde mi? Hayır — bu, yalnızca devletin gücüyle oluyor; bugün, devletin aygıtında onların çocukları, asker ve işçi hariç, her zaman tüm kilit pozisyonları (hatta alt ve orta kademe pozisyonların her birini) elinde tutmaktadır. Peki, günümüzde devletin gücünün temelini oluşturan ilke nedir? Tabii ki bilimdir. Evet, bilim — yönetim bilimi, idare bilimi ve mali bilim; halk kitlesini çok yüksek ses çıkarmadan yolmanın bilimi ve ses çıkarmaya başladıklarında ise bilimsel olarak örgütlenmiş bir güç aracılığıyla onlara sessizlik, sabır ve itaat dayatmanın bilimi; halk kitlelerini aldatma ve bölme bilimi; birbirlerine yardım edip güçlerini birleştirerek devletleri devirebilecek bir güç yaratabilmelerini engellemek için onları yararlı bir cehalet içinde tutma bilimi ve her şeyden önce, denenmiş ve test edilmiş tüm silahlarıyla askeri bilim, “mucizeler yaratan” bu müthiş yıkım araçları ve son olarak, buharlı gemileri, demiryollarını ve telgrafı ortaya çıkaran zeka bilimi; bu bilim, her hükümeti yüzlerce, binlerce silahlı Briareos’a[1]  dönüştürerek, ona her yerde aynı anda var olma, hareket etme ve tutuklama gücü vermiş ve dünyanın şimdiye kadar tanık olduğu en müthiş siyasi merkezileşmeyi gerçekleştirmiştir.

Öyleyse bilimin kaydettiği tüm ilerlemelerin, istisnasız olarak, şimdiye kadar halk kitlelerinin, proletaryanın refahı ve özgürlüğüne zarar vererek, yalnızca ayrıcalıklı sınıfların zenginliğini ve devletin gücünü artırmaktan başka bir şey getirmediğini kim inkâr edebilir? Ancak, şu itirazı duyacağız: Halk kitleleri de bundan faydalanmıyor mu? Onlar, geçmiş yüzyılların toplumlarına kıyasla, bizim bu toplumumuzda çok daha medeni değiller mi?

Buna, ünlü Alman sosyalist Lassalle’den alıntıladığımız bir gözlemle cevap vereceğiz. Emekçi kitlelerin siyasi ve toplumsal kurtuluşları açısından kaydettikleri ilerlemeyi değerlendirirken, bu yüzyıldaki entelektüel durumlarını geçmiş yüzyıllardakiyle karşılaştırmamak gerekir. Bunun yerine, belirli bir dönemle karşılaştırıldığında, o dönemde emekçi kitleler ile ayrıcalıklı sınıflar arasında var olan uçurumun dikkate alınarak, kitlelerin bu ayrıcalıklı sınıflarla aynı ölçüde ilerleme kaydetmiş olup olmadıkları değerlendirilmelidir. Çünkü, her ikisinin kaydettiği ilerleme kabaca eşdeğer ise, günümüz dünyasında kitleleri ayrıcalıklı sınıflardan ayıran entelektüel uçurum her zamanki gibi kalacaktır; ancak proletarya, ayrıcalıklı sınıflardan daha fazla ve daha hızlı ilerlemişse, o zaman bu uçurum kaçınılmaz olarak daralmış olmalıdır; ancak öte yandan, işçinin ilerleme hızı daha yavaş olmuşsa ve dolayısıyla aynı dönemde egemen sınıfların bir temsilcisinin ilerleme hızından daha azsa, o zaman bu uçurum genişlemiş olacaktır. Onları ayıran uçurum artmış olacak ve ayrıcalıklı kişi daha güçlü hale gelmiş, işçinin durumu ise başlangıç noktası olarak seçilen tarihe kıyasla daha sefil, daha köle benzeri bir hal almış olacaktır. İkimiz de aynı anda iki farklı noktadan yola çıkarsak ve siz benden yüz adım öndeyseniz; siz dakikada altmış adım, ben ise dakikada sadece otuz adım hızla ilerliyorsam, bir saat sonra aramızdaki mesafe sadece yüz adım değil, bin dokuz yüz adım olacaktır.

Bu örnek, burjuvazinin ve proletaryanın kaydettiği ilerlemeler hakkında kabaca doğru bir fikir verir. Şimdiye kadar burjuvazi, proletaryadan daha hızlı bir tempoyla uygarlık yolunda ilerlemiştir; bunun nedeni, entelektüel açıdan proletaryadan daha üstün olmaları değildir — aslında tam tersi iddia edilebilir —, ancak toplumun siyasi ve ekonomik örgütlenmesinin, bugüne kadar sadece burjuvazinin bilgiye erişim imkânına sahip olması ve bilimin yalnızca onlar için var olması, proletaryanın ise zorunlu bir cehalete mahkûm kalmasıdır. Dolayısıyla proletarya yine de ilerleme kaydetmişse (ki bunu inkar etmek mümkün değildir) bu ilerleme toplum sayesinde değil, ona rağmen gerçekleşmiştir. Özetlemek gerekirse mevcut toplumda, bilimin ilerlemeleri proletaryanın göreceli cehaletinin temelinde yer almıştır; tıpkı sanayi ve ticaretin ilerlemesinin onun göreceli yoksullaşmasının temelinde yer alması gibi. Dolayısıyla, entelektüel ve maddi ilerleme, proletaryanın köleliğinin şiddetlenmesine eşit ölçüde katkıda bulunmuştur. Bu ne anlama gelir? Bu, burjuvazinin servetini reddetme ve ona direnme görevimizin olduğu gibi, burjuvazinin bilimini de reddetme ve ona direnme görevimizin olduğu anlamına gelir. Ve bunları şu anlamda reddetmeli ve direnmeliyiz: Bilimi bir veya birkaç sınıfın tekeline dönüştüren toplumsal düzeni yıkarak, bilimi tüm dünyanın ortak mirası olarak sahiplenmeliyiz.


[1] Yunan mitolojisinde Gaia ve Uranüs'ün çocukları olan üç Hekatonkheir (Yüz Kollular) devinden biridir. 50 başı ve 100 kolu vardır. (ç.n.)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

(Çeviri) Eğitim Üzerine - Mihail Bakunin

Çevirmenin Notu: Bu yazı ilk kez 31 Temmuz 1869’da Birinci Enternasyonal'in resmi yayın organı olarak Cenevre'de basılan L’Égalité g...