Çevirmenin Notu: Kazimierz Radosław Elehard baron Kelles-Krauz (22 Mart 1872 – 24 Haziran 1905), Polonya Sosyalist Partisi ile ilişkili Polonyalı bir filozof, sosyolog ve sosyalistti. 19. yüzyılın sonlarındaki önde gelen Marksist aydınlardan biri olarak kabul edilir. Yazının sahibi Wiktor Marzec ise Varşova Üniversitesi Robert Zajonc Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde akademisyendir. Yazıya şu linkten ulaşabilirsiniz: https://jacobin.com/2025/03/kazimierz-kelles-krauz-marxism-nationalism
Kazimierz Kelles-Krauz, faaliyet
gösterdiği çok etnikli emperyal bağlamda alışılmadık derecede yaratıcı bir
Marksist teorisyeniydi. Polonya ulusal davasına hizmet ederken, sosyalizmi
sosyolojiyle, Marksizm’i ise demokratik milliyetçilikle harmanladı. Bu
unsurları basitçe bir araya getirmek yerine, birbirlerini karşılıklı olarak nasıl
besleyebileceklerinin yollar aradı.
Bu yaklaşım, gerçek anlamda
yeniliklere yol açtı; zira Kelles-Krauz, Marksizm’in kendisine uygulanabilecek
özeleştirel bir Marksist bilgi sosyolojisi ve kapitalizmin yol açtığı toplumsal
dönüşümün bir sonucu olarak gördüğü uluslar ve milliyetçilik üzerine teorik olarak
temellendirilmiş bir Marksist analiz ortaya koydu.
Kelles-Krauz, bunu özgür ruhlu,
gizli bir aktivist ve yazar olarak yaşadığı bir hayatı sürdürürken başardı — bu
hayat, 1905 yılında, henüz otuz üç yaşındayken hastalığa yenik düşmesiyle sona
erdi. Polonya’daki tartışmalara, ne yazık ki ülke dışında neredeyse hiç
bilinmeyen, bir iz bıraktı ve sömürgecilik ve emperyalizm karşıtı Marksizmin
gelişiminde öncü bir rol oynadı.
İmparatorluğun Çıkmazı
Rus imparatorluğunun sınır bölgelerindeki pek çok sosyalist gibi,
Kelles-Krauz da soylu ve toprak sahibi bir aileden geliyordu. 1872 yılında,
günümüzde Polonya’nın orta kesiminde yer alan bölgelerden birinde
(Szczebrzeszyn-ç.n.) doğan Kelles-Krauz, kendi kuşağının Polonyalı aydınları
için tipik olan bir yolu izledi. Okul yıllarında radikalleşen Kelles-Krauz, Rus
devletinin baskısıyla karşı karşıya kaldı ve zamanını siyasi örgütlenme
faaliyetleri ve sosyalist olmayan dergilerde para karşılığı yazılar yazmakla
geçirdi.
Çarlık siyasi polisinin hedefi
haline gelince, Rusya kontrolündeki Polonya’dan ayrılıp Paris’teki ve daha
sonra Viyana’daki göçmen çevrelerine katıldı. Akademik işler ararken siyasi militanlığından
vazgeçmedi. Teorik düşünceleri, 1892 Lodz Ayaklanması ile 1905 Devrimi
arasındaki dönemde, Rus imparatorluğu bağlamındaki sosyalist siyaset için
ortaya çıkan belirli çıkmazlardan kaynaklanıyordu.
Polonya işçi hareketi, eski Lehistan-Litvanya
Birliği’nin 18. yüzyılın sonlarında üç hırslı kıta imparatorluğu olan Prusya,
Avusturya ve Rusya arasında paylaştırılmasından bu yana Polonya devletinin
bulunmadığı bir ortamda ortaya çıktı. 1892 yılında, ülkenin ikinci büyük şehri
ve bütün Rus İmparatorluğu’nun en önemli tekstil üretim merkezi olan sanayi
kenti Lodz, neredeyse hiç örgütlü olmayan işçi protestolarının patlak vermesine
ve daha sonra da Yahudilere yönelik bir şiddet dalgasına tanık oldu.
Bu deneyim, sosyalist
örgütlenmenin yeni dalgasının temel taşlarından biri oldu. 1892 grevcileri,
işyerlerinde ağırlıklı olarak Alman sanayicilerle, fabrika kapılarının dışında
ise çarlık rejiminin ulusalcı baskısıyla karşı karşıya kaldılar; etnik gruplar
arası şiddet tehdidinden bahsetmeye bile gerek yok. Bu koşullar altında
sosyalistler, ulusal sorunları görmezden gelemezlerdi. Bu zorluğa verilebilecek
birkaç olası cevap vardı.
Polonya Sosyalist Partisi (Polska
Partia Socjalistyczna, PPS), ulusal kurtuluş hedefini siyasi projesinin
merkezinde görüyordu. 1892’deki kuruluşundan itibaren, Polonya sosyalizminin bu
akımı, sınıf mücadelesini ulusal bağımsızlık talepleriyle birleştirmeye çalıştı
ve egemen bir Polonya devleti hedefini sosyalizmle uyumlu olarak gördü. Bu
bakış açısına göre, işçi mücadelesi bağımsızlığı yeniden kazanmanın bir yolu
iken bağımsızlık ise sosyalizme giden bir yol sunuyordu.
Ancak bazı yazarlar ulusal ve
toplumsal kurtuluş arasındaki ilişkinin kesin şartları konusunda farklı
görüşlere sahipti. Bu gerilimler sonunda 1906’da bir bölünmeye yol açtı. Bu
arada, 1893’ten beri var olan ayrılıkçı bir grup, PPS’nin “milliyetçi” bir
nitelik kazandığını düşündüğü duruma tamamen karşı çıktı; bu da başka bir
sosyalist rakibin ortaya çıkmasına neden oldu.
Bu örgüt kendisine “Polonya
Krallığı Sosyal Demokrasisi” adını verdi. Daha sonra adının başına Litvanya’yı
da ekledi — Lehçe’de Socjaldemokracja Królestwa Polskiego i Litwy ve kısaltması
SDKPiL’di. Rosa Luxemburg, SDKPiL’in en tanınmış lideri ve teorisyeni idi.
Örgüt ulusal çerçeveyi aşan, hatta ortadan kaldıran bir yaklaşımla sınıf
birliğini temel referans çerçevesi olarak öne sürdü ve uluslararası sosyalizmi
hedefleyerek Rus proletaryasıyla birlikte ortak bir mücadele çağrısında
bulundu.
Yahudi siyaseti konusunda da
kendine özgü bir hikâye vardı. Büyük sanayi merkezlerinde işçilerin üçte biri
kadarı Yahudi’ydi. Bu işçilerin örgütlenmesini savunan başlıca grup, 1905
öncesinde muhtemelen en iyi örgütlenmiş sosyalist parti olan Bund’du. Bund,
sınıf siyasetini savunurken aynı zamanda Yahudi kimliğini de vurguluyordu ve
destekçileriyle gündelik hayattaki dilleri olan Yidiş aracılığıyla iletişim
kuruyordu.
Bund, demokratikleşmiş bir Rus
devleti bünyesinde, toprakla sınırlı olmayan bir Yahudi kültürel özerkliği
talep etti. Siyonizm rakip bir akım olarak zaten mevcut olsa da, Rus yönetimi
altındaki Polonya’daki işçiler arasında pek etkili değildi. Aynı zamanda, PPS
de Lehçe konuşan Yahudileri harekete geçirdi ve SDKPiL, herkes için milliyet
kavramının kaldırılacağını vaat etti.
Anti-Emperyalist Marksizm
Kelles-Krauz ve PPS, ulusun
ortadan kalkacağı fikrine şiddetle karşı çıktılar. PPS, sosyalist bir geleceğin
ancak demokratik bir Polonya devletinde mümkün olabileceğini, Rus
egemenliğindeki baskıcı bir imparatorlukta ise mümkün olmayacağını savunarak anti-emperyalist bir sosyalist program ortaya koydu. Aynı
zamanda parti, sınıf çatışmasının gerçeklerini gizleyecek bir sis perdesi
olarak (Polonya) “ulusal birlik” fikrini açıkça reddetti.
PPS için, 1892 tarihli program
taslağında da belirtildiği üzere, yalnızca işçi sınıfı ulusu savunabilir ve
bağımsızlığı kazanabilirdi:
“Sadece Sosyalist Parti, tam olarak
sınıf ayrıcalıklarını değil ulusal çıkarları temsil ettiği için, evrensel
kurtuluşu hedefleyen uluslararası devrimci düşüncenin bayrağına sadık
kalmaktadır. Ülkemizi, üst sınıfımızın ve küçük burjuvazimizin bize dayattığı
intihar niteliğindeki politikadan kurtarabilecek olan da yalnızca o’dur. Bu
nedenle Polonya Sosyalist Partisi’nin işçi kitlelerinin doğru siyasi bilince
ulaşmasını sağlaması ve böylece bağımsız siyasi örgütlenmelerini sürdürmeleri
gerektiği açıktır.”
Kelles-Krauz, bu görüşü
destekleyen teorik argümanları geliştiren başlıca isimlerden biriydi. Sayısız
makale ve broşürde, ulusal bağımsızlık lehine “ortodoks” bir Marksist argüman
ortaya koymaya çalıştı. “Proletarya uğruna bağımsız bir Polonya, Polonya’nın
bağımsızlığı uğruna proletarya değil” ifadesi, bu görüşü dile getirmek için
geliştirdiği formüldü.
Kelles-Krauz’a göre, yerel
burjuvazi pek güçlü olmadığından, bağımsızlık ancak işçilerin kendi kendilerini
örgütlemesi ve harekete geçmesi yoluyla kazanılabilirdi. Üstelik Polonya’daki
kapitalistler genellikle Yahudi ya da Alman kökenliydi ve Polonya’nın ulusal
özlemleriyle ilgilenmiyorlardı. Yeni ortaya çıkan Polonyalı fabrika patronları
ve kentli seçkinleri bile halk ayaklanması fikrinden korkuyorlardı ve siyasi
demokrasi için mücadeleye girmeye isteksizdiler.
Buna karşılık proletaryanın her
zaman belirli bir milliyete sahip olduğunu ve üyelerinin ancak sınıf ve ulusal
hedeflerini birleştirerek mücadele için harekete geçirilebileceğini savundu.
Kelles-Krauz, çarlık yönetimi altında yürütülen ekonomik mücadelenin
başarısızlığa mahkûm olduğuna inanıyordu; işçilerin kurtuluşu yolunda herhangi
bir ilerleme kaydedilebilmesi için, başarılı pazarlıkların yapılabileceği bir
arena olarak bir ulus-devletin gerekli olduğunu düşünüyordu. Ulusal
bağımsızlığı, “demokrasi kavramının vazgeçilmez bir parçası” olarak
nitelendirdi.
Ona göre ulusal topluluk, dil
aracılığıyla gerçekleşen etkili iletişimin hüküm sürdüğü bir alandı ve
sosyalizme giden demokratik süreci kolaylaştıracaktı. Diğer ayrım çizgilerinin
işçileri yanlış yola saptıracağı, daha parçalanmış bir toplulukta bunun
gerçekleşmesi pek olası değildi.
Sonuç olarak, Çarlık
imparatorluğunun çok uluslu yapısını reddetti: Kelles-Krauz’a göre, bir
imparatorluk gerçekten demokratik olursa ayakta kalamaz, bütünlüğünü zorla
korumak zorunda kalırsa da istenmeyen bir durum olurdu. Öte yandan ulus devlet,
demokratik meşruiyetle desteklenen bir sosyalist dönüşümü başlatmak için
yeterince güvenli bir ortak zemin sunacaktı. Bunun ancak “tek bir ulusta,
üyelerinin anlayabileceği tek bir dilde” mümkün olabileceğini savunuyordu.
Kelles-Krauz ve PPS’li
yoldaşları, bu nedenle Polonya’nın bağımsızlığı için diğer Avrupalı
sosyalistlerin desteğini kazanmak için yoğun çaba sarf ettiler. Bu tutum, Karl
Marx ve Friedrich Engels’in geleneksel görüşleriyle tutarlıydı; ancak
Kelles-Krauz ve yoldaşları, tutumlarını ayrıntılı bir tarihsel materyalist
analizden ziyade tarihsel adaletsizlik duygusuna ve Polonya’nın demokratik
hareketinin otoriterlik karşıtı potansiyeline dayandırmışlardı.
SDKPiL’den Luxemburg,
imparatorluklar içindeki ekonomik entegrasyon koşulları altında bu tür ulusal
bağımsızlık çağrılarının tehlikeli bir hayal olduğunu savundu. 1896’da Karl
Kautsky’nin Die Neue Zeit’ta yayımlanan bir dizi makalesinde, işçi
hareketinin artık imparatorluğun tamamında siyasi özgürlük mücadelesini mümkün
kıldığı gerekçesiyle, Marx’ın Polonya’ya ilişkin eski bakış açısını reddetti.
Luxemburg’a göre, bağımsızlık talebi imparatorluk ölçeğindeki sosyoekonomik
kalkınmanın gereklilikleriyle çelişiyordu ve işçi hareketini ulusal gruplara
bölebilirdi.
Bu tartışmanın iki tarafı da
şiddetli çatışmalara girdi ve Sosyalist Enternasyonal kongrelerinde
rakiplerinin sunduğu yetki belgelerinin geçerliliğini sorgulamaktan çekinmediler.
Kelles-Krauz, PPS’deki bazı yoldaşlarının aksine, Rus devrimcileriyle işbirliği
yapma ihtiyacını sorgulamadı. Faaliyetleri 1905 devrimi sırasında doruk
noktasına ulaştı.
Bu on yılın ortasında yaşanan
olaylara geleneksel olarak 1905 (Birinci) Rus Devrimi denmekle birlikte,
grevlerin, sokak gösterilerinin ve diğer toplumsal isyan biçimlerinin büyük bir
kısmı aslında Finlandiya Büyük Dükalığı, Güney Kafkasya veya Baltık kıyıları
gibi imparatorluğun etnik açıdan çeşitlilik gösteren sınır bölgelerinde
gerçekleşti. İsyanın en yoğun olduğu yerler, güçlü ancak krizlerle boğuşan
sanayi ekonomisi, hızla tırmanan sınıf çatışmaları ve çözülmemiş etnik-kültürel
gerilimlerin yaşandığı Rus Polonyası’nın şehir merkezleriydi.
İmparatorluğun tamamındaki
grevlerin üçte birinden fazlası bu bölgede gerçekleşti ve grevler genellikle
başka yerlere kıyasla daha büyük ölçekteydi; 1905 yılında her on işçiden
yaklaşık dokuzu en az bir kez greve katıldı. Bu olaylar, Kelles-Krauz’u bağımsız
bir sosyalist Polonya’nın yolunu açacak devrimci bir rejim devrilişine umut
bağlamasına neden oldu. Haziran 1905’te tüberkülozdan ani ölümünden önce şu
satırları kaleme almıştı:
“Umudumuzu yitirmemiz ve patlak veren Rus krizinin, Çar tarafından verilen bir anayasa ve Polonya Krallığı’na tanınan özerklik taviziyle yarı yolda duracağını düşünmemiz için hiçbir neden yoktur; hükümetin aptalca direnişi ve tereddütleri, kitlelerin kışkırtılmasıyla birleşince, çözümün Çar’ı devirecek ve milliyetlere —en azından bizim gördüğümüz kadarıyla Polonya’da— bağımsızlık kazanma fırsatı verecek bir devrim olacağına dair umudumuzu sürdürmemizi sağlıyor... Parti, krizi tüm Rus devleti genelinde en uç noktasına kadar götürmek isteyen ve yarı yolda durmasına izin vermeyen Rus toplumundaki unsurlarla iletişim kurmalıdır.”
Bu sefer devrim başarısızlıkla
sonuçlandı ve o zamana kadar Kelles-Krauz’un kendisi de vefat etmişti. Ancak
analizlerinin büyük bir kısmı daha sonra doğrulandı.
Ulusal Sorunlar
İmparatorluk sonrası topraklarda
bir ulus devleti hayal edebilmek için, bazı temel sorulara cevap vermek gerekiyordu.
Bu topraklardaki yerel nüfus oldukça çeşitlilik gösteriyordu ve herhangi bir
Polonya devletinin çeşitli etnik grupları barındırması gerektiği açıktı. Yerel
nüfusun büyük bir kısmı Yahudilerden oluşuyordu ve Polonyalı sosyalistler, o
dönemde “Yahudi sorunu” olarak adlandırılan meseleyle özellikle yakından
ilgileniyorlardı.
Polonya hareketi, Yahudileri sosyalizm
mücadelesinde harekete geçirmeye ve aynı zamanda antisemitizmin Polonyalı
işçilerin desteğini kazanmasını engellemeye çalışıyordu. Yahudi kökenli olanlar
da dahil olmak üzere PPS’nin birçok üyesi, modern kapitalizmin gelişmesiyle
birlikte Batı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi, Yahudilerin toplumsal asimilasyon
yoluyla ayrı bir grup olarak ortadan kalkacağına inanıyordu. Bu asimilasyoncu
bakış açısı, İkinci Enternasyonal’e mensup Marksistler arasında yaygındı.
Bununla birlikte Rus
imparatorluğu bağlamında, Polonya toplumuna asimilasyon, mevcut devlet
yapılarına ya da istenen mesleklere erişim imkânı sunmadığı için daha az
cazipti. Artan Polonya-Yahudi gerginlikleri ve Yahudilerin siyasi projeleri
etrafında kendilerini öne çıkarmaları, asimilasyon seçeneğini daha da olası
hale getirdi.
Kelles-Krauz bu durumu
derinlemesine inceledi ve “Yahudi Milliyeti Sorunu Üzerine” başlıklı
makalesinde Yahudi ulusal özlemlerine dair kapsamlı bir analiz sundu. O, Yahudi
ulusal bilincinin — ister Bund’un kültürel özerklik sosyalist projesi
aracılığıyla, ister erken dönem Siyonist hareket gibi devlet kurma projeleri
biçiminde ifade edilsin — ve Yidiş’in modern bir dil olarak evriminin,
kapitalizmin milliyetler yaratma yönündeki genel eğilimini yansıttığını
savundu.
Ona göre, Yahudi işçileri
harekete geçirmeye çalışırken bu toplumsal süreçleri göz ardı etmek mümkün
değildi; tıpkı daha geniş Çarlık İmparatorluğu içinde proleter siyaseti
ilerletirken Polonya ulusal kimliğini göz ardı etmenin mümkün olmadığı gibi. Bu
da onu şu sonuca götürdü: “Yahudiler için medeni eşitlik kavramı, kendi
milliyetlerine sahip olma hakkını da içerecek şekilde genişletilmelidir. Bu
milliyeti, Yahudilerin kendilerinin tanıdığı ölçüde tanımalıyız.” O dönemde çok
az kişi bu argümanı ileri sürmeye cesaret edebildi.
Kelles-Kraus, milliyetçilik
teorisini sosyalistlerin ve diğer kesimlerin Habsburg İmparatorluğu’nun çeşitli
ulusal sorunlarına yönelik olası çözümleri hararetle tartıştığı Viyana’nın
verimli ortamında daha da genişletti. Habsburg egemenliği altındaki Çekler,
Hırvatlar ve diğer ulusal toplulukların taleplerine yanıt olarak kültürel,
topraksız özerklik fikrini ortaya atan Otto Bauer gibi Avusturyalı Marksistlerinden
daha ileri gitti.
Kelles-Krauz’a göre, tam
anlamıyla gelişmiş bir ulusal bilinç biçimi, siyasi iktidarı ve bir devleti de
gerektirir. Ona göre bu sonuç, “ekonomik materyalizm yöntemi” ile tutarlıydı;
bu da onu, ulusu ticaretin ve sanayinin gelişmesiyle tetiklenen modern bir
toplumsal aidiyet biçimi olarak materyalist bir şekilde kavramaya yönlendirdi.
Ona göre, uluslar tarihin birer
ürünüdürler ve ulusal toplulukları kan veya ırk gibi kadim bağlarla
ilişkilendiren teorilerin aksine siyasi bir görüştür. Belirli grupların
dilleri, o coğrafi alanda yaşayan insanların düşmanlara karşı bir araya
gelmelerinin de etkisiyle, doğal coğrafi sınırlar içinde kademeli olarak
sabitleşmiştir. Bu süreç, feodal düzenin dağılmasıyla hız kazanmış ve birbiriyle
örtüşen çeşitli toplumsal kategorilerin kendilerini ifade etmeleri için bir
alan yaratmıştır.
Bu istikrarı bozan süreçlere
tepki olarak, köklerinden kopmuş bireyler yeni bir sabitlik aradılar ve bunu
anadillerinde bulmuş gibi görünüyorlardı:
“Bireylerin eski, geleneksel
konumlarından koparılması; yeni, sürekli değişen bir yaşamda birbirleriyle
kurdukları temas; yeni toplumsal ilişkilerin büyük zenginliği ve karmaşıklığı,
ulusal dile, toplumsal birleştirici rolüyle, ulusların bilincinde bugüne kadar
eşi benzeri görülmemiş önemini kazandırmaktadır.”
Aynı zamanda, kapitalist bir
toplumdaki karmaşık etkileşim biçimleri, etkili bir iletişim aracı
gerektiriyordu: “Kültür — ki bu şimdiye kadar sadece bir avuç insanın malıydı —
kapitalizmin ekonomik çıkarları gereği halkın derinliklerine taşınmalı ve bu amaç
doğrultusunda — kitlelerin dilini kullanarak — ulusal bir nitelik
kazanmalıdır.” “Modern kapitalizmin milliyetleri doğrudan şekillendirdiğini”
savunan Kelles-Krauz, Ukraynalılar gibi yakın tarihte bir devlet kurma geçmişi
olmayan halklar arasında bile ulusal özlemlerin yükselişini öngörmüştü.
Onun tarihsel argümanı, sosyalist
ulusal devlet hakkındaki görüşleriyle burada birbirini tamamlamaktadır:
“Ulusların bağımsızlığının gerçekleşmesi, modern ekonomik gelişmenin bir sonucu
olarak, onunla ayrılmaz bir bütün oluşturan demokrasinin gerçekleşmesi ile aynı
olmalıdır.” Araştırma ve siyasetin bu tür bir sentezi, onun sosyalist bilim
projesinin tamamını karakterize etmiştir.
Sosyalist Sosyoloji
Kellez-Kraus, tarihsel materyalist
analizinde, ekonomik süreçleri temel alan ve aynı zamanda kültürel ve siyasi
alanlarda özerk dinamiklerin ortaya çıkmasına imkân tanıyan karmaşık bir
belirleme teorisi geliştirdi. Bu, onun Rus İmparatorluğu’ndaki kapitalizmin eşitsiz
gelişimini analiz etmesine yardımcı oldu.
Ona göre bir devrim, daha
“gelişmiş” ülkelerde ortaya çıkan fikirlerden ilham alan insanlar tarafından başlatılabilecektir.
Dahası, dezavantajlı gruplar, ister gerçek ister hayali olsun, tarihte
kendilerine destek arayarak hoşnutsuzluklarını dile getirirler. Devrimciler,
alternatif bir gelecek tasarlayabilmek için geçmişe dair vizyonlarını bir araya
getirirler.
Kelles-Krauz, “ekonomik
gelişmeden önce ortaya çıkan devrimci idealin” “ekonomik materyalizmin
ilkeleriyle tamamen tutarlı” bir şekilde açıklanmasını sağlayan bir “devrimci
geriye bakış yasası” belirlemiştir. Bu, yeni rejimin her zaman “bazı yönlerden
terk edilen rejime benzeyeceği” anlamına gelirken, devrimci değişim arayanların
sempatilerinin ise “geçmişten bir şeyler taşıdığı” anlamına gelir.
Kelles-Krauz, tarihsel değişim
üzerine yaptığı analizde, siyasi tarihin asla tam anlamıyla tamamlanamayacağını
vurguladı. Tarihin önceki aşamalarının nihayetinde geçici olduğu gibi,
gelecekteki siyasi projeler de öyle olacaktır; bu projeler hiçbir zaman nihai
ve tam anlamıyla tamamlanmış bir toplum biçimi ortaya çıkaramayacaktır.
İhtiyaçların siyasi olarak dile getirilmesi durmayacaktır: Her siyasi düzen
bazı talepleri karşılayacak, ancak diğerleri cevapsız kalacaktır, zira “yeni
kurumların korunması, ihtiyaçların karşılanmasından daha önemli görülmeye başlanacaktır.”
Toplumsal dinamiklerin bu sarmal
hareketi süreklidir ve durdurulamaz. Bu bağlamda Marksizm, yalnızca ileriye
doğru atılmış bir adım olabilir — bilimsel analize dayalı olarak atılması
gereken doğru adım, ancak insanlık için son adım değildir. Dolayısıyla, tarihin
Marksist analizini ve insan toplumuna ilişkin eleştirel sosyolojisini
Marksizmin kendisine de uygulamalıyız.
Immanuel Kant’ın fikirlerinden
yola çıkan Kelles-Krauz, bilişin sınıfsal koşullarının dikkate alınması
gerektiğini savundu. Toplumsal gruplar, özellikle de “bireylerin ait olduğu
sınıf”, her zaman “bilinçlerinde belirli bir iz… toplum ve dünya hakkında
belirli bir kavrayış” bırakırmıştır ve bireyler bu izden “retinadan bakma
zorunluluğundan” kurtulamadıkları gibi, kendilerini kurtaramazlardı.
Her zaman, diğerlerini boyun
eğdiren egemen bir toplumsal sınıf olmuştur. Bu sınıfın ihtiyaçları sanki
evrenselmiş gibi sunulur ve bu sınıf, kendi egemenliğinin tarihin sonu olduğunu
düşünerek kendisini toplumun tamamıyla özdeşleştirir. Toplumsal ilişkileri
sanki doğal olgularmış gibi betimlemeye çalışan pozitivist bir bilim yaklaşım,
işte bu tür bir bilişsel gaspın sonucudur.
Kelles-Krauz’a göre Marksizm bir
doktrin değil, toplumu inceleme yöntemidir. Kapitalizm içinde ortaya çıkan
mevcut sınıfsal bakış açısı — ki Marksizm de bunun bir ürünüdür — daha geniş
çaplı bir toplumsal dönüşümün parçası olarak değişeceği için, sınıfsız bir
toplumun ortaya çıkaracağı yeni çerçeveyi önceden tahmin etmek imkânsızdır.
Alışılmışın Dışında Bir
Marksizm
Bu argüman dizisi,
Kelles-Krauz’u, insan gelişimini tanımlayabilecek bir Marksist bilim
oluşturmayı amaçlayan İkinci Enternasyonal saflarında yürütülen teorik
çalışmaların çoğuyla keskin bir karşıtlık içine soktu. Timothy Snyder’ın
Kelles-Krauz üzerine yaptığı çalışmada da belirttiği gibi, bu yaklaşım, yirmi
yıl sonra György Lukács tarafından başlatılan “Batı” tarzı, pratik odaklı
Marksizm’den önce gelmiştir.
Böylelikle Kelles-Krauz, çağının
pek çok önyargısına karşı çıktı. Çoğu Marksist teorisyenin bir tür determinizme
bağlı kaldığı bir dönemde, o, bağımsız geleneklerin ve insan eyleminin önemli
rolünü vurgulayarak tarihsel gelişime dair incelikli bir anlayış ortaya koydu. Akranlarının
çoğu Marksizm’i “doğanın diyalektiği” olarak gören Engels’i takip ederken,
Kelles-Krauz, Marksizmin öncelikle yalnızca topluma uygulanabilir bir dizi
araştırma yöntemi olduğunu savundu.
Ekonomi teorisi olarak Marksizm’e
odaklanan İkinci Enternasyonal’in önde gelen düşünürlerinin aksine Kelles-Krauz,
kapitalist toplumda bireylerin yabancılaşmasını araştırmaya yoğunlaştı.
Sosyolojinin pozitivist yöntemlerden etkilenen bir disiplin olarak ortaya
çıktığı bir dönemde, Marksizm’i kullanarak sosyolojinin doğa bilimlerini taklit
etme eğiliminin ötesine geçmeyi önerdi.
Kelles-Krauz ayrıca, ulus devleti
ya analiz gerektirmeyen bir verili olgu olarak kabul eden ya da onu modası
geçmiş bir olgu olarak bir kenara iten iki yanlış bakış açısıyla da
hesaplaşmıştır. Bunun yerine, modern ulusların kapitalist oluşumu hakkında
incelikli bir teori ve anti-emperyalist demokratik milliyetçilik için güçlü bir
fikirler bütünü sundu.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder